Pazartesi Eylül 7, 2026

Partizan'dan

Partizan'dan;  Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

 

HDP, SMF başta olmak üzere, Dersim’de bulunan tüm devrimci, ilerici ve yurtseverlere çağrımızdır!

24 Haziran 2016 tarihinde yapılan “erken genel seçim” öncesi, Mayıs 2016 tarihinde yaptığımız bir değerlendirmede şöyle demiştik: “AKP, ‘Başkanlık’ sistemini esas alan anayasa referandumundan hileyle istediği sonucu aldıktan sonra şimdi de kamuoyunda ‘baskın seçim kararı’ olarak nitelenen 24 Haziran 2018’de yapılacak çoklu seçimde başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere parlamento ve belediye seçimlerini kazanarak 2023 yılına doğru ilerlemek istiyor.” Böyle de oldu. AKP, 24 Haziran “erken genel seçimlerini” hileyle kazanarak adım adım bugünlere geldi.

AKP, bir iktidar partisi olarak iş başında bulunuyor. Tüm projelerini şimdilik olmak üzere hayata geçirmiş bulunuyor. Faşizmin parlamenter biçiminde “nicel bazı değişimler” olmakla birlikte, devletin temel niteliğinde bir değişimden söz edemeyiz. Olan; açık faşizme geçilmesi olmuştur. Türkiye’de faşizmin niteliğindeki benzerlik, Almanya’da Hitler faşizminde olduğu gibi, tüm yetkilerin “führer”de (Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Devlet Sistemi’nde) Erdoğan’da toplanması ile aynıdır. Yasama, yürütme ve yargı Erdoğan’ın elinde toplanmış bulunuyor.

Sistemdeki bu değişim, AKP’nin her alanda keyfi hareket etmesine “muazzam olanaklar” sunuyor. Hiçbir yasa ve kural tanımıyor. Bırakalım “Anayasa”da sözde “belirlenmiş hakların kullanılması”nı, sosyal medya üzerinden Erdoğan’a “hakaret ettikleri” iddiasıyla yüzlerce insan hapishanelerde tutuluyor. AKP, 24 Haziran seçimlerinde planladığı şekliyle, tüm gündemini 31 Mart 2019 tarihinde yapılacak olan yerel seçimlere odaklamış bulunuyor. Ülkedeki tüm diğer gelişmeler buna ayarlı şekilde sürüyor.

31 Mart seçimleri, sadece yerellerde ve büyük şehirlerde hangi partinin, ne kadar belediye başkanlığı kazanacağının da ötesinde, bir “referandum” niteliğine bürünmüş bulunuyor. AKP, 24 Haziran 2016 tarihinde yapılan erken genel seçimde, seçimi hileyle kazandığını biliyor. Bunun üzerinden 2023 hedefine ulaşıp ulaşmama da, önüne ne gibi engellerin çıkabileceğini yerel seçimlerle test etmek istiyor.

 Yerel seçimlerde burjuva cephe durum…

Yerel seçim tartışmalarının başladığı tarih itibariyle her burjuva parti, kendine yakın gördüğü bir diğer burjuva faşist partiyle bir ittifak arayışı içine girdi. AKP, 24 Haziran erken genel seçimlerinde MHP ile kurduğu “Cumhur İttifakı”nı yerel seçimlerde de devam ettirme kararı alarak, tüm il ve ilçeleri bölüşmüş durumda. AKP-MHP ortaklığı, sıradan bir ittifak olmanın da ötesinde sınırları AKP tarafından belirlenmiş devlet imkanlarının paylaşılması üzerine kurulmuş bir ittifaktır. CHP, arayışını İYİ Parti ile noktalamış durumda. 24 Haziran erken genel seçimlerden bu yana politik olarak tek başına hiçbir seçimi kazanamayacağını kabul eden CHP, İYİ Parti ile yaptığı ittifakla da bunu perçinlemiş durumda.

 Devrimci ve Demokrat Cephede Durum…

Devrimci-demokrat kesimin ittifaklarla belirlenmiş bir yerel seçim ittifakı hala söz konusu değil. Yerel seçimler yaklaşırken devrimci-demokrat kesimin en zayıf yönlerinden birini de bu durum oluşturuyor. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde devrimci ve demokrat kesim, yerel seçimlere bir şekilde dahil olmada tavrını belirlemiş bulunuyor. Bu yetmiyor. Yerel seçimlerde AKP’nin yerel seçim oyununu bozmak için tüm devrimci-demokrat kesimin bir araya gelerek bir seçim ittifakı oluşturması zaruri idi. Ancak, istisnalar hariç, bu ittifak tüm devrimci-demokrat ve yurtsever güçlerle gerçekleştirilmiş değil.

24 Haziran erken genel seçimine gidilirken bu dönemden daha derli toplu bir durum arz ederken, 31 Mart yerel seçimlerinde dağınık bir durum söz konusu. Bu da, başta AKP olmak üzere, tüm burjuva partilerin işine geliyor.

 Dersim’de HDP-SMF arasında yaşanan sorun üzerine…

Dersim, her seçim döneminde özel bir ilgi odağı olmuştur. Bu Dersim’in sınıf mücadelesinde durduğu yerle yakından alakalıdır. AKP, hükümet olduğundan bu yana 17 yıldır, tüm seçimlerde Dersim’i almak için yoğun bir çaba harcıyor. Şiddet ve zorbalıkla sindirip teslim alamadığı Dersim’i, seçim yoluyla alarak, psikolojik bir üstünlükle, “burada da terörü bitirdik” propagandası yapmak istiyor. 31 Mart yerel seçimlerinde de yapmak istediği budur. Bu süreç, Dersim Belediye Başkanlığı’na kayyım atanarak başlamıştır. Kayyım atanan Dersim’de, AKP, yapacağı tüm seçim hilelerini neredeyse tamamlamış durumdadır. Dersim’de bulunan polis, özel hareket ve devlet memurları, AKP’nin doğal seçmenleri olarak hazır bekliyorlar. İlçelerin de AKP’nin eline geçmesi için, seçmen kayıtlarında yapılan oyunlar, büyük fotoğrafın birer parçasını oluşturuyor. Tüm bunlar toplamda Dersim merkezi almaya yöneliktir.

Bu gelişmeler ışığında, Dersim’in AKP’nin eline geçmemesi için yapılacak tartışmaların önemi ortadayken, devrimci ve demokrat kesimde yaşanan ayrışma son derece kaygı vericidir. Tartışma ve ayrışmanın esası, HDP ile SMF arasında geçmektedir. Tüm kamuoyunun da yakından takip ettiği üzere, tartışmanın özü; Dersim Merkez belediye başkanlığı adaylığı üzerinde yaşanmış görünüyor. En azından kamuoyuna yapılan açıklamalar bu yönlüdür. Açıkça şunu söylemek gerekir ki, ortaya çıkan tablo iyi olmamıştır. Toplamda halkın yararına bir durum değildir. Faşizm karşısında birleşmeyen devrim ve demokrasi güçlerinin kendi aralarında demokratik bir yarış yapma temennisi naif ve iyi niyetlidir. Ki unutulmamalıdır ki, “cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile döşelidir!”

Olağan olmayan bir süreçten geçiyoruz. Faşizm acımasız bir şekilde saldırıyor. OHAL, sadece kağıt üzerinde kalkmış durumda, katliamlar, tutuklamalar, işten çıkartmalar tüm hızıyla devam ediyor. 31 Mart tarihi, belirlediğimiz “normal sürecin” de ötesinde özel bir yerde duruyor.

Tüm gelişmelerden devrimci-demokrat kesimin her şeyi yerel seçime bağladığı anlamı çıkartmıyoruz. Hele hele Erdoğan’ın “yeniden kayyım atayacağız” dediği koşullarda! Nihayetinde yerel seçimler de bu düzen içinde burjuvazinin belirlediği çemberin dışında ele alınamaz. Yararlanmanın oldukça sınırlı olduğu belediye seçimlerinin “yerelden yönetim” politikamıza bağlı olarak, “halkçı belediye” anlayışımızın yerelden sınandığı bir alan olarak görüyoruz.

Dersim Merkez’in AKP’nin ya da CHP’nin eline geçmemesi önemlidir. Bu durum tamamen HDP ve SMF arasındaki ayrışmanın son bulmasına bağlıdır. Biz, her iki kurumun polemik düzeyinde yürüttüğü tartışmada, taraf olmaktan çok, tartışmanın düzeyi bakımından sorunu ele alıyor ve bunun ittifak gücü olan her iki kesim açısından olumsuz bir şekilde devam etmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Sorunun bir diğer yönü de tartışmayı önce kimin başlattığı değil, tartışmanın başlamasıyla birlikte, soğukkanlı bir şekilde ele alınıp alınmadığıdır.

Başta da vurguladığımız gibi, bu tartışmanın en büyük yanlışlığı, yerel seçimlerde devrimci, demokrat ve yurtsever kesimin önden bir araya gelerek, birlikte tartışarak genel bir politik hat çizmemesinde yatıyor. Bu, biz devrimci, demokrat ve yurtsever kesimin en “zaaflı” yanını oluşturuyor. Bizler, neredeyse her seferinde “kervan yolda düzülür” anlayışla hareket ederek, ittifak politikalarımızı, “her şey olup bittikten sonra” yapıyoruz. Burada belirleyici olarak HDP’ye büyük görev düşüyordu. HDP, Kürt partileriyle yaptığı ittifak görüşmelerini devrimci-demokrat çevreyle de yaparak, bu gibi tartışmaların önüne geçebilirdi ve geçmeliydi.

 Sonuç olarak…

Ne HDP ne de SMF, Dersim halkını bir taraf olmaya zorlamamalıdır. Her iki dost gücün, güvensizliği ortadan kaldırmak ve Dersim halkının önüne doğru bir seçenek koymak için halkla birlikte bir tartışmayı yürütmesi doğru olandır. Örneğin sorunun çözümü için ortak adayda anlaştıktan sonra, eş başkanlığı bir kurum üstlenebilir. Ya da farklı bir “çözüm” bulunabilir…

Bizim Dersim’de bir adayımız olmamakla birlikte, katılım kararı aldığımız yerel seçimlerde “OYLAR DEVRİMCİ, DEMOKRAT, İLERİCİ VE YURTSEVER ADAYLARA!” politikamızı elbette Dersim özgülünde de hayata geçireceğiz. Bu tutumumuz son derece olumsuz bulduğumuz tartışmanın ve yaşanan ayrışmanın dışında kendi özel kararımız olmakla birlikte, Dersim’de süren tartışmaların ve nihayetinde yaşanan ayrışmanın bizi rahatsız ettiği bir gerçektir.

Çağrımız, gecikmeden bir araya gelerek sorunu tartışıp, çözüm gücü olmak, halkın çıkarını HDP’nin, SMF’nin, Partizan’ın ve diğerlerinin çıkarlarının üzerinde tutmaktır. Dar grup çıkarı değil, halkın çıkarları kazandırır. Kısa vadeli kazanımlar değil uzun vadeli kazanımlar kazandırır.

 

Fırat’ın doğusuna sefer olur zafer olmaz

Afrin’den sonra Fırat’ın doğusuna yönelik işgal arayışlarını sürdüren TC devleti, Kasım ayı içinde Kobanê ve Tel Ebyad’a top atışları yaparak nabız yokladı. Ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından “Fırat’ın doğusunu bölücü terör örgütünden kurtarmaya yönelik harekatımıza birkaç gün içinde başlayacağımızı ifade ettik, ediyoruz. Hedefimiz asla Amerikan askerleri değildir, bölgede faaliyet gösteren terör örgütü mensuplarıdır” (12.12.18) açıklamalarıyla bölgeye yönelik işgal tehditlerini devam ettirdi.

Bu askeri pratikler ve yapılan açıklamalar, biraz Suriye sahnesindeki uluslararası güçlere yönelik ciddiyet gösterisi, biraz müdahaleye gerekçe yaratmak için Kürtleri yanıt vermeye zorlama hamlesi, biraz da TC’nin tampon bölge ile ilgili taahhütlerini tam olarak yerine getiremediği İdlib’i gündemden uzaklaştırma çabasıdır. Ancak Türk  TC devletinin blöf yapmadığı, bu konuda ciddi bir askeri hazırlık içinde olduğu da dikkatlerden kaçmamaktadır. Sınıra yapılan askeri yığınağın yanında TC’nin aralarında DAİŞ ve El Nusra militanlarının da olduğu çok sayıda cihatçıyı “Ahrar Şam Hareketi” adı altında topladığı ve bu oluşuma ait üniformalar giydirdiği belirtiliyor. İdlib, Şehba ve Efrin’den toplanan bu cihatçıların Gire Spi’ye saldırmak üzere 8 Aralık 2018 günü Cerablus sınır kapısından kendi araçları, silahları ve özel eşyalarıyla birlikte Türkiye’ye geçirildiği belirtiliyor. (11. 12.18 İMPNews)

Kısaca mesele son derece ciddi ve TC devletini henüz işgalden alıkoyan, bölgede bulunan Uluslararası Koalisyon güçlerinin (ABD-Fransız-İngiliz-İtalyan) askeri varlığıdır. Bölgede 26 ABD ve 1 Fransız askeri üssü bulunmaktadır. Bölgede 5000 ABD askeri ile sayısı zamanla değişen 1.000 kadar Fransız-İngiliz ve İtalyan askeri vardır. Nitekim Tayyip Erdoğan yaptığı açıklama da hedeflerinin asla Amerikan askerleri olmadığını belirtme gereği duymasının nedeni budur. Bugüne kadar TC devleti tıpkı Cerablus ve Afrin işgalinde olduğu gibi bir işgal harekatına girişmemesinin nedeni, kapalı kapılar ardında emperyalistlerle yaptığı pazarlıkların henüz sonuç vermemesidir. Nitekim Tayyip Erdoğan aynı konuşmasında “Siz bizimle neden hareket etmiyorsunuz da onlarla hareket ediyorsunuz. Bunları kendilerine söylediğim için açık söylüyorum” demektedir.

Bu saldırgan pratiğin içe dönük tarafında da yaklaşan yerel seçimlerle ilgili hesabın olduğu açıktır. AKP iktidarı, Kürtlere yönelik, gözaltı, tutuklama ve katliam politikalarında geldiği aşamadan sonra kısa sürede onların rızasını alamayacağının farkında olmalı ki ırkçı,  milliyetçi ve şovenist bir histeriyle tabanını diri tutma telaşındadır.

Bu noktada şöyle bir hataya da düşmemek gerekir. Doğrudur faşist TC’nin ve özellikle de Tayyip Erdoğan’ın gündeminde “Fırat’ın Doğusuna Operasyon” söylemi sadece yerel seçimlerle ilgili değildir. Evet bu faktör de etkilidir ancak belirleyici olan Rojava Devrimi’yle ortaya çıkan ilerici-demokratik kazanımların kaynağında boğulmasıdır. Diğer bir ifadeyle Türk hakim sınıfları için mesela bir “beka sorunu” olarak değerlendirilmekte ve stratejik yaklaşılmaktadır. Tayyip Erdoğan ve hempaları için olası bir işgal saldırısının kısa vadeli kazanımı yerel seçimlere giderken -tıpkı 24 Haziran baskın seçimleri öncesinde Afrin işgalinde olduğu gibi- kendi tabanını tahkim etmenin dışında bütün burjuva muhalefeti de arkasında yedeklemek olarak ortaya çıkmaktadır.

İşgal operasyonuna hazırlık sayılabilecek bu denemeler ve yapılan açıklamalar, TC’nin Kürt ulusal sorununu inkâr, sindirme ve imha yoluyla halletme siyasetinin sınır ötesi versiyonudur. Kuşkusuz bunun geniş emekçi yığınlara ve dünyaya sunulan gerekçesi terör ve güvenlik tehdididir. AKP iktidarı, “Zeytin Dalı” adı verdiği işgal operasyonuyla Afrin’e getirdiği düzeni ya da İdlib’deki tampon bölge örneğini bir model olarak Fırat’ın doğusundaki bölgelere taşımayı planlıyor. Tüm zirvelerde ve platformlarda bu projesine alıcı arıyor, ABD ve Rusya ile bunun pazarlığını yapıyor. Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Demokratik Birlik Partisi’ni (PYD) hedefe koyan söylemleri bolca tüketiliyor.

Biliyoruz ki sınır ötesi operasyonlar yaşanan ekonomik, siyasal, hukuki fecaatin üzerine şal gibi geriliyor. İktidar bununla muhalefeti de terbiye ediyor, sindiriyor, konuşamaz hale sokuyor.

TC’nin Rojava’ya yönelik saldırılarıyla IŞİD’in sıkıştığı Hacin, Şaafa ve Susa’da bir kere daha nefes aldığı açıktır. Zira, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) omurgasını oluşturan YPG, operasyonu durdurup kuzeye takviye güç göndermeye başlamıştır. Şu anda da bizzat Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla IŞİD’e destek verilmektedir. Olası bir askeri işgalde IŞİD bir kez daha nefes alacağı tartışma su götürmezdir.

Öte yandan YPG’nin Minbiç’ten tamamen çekilmesi ve TC ordusunun bölgeye girmesine yönelik talepleri karşılanmayan TC’nin bu başlıkta ABD ile arasındaki gerilim sürmektedir. TC ile ABD birliklerinin Minbiç sınırında ortak devriyeye çıkmaları TC/AKP’yi tatmin etmekten uzaktır.

TC’nin temel amacı tıpkı Cerablus’da ve sonrasında Afrin’de yaptığı gibi, Fırat’ın Doğusu’nu tümden olmasa bile kendince stratejik gördüğü yerleri işgal edip cihatçı çeteleri buralara yerleştirmektir. R.T. Erdoğan’ın, ABD’de yaptığı konuşmalarda (BM Genel Kurulu Eylül 2018) Kuzey Suriye’de işgal edilen toprakların Fırat’ın Doğu’suna doğru genişleyeceğine yönelik sözleri de bu amacı ifade ediyor.

TC’nin ABD’nin bölgeden çekilmesine yönelik talebi ya da “Kürtlerle değil bizle çalışın” söylemleri işgal saldırılarını devam ettirmeye yöneliktir.

ABD’nin bu talebe şimdilik sıcak bakmadığı ve bu bölgelerden kısa süre için çekilmeye niyeti olmadığı anlaşılıyor. Nitekim ABD ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey aracılığıyla sınırda “gözlem noktaları” kuracağını açıkladı. (07.12.2018)Diğer yandan Kuzey Suriye Federasyonu’nun Esad rejimi ile görüşmelere başlaması da TC’nin işini zorlaştıran etmenler arasındadır.

Bu gelişmeler karşısında TC’de Rusya’ya biraz daha yakınlaşarak, ABD’yi Kürtlerle işbirliği ve Fırat’ın doğusundaki hâkimiyeti konusunda geriletmenin, böylece Kürtleri o bölgeden söküp atmanın hesabını yapmaktadır. Tarihsel denge politikasına dayanarak, ABD’ye karşı Rusya kozunu kullanarak, ABD’ye Kürtlerle ilgili politikasını kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu durumun Rusya’nın işine geldiği ve Suriye’deki politikalarına daha geniş bir hareket alanı sağladığı ise açıktır.

Bilindiği gibi Rusya, ABD’de PYD-YPG’yi terörist örgüt olarak kabul etmiyor. Rusya, PYD-YPG’nin Moskova’da temsilcilik açmasına izin vermiştir. Moskova şimdilik yapılacak olan yeni Suriye anayasasına ilişkin taslakta Kürtler için, “kültürel özerlik” ilkesini savunmaktadır.

Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksander Lavrentiyev, 30 Ekim 2017’de yapılan Astana-7 toplantısında, “Suriye’de Şam yönetimi yanı sıra DEAŞ (IŞİD) ve benzeri terör örgütlerinin üstesinden gelinmesinde Kürtler de büyük çaba harcadı ve harcamaya devam ediyor. Suriye halkının önemli bölümünü temsil eden Kürtlerin, Suriye krizi siyasi çözüm sürecinde de masada yer alması gerekiyor” açıklamasını yapmıştır.

Bu çerçevede konferansa Suriye Kürtlerini temsilen Suriye Kürdistan Demokrat Partisi ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin yanı sıra Demokratik Birlik Partisi (PYD) de katılmıştır. PYD, kongrede Suriye’deki Kürtlerin Federalleşme planlarını gündeme getirmiş ve Suriye’nin kuzeyinde 2016 sonbaharında tek taraflı olarak oluşturulan demokratik federasyonun geleceğini tartışmaya açmıştır.

TC ise bu görüşmelere PYD’nin çağrılmaması gerektiğini ve kendisinin kırmızı çizgisi olduğunu belirterek tarihsel misyonuna uygun bir tutum geliştirmiştir. Ne var ki Rojava’nın varlığı her ne kadar TC açısından kırmızı çizgi olsa da bu çizgi sürekli aşılmaktadır ve geriye sadece TC’nin boş hamaseti kalmaktadır.

Bölgedeki mevcut gücünü Cerablus ve İdlib’teki nüfuzu, cihatçılarla kurduğu ilişkiden alan AKP iktidarı bu bölgelerde elde ettiği etki ile kendini muhatap kılmaktadır. Şimdi ise gözünü Fırat’ın Doğusu’na dikmiş bölgede işgal edeceği yerler ile elini güçlendirme derdindedir.

Gelinen aşamada AKP iktidarı Rojava’nın kaderi hususundaki tek muhatabı bir zamanlar ezeli düşmanın dediği Esad olmuştur. Soçi görüşmelerinden çıkan sonuç tamda bu olmuştur. Söz konusu durum, Rusya ve ABD arasında Suriye konusunda varılan mutabakatında bir sonucudur.

AKP iktidarının gelinen aşamada, dış politika ve ekonomide “taviz politikasına” mecbur durumdadır. Uçak krizinden bu yana ilişkilerin Rusya’ya ekonomik ve siyasi tavizler verilerek yürütülmeye çalışıldığı açıktır. AKP iktidarı, 22 milyar dolarlık nükleer santral, 16 milyar dolarlık Türk Akımı’na ilaveten 2 milyar dolarlık S-400 alımıyla Putin’in gönlü almaya çalışmaktadır. Astana mutabakatı sonrasında Türk askerleri, İdlib’te cihatçı çetelerin tahliye edilmesi ve Suriye ordusuna saldırılarının önlenmesi görevini üstlenmiştir.

AKP iktidarı, İdlib’teki cihatçı çetelerle kurduğu ilişkiyi Rusya’ya karşı bir pazarlık kozu yaparak Rojava’ya yönelik tasarrufları için elini güçlendirmeye çalışmaktadır. Rusya’nın tavrı da TC’ye açık kapı bırakmak, Kürtleri de TC ile korkutup Esad’a daha fazla itme veya başka bir deyişle mahkûm etme stratejisidir. “Fırat’ın doğusu”nu “Suriye’nin bütünlüğüne yönelik ana tehdit” olarak nitelendiren Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’dan (12 Ekim 2018) sonra Suriyeli mevkidaşı Velid Muallim de “İdlip’ten sonra hedefimiz Fırat’ın doğusu… Kürtler, ABD ile hareket etme konusunda ısrar ettiği sürece görüşmeler vakit kaybı” diyerek Kürtlere basıncı artırması Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarının, Rus emperyalizmi onunla işbirliği halindeki Esad ve TC devletinin hedefinde olduğunu göstermektedir.

Kürtlerin Politikası

Suriye Kürtlerinin iç savaşta ortaya çıkan tarihsel fırsatı başarılı bir şekilde değerlendirerek izlediği ve esas olarak özerk yapılarını ve ordusunu inşa etme üzerine gelişen siyaseti onları çok önemli bir noktaya taşımıştır.

Suriye’nin yaklaşık üçte birini kontrol eden Kürtler için bölgedeki ABD varlığının birden fazla anlamı var: Rusya’nın talepleri karşısında dengeleyici, TC karşısında caydırıcı bir güç, Şam’la devam eden müzakerelerde ise masada elini güçlendiren bir faktör.

Ancak İdlip’e dair gelişmeler arttıkça Şam yönetiminin “ABD’yle müttefiksen müzakere etmem” tutumu ve buna karşılık Kürtlerin “ABD’den vazgeçmem ama müzakere de ederim” tavrı iyice belirgin olmaya başlamıştır. Rojavalı yetkililerin yanısıra son günlerde PKK’den de benzer çıkışlar gelmesi dikkat çekmektedir. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, 20 Ekim’de Medya Haber televizyonunda yayınlanan röportajında, Rusya ve Şam’ın çıkışlarına karşı “(Fırat’ın doğusunda) Mevcut rejimden daha güçlü bir siyasal güç var. Uluslararası koalisyonun orada faaliyetleri var. Uluslararası koalisyon da Rusya’dan çok daha güçlü bir güç” sözlerini sarf etmiştir.

Altun, müzakere sürecine ilişkin sözlerinde ise ABD’nin siyasetiyle PYD-YPG’nin yürüttüğü siyasetin ayrı olduğunu vurgulamıştır: “Kuzey Suriye güçleri, Suriye sorununun demokratik temelde çözümü için çaba sarf ediyorlar. Savaş ve bölünme tercih ettikleri bir şey değildir.”

ABD’nin, Fırat’ın doğusundaki askeri yığınağını her geçen gün biraz daha artırması kısa vadede Suriye’den çekilme gibi bir planının olmadığına işaret etmektedir. Bu da ABD emperyalizminin etkili olduğu Suriye savaşında, YPG-YPJ öncülüğündeki Demokratik Suriye Güçleri’yle (QSD) ortaklık etrafında şekillen uzun vadeli hedeflerin olduğunu göstermektedir.

ABD’nin, Şam ve Kürtler arasındaki görüşmelere paralel olarak, Kürtlerle diplomatik temaslarını sıklaştırması, “Kürtleri kendine tabi kılma – Şam’dan uzak tutma” çabası olarak okunabilir. ABD Savunma Bakanı James Mattis’in “Diplomatlarımızın sayısı ikiye katlandı ve onlar alandalar. (IŞİD’e karşı) Askeri operasyonlar azalırken diplomatik çabaların arttığını göreceğiz” (2 Ekim 2018) açıklaması bunun en somut kanıtıdır.

Ancak kendi güçlerinin bulunmadığı Afrin’deki işgale onay veren ancak güçlerinin bulunduğu topraklarda bugüne kadar Türk ordusuna kapı aralamayan ABD’nin, Münbiç ve Fırat’ın doğusuna yönelik AKP tehditleri karşısında ise sessiz kalması dikkat çekicidir.

Rusya’nın Kürt politikası; Tehditle yola getirme

Moskova’nın bu konudaki tavrı ise nettir: “Sorun Kürtlerle değil, Amerika’yla.”

Kürtlerin kanton modelini şimdilik olumlu bulan, PYD-YPG’yi siyaseten tanıyan Rus emperyalizmi için asıl mesele, onları ABD’den uzaklaştırmak ve Şam’la müzakereden başka seçeneklerinin olmadığını anlamalarını sağlamak.

Rusya, bu hususta ne kadar ciddi olduğunu göstermek için AKP’nin saldırılarına alan açmakta da tereddüt etmeyeceğini daha önce göstermişti. Kürtler Rakka ve Deyrizor’a ABD desteğiyle girince Rusya Türk ordusunun Afrin işgaline yeşil ışık yakmış, kentin düşmesinin ardından Kürtler Şam yönetimiyle müzakerelere başlamıştı.

Dolayısıyla Rusya’nın, son dönemde sıklaştırdıkları “Fırat’ı Doğusu” çıkışlarının karşılık bulmaması durumunda, Kürtlerin ABD’yle ilişkilerini sorgulatacak sınırlı bir AKP saldırısına yol vermeleri mümkündür.

Öyle görünüyor ki Rusya için Kürtler ortaya koydukları demokratik, ilerici modelden çok ezeli düşmanı ABD karşısındaki rolleri gereğince önem arz ediyor. Bu durum değiştikçe ya da Esad’ın Suriye’deki konumu güçlendikçe Rusya’nın Kürtlerin demokratik-özerk yönetimlerine yönelik gerçek tutumu, düşmanlığı da ortaya çıkacaktır. Rusya da tıpkı ABD gibi dinci gericilikle üstüne kalın bir şal çekilen Ortadoğu’da özgürlükçü, demokratik, tüm halkları bir araya getirecek bir modele karakteri gereği düşmandır. Bunu asla istemeyecektir!

Kürtleri “yerel güç” olarak gören, Kürtlerle olan meseleyi de iç siyasi süreçlerde çözmek isteyen Esad rejimi ise asıl sorunun ABD’nin bölgedeki varlığı olduğunu dile getirmekte ve bunu öne çıkarmaktadır. Ancak bugüne kadar taraflar arasındaki müzakerelerden de anlaşıldığı üzere rejim, Kürtlerin özerk yönetim talebine karşı çıkıyor. Rejim, askıya alınan yerel yönetimler yasasının yeniden yürürlüğe girmesi, ana dil hakkı gibi bazı adımları açıktan dillendiriyor ancak Kuzey Suriye ve Rojava’daki özerk yönetim komitelerinin geleceği, YPG-QSD’nin durumu, petrol ve doğalgaz gelirlerinin paylaşımı gibi konularda Şam’ın ne kadar taviz verebileceği pek kestirilemiyor.

Sonuç Olarak

TC devletinin hangi gerekçeye sığınırsa sığınsın işgal söylemleri ve pratiği kabul edilemez. Bu yönlü söylemlere ve pratik girişimlere, olası askeri işgallere aktif bir şekilde karşı koymak, ilericiyim-devrimciyim diyen herkes açısından bir nirengi noktasıdır. Kimi devrimcilerin açıktan ve hatta kendisine Maoist diyen bazı  çevrelerin alttan alta dillendiği, ulusal hareketin emperyalizmle işbirliği meselesi ve buradan hareketle Kürt ulusal mücadelesine mesafeli durmak, TC faşizminin katliam saldırıları karşısında hayırhah bir tutum içine girmek demektir.

Bu konuda bizlerin bakışı nettir. Sosyal şoven bir yaklaşımdan, Kürt ulusal hareketinin maruz bırakıldığı imha ve inkar siyasetine dolaylı da olsa destek olmaktan özellikle uzak durmak, yaşanan katliamlara ve işgal saldırılarına karşı seyirci kalmaktan özellikle imtina edilmelidir. Aktif bir şekilde mücadele edilmelidir. Bu konuda doğru politik yaklaşımı İbrahim Kaypakkaya net olarak ifade etmektedir.

“Bir de, Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu iddiasıyla, Türk hâkim sınıflarının milli baskı politikasını savunmaya yeltenen sözümona ‘komünistler’ var.

Biz burada İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu şartlarda bir komünist hareketin tutumunun nasıl olması gerekir? Birinci olarak, Türk hâkim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, buna karşı aktif bir şekilde mücadele etmek, Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek.

Bu, pratikte dışardan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakkında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder ve Türk hâkim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale, politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı.(İK, Mayıs 2013, 237 boldlar bn.)

Kürt Ulusal Hareketi hali hazırda Türkiye’de ve Ortadoğu’da izlediği demokratik ilerici siyasetle devrimin dostudur. Dostlarımızla omuz omuza emperyalizme, faşizme, feodalizme, ataerkiye ve her türden gericiliğe karşı savaşmak komünistlerin önünde duran bir görevdir.

TC’nin Fırat Seferi ve Etnik Çalışma Planı

TC devletinin Afrin saldırısı ve ardından gelen İdlip anlaşması ile beraber yeni gündem Minbiç ve Fırat’ın doğusu oldu.

Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren birçok açıdan asimetrik bir savaşın anatomisi çizildi. Bilindiği üzere Asimetrik isyan belli kozların ileri sürüldüğü yada bölgede güçlerin desteklenerek taktiksel ortaklığın geliştirildiği ve bu biçimde masada emperyalistlerden çok mevcut güçlerin olduğu bir savaş biçimidir.

Bölgedeki tekfirci, fundamentalist faşist hareketlerin desteklenmesi ile başlatılan savaş bugün belli bir evreye gelmiştir. Tarihsel haksızlığı gidermek ve bunu bir kazanımla taçlandırmak için isyan ve zafer bayrağını dalgalandıran Kürt Ulusal Hareketi (KUH) bugün emperyalistlerin ve onların bölgesel müttefiklerinin ablukası altına alınmak isteniyor.

DAİŞ’e karşı mücadelede simgeye dönüşen ve birçok devlet tarafından da desteklenmek zorunda kalan KUH bugün emperyalistlerin imtiyaz programına çekilmek istemektedir. TC ABD ve Rusya kapsamında YPG belli bir alana sıkıştırılmak ve belli bir harita ekseninde ABD’nin güdümünde bir stratejik ortağa dönüştürülmek istenmektedir.

Erdoğan’ın Soçi mutabakatında “YPG bölgelerinde yeni güvenli bölgeler inşa edeceğiz” diyerek ilan ettiği saldırıya zaman aralığında iki temel konu dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi TC’nin emperyalistlerin desturu ile KUH’ne  karşı elinin rahatladığı, ikincisinin ise Rusya ve TC arasında Fırat’ın Doğusu konusunda taktiksel bir işbirliğinin varlığıdır.

ABD’nin YPG’yi desteklemesi konusunda ciddi bir handikap yaşayan ve bunun bir sonucu olarak iç politikada bir kriz ile karşı karşıya kalan faşist iktidar, Suriye’de YPG’ye karşı Rusya ile belli taktiksel ortaklıkta anlaşmıştır. Öyle ki Erdoğan’ın Soç mutabakatında Fırat’ın doğusunun Türkiye açısından tehdit olduğunu belirtmesini, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Suriye’nin bütünlüğüne yönelik ana tehdit, ABD’nin kontrolündeki Fırat Nehrinin doğu yakasından yükseliyor” açıklaması takip etmiştir.

Rusya’nın KUH konusunda takındığı bu ilk farklı tavır Rusya ve TC arasında yapılan ve iki farklı imtiyazın bir araya geldiği bir saldırı ortaklığıdır. Hava sahalarının açılması  bu ortaklığın bir ürünüdür.

Afrin saldırısı ve bu bölgenin denetiminin ele geçirilmesi bu sürece denk gelmiştir. Ancak yeri gelmişken belirtelim. Afrin saldırısı TC’nin bir zaferi olmaktan çıkarak bir anlaşma neticesinde YPG’nin bölgeyi terk etmesi ile sonuçlanmıştır. Bu konuda YPG gerekli açıklamalar yapmış Türk basını bunu inkar etse de bölgedeki mevcut savaş seyri bunu göstermiştir. Ayrıca bölgeye gönderilen askeri kuvvetlerin bölgedeki savaş süreci ile herhangi bir bilgi paylaşımının yasaklanasına ilişkin tebliğ  tebellüğ bölgesi de sunularak konu emir altına alınmıştır.

Tüm bu saldırıların ardından ve Soçi mutabakatını izleyen süreçte İstanbul zirvesinin takiben 28 Ekim gününden başlayarak Fırat’ın Doğusu’na yönelik saldırılar başlamıştır. TC ilk olarak Kobane’e bağlı Zor Mağar, Eşme ve Çelikli köylerinin bombalamıştır. Bu saldırılarını takiben Tel Abyad’a da saldırılar gerçekleştirilmiş sivil halk katledilmiştir. Bu saldırıların en yoğun olanı ise 31 Ekim günü gerçekleştirilmiştir. Bu saldırı önce 2018 Mart ayında gönderilen askeri birlikler ile Muş, Elazığ, Dersim, Bitlis, Siirt ve Amed’teki askeri birlikler yer değiştirmiştir.

DAİŞ Kullanışlı bir Argüman

ABD emperyalizminin “terörizm ve küresel savaş” politikası kapsamında gerçekleştirdiği bir  saldırının benzerini ancak yapay olanını TC kullanıyor. Cerablus konusunda DAİŞ’i bahane eden TC ABD’nin itirazını olmaksızın bölgeye girmiş ve DAİŞ çetelerine TSK üniforması giydirerek bölgede zafer ilan etmiştir.

Suriye’de savaşın politik argümanına sığınan ve milli mücadele fetvaları ile bekasını üreten AKP aslında mevcut savaş ile mevcut iktidarın krizde olduğunu ilan ediyor. İç politikada Kürt ulusal hareketine karşı şovenizmi körükleyen politik felçlik, uluslararası alanda da mevcut savaş için DAİŞ’i bahane ediyor.

Gülen Cemaati, Halk Bankası Davası, Nato  Ortaklığı konusunda ABD ile yaşadığı krizi bahane eden TC ABD’yi sıkıştırmaya ve şantaj politikalarını hayata geçirmeye devam ederken bunun küçükte olsa nimetlerinden yararlanmaktadır.

Minbiç’te ABD ile gerçekleştirdiği ortak devriye ve Umm Al Tulved köyündeki Şeyh Sitef noktasını devralması bunun açık  örneğidir. ABD ile TC arasında bu çıkmaz ilişki TC’ye belli bir nefes aralığı sağlasa da bu nefes ABD’nin SGD ile Tel Abyad’da yaptığı ortak devriye ile kesildi.   TC devleti tüm bu planlarını DAİŞ bahanesi ekseninde gerçekleştirme istese de Trump’ın 1 ay içinde DAİŞ’ten eser kalmayacak açıklaması ile öneli kozunu yitiriyor.

Bu kapsamda ise elinde iki seçenek kalıyor.  Ya ABD’nin politikalarına mutlak uyum sağlayacak ya da Rusya’nın ve Suriye merkez hükümetinin politik argümanlarına sığınacak.

Bu konuda net bir şık belirlemek zordur. Ancak 6 Aralık günü ABD Genel Kurmay Başkanlığının Suriye’nin Kuzeyinde bir ordu yaratacağına dair açıklama TC’nin telaşını ikiye katlamıştır.

TC’nin Bölgedeki planı

TC devleti ilk günden itibaren bölgede kendi iç  politikasına benzer bir modeli hayata geçirmek istiyor.

İç politikada şovenizm ile ayakta kalan AKP Suriye’deki politik hedefine bir şovenizm ile güçlendirmek istemektedir. DAİŞ’e destek veren Arap aşiretlerin KUH’ne karşı kullanmak adına Minbiç’te istihbarat ve propaganda çalışmaları yürütüyor. Bu kapsamda  bugün olası bir operasyon için yapılan hazırlıklar bu Arap savaş aşiretlerini devreye sokacak ya da onları kendi politik hedefleri açısından güçlendirip bir kaleye dönüştürecek bir amaca sahiptir.  ORSA gibi TC’nin stratejik hedeflerini belirleyen kimi kuruluşlar bu konuya ağırlık vermektedir. Öyle ki Minbiç operasyonunda kendilerine destek veren Arap aşiretleri kadar Kürt aşiretlerinin olduğunu  söylüyorlar.

Bugündeki tartışmaların ve operasyonun ana hattını bu yöntem oluşturmaktadır. Operasyondan bahsedilirken bunun olası olduğunu ve münferit planlarla ilerleyeceği söz konusudur. Esas amaç kaos ve kendini bir muhatap kılmaktır.

Zira TC Fırat’ın Doğusu’nu ele geçirmek gibi bir stratejiyi hedeflemesi demek ABD ile iplerini koparması demektir. Bu bakımdan meseleyi tam ve kavramsal bir operasyon ile dillendirmiyor.

Türkiye’nin Fırat’ın Doğusu’na dönük zaman zaman yapacağı saldırılar diplomatik anlamada kendini gündem etmek ve şantaj politikasını gütmek amacıyladır.  Öyle ki  bunu yaparken de mevcut seçimlerden  yerel zaferlerle çıkmayı hedefliyor. TC’nin Suriye’de DAİŞ ile perçinlediği mezhepsel iç savaşa boyut katarak –etnik savaşa döndürme çabası söz konusudur.

Savaşı kendi seyri içinde salt saldırı ve savunma endeksli tartışamayız. Mesele savaşın siyasal ve diplomatik alanda nasıl planlandığıdır. Dolaysıyla tek bilinen gerçek savaşta milletçi argümanlarla halk kitlelerinin düşmanlaştırılmasıdır.

TC’nin hedefi bölgede kontrol edilemeyecek ya da etkisi uzun sürecek bir etnik savaşı körükleyerek Suriye’nin siyasal sürecinde önemli bir sandalye kapmaktır. Tüm çabası bundan ibarettir.

Bir ÖG okuru 

Mevsimlik işçilik, sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır

Sofrayı zenginleştiren olmazsa olmazlar arasında bulunan, onları tüketmeden hayatın olmayacağı temel yiyeceklerden ekmekten domatese, çaydan patlıcana, pancarından patatesine… üretim süreçlerinde yaşanan sıkıntıların, zorlukların, sömürülerin, ırkçı tehditlerin; saymakla bitiremeyeceğimiz olağanüstü koşullarda yaşam mücadelesi vererek, üretilen besin kaynaklarımızın kimler tarafından toplanarak o sofraya ulaştığını düşündünüz mü acaba?

Onlar mevsimlik işçilerdir!

Mevsimlik işçiler Ortadoğu’dan tutun, Balkanlara, Kafkaslar’a hatta Avrupa’ya kadar her ülkede bulunan kalabalık bir toplum kitlesini oluşturur. Toplumun en alt tabakası olan bu kesim, en yoksul, horlanan, dışlanan, eğitimsiz bırakılan, evsiz bir şekilde göçebe hayat sürdüren, güvencesi olmayan sömürünün en katmerlisini yaşayan işçilerdir.

Yaz ayları geldiğinde gazetelerin başlıklarında en üzücü haberlerin başında yine mevsimlik işçilerin kamyon kasalarında, traktör sırtlarında üst üste kadın ve çocukların ölüm haberleri ile sarsılırız. Ehliyetsiz, denetimsiz, hiç kontrol edilmeyen kamyon kasalarında caddelere serilmiş cansız bedenlerden, onların acısını yüreklerimize gömeriz.

Okul çağında ders sıralarında okuması gereken, çalışma yaşının 6-10 olduğu,  hele hele kız çocuklarının bebek kardeşlerine bakmak zorunda kaldıkları, barınma şartlarından mahrum, çadırlarda sürdürülen hayatlar, ışıktan mahrum gün ışığı ile başlayan, güneşin batışı ile ancak yatmak zorunda kalan, temizlik imkanlarının olmadığı koşullarda, devletin de tüm bunların çözümü için hiçbir uğraş içinde olmaması, mevsimlik işçileri kaderleri ile baş başa bırakmıştır.

Hayatın yükü kadın ve çocukların omuzunda

Tarım ülkesinden artık tarım ürünlerini ithal eder ülke konumuna gelen Türkiye’de, Kürdistan’da süregelen savaştan dolayı köy yakmalar, köy boşaltmalar, hayvancılığın yasaklanması, yaylalara çıkışların engellenmesi, olağanüstü koşullarda yasaklamalar, zorunlu göçe tabii tutulmak gibi bir dizi engellemelerden sonra insanlar çaresiz olarak batıya büyük şehirlere göç etmek zorunda bırakıldılar. Yaşam savaşını sürdürebilmesi için yoksul Kürt köylüsünün Karadeniz’de fındıkta, çayda, Orta Anadolu’da pancarda, patateste, Akdeniz’de pamuk, domates, patlıcan, biberde, Ege’de üzüm, zeytin toplama işlerinde zorunlu olarak çalışmaktan başka alternatif bırakılmamıştır.

Türk şovenizminin doruk noktasında olduğu, olağanüstü koşullardan geçtiğimiz bir dönemde kimliklerinden dolayı en ağır saldırılara, dil sorunundan dolayı hakaretlere maruz kalırken, horlananlar yine mevsimlik işçileridir. Emeğini en ucuz ücret karşılığında satmaktan başka çaresi olmayan bu insanlar, ırkçı faşist güruhlar tarafından kitleler halinde saldırıya maruz kalırken, devletin baskısı yetmiyormuş gibi şehirlerde de Türk faşistleri tarafından bulundukları yerleri terke zorlanmaktadır.

İslam ideolojisinin prim yaptığı, Erdoğan rejimi altında İran, Irak, Afganistan ve Türk cumhuriyetlerinden akın akın Türkiye’ye gelen Müslüman nüfus, bir iş ve geçim umuduyla Türkiye’de bulunan Türk ve Kürt emekçilerden daha düşük ücretle çalıştırılınca patronlar kârına kâr katıp iştahlarını kabartıyor. Kural, kanun iş güvencesinin olmadığı ortamlarda 14/15 saat çalıştırılan mevsimlik “kölelerin” çalıştıkları koşullar ortaçağı andırmaktadır. Başta barınma koşullarının ilkel çadırlarda, 40/50 dereceye varan sıcaklarda, yıkanabilme, dinlenebilme koşullarından mahrum, sağlık ihtiyaçlarından tamamen uzak doğa ile baş başa kalmaktadırlar.

Patronların en çok tercih ettikleri, çocuk yaşta kız ve erkek çocuk işçilerin en düşük ücretle çalıştırılıyor olmasıdır. Ailesine bir nebze maddi yardımda bulunmak amacıyla zorla çalıştırılan minicik ellerden kazanılan paralar aynı zamanda ne kadar “Müslüman” olduklarının göstergesidir. Kriz bahane edilerek ödenmeyen işçi ücretleri, yevmiyeler patronların günlük uygulamalarının başında gelmektedir.

Kendine yeterli doğal zenginlikleri ile kendi kendine yeterli ülkelerden olan Suriye’de bugüne kadar süren savaşta, kimseye muhtaç olmadan halen rahatça yaşayabilme koşulları mevcuttur. Ama bir tarım ülkesi olan Türkiye bugün buğdayı, samanı dışarıdan ithal eder duruma gelmiştir. Bunun sorumlusu “dış güçler” değil Erdoğan rejimidir. Tarım ülkesi konumundan artık tarım ürünlerini ithal eder konuma getirilirken, son çare olarak Suriye’nin doğal ürünlerine göz dikilmiş, yağma, talan, hırsızlık ile zenginlikler Türkiye’ye taşınmaktadır.

Kendi vatandaşlarının en doğal ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak duruma gelen Erdoğan rejimi, patates, soğan sıkıntısıyla karşı karşıya kalmış bu ürünler “dolar” kadar kıymetli duruma gelmiştir. İşgal edilen toprakları “ganimet” olarak gören, cihatçı anlayış, çeteler aracılığıyla zenginliklere el koymaktadır. Beş yıldır süren savaşta üretim araçları, petrol ve sulardan sonra şimdi de en değerli zenginliği olan zeytinleri toplayıp gasp etmektedir.

Sermayenin tercihi “yabancı işçiler”

Mevsimlik işçilerin sömürüsünün en çok olduğu Batı Avrupa’da da durum Türkiye’de yaşananlardan farklı değildir. Emek ile sermayenin bulunduğu her koşulda, her zaman kâr hırsı en yüksek düzeyde olurken, sermayenin acımasız ve gaddar oluşu en belirgin özellikleridir. Yaşlanan nüfusun yerine çalıştırılacak genç nüfusa her zaman ihtiyacı olan Avrupa, işgücü ihtiyacını Romanya, Bulgaristan, Polonya gibi ülkelerden gelen işçilerden karşılamaktadır.

Batı Avrupa’ya her hasat döneminde akın akın gelen Bulgar, Polonyalı ve Romanyalı tarım işçileri, mevsimlik işçiler kendi ülkelerinde asgari ücretin 200/300 euro olan aylıklarından birkaç ay çalışarak biriktirdikleri para ile kendi ülkelerinde kışı geçirmenin hesabı içerisindedirler. Bu durumu bilen kapitalizm en düşük ücretten işçileri acımasızca hiçbir değer vermeden çalıştırıp hasadını toplayıp elde edeceği kârın derdi ile ilgilenmektedir.

Bir umut uğruna yurt dışına Avrupa’ya açlıktan ve savaştan kaçan mültecilerin buluşma noktası da mevsimlik çalışma alanları olmaktadır. Bazıları bu şansa dahi ulaşamadan Akdeniz’in mavi sularında hayatlarını kaybederken, Kürt, Arap, Iraklı, Suriyeli, Afgan, Ermeni, Süryani, Alevi, Afrikalı dünyanın her dil, din ve ırkından insanın buluşma noktası sezonluk olarak çalışılan tarlalar olmaktadır. Emperyalist haydutların dünyayı ne duruma getirdikleri tabloyu belki de bundan daha iyi kimse izah edemez. Sergileyemez. Anlatamaz.

İtalya’da üzüm, zeytin ve narenciye, Fransa’da şarap üzümleri, Belçika’da elma, armut, çilek, Hollanda’da sera işleri, Almanya’da uçsuz bucaksız tarlalarda üretilen soğan ve sebzeler yüzbinlerce göçmen eliyle Avrupa pazarına dağıtılmaktadır. Topraktan gelen her üründe yabancının mutlak emeği vardır. Yüzbinlerce göçmenin kağıtsız, güvencesiz ve düşük ücretle çalıştırılmalarında politikacıların, siyasilerin çıtı dahi çıkmaz. Çünkü tarladan hasadı yabancıdan başkası kaldıramaz. Emeğin karşılığı Yunanistan’da 20/25 euro, İtalya’da saati 3 euro, Belçika’da 5 euro olurken en kazançlı çıkan kapitalizmdir.

Mevsimlik işçilerin “köleler”in sorunu, sınıf mücadelesinin önemli başlıklarından biridir. Köylülük ile ücretli işçilik arasında sıkışıp kalmış bu geniş kitlenin örgütlenmesi en zor ama örgütlendiği durumda, kaybedeceği bir şey olmayanlar olarak öfkesinin önüne geçilemeyecek olan kesimdir mevsimlik işçiler. Katliam gibi trafik kazalarında kitlesel ölümleri karşısında üzülüp vicdan yapılıp sonra unutulacak değil, sınıf mücadelesinin aktif bileşeni olarak bakılıp örgütlemek üzere araçlar geliştirilmesi gereken önemli bir kesimdir ülkemizin sosyo-ekonomik yapısı açısından.

Bir ÖG okuru 

Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!

Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S. Arabistan arasında “pazarlık” unsuru olarak kullanılan ve nihayet öldürüldüğünün açıklanmasıyla sonuçlanan olaydan; ABD’li Rahip Brunson’un “ajan” olarak tutuklanması ve ABD’den Fethullah Gülen’e karşılık “pazarlık” unsuru olarak kullanılmasına kadar bir dizi gelişme ve ortaya çıkan sonuç, Türk hakim sınıfları ve onların faşist rejiminin niteliğine ve nihayetinde pazarlıkçı karakterine dair önemli ipuçları içermektedir.

Her fırsatta bağımsız bir devlet olduklarını propaganda eden TC sözcülerinin kendi topraklarında bir “gazeteci”nin katledilmesine dair tavırları ve meseleyi bir pazarlık unsuru olarak ele almalı utanç verici olduğu kadar, hakim sınıfların ve onların sözcülerinin “yerli ve milli” söyleminin ne kadar sahte bir söylem olduğunu da kanıtlamaktadır. Benzer şekilde Rahip Brunson’un “ajan” olarak tutuklanmasına rağmen, ABD emperyalizminin baskısı sonucu göstermelik bir hapis cezasıyla bırakılması ve ülkesine dönmesi, Türkiye koşullarında “bağımsız yargı”nın halini göstermesi açısından olduğu kadar, TC rejiminin kendi bağımsızlığının içi boş, kof bir söylem olduğunu da göstermiş durumdadır.

Bütün bu meseleler, emperyalizm karşısında Türk hakim sınıflarının ve onların rejiminin, dışarıda emperyalist sermayeye bağımlılığının, içeride ise işçi sınıfı ve halka yönelik uygulamış olduğu politikaların kaynağına ve mahiyetine dair önemli örneklerdir. Her alanda sıkışmış, emperyalist güçler arasında manevra alanları daralan bir devlet gerçekliğinden bahsettiğimiz bilinmelidir. Bu durum, kuşkusuz ki bir yandan içeride işçi sınıfı ve emekçi halka yönelik saldırganlığı daha da artırır ve koyulaştırırken, diğer yandan bu gündemle bağlantılı olarak, özellikle Suriye savaşında yeni maceralara açık kapı bırakmaktadır. Bir yandan İdlib pazarlığı ve bölgede alınan role uygun olarak konumlanan askeri güçlerin varlığı, diğer yandan ise “Fırat’ın Batısı” söylemiyle Rojava’ya yönelik askeri müdahale tehdidinin üst perdeden dillendirilmesi dikkat çekicidir.

Bu gündemle bağlantılı olarak, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in, Suriye’deki son durumu görüşmek üzere 15-23 Ekim tarihleri arasında Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a ziyarette bulunması ve yapılan görüşmelerin mahiyeti, arka planda kimi pazarlıkların sürdürüldüğünü göstermektedir. Yine 27 Ekim’de İstanbul’da Suriye konulu dörtlü zirve gerçekleştirme planları bununla ilgilidir. Emperyalistler ve Türk hakim sınıfları bölge açısından yeni pazarlıklar içindedirler. Bu pazarlıkların ne olduğu önümüzdeki süreçteki gelişmelerle açığa çıksa da, TC devleti, son olarak İdlib’deki varlığıyla emperyalistler açısından kullanışlı bir aparat olduğunu göstermeye devam etmektedir. Bu bölgede TC’nin askeri kayıplarının olduğu doğrudan Putin tarafından dillendirilmiş durumdadır.

 Yağma ve talan ekonomisi tüm hızıyla sürüyor

Emperyalizmle bağımlılık ilişkisi ve Türk hakim sınıflarının kendi aralarındaki dalaşın tüm hızıyla sürmesi, beraberinde işçi sınıfına ve halka yönelik saldırıların daha da artmasını getirmektedir. Türk hakim sınıflarının kendi aralarındaki dalaşın son gündemi İş Bankası üzerinedir. R.T. Erdoğan’ın başını çektiği klik var olan ekonomik krizi kendi lehine çevirmek için her yolu denemektedir. Ekonomik krizin bütün yükünü işçi sınıfına ve emekçi halka havale eden faşist R.T. Erdoğan rejimi, aslında uzunca bir süredir kendi yandaşlarına ekonomik kaynak aktarmaktadır. TC rejimi, başından itibaren “Çiftlik Bank” rejimidir. Çünkü Türkiye koşullarında devlet iktidarı, hakim sınıflar açısından kendi kliğine ekonomik kaynak yaratmak, sömürü ve yağmadan pay kapmak, devlet ihalelerini kendi yandaşına verip, talandan çıkar sağlamak üzerine kuruludur. Varlık Fonu olarak kurulan ve ülkenin gelir getiren belli başlı kuruluşlarının tek elde ve Erdoğan yönetiminde toplanmasının nedeni budur.

Türk hakim sınıflarının faşist devlet örgütlenmesi tam anlamıyla soyguncu, yağmacı ve talancı bir devlettir ve bu özellik her fırsatta kendini göstermektedir.

Türkiye’nin en büyük özel bankası olan İş Bankası’ndaki CHP hisselerinin hazineye, İş Bankası’nın da Varlık Fonu’na devredilmesi hazırlıkları kimilerinin iddia ettiği gibi “mülkiyet hakkı”na dokunulmazlığın değil tam aksine Türk hakim sınıflarının “sermaye birikim modeli”ne örnektir. Kaynağını Osmanlı’nın müsadere sisteminden alan, faşist Cumhuriyetin kuruluşu öncesi ve sonrasında Ermeni, Rum, Süryani Soykırımı’yla sürdürülen, Varlık Vergisi kanunları gibi kanunlarla devam ettirilen bir “birikim modeli”nden bahsettiğimiz bilinmelidir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Gülen Cemaati’ne yönelik girişilen tasfiye ve özellikle ekonomik kaynaklara el koyma yöntemi de Türk hakim sınıflarının bu yağmacı, talancı “birikim modeli”ne örnek olarak verilebilir. Şimdi de İş Bankası üzerinden yapılan tartışma bu geleneğin Türk hakim sınıfları açısından tüm hızıyla devam ettiğini göstermektedir. Ancak mesele İş Bankası ile sınırlı değildir. Onunla bağlantılı olarak Şişecam’ın özelleştirilmesi ve başka bir sermaye grubuna peşkeş çekilmesi de söz konusudur.

Bütün bunlar yaşanırken rejimin kendi kurumlarının açıkladığı son veriler bile, tablonun vahametine dair net bilgiler sunmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre Türkiye genelinde işsiz sayısı 2018 yılı Temmuz döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 88 bin kişi artarak 3 milyon 531 bin kişiye ulaşmış durumdadır. İşsizlik oranı ise 0.1 puanlık artış ile yüzde 10.8 seviyesinde gerçekleşmiş durumdadır. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR) İşsizlik ve İstihdam Raporu’nda ise geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 310 bin, geniş tanımlı işsizlik oranı da yüzde 18.2 olarak hesaplanmış durumdadır.

Enflasyon, zamlar, işten çıkarmalar, iflaslar vb. vb. diğer meseleler bir yana sadece işsizlik gündeminde bile işçi sınıfı ve halka yaşatılan sorun ortadadır. Bütün bunlar yaşanırken, kendisi 46 yaşında emekli olan ve oturduğu sarayının günlük harcaması 1.8 milyon tutan faşist Erdoğan’ın, ülkemizde 52 olan ortalama emeklilik yaşını, Avrupa ülkelerindeki 65 yılla kıyaslaması ve “emeklilikte yaşa takılanların ülkemize 750 milyar TL maliyeti var. Ekonomik kurtuluş savaşı verdiğimiz günlerde bu yükü ülkemizin sırtına bindirmeye hakkımız var mı?” diyerek fedakarlık istemesi içler açısı olduğu kadar, halka düşmanlığın ne boyutlarda olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Yaşanan ekonomik krizin toplumsal bir krize dönüşmesi işaretlerinin belirdiği ortamda, bu durumun kendiliğinden patlamalara yol açacağını öngörmek zor olmasa da, doğru bir önderlikle birleştirilemediği koşullarda bu durumun kendi karşıtına dönüşmesi de muhtemeldir. Diğer bir ifadeyle ekonomik krizin yarattığı sosyal ve siyasal sorunlar devrimci komünist politikalarla birleştirilmediği oranda faşizmi güçlendirme, faşizmin kitle tabanını tahkim etme potansiyeli de taşımaktadır. Türk hakim sınıfları bu gerçeğin sınıfsal olarak farkında oldukları için bir yandan, inşaat işçilerini tutuklarken, diğer yandan sivil faşist unsurlara af çıkarmaya, kendi sivil faşist tabanını silahlandırmaktan bekçilere şehir ayaklanmalarına karşı eğitim vermeye kadar bir dizi hazırlık içindedirler.

 Birleşik devrimci karşı koyuş!

Erdoğan’ın yerel seçimlerde seçilecek HDP adaylarının yerine daha şimdiden kayyım atanacağını ilan etmesi, büyük çoğunluğu Kürt ve Alevi olan 259 muhtarın görevden alınması, tutuklama ve gözaltı saldırısının tüm hızıyla sürmesi gibi gelişmeler, hakim sınıfların sadece yerel seçimlere değil, onu da kapsayacak biçimde önümüzdeki sürece dair hazırlıklarına dair bilgi vermekle birlikte, yaşanması olası gelişmelere de işaret etmektedir.

Yaşanan süreç açısından dikkat çekici gelişmelerden birisi ise 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hakim sınıflar cephesinde yaşanan saflaşmanın bazı işaretlerinin ortaya çıkması olmuştur. Çete liderlerine af yasası, M. Kemal’e hakaret adı altında gençlerin tutuklanması, andımız meselesi, Türkçe ezan tartışmaları vb. yaşanan gelişmeler; hakim sınıflar cephesinde kurulan bu ittifakın, ekonomik krizin işçi sınıfı ve halka fatura edilmesinde ortaklaşmalarına rağmen, sınırlarına da işaret etmektedir. Üst yapıda yaşanan bu çelişkiler, hakim sınıflar arasında kurulan ittifakın aslında etkili bir devrimci demokratik muhalefetle parçalanabileceğini göstermektedir.

İşçi sınıfı ve halka yönelik bu saldırganlığın karşılanmasında devrimci ve komünistlere her zamankinden daha fazla rol düşmektedir. Sürecin eskisi gibi karşılanmayacağı çok açıktır. Devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu objektif durum, bir yandan kendi sürecine dair önemli bir ideolojik yoğunlaşmayı, politik derinleşmeyi ve örgütsel inşayı dayatırken, diğer yandan birleşebileceği bütün güçlerle birleşme, işçi sınıfı ve halka yönelik bu faşist saldırganlığa birlikte karşı koymayı koşulmaktadır.

Bu anlamıyla 28 Ekim’de “Kriz ve Şiddet Sarmalında Birleşik Mücadelenin Olanakları” şiarıyla gerçekleştirilecek olan Forum önemli bir yerde durmaktadır. Bu bizler açısından son süreçte işçi sınıfı merkezli ortaya çıkan direniş dinamikleriyle temas edip doğrudan bilgilenmeyi, hem de diğer devrimci örgütlenmelerle yapılabilecekler konusunda ortaklaşmayı ve birlikte hareket etmeyi sağlayacaktır. Sürecin ağırlığı, faşizmin saldırganlığının boyutu ve devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu durum, birleşik devrimci mücadelenin en küçük olanaklarını bile değerlendirmeyi şart koşmaktadır. Elbette ki esas olarak kendi gücümüze güvenmeyi ama bu süreçte birleşebileceğimiz bütün güçlerle birleşmeyi çok daha fazla önemsemek gerekmektedir.

Saflarımızda var olan ve henüz gideremediğimiz dağınıklığa son verebilmek ve saflarımızı tahkim edip yeniden dizmenin yolunun, işçi sınıfının direniş dinamikleriyle birleşerek, kitlelerin mücadeleleriyle ilişkilenerek sağlanabileceğinin bilincinde olarak pratik sürece yaklaşmak gerekmektedir. Darbeciliğe tavır alan alanlarımızın başında gençlik ve kadın alanlarımızın olması, bizim açımızdan önemli bir avantaj olmasının yanında, önümüzdeki sürece dair umudumuzu da artırmaktadır. Bu umudumuzun pratik ve politik derinlikle artırılması, önümüzdeki sürece hazırlık anlamında ilk elden yapmamız gerekenler olmalıdır.

Bu noktada önemle belirtilmesi gereken husus, mücadele ve örgüt geleneğimiz ve ilkeleriyle gerçek anlamda temas etmiş, her daim çevremizde olanlarla bu süreçte daha fazla ilişkilenmenin, deneyim ve tecrübelerinden öğrenmeyi sürdürmenin gerekli bir yönelim olduğudur. Bu yapıldığı oranda geleneğimiz düşmanın içte ve dışta her türden saldırısına karşı koyabilmiş, kendini yeniden örgütlemiştir.

İçinden geçtiğimiz koşulların ağırlığı, gerçekleştirmemiz gereken görevlerin zorluğu, bir kez daha sınıf mücadelesinin engin denizinde sınanmamızı koşullarken, başaracağımıza olan inancımız tamdır. Bir kez daha, biz bunu yapabiliriz, biz bunu yapacağız…

Emperyalistlerin Ortadoğu’daki siyaseti ve Türkiye:M. USTA

Emperyalistler yalnız 20. yüzyılda çıkarmış oldukları haksız dünya savaşlarıyla insanlığı büyük bir felakete sürüklemedi. Yarattıkları bölgesel savaşlarla, elde ettikleri aşırı karla, ezilen halklar üzerinde kurdukları sınırsız denetim ve sömürü politikalarıyla bu felaketlerine süreklilik kazandırmış durumdadırlar. Yani emperyalistlerin yol açtıkları yıkım, çok yönlü ve kapsamlıdır. Özünde emperyalizm bugün ezilen halklar için her gün yaşanan bir doğa felaketidir. Yaşama dair ne varsa yok ediyor. Dünya zenginliğinin esası bir avuç emperyalist tekelin denetimindedir.

20. yüzyılda İngiliz ve Fransız emperyalistlerin Arapları küçük devlet-devletcikler şeklinde bölen, Kürdistan’ı dört parçaya ayıran siyasetleri bugünde farklı biçimlerde devam ediyor. Emperyalistlerin bölgeye ilişkin politikaları “böl-parçala-yönet” yasası üzerine kurulmuştur. Aktörler değişse de işleyen karşı devrimci yasa değişmiyor. 20. yüzyılın ilk elli yıllarında bu politikanın ana uygulayıcıları İngiliz ve Fransız emperyalistleriydi. Bugün ise esas aktörler ABD ve Rus emperyalistleridir. Dün de daha çok ulusal, dinsel, mezhepsel çelişkiler üzerinde oynanılıyordu. Bugün de esas olarak çatışmalar bu eksenler üzerinde körükleniyor. Dün de krallar, aşiret reisleri, şeyhler, emirler ve diğer tüm zerzevatlar işbirlikçi emir eriydiler. Bugün de aynılar. Ve emperyalist efendilerinin çıkarları için bölge halklarına kan kusturuyorlar.

TC’nin Ortadoğu’daki Rolü

TC bugüne kadar Ortadoğu’daki ileri karakol rolünü kaybetmemek için esas olarak bölge siyasetinde emperyalist efendilerine hizmet etmekte kusur etmemiştir. Bilindiği gibi ABD emperyalizmi ile Rus emperyalistleri arasındaki ilişkilerde belli bir yumuşama olunca TC bölgedeki uşaklık rolünü kaybetme kaygısı içine düşmüştü. Nitekim 2000’li yıllarından sonra ABD’nin Rusya ve bölgedeki diğer bazı devletlerle işbirliği temelinde geliştirdiği ilişki, TC’yi “bölgesel stratejik önemini” yitirdiği derin kaygısı içine itmişti. Çünkü TC devleti çok iyi biliyor ki, ABD şahsında bölgesel anlamda yitirilen her kredi aynı zamanda AB emperyalistleri şahsında da yitirilmiştir. AB üyeliği hayali de gerçekten hayal olmaktan öteye gitmemiş olacaktır.

Emperyalistler, ABD’ye yönelik 2001 yılında meydana gelen saldırıları “Terörizme karşı mücadele” gerekçesi yaparak dünya halklarına, ezilen uluslara karşı başlattıkları topyekün saldırısı TC gibi uşaklar içinde bulunmaz bir fırsat oldu. Yitirmiş olduklarını düşündükleri uşak rolüne de yeniden kavuşmuş oldular.

Hiç kuşkusuz bu bölgede TC ile ABD veya diğer emperyalist güçlerin ilişkilerinin sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Son süreçte ABD yönetimi ile TC devleti arasında yaşanan tartışmaları doğru analiz etmek için bir bütün olarak yakın süreci irdelemek gerekiyor. Bölgedeki güç dengeleri, işgal ve çatışmalar sonucu ortaya çıkan yeni tablo gözardı edilirse ne bugün yaşananları anlayabiliriz ne de bundan sonraki muhtemel gelişmelere dair doğru önermelerde bulunabiliriz.

Öncelikle Kürt ulusal sorununda emperyalistlerle TC arasındaki kimi zaman problemler yaşanmıştır-yaşanacaktır da. Irak Kürdistanı’nda oluşan “Federal Kürt Yönetimi”yle başlayan tartışmalar-çelişkiler bugün Rojava ile devam etmektedir. Çünkü TC, Kürtlük adına niteliği ne olursa olsun herhangi bir “özerk” veya “federal” bir yapının oluşmasından yana değildir. Ama gelinen aşamada Irak Kürdistanı’ndaki “federal yönetim” ABD’nin “müttefiki” haline gelmiştir. Rojava’daki yeni durum, en azından şimdilik tamamen objektif koşullardan dolayı, ABD tarafından destekleniyor. Yani TC’nin “kırmızı çizgileri” Ortadoğu’daki emperyal çıkarlar ve güç dengeleri arasında yitip gitmiştir.

TC Bölgede Yalnızlığı Oynuyor

Erdoğan’ın “Suriye’yi kendi çizgimize çekiyoruz” çabası hüsranla sonuçlandı. Suriye yönetimi Erdoğan’ın çizgisine gelmedi. Ama Türk devleti, DAİŞ ile birlikte Esad’a karşı savaş açtı. Çetelere ev sahipliği yaptı. Yine de Türk devleti bu savaşta kaybetti. Şimdi Rusya ve İran yardımıyla düştüğü bu kuyudan çıkmaya çalışıyor. Sonuçta Türk devletinin tek kazanımı(!) çeteci kimliğinin tam olarak belirginlik kazanması ve bölgede “oyun kurucu” olma hayalinin de hala İdlip semalarında dolaşmasıdır.

Dün başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistlerin çıkarları için Rusya ve bölgedeki müttefiklerine karşı hamlelerde figüran rolüne soyunan TC bugün bu ülkelerin desteğini alarak bölgedeki varlığını hissettirmeye çalışıyor. Emperyalist güçler arasında bölgedeki gerici devletler arasında var olan çelişkilerde yararlanmayı hedefliyor. Efrin ve Mimbiç işgalleriyle TC çeteci gruplarla birlikte kendine alan açmaya çalışıyor. Bölgedeki aktörlere “Ben de varım, beni masanın dışına itemezsiniz” mesajını vermeye çalışıyor. Bu beyhudece çabalar uzun vadede TC adına bir sonuç üretir mi? Oldukça zor görünüyor. Her şeyden önce Esad rejimi eski Suriye sınırları içindeki etkisini artırdıkça, TC’nin Suriye topraklarına dair Ankara’da çizdiği tüm planlar çöp kutusuna gitmeye mahkumdur.

TC’nin Ortadoğu’ya ilişkin yaptığı tüm girişimler kesinlikle insanı değil, Osmani’dir. Temelinde fetihçilik-işgalcilik yatıyor. Bu konuda faşist haydutların tüm söylemleri demagojiktir ve aynı içeriktedir.

İşte bir kaç örnek; Hitlerin propaganda şefi Göbels şöyle diyordu: “…İnsanlar her zaman önderlerin peşinden sürüklenmeye yönlendirilebilirler. Bu kolaydır. Yapmamız gereken tek şey, saldırı altında olduklarını söylemek, pasifistleri de milliyetçi olmamakla ve memleketi tehlikeye atmakla suçlamaktır.

Erdoğan’ın da bugün yaptığı işgal girişimlerini savunma amaçlı olduğunu söylemektedir. Dahası Efrin başta olmak üzere, işgal ettiği topraklara “özgürlük ve refah” getirdiğini söylemektedir. Yine neredeyse her gün Suriye, ABD ve Avrupa devletleriyle ilişkilerde krizler ortaya çıkıyor. Aktörler değişse de, gerilim siyaseti değişmiyor. TC’nin dış siyaseti bir gerilim filmini andırıyor. Peki bu olup bitenler karşısında Erdoğan sokağa ne diyor?: “Bütün dünya bize savaş açtı. Herkes bize düşman. Ekonomimizi çökertmek istiyorlar” vb. Lakin tüm bunlarda Erdoğan’ın hızını kesmiyor. Kendisini onaylamayan herkesi “yerli ve milli olmamakla”, yani “hainlik”le suçluyor. Yerli ve milli olmaktan kast ettiği de egemen ulus ırkçılığıdır. Tüm bu propagandalar tam da Göbels’in dediği gibi önemli bir kitlenin bu politikalar peşinden sürüklenmesine yol açıyor.

Keza ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld 2003 yılında Irak’taki işgal sırasında askerlerine şöyle sesleniyordu: “Dünyadaki pek çok ordunun aksine siz buraya işgal etmeye, el koymaya değil, özgürleştirmeye geldiniz. Ve Irak halkı bunu biliyor”. ABD’nin Irak halkını nasıl “özgürleştirdiğini” pratik olarak gördük.

Ve bir kez daha emperyalistlerle işbirlikçilerinin dünya halklarının düşmanı olduğu bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. Onların arasında ne kadar çelişki ve çatışma olursa olsun, sorun ezilen halkların haklı-meşru isyanı olunca bütün hainler, hainlik için kazılan mevzilere koşar.

Emperyalistlerle Suç Ortaklarına Karşı Ortadoğu Halkları Ortak Direniş Mevzilerini Kazmalı

Ortadoğu halkları dar milliyetçi veya dinci politikalarla ne emperyalizme ne de bölgedeki gerici-faşist devletlere karşı gerçek manada demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi yürütemezler. Demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi, bölge halklarının birleşik mücadelesini de zorunlu kılıyor. Eğer bugün bölge halkları dar milliyetçi ve dinci politikalar temelinde bölünerek birbirini boğazlıyorsa, bunun nedeni devrimci önderliklerin zayıflığıdır.

Tarihi tecrübelerine de dayanarak şunu net olarak ifade edebiliriz: İlerici-devrimci önderlikler ezilen halkların bölünmesini değil, birleşmesini sağlamayı hedefler. Yani dar milliyetçi tutuları reddederek enternasyonal dayanışmayı her koşulda ilke edinirler. Bu demektir ki Ortadoğu halklarının birliği ilerici ve devrimci etkinin kitleler içinde yaygınlaşmasıyla mümkün olabilir. Bu etkinlik enternasyonal dayanışmayı tetikler, buna zemin yaratır. Rojava pratiğinde bunun işaretlerini görmek mümkündür. Direnişin haklılığı ve meşruluğu farklı uluslardan ilerici güçlerin direniş cephesine akmasına neden olmuştur.

Bölgenin yakın tarihinden hareketle, yeniden şu gerçeklere dikkat çekmek istiyoruz; Ortadoğu’da dar ulusalcı bir çizgide yürüyen herhangi bir hareketin başarı elde etme, bağımsız bir tutum geliştirme şansı zayıftır. Bu niteliğe sahip olan hareketlerin farklı emperyalist devletlerin veya bölgedeki gerici devletlerin güdümüne girmesi de kaçınılmaz gibidir. Filistin hareketinin tarihi ve geldiği nokta veya Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeler bize hangi yolda nasıl yürünmemesi gerektiği konusunda somut veriler sunmaktadır.

Her şeyden önce var olan nesnel gerçekler devrimci bir çizgide yürümeyi ve farklı uluslardan, azınlık milliyetlerden halkların birliğini temel almayı zorunlu kılar. Bölgedeki devrimci ve sosyalist güçlerin yetersizliği ne bu gerçekleri savunmamızın ne de devrimci sosyalist çizgide ısrar etmemizin önünde engel değildir. Bölge halklarını emperyalist haydutlardan, gerici faşist devletlerin egemenliği altından kurtaracak, gerçek manada özgürleşmesini sağlayacak olan bu çizginin ta kendisidir. Ve tarih bugün emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin bu kapsamlı saldırılarına karşı başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçileri, ezilen halkları ve ulusları yeniden ayağa kalkmaya çağırıyor. Onlar kendi kaderlerini kendileri belirlemek için harekete geçtikleri andan, tüm ilerici insanlık yeni bir güne uyanacaktır. Demokrasi, bağımsızlık, özgürlük şiarıyla eskiye dair ne varsa yerle bir edilecektir. Bu bir hayal değildir. Geçmiş insanlık tarihinde bunun örnekleri bütün heybetiyle karşımızda durmaktadır. Tüm mesele yeniyi yaratma cüretini kuşanmakta yatıyor.

Korkuyorlar, Korkacaklardır!

Bugün istenilen düzeyde olmasa da dünyanın farklı bölgelerinde ezilen halklar yeniden uyanıyorlar, kendilerine ait olan hakları istiyorlar. Ve bu uğurda kendi öz güçlerine yaslanarak, örgütlenip mücadele ediyorlar. Bu durum emperyalistler ve işbirlikçilerini korkutuyor. Korktukça saldırıyorlar, saldırdıkça korkacaklardır. Çünkü bu saldırganlık siyaseti er ya da geç zaferlere ayarlı direniş mevzilerinin kazılmasına yol açacaktır. Her gün, her an buna inanarak devrimci çabalarımızı sürdürmeliyiz.

Yine Ortadoğu halklarının anti-emperyalist devrimci mücadelesinin etkileri kesinlikle bölgeyle sınırlı kalmayacaktır. Mücadelenin gelişmesi, Afrika, Latin Amerika halkları başta olmak üzere bir bütün olarak anti-emperyalist devrimci mücadeleye ivme kazandıracaktır. Ezilen dünya halklarının devrimci pratiğine katkı sunacaktır.

Proleter hareket bugün ve geleceğe dair stratejik ve taktik görevlerini belirlerken, dünyada ve bölgedeki gelişmeleri hesaba katarak hareket etmek zorundadır. Bölgedeki ulusal-dinsel-mezhepsel tüm çelişkiler-gelişmeler Türkiye coğrafyasını direk etkilemektedir. Bu da gösteriyor ki dünyada bölgede bağımsız bir politika yapamayız. Şu örnek dahi bu gerçeğin resmi gibidir. Eğer bugün bir gerilla Karadeniz’de, Türkiye Kürdistanı’nda ve Kürdistan’ın diğer parçalarında savaşarak şehit düşüyorsa bu bize yalnız devrimci kavgada sınır yoktur mesajını vermiyor aynı zamanda kavga alanlarının nasıl iç içe geçtiğini ve proleter enternasyonalist bir partinin meseleye dar değil, daha geniş bir pencereden bakması gerektiği gerçeğini gösteriyor.

M. Usta

Ekim 2018 

Çin Devrimi ve Maoizm -2-

Sosyalist Dönüşümde Kitlelerin Enerjisine Dayanma         

Mao devrimden hemen sonra gittiği SSCB’nin, “gerçek bir devrim değil” diyerek işbirliği yapmaya yanaşmadığını ancak Kore Savaşı’nın bütün yükünü omuzladıklarında işbirliğini kabul ettiklerini açıklamıştır. (Sabah Tufanı-2, Sayfa 174)

Çin’in %80 oranında köylü nüfusunu barındırması, toprak ağaları ve köylülük arasındaki çelişkinin had safhaya varmış olması, işçi sınıfının gelişmemiş olması, 1 Ekim 1949’da gerçekleşen bu devrimin sorgulanma nedeni olmuştur. Fakat Çin Halk Cumhuriyeti’ne yönelik sorgulamalar sadece başlangıçla sınırlı kalmamıştır.

SSCB’de ağır sanayiye tek yanlı bir şekilde ağırlık verilmiş, tarım ve hafif sanayi ihmal edilmişti. Tıpkı kapitalizmin doğuş evresindeki gibi ağır sanayi için gerekli sermaye birikiminin sağlanması için köylülüğe “zorunlu satış sistemi” adı altında ağır yükler getirilmiştir. Teknolojinin gelişimi ve bunun için gerekli uzmanların yetiştirilmesi; sosyalizm için en önemli halkalar olarak görülmüştür.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise, ağır sanayi yatırımları ile tarım ve hafif sanayi yatırımları arasındaki oran, birbirlerini geliştiren bir tarzda ele alınmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nde, kent-kır arasındaki eşitlik ve dar bir gelir ücret merdiveni temel alınarak kırda ve kentte oturanların gelirleri birbirlerine yakınlaştırıldı. Bunlar devrimin temeli olan işçi-köylü ittifakının sağlanmasında ve sürdürülmesinde önemli olan uygulamalardır.

Mao, sosyalist bir toplumda var olan çelişkileri (kent ile kır, kafa ile kol, yönetici-yönetilen, vasıflı-vasıfsız, işçi, askerler ve halk gibi) azaltıp, yok etmeyi hedefleyen tarzda ele almıştır. Bunları “karşıt olmayan çelişkiler” olarak tanımlamış ve buna göre yaklaşmıştır. Üretim ilişkilerini sadece mülkiyet ilişkilerine indirgemekten kaçınmış; mülkiyet ilişkileri ile birlikte özel mülkiyetin en önemli kaynağı olan iş bölümünün yok edilmesi ve üretimin bölüşümünün halkın hiçbir kesiminde mağduriyet yaratmayacak şekilde örgütlenmesi temel alınmıştır. Sosyalist devrimde üretim ilişkilerinin bu 3 bileşeni ile birlikte toplumsal ilişkileri; yani insan-insan ilişkilerinin de değişime uğraması çok önemlidir. Sosyalist toplumda da “İlerici-gerici insanlar, kollektif çabaya sıkı sıkıya sadık, çalışkan ve içten, neşeli, canlı olanlar ve diğer yanda ün ve servet, kişisel çıkar, duygusuz ve umutsuzlar” var olacaktır. (Mao Zedung, Cilt 6, Sayfa 190) Dolayısıyla sosyalizmin her aşamasında gerici üretim ilişkilerini ve toplumsal konumları korumak isteyen gruplar olacaktır.

“Sosyalist dönüşüm ikili bir görevdir; birincisi sistemin, ikincisi de insanın dönüştürülmesidir. Sistem yalnızca mülkiyeti kapsamaz, üst yapıyı esas olarak devlet aygıtını ve ideolojiyi içerir.” (Mao Zedung Seçme Eserler, Cilt 5, Sayfa 501)

KP üyelerinin politika, ekonomi, eğitim, savunma gibi birçok temel konuda merkezi role sahip olmaları ve bunun denetimsiz kalması, sosyalizmde revizyonizm kaynağının KP olma olasılığını büyütmektedir. Buna karşılık kolektif önderlik önemli bir mekanizma olarak ortaya çıkarken bunun yetersizliği Çin Halk Cumhuriyeti’nde görülmüştür.

Komünizme giderken sırf devlet gibi KP’nin de zaman içinde çözümlenmesi, yok olması gereklidir. Yöneten-yönetilen çelişkisi ortadan kaldırılmadı, halkın üzerinde profesyonel bir ordu değil halkın savunma gücünün oluşturulması gerekiyordu. Mao tüm bu sorunların çözümünü kitle inisiyatifinin artırılmasında görmüştür. Kitlelerin devrimci enerjisi ortaya çıkarılmadan, kitlelerden kopuk bir şekilde belli kurumların ve kadroların müdahalesiyle devrimci bir dönüşümün ortaya çıkmasından ziyade, tam da “bin yılların ağır yükleri” nedeniyle kapitalist eğilimlerin ortaya çıkacağını değerlendirmiştir. Bu çelişkiler güvenlik önlemlerinin artırılması, halkın üzerinde baskının artırılmasıyla değil halkın inisiyatif alarak devrimci bir tarzda üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi ortadan kaldırılacaktır.

Mao 1965 tarihli bir konuşmasında “Eğer insanlar sürekli olarak dikenler üzerinde yürüdüklerini hissediyorlarsa, biz bir şeyleri yanlış yapıyoruz” (Devrimci Araştırmalar Grubu, Çin Kültür Devrimi/BPKD’ne Kısa Bir Bakış, Ç: Sinan Jabban, S:169, Patika Yayınları) demiştir.

Kültür Devrimi, bahsettiğimiz çelişkilerin halkla birlikte çözülmesi hedefinden ortaya çıkmıştır. Mao, Kültür Devrimi ile halkı 4 eskiyi –eski kültür, eski fikirler, eski alışkanlıklar, eski adetler- eleştirmeye çağırır. Fabrikalardan başlayarak bütün üretim birimlerinde ve kurumlarında yeni bir örgütlenme biçimi hedeflenir: İkili katılım denilen biçimle kadrolar üretim sürecine, işçiler de denetim sürecine katılmaya başlar. Üçlü bileşim denilen sistemle de, vasıflı işçiler, mühendisler ve gözetmenlerin bir arada hareket etmelerine olanak tanınır. Bu sürecin öne çıkan ifadelerinden biri siyasetin bütün alanlara hakimiyetidir. Böylece sadece “uzman” değil, “kızıl uzman” olunması, sadece Halkın Kurtuluş Ordusu’nda bir asker olmak değil üretimde de olunması, ordu içerisinde siyasi komiserin olması, halk milislerinin artırılması, kızıl muhafızların ortaya çıkması gibi bu döneme kadar görülmeyen pratikler, yönetim ve örgütlenme biçimleri ortaya çıkmıştı. Bu sosyalist sistemde yaşanan sınıf mücadelesinin bu tarzda yaşanmasının ilk örneğidir.

Mao, ortaya çıkan bu yeni devrimci politik örgütlenmelerle Marks’la Engels’in ortaya koyduğu ve Lenin’in geliştirdiği, sosyalizmde devletin sönümlenmesinin olanaklarını açığa çıkarmaktadır. Devletin temel ayakları olan siyasi, bürokratik ve askeri(ordu) her şeye müdahale edilmiş, devrimcileştirilmeleri hedeflenmişti. Kültür Devrimi süresince yön verici nitelik taşıyan 16 Mayıs Tamiminde yer alan “Yıkım olmadan inşa olmaz” sözü devrimcilik için zorunlu olan yıkıcılığın Kültür Devrimi’nde başatlığını gösterir. Bir KP’nin iktidarı aldıktan sonra da “yıkıcılığı” öne çıkarması, diğer ülkelerde öne çıkarılan “inşa” dan farklı nitelikte anlamlar taşımaktadır. Bu proletarya diktatörlüğü altında da sınıf mücadelesinin var olması, devrimin devrimlerle sürdürülmesidir.

Sonuç olarak 69. Yılına giren Çin Devrimi, hem devrim öncesi süreçle hem de sonrasıyla bize pek çok şey öğretmektedir. Dünyanın farklı yerlerindeki sosyalizm deneyimlerinin başarısızlığından hareketle Marksizm’in sonunu ilan edenler, sınıf mücadelesinin diyalektiğini kavrayamamış idealistlerdir. Bize düşen Marksizm, Leninizm ve Maoizm’in ezilenlerin elinde tekrardan güçlü bir meşale haline getirilmesidir. Çünkü MLM dışında hiçbir öğreti, ezilenlerin kurtuluşunu sağlayamaz.

Aşağıdaki linkten yazının 1 bölümünü okuyabilirsiniz

http://kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/cin-devrimi-ve-maoizm-1

Yeniyi inşa etmenin dinamiği! Tarihi yazan kitlelerdir!

“Nesnel dünyanın yanı sıra öznel dünyayı değiştirmek”; yani “dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmek”… Proletarya ve kitleler kadar, tek tek bireyler açısından da devrimci mücadeleyi kavramada temel yaklaşım bu olmak zorundadır.

“.. Birincisi bağımsızdır ve temel doğası kendi için olmaktır; öteki bağımlıdır ve özü başkası için yaşamak veya var olmaktır. İlki efendidir; ikincisi ise kul”… Hegel’in bir egemenlik ilişkisi içinde “efendi” ve “kul”un konumuna ilişkin bu saptamaları sınıflı toplumlarda sömüren ve sömürülenler arasındaki ilişkide de geçerli değil midir

Sınıflı toplumlarda sömürücü sınıfların egemenliklerini sürdürmeleri baskı ve zor kadar, sömürülen ve zulme uğrayanların maruz kaldıkları bu sömürü ve zulüm karşısında tepkisizleşmelerine, yaşadıkları koşulların değişmezliğine/değiştirilemezliğine inandırılmalarına bağlıdır. Ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülenlerin olduğu her toplumda “efendiler” kadar “köleler” de sömürü ve sömürenlerin egemenliğini meşrulaştıran gerici ideolojinin, kendilerine ait olmayan ve böylesi bir toplumsal yapıyı ayakta tutmaya hizmet eden gerici değer yargılarının kuşatması altında kendi benliklerine, varoluşlarına yabancılaştırılmışlardır. Hatta ezilen, sömürülen ama bunu değişmez bir kader gibi algılayanlar, pratikte de kendi maddi çıkarlarına tamamen aykırı bu toplumsal işleyişin sürdürülmesinden yana bir tutum alanlar açısından, bu benlik parçalanması ve yabancılaşma daha da ağır ve derindir..

Bu gerçekliğe rağmen, bir sistemin artık tarihsel miyadını doldurduğu, kendini üretme yenileme dinamiklerinin iyice zayıfladığı tarihi kesitlerde, bu sistemi tarihin çöplüğüne göndermek üzere ayağa kalkan ve eylemleriyle tarih yazan da ezilen sömürülen yığınlar olmuştur daima. Değiştirmenin artık kendileri için bir ölüm-kalım sorunu haline geldiği zorlu maddi yaşam koşulları, iliklerine kadar hissettikleri sömürü ve zulüm, yüreklerindeki acı, tüm gerici kuşatmaya, çıplak zora ve egemen ideolojinin benliklerine nüfuz etmiş ağır baskısına- rağmen onlara başkaldırma cüretini verir…

Ve bu koşullar altında onlar, mücadele içinde kendi geriliklerinden, kendi pisliklerinden arınarak benliklerindeki tahribatı onarma yeteneğini gösterirler.

Bir kez mücadelenin gerekliliğine inandıklarında; çıkarlarının farkına varıp bu sistemi değiştirme istemi, gelecek ütopyası her şeyin merkezine oturduğunda; tüm bunlar çok güçlü ve yakıcı olarak hissedildiğinde, kitleler bu mücadelenin önüne dikilen tüm gerici değer yargılarını yıkarak, kendilerini dizginleyen tüm ön yargılardan sıyrılarak yeteneklerini açığa çıkarıp kendilerini yeni baştan yaratırlar. Mücadelenin, dünyayı değiştirme isteminin çok güçlü ve canlı olduğu, yaşamda karşılık bulduğu bir ortamda; öfkenin dizginlerinden boşandığı kitlesel mücadelenin yükseldiği dönemlerde, onların değiştirme ve değişme gücü de doruğuna ulaşır…

Bugüne değin insanlık tarihi, birbirinin yerini alan sömürü ve egemenlik sistemlerinin tarihi oldu. Bin yılların dönüşüm sürecinde sömürü ve tahakküm gerçekliği değişmedi ama sömürü ve egemenlik yöntemi daha ince biçimlere büründürülerek geliştirildi, giderek “uygarlaştı”…

Sömürü ve egemenlik ilişkisinin daha açık kılan kaba yanlar törpülendiği, daha gelişkin ideolojik araç ve yöntemler devreye sokulduğu oranda, gerici ideolojilerin gücü, ezilen sömürülenler üzerinde yarattığı tahribat ve toplumsal yabancılaşma daha da derinleşti.

Kırbaç sallayan köle sahiplerinden, engizisyon mahkemelerinden, burjuvazinin tanıdığı “serbest pazarda emeğini satma özgürlüğü” altında ücretli kölelik düzenine gelindi kapitalist toplumda. Ve bugün “barış” adına, “özgürlük”, “demokrasi”… vs adına en barbar savaşların kışkırtıldığı, en kapsamlı, en acımasız sömürü yöntemlerinin devreye sokulduğu, doymak bilmeyen kar hırsıyla sermayenin sadece insan emeğini değil, doğal kaynakları da talan ve tahrip etmede sınır tanımadığı kapitalist emperyalizm altında sömürücü egemenlik, insani gereksinimler için üretimden en kopuk, en asalak ve yoz biçimini yaşatmaya çalışıyor.

Hiç bir tarihi kesitte bu kadar çok değerin üretildiği, buna karşın yoksulluğun bu denli derinleştiği bir dönem yaşanmamıştır… Kapitalist-emperyalist sistemin hakimiyeti altında insanlık, bugün artık ya “barbarlık içinde yok oluş” ya da bu sömürü ve barbarlık çağına bir nokta koyarak “sosyalizmi kurma” ikilemiyle yüzyüze…

Sistemin gerçekliği bu yanıyla, gelmiş geçmiş en güçlü devrimci ayağa kalkışın; bir avuç sömürücü azınlığın zulümkar tahakkümü altıdaki ezilenlerin proletarya önderliğinde en geniş cepheyi oluşturarak devrimci savaşı güçlendirmelerinin koşullarının olgunlaştığı bir aşamaya; proletarya ve ezilenlerin tarihsel misyonlarını yerine getirmeleri için en elverişli zemine, en geniş olanaklara işaret ediyor…

Ancak diğer yandan kapitalist emperyalizm onların önüne en güçlü barikatları da kurmuş durumda… Bu barikat ya da sistemi ayakta tutan dayanak noktaları gelişmiş silahlardan, militarizmden.. Baskı ve zor aygıtlarından ibaret değil.

Gelmiş geçmiş hiçbir sistem altında egemenler ezilenlerin beyinlerine ve yüreklerine, yaşamlarının her kesitine, her anına hükmetmede böylesi gelişkin araç ve yöntemlere sahip olmamışlardı; böylesi bir tahakküm kurmamışlardı.

Bugün güncel siyasal durumu tahlil ederken, mevcut siyasal tablo içinde proletarya ve ezilen halkların tarihsel misyonlarından söz ederken bu gerçeği akılda tutmalıyız… Mevcut toplumsal çürümeden, dejenerasyondan hiç nasibini almadığı varsayılarak, sadece ilerici yanlarını vurgulayan soyut bir “kitle” ya da “sınıf” tanımlaması idealist bir tanımlamadır. Ve sınıfın, halkın içinde bulunduğu gerçekliğe denk düşmeyen böylesi bir tanımlamadan yola çıkmak siyasette ya kuyrukçuluğa, kendiliğindenciliğe götürür ya da bugün devrim saflarını terk etmiş çoklarının ağzından dökülen “bu halk adam olmaz” yargısına…

Esas olan tarihi yazanın kitleler olduğu gerçeğini kavramak, kitlelerin yaratıcı dönüştürücü gücüne sonuna kadar güvenmektir; diğer yandan -özellikle bugün- kapitalist emperyalist sistem altında onların kendi gerçekliklerine ne denli yabancılaştırılmış oldukları, egemen ideoloji ve gerici değer yargılarıyla nasıl zehirlendikleri görülmezse, devrimci savaşımın niteliğini ve görevlerini de kavramak mümkün olmaz… Marks’ın söylediği gibi; “… devrim sadece yönetici sınıfların başka hiçbir yolla alaşağı edilemedikleri için değil, fakat aynı zamanda onu alaşağı eden sınıfın kendi kendisini geçmiş bağların bütün pisliklerinden arındırması ve yeni bir toplum kurmaya uygun hale gelmesi, ancak bir devrimle başarılabileceği için zorunludur.”

Değiştirirken değişmek…

“Toplumun gelişmesinin bugünkü aşamasında dünyayı doğru olarak bilme ve değiştirme sorumluluğu, tarih tarafından proletaryanın ve onun partisinin omuzlarına yüklenmiştir. Bilimsel bilgiye uygun olarak belirlenen bu süreç, yani dünyayı değiştirme pratiği, … insanlık tarihinde eşi görülmemiş büyük bir ana, yani dünyadan karanlığın bütünüyle yok edileceği ve dünyanın eşine rastlanmamış aydınlık bir dünyaya dönüştürüleceği ana ulaşmış bulunmaktadır. Proletarya ve devrimci halkın dünyayı değiştirme mücadelesi şu görevlerin yerine getirilmesini kapsamaktadır: Nesnel dünyanın yanı sıra, kendi öznel dünyalarını da değiştirmeleri; öğrenme yeteneklerini değiştirmeleri ve öznel dünya ile nesnel dünya arasındaki ilişkileri değiştirmeleri…”

Mao, dünyayı değiştirme mücadelesinin bugün kapsadığı görevleri özlü ve derin bir ifadeyle böyle ortaya koyuyor…

“Nesnel dünyanın yanı sıra öznel dünyaları da değiştirmek..”; bu vurgu, kapitalist emperyalizmin hakimiyeti altında toplumsal yapıdaki yozlaşma ve çürümenin böylesine derinleştiği; burjuva bireyciliğin, her türlü değeri metalaştıran değer yargılarının tüm toplumu kuşattığı ve bütün bunların bugün dünyaya değiştirme misyonu taşıyanların da benliklerinin derinliklerine işlendiği günümüzde çok önemlidir… Öylesine önemlidir ki; bugün en gelişmiş araçlarla, türlü yöntemlerle kendi değer yargılarını, bireyci-asalak bir yaşam tarzını, gerici ön yargıları ezilen yığınlara empoze etmeye çalışan kapitalist emperyalist egemenlik, ancak bu görevler yeterince kavrandığında alaşağı edilebilir; proletarya ve kitlelerin devrimci enerjisi ancak böylesi bir perspektifle açığa çıkarılabilir…

Kapitalist restorasyonlar süreci, burjuvaziyi ve gericiliği sadece askeri olarak yenilgiye uğratmanın yeterli olmadığını; kitlelerin yaşamın her alanında -ekonomide, kültürde, ahlakta… vs. -burjuva ideolojiye karşı mücadele içinde, öznel dünyalarını yeni baştan -kendi sınıf ideolojileri doğrultusunda- yaratmak zorunda olduklarını çok somut bir biçimde ortaya koydu; bu yanıyla önemli bir deneyim kazandırdı. “Sorunun özü insanların ruhlarını değiştirmek ideolojilerini dönüştürmektir” diyerek özetliyor bu deneyimden çıkarılması gerekeni Başkan Gonzalo…

“Nesnel dünyanın yanı sıra öznel dünyayı değiştirmek”; yani “dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmek”… Proletarya ve kitleler kadar, tek tek bireyler açısından da devrimci mücadeleyi kavramada temel yaklaşım bu olmak zorundadır.

Bir devrimci önce, geleceği yaratacak olan kitlelerin de birey olarak tek tek devrimcilerin de kendisinin de bu sistemin egemenliği altında -egemen ideolojinin hüküm süren gerici değer yargılarının ağır etkisi altında- kirletilmiş, toplumsal yozlaşma ve çürümeden payına düşeni almış olduğunun farkında olarak işe başlamalıdır. Önce bu gerçekliği kavramak ve kabul etmek gerekir; bu gerçekliği dönüştürmenin, bu gerçekliğe karşı mücadele vermenin ön koşulu budur… Olması gerekenlerle, hedeflenenlerle gerçeklik arasındaki uçurum; zaten mücadelemizi koşullayan da budur.

Ve bu gerçekliğin ne birden bire ne de kendiliğinden değişmeyeceğini kavramak gerekir. Hakim ideolojinin etkilerini bir bütün kırmak için, son tahlilde mevcut toplumsal yapıya damgasını vuran sömürü ve egemenlik sistemini alaşağı etmek, yeniyi her alanda inşa etmek gerekir. Ancak bugün -henüz sisteme karşı devrimci mücadeleyi yürüttüğümüz aşamada- adım adım, mücadele pratiğimizle orantılı bir dönüşümü gerçekleştirebilmek için de, iradi bir çaba, bunu içine alan bir mücadele perspektifi gereklidir…

Bireyi sistemin değişmezliğine koşullayan egemen ideolojiye, bireyi değiştirme/dönüştürme iradesi ve gücü olmayan pasif, edilgen bir varlık konumuna indirgeyen gerici değer yargılarına rağmen; sistemi korumayı hedefleyen yasaklara, devletin baskı ve zoruna rağmen, sisteme karşı mücadele etmeye cüret etmek bir adımdır, sistemden bir kopuştur. Ancak bu kopuşun her adımda ilerletilmesi derinleştirilmesi de zorunludur. Bu da teorik olmaktan çok pratik bir sorundur…

Bu sorunda mücadele pratiği kişiliklere, ideolojik şekillenişe tutulan bir aynadır ve ona bakmasını, ondan öğrenmesini bilenler, dünyayı değiştirirken kendilerini de durmaksızın yeniden kalıba dökme yeteneğini gösterebilirler…

Eğer devrimi sınırlı bir ufukla ele almıyor ve “sınıf mücadelesinin sürdüğü her alanda, her kesitte tüm karşıtlık ve çatışmaları içine alan bir alt, üst oluş/büyük bir dönüşüm süreci” olarak kavrıyorsak; bu bütünlükten yola çıkarak devrimciliği de her şeyden önce, “kitlelerin ve bireyler olarak tek tek devrimcilerin dünyayı değiştirme mücadelesi içinde kendilerini de değiştirme, yeniden kalıba dökme” pratiğinin iç içeliği olarak algılamak gerekir…

Bir devrimci kendi gerçekliğinin bilincinde olarak sistemden kopuşunu sürekli kılmak zorundadır; çünkü mevcut toplumsal ilişkilerin kazandırdığı alışkanlıklar, sınışı toplumun ürünü olarak şekillenen zaaflar, belli bir aşamada devrimci mücadeleyi ileri taşımanın önünde de bil fiil engel olurlar…

Şu ya da bu oranda farklılıklar taşımakla beraber, her birimiz mevcut toplumsal ilişkilerin içinden, yıllarca çok yönlü tahakküm ve baskı altında kalmış, edilgenleştirilmiş, yaşam karşısında pasifleştirilmiş, zihni, kendi bencil çıkarlarının darlığında boğulmuş bireyler olarak geliyoruz devrimci mücadelenin içine. Bu gerçekliğimiz içinde “kendini değiştirmek, yeniden kalıba dökmek” büyük bir özveri ister… Her pratik adımda kendi gerçekliğini değerlendirerek bu gerçekliğe vurmak; kendi benliğine yönelmek, insana acı veren, cesaret isteyen bir iştir. Yıllarca taşınmış, içselleşmiş bir “ben” duygusunu alt ederek, buna vurmaya bunu yıkmaya cesaret etmek, bir eylemde, bir çatışmada öne atılarak kendini feda etmede sergilenenden daha az cüret isteyen bir tutum değildir…

Tüm darlıklarına, gerici alışkanlıklarına, taşıdığı güçlü “ben” duygusuna rağmen, kendine vurma, kendini tekrar kalıba dökme cüretini nereden alır birey?.. Sınıf mücadelesinin gerçekliğini derinden kavramak ve hissetmek; bu mücadele içinde ezilen sömürülen yığınların acısını yüreğinde taşımak, sömüren zulmedenlere duyulan derin kin, sömürü ve egemenlik sistemini yıkma/dünyayı değiştirme istemini çok canlı ve yakıcı biçimde duymak…; bunlar kafada ve yürekte kesin olduğu oranda… Kısacası tüm bunlar “ben” duygusundan ağır bastığı oranda, mücadele pratiği içinde durmaksızın keskinleştiği, bilendiği oranda, her zaman ve her koşul altında birey, içinden geldiği toplumsal koşulları ve bu koşulların ürünü olarak şekillenen benliğinin olumsuz yanlarını alt etme iradesini gösterebilir.

Sınıf mücadelesinin ivmelendiği, devrim ve karşı-devrim arasındaki çatışmanın derinleştiği dönemlerde bu iradeyi göstermek kaçınılmazdır; birey ya kendisini bu mücadelenin ihtiyaçlarına göre şekillendirir ya da mücadele onu fırlatıp atar.. Ancak görece durağanlığın yaşandığı dönemlerde bunun olanakları da sınırlıdır. Böylesi dönemlerde statükoculuk, ben-merkezcilik kendini yaşatma alanı bulabilir. Bu hastalıklarla barışık bireyler açısından mücadele, devrimcilik -dünyayı ve kendisini değiştirip dönüştürme- artık anlamını yitirmiş; faaliyetin içinde görünerek kendini var etme, kendini yaşatma amaç haline gelmiştir. Mücadelenin sorunlarının ağırlığını taşımayan, ezilenlerin yokluk ve acılarına yabancılaşmış, üretmeyen ama hep tüketen, gelişim dinamiklerini -kendi gerçekliği karşısında sorgulayıcı, öz-eleştirel yaklaşma yeteneğini- yitirmiş bir kişiliktir bu..

Böylesi bir kişiliğin “meziyetlerini” daha fazla irdelemeye gerek yok…

Sınıf mücadelesinin gerçekliğinden kopma, sınıf mücadelesinin yüklediği sorumlulukları taşımama örgüt içinde bir eğilim haline geldiğinde, tablo elbette çok daha vahimdir. Tıpkı bireyin kendi gerçekliğine yabancılaşması, sorgulayıcı, öz-eleştirel yaklaşımdan uzaklaşması gibi, sınıf mücadelesine ilişkin kaygıların ağırlığını yitirdiği, bu anlamıyla apolitikliğin hakim olduğu bir örgüt ortamında eleştiri öz-eleştirinin, iki çizgi mücadelesini doğru zeminde sürdürmenin olanakları darlaşmış; yenilenmenin dinamikleri körelmiştir. Çünkü sınıf mücadelesinin gerçekliğinden sorunlarından, bu sorunlara ilişkin kaygılardan uzak eleştiri-özeleştiri ya da iki çizgi mücadelesi adına yürütülen tartışmalar, kişiselleştirilmiş sorunların gündemleştirilmesinden, çarpık kişiliklerin karşılıklı dayatılmasından ibaret olmaya mahkumdur…

Böylesi bir ortamda örgütü var eden iddia -sınıf mücadelesine önderlik iddiası- giderek soyut bir iddiaya dönüşür; sınıf mücadelesini ileri taşıma, sınıf mücadelesinin uzun vadeli çıkarları değil, örgütü şu veya bu biçimde var etme, bu hedefe dönük günübirlik yaklaşımlar hakim hale gelir.

Hangi niyetle yola çıkılmış olursa olsun, sınıf mücadelesinin kafalarda canlılığını yitirdiği, sınıf mücadelesi pratiğinden kopulduğu, sınıf mücadelesine önderlik iddiası zayıfladığı oranda, araç olarak görülenler varlık gerekçesi -birer amaç- haline gelirler; teori amaçtır ya da ajitasyon amaçtır ya da eylem amaçtır, ses getirmek amaçtır…vs. Ama bu amaçların hepsi de kısa vadelidir ve pragmatizmin damgasını taşır. Buradaki pragmatizm, en çok da, sınıf mücadelesine katkı sunmayan, üretmeyen ama -sınıf mücadelesi karşısında taşıdığı sorumluluğu yerine getirmeyi değil- örgüt içinde kalarak kendisini var etmeyi amaç edinmiş kendisini örgütle bu biçimde özdeşleştiren kişiliklerin yaklaşımıdır. Ve -zaten burjuva değer yargılarının, pragmatizmin, bir takım tabuların hakim olduğu bir toplumsal yapının içinden gelmiş olan- örgüt tabanını da şekillendirir…

Gerçekten de bu tablo, mevcut toplumsal yapının tam bir tezahürüdür… Nasıl ki onları aptallaştırarak tarihsel ilerleyiş içinde “özne” rolünü oynamalarını engellemek, onları edilgen pasif bir yığın haline getirmek için burjuva ideolojinin tüm gayreti ezilen sömürülen yığınların sınıf mücadelesi gerçekliğini anlamalarını engellemekse, kitleleri gerçek dünyaya, kendi gerçekliklerine sınıf mücadelesi gerçekliğini ters yüz ederek yabancılaştırıyorlarsa; devrimci bir örgütteki ideolojik dejenerasyonun burjuva ideolojik etkilenmenin yaratacağı/yarattığı sonuçların da daha hafif olmadığını görmek gerekir…

Dünyayı değiştirme iddiası taşıyan örgüt de, bu değişimin dinamiği olan sınıf mücadelesinin gerçekliğinden uzaklaşmaya, sınıf mücadelesi pratiğinden kopmaya başladığında, taşıdığı iddia soyut bir iddiaya dönüştüğünde, örgütte de yanılsamalı bir bilinç hakim olmaya başlar…

Orada artık gerçeğin diliyle konuşmak mümkün değildir. İlkelere, değer yargılarına, siyasete ilişkin söylemin içeriği boşalır, bunlar artık pratikte karşılığı olmayan klişeler haline gelir. Bu durumda elbette gösterilen çabanın, harcanan emeğin yaşamda karşılık bulması da mümkün olmaz; ne mücadeleyi gerektiği gibi yürütmek mümkündür, ne de yoldaşlığı gerektiği gibi yaşamak… Burada artık devrimci gerçekliğin yerini klişelerle yaratılmış sanal bir dünya almıştır.

“Yeni insan” kavramına yüklenen idealizm

Toplumsal yapıyı değiştirme mücadelesi içinde kendimizi de değiştirmenin, kendimizde yeniyi inşa etmenin önemine en fazla vurguyu yaptığımız;” yeni insan”, “devrimci kişilik”… vs sorunlarını en fazla tartıştığımız dönemden geçiyoruz… Bu sorunların önemine bugün düne oranla daha fazla vurgu yapıyor ve tartışıyor oluşumuz bile, yaşadığımız ağır örgütsel süreçlerden çıkardığımız bir ders, başlı başına bir kazanım olarak görülmelidir.

Ancak Marks’ın dediği gibi; “geleneğin, eski fikirlerin ölü yükü ağırdır.” Ve bizim açımızdan da değiştirmeyi ve değişmeyi, yeniyi yaratmayı en fazla vurguladığımız bir süreçte, zaman zaman eskiyi tekrar etmek şaşırtıcı olmamalıdır.

Onca olumsuzluğa, yol açtığı onca yıkıma karşın, peş peşe yaşanan sağ ve sol tasfiyecilik süreçlerinde, bizim açımızdan ileriye dönük olumluluğu yaratan, kendi gerçekliğimizi objektif olarak ortaya koyma çabası oldu.

Çokça yapıldığı gibi, yaşanan tasfiye süreçlerini, bir kaç tasfiyecinin bu süreçlerde oynadığı rolle açıklamak, kendimizi dışında tutan değerlendirmelere gitmek yerine esas olarak tasfiyeciliğin boy verdiği zemine ve bu süreçlerde örgüt bünyesinde derinleşen yozlaşma ve dejenerasyona dikkat çektik. Yaşananların ortaya çıkardığı tablo uygun bir zemin sunuyordu ve devrimci hareketin bu sorunlara ilişkin genel yaklaşımıyla kıyaslandığında, gerçekliğimizi tanımlamada, ortaya koymada -pek çok noktada sonuçlardan hareket edilmiş olsa da- oldukça cüretkar davrandık. Tüm bunlar, kapsamlı bir sorgulama içinde pek çok sorunda sınırlarımızı netleştirme ve yeniyi inşa etme yönünde önemli adımlar olarak görülmelidir.

Elbette bu sorgulama süreci tek tek bireyleri; geneli etkileyen ideolojik yozlaşma ve dejenerasyonun tek tek bireyler üzerindeki yansımasını açığa çıkarılmasını da kapsıyordu. Ve belki de, sonuçlar üzerindeki etkisi çok daha kolay görülebildiği, somut olarak ortaya konabildiği için, bireylere ilişkin değerlendirmeler daha ağırlıklı bir yer de tuttu.

Gerçekliğimizi tanımlama ve bu gerçekliği aşma yönünde bir perspektif ortaya koyabilmek için pek çok kavram ortaya atıldı. Bu kavramların istenilen işlevi yerine getirebilmeleri, yüz yüze olduğumuz sonuçların nedenlerinin ne oranda anlaşılabildiğiyle; kavramlarla dile getirenlerin ne oranda gerçekliğe denk düştüğüyle ilgili bir durum du…

Her kavram, bütünün kavranmasın da belli düğüm noktalarını ifade eder ve ait olduğu bütünlükten koparıldığında anlamını yitirme tehlikesi de taşır.

Kavramlar gerçeklikten kopuk tartışmaların aracı durumuna dönüştüğünde ise bu bütünlük ister istemez kopar; kavrama amacını aşan bir anlam yüklenir… Bizim özgülümüzde de, süreci açıklama ve aşma yönünde bir perspektif koyma amacıyla ortaya konan kavramların pek çoğu, böylesi bir akıbete uğradı…

“Olanla olması gereken arasındaki kıyaslama”; bu bir çözümleme değildir. “Olması gereken”i yaratabilmek için, öncelikle olanı maddi koşuları içinde objektif bir tahlille ortaya koymak, nedenlerini yeterince çözümlemek gerekir. Zaten önümüzde duran sonuçları ortaya dökmenin ve olması gerekenlere ilişkin genel bir çerçeve çizmenin mevcut gerçekliğe hükmetmeye, mevcut gerçekliği değiştirmeye yetmeyeceği açıktır… Böylesi bir yaklaşım, olgulara dıştan ve tek yanlı bir bakışın ifadesidir. Ve değişimi/dönüşümü asla mümkün kılamayacağından devrimci bir yaklaşım değildir.

“Yeni insan” kavramıyla, yaratmak istediğimiz insana, kadro ve militanın özelliklerine ilişkin olması gerekeni tanımlıyoruz: Mevcut gerçekliği değiştirmek için, hedefleneni, olması gerekeni tanımlamak zorunludur…

Ancak, “yeni insan” ya da ideal kadro ve militanın özelliklerine ilişkin tanımlama; olması gerekeni, hedefleneni mevcut gerçeklikle kıyaslama değiştirmenin/eleştirinin yöntemi olarak algılanıyorsa, orada sorun var demektir… Hedefleneni, ideali ortaya koymak farklı bir şeydir; mevcut olanı maddi koşuları içinde değerlendirmek, bugünün gerçekliği içinde değişimin sınırlarını görerek güncel hedefleri somutlamak farklı bir şey… Ve politika somutu tahlil ederek, onu daha ileri taşımada tutulması gereken esas halkayı tespit etmek, tüm çabayı bunda yoğunlaştırmaktır… Oysa ideal olan bugünle kıyaslandığında, nelerin değişmesi gerektiği üzerine sayısız şey söylemek mümkündür; ama sadece söylemek mümkündür…

Evet; ideal olanı mevcut gerçeklikle kıyaslama değiştirmenin/eleştirinin yöntemi olarak algılanıyorsa, orada sorun var demektir. Böylesi bir tarzı, eleştiri/değiştirme adına benimsemek aslında yöntemsizliktir; politikasızlıktır. Ve bu gerçekliğin dışından bakan, gerçekliği ve değişimin-dönüşümün diyalektiğini anlamayan, bugüne subjektif, gerçekleşmesi imkansız beklentilerle yaklaşan -ya da böylesi “beklentilerin” arkasına sığınan- bir bakış açısının ürünüdür.

Savaşın içinde, bireylerin kendi içlerinde de amansız bir savaş yürütmeleri, kendilerini yeniden yeniden kalıba dökmeleri için seferber edeceğiz. Nesnel dünyayı değiştirirken, öznel dünyaları da değiştireceğiz. Geneli etkileyen yozlaşma ve dejenerasyonun tek tek bireylerdeki yansımasını sorgulayacağız. Ama bunları yaparken, bugün içinde yaşadığımız nesnel durumu, maddi koşulları ve “nesnel dünyayı değiştirme” pratiğiyle, “öznel dünyaların değişiminin” iç içeliğini de gözden kaçırmayacağız!

Yozlaşma ve dejenerasyonun bireyler üzerindeki yansımasını değerlendirme, bireyleri ideolojimiz doğrultusunda şekillenmeye seferber etme yönelimi, soyut bir “yeni insan” ideali üzerinden değil; sınıf mücadelesi gerçekliğinin değerlendirilmesi, sınıf mücadelesinin ihtiyaçları üzerinden ortaya konmak zorunda… “İnsanın özü, tek tek bireylerde varolan bir soyutlama değildir. Gerçekte, insanın özü, toplumsal ilişkilerin toplamıdır” diyor Marks; “insanı özünü değiştirme”, “yeni insanı yaratma” sorunu Marksistler için her şeyden önce toplumsal ilişkilerin toplamını değiştirme/bütünlüklü bir dönüşüm; yani devrimin ilerletilmesi sorunudur. Tüm yaklaşımlar, tüm kaygılar da, devrimci pratiğin ilerletilmesi, sınıf mücadelesinin ileri taşınması sorunu üzerinde şekillenir..

Bu sorunlara ilişkin yaklaşımımız bu kadar açıkken, Parti’nin şu veya bu düzeyinde, “eleştiri” denince, “sorgulama” denince, nesnel koşullardan gerçekliğimizden kopuk bir tarzda ideal olanla mevcut olanı kıyaslamaya gitme yaklaşımını bu denli yaygın olması bir vakadır. Böylesi bir yaklaşım her şeyden önce materyalist değildir, gerçekçi değildir. Bu yaklaşımın ortaya koyduğu kriterler de -doğası gereği- idealisttir… “Yeni insan”a dair özelliklerle mevcut kadro ve militan yapısı arasında bir kıyaslamaya gidebilirsiniz. Bu kıyaslamada bugünün kadro ve militanında bu tanıma uyan ve uymayan pek çok yan keşfedebilirsiniz… Ama somut gerçeği, pratiğin mihenk taşına vurmadığınızda; “her davranış, her ayrıntı siyasetin, ideolojinin damgasını taşır” gibi genel bir söylemden hareket ederek bugünü -bugünün gerçekliği içinde esası/taliyi- bir yana bırakıp değerlendirmeye gittiğinizde…; bir kadro ya da militanı o “siyasetin, ideolojinin damgasını taşıyan ayrıntı” üzerinden göklere çıkarmak da, yerin dibine sokmak da mümkün olacaktır…

Peki ama bu ne kadar gerçekçidir?

Her şey söylenebilir. Ama sınıf mücadelesi gerçekliğini, sınıf mücadelesine ilişkin kaygıları merkezine oturtmayan yaklaşımların gerçekliğe denk düşmesi, gerçekliğin ifadesi olması mümkün değildir. Ve bu tür yaklaşımlar değişime, dönüşüme zerrece katkı sunmazlar… Ama böylesi yaklaşımlarla felaket tabloları çizmek mümkündür; tümden inkarcı değerlendirmelere gitmek, bu değerlendirmeler üzerinden abartılı misyonlar yüklenmek de mümkündür, -aynı anda- çizilen felaket tablosu karşısında seyirci koltuğuna oturmayı meşrulaştırmak da…

Sorumluluk bilinci

Eğer sürecimizden dersler çıkararak yeniyi inşa etmek istiyorsak, sorunlarımızı pek çok noktada “ideolojik duruş” sorunu olarak ortaya koyuyor ve bunu aşma iddiası taşıyorsak, sorgulamayı da en temel noktadan; sınıf mücadelesi karşısındaki duruşumuzdan, ne oranda sınıf mücadelesine göre şekillenip şekillenmediğimiz üzerinden başlatmak zorundayız… Sınıf mücadelesinin sorunları bir yanda, örgütsel sorunları çözmek bir yanda; sınıf mücadelesinin sorunları bir yanda, bireylerin kişilik sorunlarını çözmek, ideolojimiz doğrultusunda şekillendirmek bir yanda…; böylesi bir ele alış sorunları çözmez. Tam tersine sınıf mücadelesi pratiğini, hep bir takım sorunların çözülmesinden sonraya ertelediği için, çarpıklığı, dejenerasyonu kendi içinde büyütmeye hizmet eder.

Sorunlar karşısında çözücü olabilmek için, önce bu sorunları -şu kadronun, bu komitenin…vs. değil kendi sorunumuz olarak sahiplenmek gerekir… Sorunları dışında gören bir yaklaşım ancak bu sorunları ortaya koymakla, gerçekliği tanımlamakla yetinebilir; oysa sorunumuz çözmek, değiştirmek/dönüştürmektir… Çözücü olmayı, değiştirici-dönüştürücü olmayı bir bakış açısı, bir kişilik olarak içselleştirmek de sınıf mücadelesi içindeki konumumuzu nasıl belirlediğimizle ilgili bir sorundur…

Doğru bir bakış açısına sahip olduğumuz sürece, doğru yaklaşımda ısrar ettiğimiz sürece tüm zaaflarımıza, tüm yetmezliklerimize rağmen sınıf mücadelesini ileri taşıyabilecek güç biziz. Ve bu iddia ile, mevcut zaaf ve yetmezliklerimizi pratik içinde aşma dinamiğini de taşıyoruz.

Mutlaka başarmak, mutlaka kazanmak iddiasıyla ama aynı zamanda mütevazi bir yaklaşımla/sadece görevimizi yerine getirdiğimizin bilinciyle..

NOT: Bu yazı Partizan dergisinin Temmuz 2001 tarihli 38. sayısından alınmıştır. Konunun önemi ve güncelliği nedeniyle yeniden yayınlıyoruz. 

Psikolojik savaş ve gerilla savaşı karşısında faşizmin propaganda yöntemi üzerine…

2015 yılında savaşın yeniden başlaması ile birlikte faşist Türk devleti daha önceki savaş tecrübesini sentezleyerek yeni bir savaş konseptini devreye soktu. Daha öncesinde karadan gerilla karşısında ciddi bir varlık gösteremeyen Türk ordusu,  bu yeni konseptte teknik ve propaganda ağırlıklı farklı bir tarz geliştirmeye çalıştı. Bu tarzın ürünü olarak kimi başarılı sonuçlar alması, beraberinde oldukça yoğun bir kara propagandaya başvurmasına neden oldu. Ki geliştirmeye çalıştığı yeni bu konseptte, bir yandan tekniğin gerillaya karşı yoğun kullanımı varken, diğer yandan bunun etkili bir şekilde propagandasının yapılması bulunmaktadır.

Faşist Türk devleti, on yıllara varan savaş tecrübesinde şunun ayırdına varmıştır; Karadan ne yaparsa yapsın gerilla savaşı karşısında etkili sonuçlar alması alabildiğine zordur. Bu nedenle tekniğin gelişmesine paralel, harekat tarzını yeniden dizayn etme ihtiyacı duymuştur. Teknik, Türk ordusu açısından savaşın başlıca enstrümanı haline gelmiştir. Fakat teknik denilen olgu, savaşta insanın dinamik rolü ile tamamlanmadığında devreye psikolojik savaş yöntemleri girmektedir.

Öncelikle şu gerçeğin altını çizelim; Düşman açısından insan hiçbir zaman güvenilir bir kaynak olmamıştır. Düşman cephesinde savaşan insanların esası paramiliter güçler denilen ve kendi kişisel menfaatleri üzerinden kelle avcılığı yapan kişilerden oluşmaktadır. Ve bu insanların, savaş karşısındaki duruşu, kendi bireysel çıkarlarının sınırları kadardır. Düşman bu zaafının yarattığı açığı, gelişen tekniğin yardımı ile kapatmaya çalışmaktadır.

Kuşkusuz savaşın propaganda ayağı hep vardı. Düşman bir biçimde kendi sınıfsal konumlanışına uygun ırkçı ve faşist temelde katliamcı yüzünü gizleme gereği duymadı hiçbir zaman. Katledilen gerillaların cenazelerinin teşhir edilmesinden, yalan ve iftiraya dayalı yapılan yayınlara kadar bir dizi propaganda tekniğini devreye sokmaktaydı. Bu kara propaganda içerik bakımından çok fazla değişiklik olmamasına karşın gelinen aşamada daha yoğun ve etkili kullanılmaktadır.

Tabii ki bunda kitle iletişim araçlarının daha yaygın kullanılması, sosyal medya vb. aracılığı ile bu propagandayı sivil alana taşıma olanaklarının daha da artması etkilidir. Bu sayede faşizm, kendi propagandasına yedeklenmiş kitleler üzerinden bu propagandayı alabildiğine yaygınlaştırmış durumdadır. Propaganda, savaşın önemli bir unsurudur ve bu, düşman açısından kitleleri maniple etmenin ya da baskılamanın temel araçlarından biridir. Devrimci, yurtsever ya da daha genel anlamda ifade edecek olursak, muhalif basının sesinin alabildiğine kısıldığı, susturulmaya çalışıldığı bir ortamda kitleler savaşı buralardan takip etmekte ve öğrenmektedir.

Haksız savaşın kirli yüzü: Gri propaganda

Gri propagandayı şöyle tarif edebiliriz; “Abartı ve dozu yüksek, zihinleri bulandıran haberler…”, “hitap edilen kitleye o hareket orjinli bir korku vermek” vb. Faşist Türk ordusunun savaşta kullandığı propaganda yöntemine gri propaganda denilmektedir. Gri propagandanın en önemli özelliği, gerçeği bulandırarak onun olduğu gibi görülmesinin önüne geçmektir. Bu olgu düşman açısından, -teknikte olduğu gibi- temel enstrümanlardan biridir.

Faşist TC devleti adına “çözüm süreci” denilen süreçte, askeri hazırlıklarının yanında propaganda alanında da kapsamlı bir hazırlık yapmıştır. Savaş yeniden başladığında bu iki olgu birbirine paralel devreye girmiştir. Daha ilk başta devrimci-komünist, yurtsever insanların olduğu listeler hazırlanmış, özel videolar çekilmiş, teknikte keşif istihbarat araçlarının kitleler üzerinde etki edecek tarzda sunumları yapılmıştır vb.

Faşist TC devleti her zamankinden farklı olarak daha fazla saldırganlık içerisindedir. Çünkü her zamankinden daha zor durumdadır ve her türlü çelişki sarmalıyla daha keskin biçimde karşı karşıya kalmıştır. Öyle ki egemen klikler arası çelişkiler dahi silahlı biçimlerde çözülmeye çalışılmakta, yönetememe krizi artan biçimde derinleşmektedir. Düşman tam da asıl tehlike olarak gördüğü sınıfsal ve ulusal mücadele karşısında tamamen imha ve yok etme temeli üzerinden bir saldırganlık içerisine girmiştir. Daha öncesinde ekonomik ve siyasal olarak yaşadığı krizler bir biçimde ötelenebilirken artık bunun koşulları büyük oranda ortadan kalkmıştır. Düşman en ufak bir demokratik talebe bile tahammül edemeyecek derecede kırılgan bir zeminde durmaktadır. Bunu örtmek için de her zamankinden daha fazla şiddete başvurmaktadır. Her türlü eylem veya etkinlik terörize edilerek “vatana ihanet” etiketi ile sunularak kitlelerin bilinci manipüle edilmeye çalışılmaktadır.

Bu bağlamda söz konusu silahlı mücadele olduğunda propaganda araçları doğrudan şiddeti de içerecek şekilde ve kitlelerde “dehşet” duygusu uyandıracak biçimde kurgulanmaktadır. Böylelikle yok etmede nasıl bir sınırsızlığa sahip olunduğu, açık biçimde ve belli mesajlar yedirilerek sunulmaktadır. Gri propaganda olarak tarif edilen olgunun işlevi tam da gerçeğin tahrif edilerek sunulmasıdır.

Propagandanın ikili amacı

 

Savaşta propagandanın hitap ettiği iki temel unsur vardır. Bunlardan birincisi doğrudan savaşılan kesimler yani konumuz özgülünde gerillaya yönelik ve ikincisi ise kitlelere yöneliktir. Gerillaya yönelik olarak amaçlanan en başta gerillanın zafer umudunu kırmak ve direncini, mücadele azmini köreltmeye yöneliktir. Kitleler içinse silahlı mücadeleyi onlar açısından bir alternatif olmaktan çıkarmak ve dehşet duygusu yaratarak baskılanması sağlamaktır.

Bunları yaratabilmek için doğrudan hedef kitlenin psikolojisine yönelmekte ve bu kitlenin moralini çökertecek argümanlara başvurmaktadır. Özelikle savaş alanlarında gerillanın olduğu bölgelerin savaş uçakları ile belli periyotlarla bombalanması, keşif uçakları ile sürekli uçuş yapması, bunun üzerinden gerillayı hareketsiz bırakarak onu belli arazilere mecbur bırakması keza aynı şekilde şehit düşen gerillaların cenazelerine yapılan işkence ya da cenazelerin ailelere verilmemesi vb. tamamen gerilla karşısında psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye yöneliktir. Yine aynı şekilde parçalanmış gerilla cenazelerinin özellikle internet ortamlarında, medyada vb. servis edilmesi, şehit haberlerinin sayısal olarak abartılarak verilmesi, cenazelerin tanınmaz hale getirilmesi üzerinden genel olarak bütün topluma; “silahlı mücadeleyi desteklerseniz, bu yola başvurursanız sonunuz böyle olur” mesajı verilmektedir. Amaçlanan net olarak budur.

Özellikle son dönemde gerçekleştirilen saldırılar ve ortaya çıkan sonuçlar üzerinden bir vahşet tablosu yaratılmakta ve halk kitleleri üzerinde faşizmin daha fazla yoğunlaştığı görülmektedir. Faşist TC nin “soysuz bakanı” belli periyotlarla silahlı mücadelenin bitirildiğine yönelik açıklamalar yapmakta, gerillanın “belinin kırıldığını” açıklamaktadır.

Şunu çok iyi biliyoruz ki; faşizm geçmişte de sürekli bu manipülatif söyleme başvurmuştur. Ancak bugün farklı olan, bu manipülatif söylemleri, almış olduğu kimi başarılı sonuçlar üzerinden daha yoğun bir şekilde propaganda etmesidir. Bu ise özellikle geri ve orta kitleler içinde karşılık bulmakta, ileri kitleler içinde bir “acaba” sorusu yaratmaktadır. Bunda faşizmin son dönemde gerilla alanlarında kimi değerli komutanların şehit düşmesini etkili bir şekilde kullanmasının da payı vardır. Faşizm son dönem hazırladığı listeler üzerinden özellikle şehit düşen gerilla komutanları olduğunda bu propagandayı daha etkili kullanmaya çalışmaktadır.

En büyük “teknik” kitlelerdir!

Şu unutulmamalıdır; Kayıplar savaşın doğası gereği her zaman yaşanabilecek şeylerdir. Savaşta kayıp vermek, kimi dönemlerde geriye çekilmek, güçleri daha büyük muharebeler için yeniden tahkim etmek vb. gerilla savaşının doğasında olan şeyleridir. Ki gerilla savaşının özü, güçlü bir düşmana karşı, daha “güçsüz” bir gücün verdiği savaş olarak özetlenebilir. Bu durumda gerillanın savaştığı gücün teknik olarak oldukça güçlü olduğu ve nihayetinde bu gücü, gerilla savaşı karşısında kullanmak isteyeceği açıktır. Kimi dönemlerde bundan sonuç da alabilir.

Ancak gerilla savaşının belirleyici özelliğinin güçlü bir düşmana karşı, askeri olarak eşit olmayan bir gücün savaşı olması ve giderek savaş içinde bu gücün örgütlenerek düşmandan daha güçlü hale gelmesi esprisi bir an için akıldan çıkarılmamalıdır. Gerilla savaşı veren gücün oldukça uzun bir süre, -savaşın stratejik saldırı aşamasına kadar- uçakları, helikopterleri vb. olmayacaktır. Teknik donanımı düşman karşısında yetersiz olacaktır. Bu, doğası gereği böyledir. Asıl mesele “savaşta insanın dinamik rolü”dür. Diğer bir ifadeyle “en büyük güç/teknik, kitleler”dir. Kitleleri kazanan savaşı da kazanır!

Dolayısıyla proletarya partisinin gerilla savaşı tecrübesinden de öğrendiğimiz “savaş, sadece savaş değildir” espirisidir. Bunun anlamı, kitleleri kazanmayan bir savaşın, kitlelerle buluşmayan bir savaşın Halk Savaşı olmayacağıdır. Bu savaşın düşmanın teknik üstünlüğü karşısında yenilgiye uğraması, kayıplar alması kaçınılmazdır. Kitlelerle birleşmeyen, kitle örgütlerini gerilla savaşına şu veya bu gündem çerçevesinde tabi kılmayan bir anlayışın, zafer kazanma şansı yoktur.

Temel mesele, kitlelerin çelişkilerini doğru analiz edip, bunu Halk Savaşı pratiğiyle sentezleyebilmektir. Bu gerçekleştirilebildiği oranda, kitlelerin kendiliğinden mücadelesi Halk Savaşı’yla birleştirilebildiği oranda başarı sağlanacak, zafer kazanılabilecektir. Faşizmin asıl başarısı, tekniği yoğun kullanması ve kimi kısmi başarılar elde etmesi değildir. Asıl sorun, kitlelerin bilincinde genelde gerilla savaşı özelde ise Halk Savaşı Stratejisine karşı soru işaretleri yaratmasıdır. Bunu hedeflemesidir. Faşizm bunun farkında olduğu içindir ki, askeri alanda gerilla güçlerine karşı teknik kullanımının yanında, esas olarak ideolojik alanda bir saldırı içindedir. Bunun için çok yoğun bir karşı devrimci propagandayla kitlelerin bilincini politik olarak değiştirmek, kendi gerici politikasına yedeklemek istemektedir.

Başkan Mao bu yüzden, “parti ve kitleler olduğu müddetçe her türlü mucize yaratılır” demektedir. Öyleyse faşizmin bu karşı devrimci saldırısına, gerici propagandasına yönelik, bulunduğumuz her alanda karşı koymak, gerçekleri açıklamak, yaymak ve en büyük silah olan halkın gücünü açığa çıkarıp, Halk Savaşına kanalize etmek temel şiarımız olmalıdır.

Çin Devrimi ve Maoizm -1-

“Ancak uçurumun ağzında mevcuttur böylesi muhteşem bir manzara” , “Yangını ben başlattım”, “Enginleri fethetme ruhuna sahip değilseniz, Marksizm-Leninizm’i öğrenmeye kalkmak çok tehlikelidir.”

BPKD’ni anlatırken kullandığı bu ifadeler Mao Zedung’un devrimi, devrimciliği kavrayışını açıklıkla, yoruma yer vermeyecek şekilde anlatmaktadır.

Mao hayatı boyunca enginleri fethetmek için yer göğü sarkan pratiklere girmiş, yangınlar çıkarmış ve gerektiğinde tekrarlamak için her zaman hazırlıklı olmuştur. Mao için, uçurumun ağzında sürdürülmeyen bir devrimcilik en fazla mevcut olanı korumayı başarabilir -ki bu da geçici bir süreliğinedir-. Böyle bir devrimcilik, zaferi getirmekten çok uzaktır. Uçurumun ağzında yaşamak ise en yükseğe kadar zirveleri zorlamak aynı zamanda her an düşme riskini göze almaktır. Fakat sonuç olarak ezilenlerin mücadelesini hakkıyla sürdürmektir.

Mao’nun tüm yaşamı hem mecazen hem de gerçek anlamda dağların tepelerine tırmanarak ve uçurumun kenarlarında her an düşme ve paramparça olma riskini taşıyarak geçmiştir. Kültür Devrimi’nden kısa bir süre sonra Çiang Çing’e şu sözleri yazmıştır:

“Kişi ne kadar yükseklere tırmanmaya çalışırsa, düşüşü o kadar feci olur. Ben de paramparça edilmeye hazırlanıyorum.”(Mao Zedong, Seçme Eserler, C:6 Syf:361)

Bu yaklaşım dengenin göreli dengesizliğin mutlak olduğu anlayışından hareketle, sınırları sonuna kadar zorlamadır. Çelişkinin yaşamın her alanında olması, bir devrimcinin yaşamının hiçbir zaman sakinlikle geçmeyeceğini bilmek, her zaman alt üst oluşların ve karmaşanın var olacağını ve her an paramparça edilebileceğini bilmek demek demektir.

Enginleri fethetmek, yeri göğü sarsmak için ortaya çıkan sorunların üzerine gidebilmek, der Mao. Lehine çözmeye çalışmak; körü körüne inançla, ‘sıkışan’, ‘hapsolmuş’ beyinlerle, araştırmayan-sorgulamayan, sentezlemeyen ve pratiğe girmeyenlerle gerçekleşemez. Mao’nun tüm yaşamı, kendisine sunulan ‘çözümleri’ olduğu gibi kabul etmemekle, sorgulamakla geçmiştir. Bu elbette ki sorunlara vakıf olma, araştırma ve çözme iradesini göstermesiyle ilgilidir. ÇKP içerisinde tek kalmasına, SSCB ve Komintern’in tüm telkinlerine rağmen Çin’in özgünlüklerine gözünü kapamamış, kitlelerin içerisinde kalarak ulaştığı sonuçları ÇKP’ye sunmaktan, savunmaktan ve pratiğe geçirmekten yorulmamıştır.

‘Yaşamındaki en acı ve en zor şey’in ne olduğu sorulduğunda Mao buna “Parti içi mücadeleler” cevabını vermiştir. (Sabah Tufanı 2-24) 1974 yılına gelinceye kadar ÇKP içerisinde 10 büyük mücadele yaşanmıştır. Bu çizgilerin sonuçları bazen on binlerin katliamıyla, bazen ÇKP’nin örgütlülüklerinin, güçlerinin büyük oranda dağılmasıyla sonuçlanmıştır. Fakat tüm bunlara rağmen, parti içi yaşanan gelişmeler, ortaya çıkan mücadelelerde temel alınan yan, ÇKP’nin birliğini korumak oluştur. Mao parti içi mücadeleleri kadroları eğitmek, bilinçlerini ve düşüncelerini derinleştirmek için kullanıyordu. Enginleri fethetme cesareti burada yanlışların düzeltilebilmesi için olağan sınırların aşılması şeklinde, ortaya çıkıyordu.

Mao’nun her alandaki çelişkileri sonuna kadar zorlamasının en önemli sonucu günümüzde Maoizm dediğimiz öğretinin Marksizm’in özgülleşmesi/evrenselleşmesi şeklinde hayat bulması olmuştur. Marksizm’in Avrupa topraklarından ilk çıkışı Leninizm’i ortaya çıkarmıştır. Maoizm, Leninizm’den de güçlü bir silah haline gelebilmesinde çok önemli bir yer tutmuştur.

Marksizm’in evrenselleşmesinde ikinci halka Maoizm

Mao, hayatını kaybetmeden kısa bir süre önce 1976 yazında Hua, Çiang Çing ve birkaç yoldaşına daha şu sözleri söylemiştir:

“Hayatım boyunca iki şey yaptım; Birincisi Çan Kay-Şek ile on yıllarca savaşmış ve onu birkaç küçük adaya sürmüş olmamdır. Savaşarak Pekin’e ve nihayet Yasak Şehir’e ulaştık. Yaptığım ikinci şeyin ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Bu, Kültür Devrimi’ni başlatmaktı. Bunu artık pek az kişi destekliyor ve pek çok kişi karşı çıkıyor. Ancak bu mesele henüz sona ermiş değildir. Gelecek kuşaklara emanet edilmesi gereken bir mirastır bu. Nasıl emanet edilmelidir? Barış içinde olmazsa, kargaşayla. Eğer uygun biçimde emanet edilmezse, kan dökülecektir. Ne yapacağınızı ancak Tanrı bilir.” (Philip Short, Mao Zedung: Bir Yaşam, S: 557-558)

Mao’nun hayatı boyunca yaptığı bu “iki şey”  kendisinin sözlerini kullanırsak, enginleri fethetmeye cesaret eden bir Marksist Leninist’in sürekli mücadelesiyle olmuştur.

Çin’in yarı feodal yarı sömürge özelliğinin KP önderliğinde bir devrime engel olarak görülmesi, demokratik devrimi başarmanın komprador burjuvazinin temsilcisi olan Guomindang’ın görevi sayılması, devrimin stratejisinin ve taktiğinin belirlenmesinde en büyük engellerden olmuştur. Dönemin tüm KP’leri üzerinde çok büyük bir etkisi olan SBKP’de, ÇKP’nin esas olarak işçiler içerisinde örgütlenmesini ve Guomindang’la birlikte hareket etmesini “öğütlüyordu.” Oysa SBKP benzer nitelikte tartışmaları Şubat’tan Ekim’e giden yolda yaşamış ve Lenin’in müdahalesiyle devrimci bir tarzda çözmüştü. Şubat’ta iktidarı ele geçiren burjuvazinin elinden iktidarı almanın SBKP’nin sorumluluğu olduğu ancak Lenin’in Rusya’ya dönmesi ve Nisan Tezleri ile müdahale etmesi sayesinde Bolşeviklerce görülmüştü. Bu müdahaleye kadar Bolşeviklerin çoğunluğu aslında 2. Enternasyonal’in tarihsel ilerlemesi/ekonomist paradigmasıyla düşünmüştü. Buna göre, üretici güçlerin gelişimi belli bir aşamaya gelmeden Komünistler iktidarı ele geçirmemelidir. Bu tarihin ilerleyiş yasalarının bir gereği olarak savunuluyordu. Yani tarih bilimi ile politika eşleştiriliyor ve bunun sonucu olarak pasifizme, teslimiyetçiliğe sürükleniliyordu. Oysa Lenin’e göre açlık, yoksulluk, ezilenlerin sefaleti beklemezdi. Politika, güç dengesine ve konjonktüre bağlı olarak, ezilenlerin ve ezenlerin durumu değerlendirilerek üretilirdi. Bir KP’nin görevi ister sonuna kadar gelişmiş bir kapitalist-emperyalist ülkede olsun, isterse yarı feodal olsun iktidarı ele geçirmek, üretici güçlerle birlikte üretim ilişkilerini(mülkiyet ilişkileri, iş bölümü ve ürünlerin bölüşümü) sosyalist tarzda değiştirmektir. Lenin’in tarihsel ilerlemeci/ekonomist anlayışı, Nisan Tezleri’yle ve Ekim Devrimi’nin kendisiyle aşmasından sadece 6-7 yıl sonra ÇKP’ye dayatıldığını görüyoruz. Bu yanlış çizginin savunulmasında Stalin’in de önemli bir etkisi vardı.

SBKP’nin bu çizgiyi dayatabilmesinin nedeni manevi otoritesinin yanı sıra ÇKP kadrolarının önemli bir kısmının SSCB’de eğitim görmesiydi. Bu durum devrim öncesinde de, sonrasında da ÇKP içerisinde sürekli olarak çizgi mücadelelerine yol açmıştır. Guomindang’a ve sonrasında Japonya’ya karşı verilen mücadele, ÇKP içindeki mücadeleyle kol kola gitmiştir. Mao Zedung tüm bu mücadeleler içerisinde H S stratejisini geliştirerek ve eldeki teorinin yaşanan pratik sorunlara cevap olmamasının bir sonucu olarak 1937’de yazdığı “Pratik Üzerine” ve “Çelişki Üzerine” isimli metinleriyle Marksizm’e en önemli iki katkısını gerçekleştirmiştir. HS stratejisi en önemli ifadesini Ağustos 1927’de ki “Siyasal iktidar namlunun ucundadır” formüllendirmesiyle bulmuştur.

“Çelişki ve Pratik Üzerine” metinleri ise Japonya’nın Çin’i işgaliyle ortaya çıkan birden çok çelişkinin olduğu durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair metinlerdi.

“Her iki metinde, gayet pratik ve taktik bir niyetle ve Mao’nun Marksist teoriyi yeniden formüllendirmesinin altında yatan felsefi kaygılar temelinde geliştirdiği en eksiksiz ve kapsayıcı ifadeleri açığa çıkarma aşamasında, Çin devriminin sorunlarını Marksist teoriye dayandırmaya çalışıyordu.” Çev. Suat Kardaş, Marksizm’in Ötesinde Marksizm, Edi Yavuz Alogan, İmge Yayınları)

Yarı feodal bir ülkenin koşullarının o zamana kadar Marksist faaliyetlerin esas alanı olan kapitalist emperyalist ülkeden farklılığı Mao’nun bu çalışmasını zorunlu kılıyordu. Mevcut teori, ortaya çıkan sorunlara cevap olamıyor, geliştirilmesi gerekiyordu. Japonya’nın da işgaliyle birlikte, çelişkiyle dair bilinen Marksist formülasyonlar yetersiz kalıyordu.  Mao Lenin’in özellikle “Çelişki diyalektiğin özüdür” vurgusundan hareket etmiştir. Çelişkinin evrenselliğini ve mutlaklığını vurgulayarak, her şeyin gelişim süreci içerisinde mevcut olduğunu belirtir. Birincil/ikincil çelişkiler ve bunların birincil/ikincil yönleri üzerinde durur.

“Çelişkideki çok çeşitli eşitsizlik durumunun, başat ve başat olmayan yönlerinin incelemesi, devrimci siyasi bir partinin, askeri ve siyasi alanlarda stratejik ve taktik politikalarını belirlemesini sağlayan esas yöntemdir. Bütün komünistler buna itina göstermelidir” (Mao Zedung, Felsefi Yazılar, Patika Yayınları, S:85)

Mao, bu vurgularıyla süreçteki ger çeşit çelişkinin önemsenmesinin, değerlendirmeye katılmasının ve böylece belli formüllere sıkışmamanın da önünü açmış olmaktadır. Bu Mao’nun devrim öncesi ve sonrasında sürekli mücadele ettiği dogmatizme karşı da panzehir niteliği taşıyan bir açılımdır.

“Dogmatistler… değişik çelişkilerin farklı yöntemlerle çözülmesi gerektiğini anlayamazlar. Bilakis, değiştirilemez olarak gördükleri bir formülü sürekli olarak benimserler ve keyfi bir şekilde her tarafa uyarlarlar. Bu devrime sadece engel çıkarır ve aslında iyi yapılmış şeyleri berbat ederler. (Mao’dan aktaran Arif Dirlik, age 230)

Böylece Mao, sadece Marksizm’i Çin’in koşullarına uygulamakla kalmaz, aynı zamanda Marksizm’i geliştirmiş olur. Mao’nun bu nitel katkısı Marksizm’in tüm dünyadaki toplumsal mücadelelerde ezilenler tarafından kullanılabilmesinin yolunu göstermiştir. Marksizm’in evrenselleşmesine yönelik bu katkı aynı zamanda Marksizm’in ortaya çıkışından beri çeşitli dönemlerde hakim olan aydınlanmacılıktan beslenen tarihsel ilerlemeci anlayışa yönelik güçlü bir darbedir. Mao’nun geliştirdiği bu Marksist çizgi, hayatı boyunca yaptığı “diğer şey” olan Büyük Proleter Kültür Devrim’inde daha belirginleşerek ortaya çıkacaktır.

Revizyonizme ve Tasfiyeciliğe Karşı Mücadele

Mao’nun hayatını kaybetmeden kısa bir süre önce söylediği ve yukarıda aktardığımız sözleri, BPKD’nin kendisini ezilenlerin tarafında Marksistler olarak konumlandırılanlarca anlaşılmadığını gördüğünü ve akıbetinin büyük olasılıkla “kargaşayla” belirleneceğini saptadığını açıkça vermektedir. BPKD’nin üzerinden 50 yılı aşkın bir süre geçtiği halde anlaşılabildiğini, “geri dönüşleri” ve sosyalist toplumlardaki çelişkileri inceleyenlerce dikkate alınabildiğini söylemek çok zordur. 1960’lı yılların SSCB-Çin Halk Cumhuriyeti kutuplaşması içerisinde revizyonizmi çözümleyebilme kapasitesinden uzak olunmasının sonucu olarak ÇHC’ne karşı alınan tutumlar, üzerinden geçen bunca zamana rağmen varlığını sürdüren pek çok KP tarafından tekrar değerlendirilmemiştir. Bu Mao’nun da dediği gibi, değiştirilemez olarak görülen bir formülün, büyük bir toplumsal pratik tarafından çürütülmesine rağmen değiştirilmesine cesaret edilememesinin bir sonucudur. Mao 1966 tarihli bir konuşmasında şöyle sorar: “Büyük Proleter Kültür Devrimi, yeri göğü sarsan bir olaydır. Sosyalizm geçidini aşabilecek miyiz? Aşmaya cesaret ediyor muyuz?” (Mao Zedung, Seçme Eserler-6,365)

Sosyalizm geçidinin aşılmasının, yangınları başlatma, enginleri fethetme cesaretini gerektirdiği her zamankinden çok daha açıktır.

Büyük Kültür Devrimi, sosyalizmde sınıflar mücadelelerinin nasıl yaşandığına, kökenlerine dair büyük bir deneyimdir. Revizyonizmin hakim olduğu SSCB’de devlet başkanı Kruşçev’in ağzıyla ilk tepkilerin gelmesi bu nedenledir. Mao, küçük burjuva maceralıkla, gerçeklik duygusunu yitirmesine sebep olan iktidar hırsıyla yanıp tutuşmakla suçlanmıştır. Dünyanın KP’leri ikiye ayrılmıştı. Ama önemli sayıda KP Kruşçev’den yana tavır almıştı. SSCB’de ki revizyonizm, Çin Halk Cumhuriyeti’ne yönelik revizyonist, maceracı vb. ithamlarla kapatılmaya çalışılmıştır. Mao, Kültür Devrimi’nden hemen sonra Çiang Çing’e yazdığı ve yukarıda andığımız mektubunda dönemin KP’lerine yönelik şu saptamayı yapmıştır:

“Bütün dünyada yüzden fazla KP’si var. Bunların çoğunluğu artık Marksizm-Leninizm’e inanmıyor. Onlar bizzat Marks’ı ve Lenin’i paramparça ettiler.” (Seçme Eserler, C:6,S:361)

Mao’nun bu değerlendirmesi günümüz açısından ele alındığında; Maoizm’in kabulünde yaşanan sorunların kökenine işaret etmektedir. Mao Zedung, körü körüne inancın, sıkıştırılmış hapsedilmiş düşüncelerin Marksizm-Leninizm için yarattığı tehlikeye her zaman dikkat çekmiştir. Bu, Marksizm-Leninizm’in 175 yıla yaklaşan tarihinde reformizm, revizyonizm, tasfiyecilik vb. şekilde ortaya çıkmış; politik devrimcilik yadsınmıştır. Kültür Devrimi’ne yönelik olumsuz yaklaşımların, Marksizm-Leninizm’i paramparça etmenin sonucu olduğu görülmelidir.

Bunlarla birlikte son on yıllarda özellikle sosyalizm örneklerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından hareketle Marksizm’e yönelik artan saldırganlığın üzerinde kısaca durulmalıdır. Bu saldırıların, kendini “sol” olarak gösteren ve hatta Marksist-Leninist olarak ifadelendirilenlerce yapılması, dediğimizi daha da önemli kılmaktadır. Bu yaklaşımların temeli, sınıfsal mücadelenin reddedilip, bireyin ön plana çıkarılmasıdır. Dikkat çekici olan yansa bu ele alışın burjuva liberal özünün dahi fark edilememesi, ezenlerin safındaki açık tavrın görülememesidir. Buradan yapılan eleştirilerle Marksizm’in herhangi bir “özgürlükçü akım” payesinde bile olmadığı sonucuna varılmaktadır. Geçerken netlikle vurgulamalı ki, Marksizm’in egemen sınıflar için özgürlükçü olmadığı doğrudur. Fakat bu belirlemenin ezilen sınıfların safında olanlarca söylenmesinin revizyonizmin “barış içinde bir arada yaşama” tezleriyle aynı anlamı taşıdığını vurgulamalıyız.

Elbette ki bu savunuları yapanların Mao’yu ve Çin devrimini hiçbir şekilde görmemelerini garipsemiyoruz. Gençlik döneminden itibaren “siyasal iktidar namlunun ucundadır” diyen, Kültür Devrimi ile üretim ilişkilerini ve toplumsal ilişkileri KP’nin devrimciliğini koruyarak, kitlenin tabandan gelen inisiyatifi yetkili kılınarak değiştirmeye azami bir kar güdüsünü ortadan kaldırarak ve dünya çapındaki komünist hareketleri destekleyerek, devrimin devrimlerle kesintisiz bir şekilde sürmesine odaklanan Mao’nun anlaşılabilmesi ve doğru bir şekilde yorumlanabilmesi ancak sınıf mücadelesinin politik devrimci tarzda kavranabilmesiyle olacaktır.

İşte tüm bu nedenlerle Kaypakkaya yoldaşın Mao Zedung düşüncesini sahiplenmesinin ve kolektifimizin 1993’te yaptığı Maoizm değerlendirmesiyle farklı ülkelerdeki KP’leri bu yönde etkilemesinin önemi görülmeli ve Maoizm’in sınıf mücadelemize devrimci tarzda yansıyışının örneği olmalıyız.

(Devam edecek)

Sayfalar