Pazar Mayıs 19, 2024

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

1 Mayıs'ı Taksim'e Mahkum Etmek!

1 Mayıs; sıradan bir gün değil, sınıfın ortaya çıkışından bu yana, ulusal ve evrensel düzeyde, burjuvaziye karşı verdiği mücadele deneyiminin toplam deneyim ve birikimlerini içeren ve onu yaşatmak için ortaya koyduğu kavganın adıdır. Bu nedenle de 1 Mayıs Uluslararası işçi sınıfının mücadele ve dayanışma günüdür.

Bütün ülkelerde 1 Mayıs günü, mücadele ile kazanılmış bir haktır. Hatta bazı ülkelerde hala yasaktır. Bütün ülkelerde burjuvazi, işçi sınıfının bu önemli gününe karşı düşmanca yaklaşmaya devam ediyor. Bazı Avrupa ülkelerinde ise günün mücadele içeriğini boşaltarak, adeta “mangal günü” yapmaya çalışıyor. İçeriğinin saptırılmasında reformist sarı sendikalarında önemli bir rol oynadığı görülmelidir.

İşçi sınıfının en önemli mücadele günlerinden biri olan 1 Mayıs, Türkiye işçi sınıfının öncü gücünün barındığı İstanbul'da, bu yıl da, reformist sendikalar, reformist küçük burjuvalar, tekelci burjuvazinin partisi CHP ve sol sekter sol oportünizm tarafından Taksim'e kurban edildi. İşçi sınıfının bu tarihi mücadele günü, reformist ve sol sekter küçük burjuva oportünizmin el birliği ile emperyalist Türk tekelci burjuvazisinin istediği gibi kriminalize edildi.

1 Mayıs'da, daha fazla işçi ve emekçi kitlelerin alanlara dolması, istemlerini haykırması, sınıf bilinçlerini artırmaları, morallerini yükseltmeleri ve sınıf kavgasını daha ileri taşımaları amaçlanır. 1 Mayıs'ın alan olarak nerede yapılacağı çok tali bir sorundur. Esas olan, daha geniş kitlenin  1 Mayıs miting ve yürüyüşlerine katılmasını sağlamak olmalıdır. Elbette burada ileri sürülecek taleplerde bir o kadar önemlidir. Sınıfın güncel sorunları yanında, kapitalizmi teşhir etmek ve sosyalizm şiarlarını haykırmak, yani, işçi sınıfı ve emekçilerin gerçek kurtuluşunu dile getirerek, birlik ve dayanışmayı güçlendirici, mücadele azmini artırıcı konuşma ve istemler ileri sürmek olmalıdır.

İstanbul'da, 1 Mayıs öncesi, nerede yapılacağı hep tartışma konusu olmuştur. Evet, Taksim, İstanbul işçi sınıfı için önemli ve anlamlı bir yerdir. Her şeyden önce 1977 1 Mayıs katliamı, burjuvazi tarafından burada yapılmıştır ve İstanbul işçi sınıfı için burası, 1 Mayıs alanı olarak kazanılması gereken bir yerdir. Çünkü işçi sınıfının mücadele belleği var burada. Ancak, aynı şekilde, Türk tekelci burjuvazisi de Taksim'i işçi sınıfına açmamak için yıllardır direniyor ve 1 Mayıs'ın burada yapılmaması için devletin tüm polisiye şiddetini kullanıyor.

1 Mayıs'ın, alan olarak nerede yapıldığı önemli değildir, önemli olan içeriği ve katılımın olabildiğince yoğunluğu önemlidir. İçerik ve katılım oranına karşı yeri öne çıkarmak küçük burjuva sol sekter bir yaklaşımdır. Esas olanın yerine tali olanı öne çıkarmak, niyetlerden bağımsız olarak, sınıfın mücadelesini heder etmekten, burjuvazinin istediğini kriminalize ve demoralize etmekle aynıdır.

Bu yıl, hemen hemen, Türkiye'nin bütün illerinde ve büyük ilçelerde 1 Mayıs mitingleri yapıldı. Eğer bu yıl istanbul 1 Mayıs mitingi, devletin izin verdiği yerde yapılsaydı, katılım çok yüksek olacaktı. Çünkü işçi sınıfı ve emekçilerin faşist hükümete karşı öfkeleri yükselmişti. Ancak, DİSK, KESK, TMMOB, TBB, TDB; “1 Mayıs'ta tüm Türkiye'de alanlardayız; İstanbul'da Taksim Meydanı'ındayız” duyurusunu çok önceden yaptı. İstanbul valiliğinin izin vermeyeceğini bildirmesine karşın.

Reformist sendika ve meslek  örgütleri, iddialarının arkasında durmadı ve sınıfsal karakterleri gereği de duramazlardı. Devletin izin vermediği bir şeyi yapmazlardı. Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına güvenerek böyle bir karar almak zaten saçmaydı. Erdoğan başkanlığındaki faşist hükümetin “yasa takmadığı”, bildiğini okuduğu bilinmesine karşın.

Eğer, devletin yasaklarına rağmen “Taksim'deyiz” de deniyorsa, polis barikatalarını yıkacak bir önderlik ve kitle kararlılığı olması gerekir. Oysa bunların hiçbiri yoktu. Ne reformist sendikalarda böyle bir kararlılık vardı ne de bu barikatları yıkacak örgütlü, öfkeli, kararlı bir kitle potansiyeli vardı.

Ancak, 1 Mayıs öncesi yoğun kitle protestoları olur, kitleler var olan düzene karşı her yerde öfkelerini dile getirir, yani, kitle hareketinin, polis ve devletin diğer güvenlik güçleriyle dudurulamayacak bir öfkesi sokaklara taşmışsa, böylesi bir koşulda Taksim etrafına örülen barikatlar yıkılır ve kitlesel olarak Taksim'e girilebilir. Oysa, böyle bir durum söz konusu değildi.

Ve bu yılda, reformist ve küçük burjuva sol sekter yaklaşımlarla, İstanbul'da işçi sınıfına 1 Mayıs yaptırılmadı. Adete işçi sınıfı, küçük burjuva oportünist ve reformist anlayışlarla düzenin istediği yere varıldı. DİSK ve beraberinde hareket edenler CHP gibi tekelci bir bujuva partisine güvendiler. Oysa, CHP bu düzenin en kararlı koruyucularından ve bugüne kadar Erdoğan faşizminin stepnesi ola gelmiş bir partidir. CHP'den  işçi sınıfının mücadelesine destek beklemek, küçük burjuva hayalciliğini ötesinde, sınıf uzlaşmacılığı anlayışıdır. Ve bu yıl, İstanbul işçi sınıfı, 1 Mayıs'ta, moral biriktirmiş ve kendi gücüne güven kazanmış olarak değil, hayal kırıklığı içinde bırakıldı.

Ayrıca, belirtmek gerekiyor ki; İstanbul'daki 1 Mayıs'ı tüm Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve hatta dünyadaki işçi sınıfı yakından takip ediyor. İstanbul'un böyle bir özelliği var.

Devrimci ve komünistlerin “İlla da Taksim” diye diretmeleri ise, koşulları ve kitlelerin ruh halini dikkate almayan sol sekter bir yaklaşım olduğu gibi, aynı zamanda sınıf mücadelesini ilerletme taktiği değil, sınıftan kopma taktiğidir. Komünistlerin izleyeceği taktik kitlelere rağmen bir avuç ileri unsurun ruh haline göre değil, geniş yığınların ruh haline göre taktik belirlemeleri bir zorunluluktur.

Amaç, en geniş yığınları 1 Mayıs alanlarına toplamak ve orada verilmesi gereken mesajları vermek ve kitlelerin devrimci ruh halini yükseltmek ve mücadeleci bir ortam yaratmaktır. Bir avuç ileri unsurun polis barikatını yıkarak Taksim'e ulaşmasını “büyük başarı” olarak lanse etmek, kitlelerden kopuk tipik küçük burjuva solculuğudur.

Eğer devlet 1 Mayıs kutlamalarına izin vermiyor ve yapılmasını bütünüyle yasaklıyorsa, elbette her yerde direnişleri yükseltmek, yasakları delmek olacaktır. Ancak, devlet şimdilik böyle bir şeye baş vurmadı, “izin verilen alanlarda kutlanabilir” dedi. İşçi sınıfının örgütülü gücü, kendi istediği yerde yapmaya yetmiyorsa, “izin verilen” yerlerde yapılması, geniş yığınların katılımı açısından kabul edilmelidir. Bu “pasifist” ya da “düzenin istediği”ni yapmış olmak anlamına gelmez. Gücümüze göre, koşullara göre taktik izlemek anlamına gelir. Bizler, bugün sosyalizm istiyoruz. Ama hemen kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kuramıyoruz. Sorun, öznel niyetlerle hareket etmek değil, somut koşullara göre taktikler geliştirmektir.

İstanbul büyük bir yer. 1 Mayıs'lar iki yakada ayrı ayrı yapılması daha uygun olacaktır. Yani, Avrupa ve Anadolu yakasında ayrı ayrı yapılması, daha geniş katılımın olmasını da beraberinde getirecektir.

Gelecek 1 Mayıs'ları, aynı kısır tartışmalarla işçi sınıfının mücadelesini tali sorunlara hapsetmek yerine,  daha geniş kitlelerin 1 Maysı'lara katılımını sağlayacak taktikler geliştirilmelidir. Ve yer sorununu tabu olmaktan çıkarıp, daha geniş yığınların sosyalizm bilinciyle sınıf kavgası kararalığıyla donanmasına önecelik verilmesi bilinciyle ve: “Her Yer 1 Maysı Alanı” şiarıyla hareket edilmelidir!

12 Mayıs 2024

Emperyalizm Üzerine Notlar -2

“Motor Üretimi Yoksa, Emperyalizm De Yoktur”

Soru: 2 -Türkiye'nin kendi tekniği (gelişmiş sanayisinin) yoktur. Örneğin bir motor bile yapamamaktadır. (Marksist Teori'nin Almanya-Frankfur'da 24 Şubat 2024"de düzenlediği "Lenin Dünyaya Bakmak" Sempozyumu tartışmalarından)

Emperyalizm tartışmalarında, Türkiye ve diğer yeni emperyalist ülkelerin emperyalist olduğunu reddeden anlayışların, karşı eleştirlerin en sık getirileni, bu ikinci soru. “Türkiye emperyalist olamaz, çünkü kendi tekniği yok, kendi üretim araçları yoktur.” “Türk tekellerinin ya da şirketlerinin kullandığı makineler ithaldir, dolaysıyla diğer emperyalistlerin makineleridir, emperyalistler makine vermezse Türk devleti üretim yapamaz.” vb. anlayışlar en yagın olanı.

Bunun yanıtı aslında çok basit. Sanayi gelişmemişse, tekelleşeme de olamaz. Bu soru, Türkiye'yi kapitalist olarak kabul edenlerinde sorusu. Örneğin, Marksist Teori, Türkiye burjuvazisini, tekelci burjuvazi olarak değerlendiriyor ve ülkede tekelci kapitalizmin egemen olduğunu savunuyor. Tekelci kapitalizmin egemen olduğu bir ülkede, sanayinin gelişmediğinden söz edilemez. Tekelcilik, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleşiminin adıdır. Ve tekelleşme, emperyalizm çağına özgüdür. Yani kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalist ekonominin bir ürünüdür. Tekelciliğin gelişmi, kapitalist ekeonomiyi bir üst aşamaya çıkarır. Bu emperyalizmdir.

Türkiye'de “motor üretilmiyor”, “makine üreten makine üretimi yok” anlayışları, Türkiye kapitalizmini de tanımıyorlar dense yeridir.

Evet, Türkiye, imalat sanayinde büyük oranda ithal girdilere bağımlıdır. Ama bu onun sanayisinin olmadığı anlamına gelmez. 2023 yılında GSYH 1,1 trilyon dolar olan bir ülkenin, bu kadar büyük bir sermaye birikimini tarım ürünlerinin satışından elde ettiği varsayılıyorsa, yanılıyor. Aynı karşıt eleştirciler, “tarımında yok edildiğini” söylemeleri, kendi içinde tutarsızlık olduğunu da göremiyorlar.

“Emperyalist Türkiye” kitabımda, “Türkiye'de İmalat Sanayinin Gelişimi” başlığı altında incelenmişti:

Kapitalizmi kendinden önceki ekonomilerden ayıran noktalardan birisi, üretici güçlerin ve üretimin merkezileştirilmesidir.  Kapitalizmde, sermaye ve üretimin merkezileşmeye doğru bir eğilim gösterir ve kapitalist üretim sürdükçe sermaye birikiminin ve üretimin büyümesinin merkezileşmesinin sınırı da yoktur.[1]

 “Türkiye'de makine üreten mikene üretimi yoktur” iddiası yüzeysel ve ülkedeki kapitalist ekonomiyi yok sayan ya da küçümseyen yaklaşımların bir sonucu olduğu gerçeğinin yanında, bu iddiaları istatistiki veriler doğrulamıyor. Türkiye, 2001'den itibaren makine sanayine daha fazla yatırım yapmıştır. Bu konu bütün istatistiki verilerle adı geçen kitapda yer almaktadır. Örneğin, 2001 yılında imlat sanyine yatırılan sermayenin miktarı 7 milyar 378 milyon TL iken, 2018 yılında 106 milyar 523 milyon TL olmuştur. Kısacası 2001-2018 yılı arası, imalat sanayine yatırılan toplam sermaye yatırımı 430,391 milyar TL olmuştur.[2]

Aynı kaynağın verilerine göre; Türkiye’de gayri safi sabit sermaye yatırımı, 2018 yılı verilerine göre, Rusya, İspanya, Avustralya, Meksika, isviçre ve Polanya’dan daha fazladır. Bu yıl içinde dünya ortalaması %23,5 iken, Türkiye %29,9 civarında gerçekleşmiştir. Bu alanda en yüksek yatırım %32 ile Endonezya’da gerçekleşmiştir.

Makine ve ekipman yatırımı artış hızında Türkiye, 2010-2017 yılları arasında Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve İtalya’dan daha yüksektir.”[3]

İmalat sanayinde, yabancı serme  yatırımı, bazı ulusalcı kesimlerin abartısına karşın, 2015-2020  yılları arasında, %23,11 civarındadır. Türk tekellerinin ve şirketlerin yatırımı ise %76,89 civarındadır. İmalat sanayinde yabancı sermaye yatırımı 2021 yılında 1,6 milyar dolar iken, 2022 yılında biraz gerileyerek 1,59 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. [4]

Makine sanayinde yabancı yatırımı da oldukça azdır. Örneğin 2021 yılında 70 milyon dolar olan yabancı sermaye yatırımı 2022 yılında 44 milyon ABD dolarına gerilemiştir. Yani, 2021 yılında, yabancı sermayenin makine sanayindeki payı %4,23 iken, 2022 yılında %2,77'e gerilemiştir.[5]

Burada, yeniden Türkiye'nin sosyo ekonomik yapısına ve ayrıntılarına girmilmeyecek. Bu çok ayrı bir konu. Ancak, “motor yok”, “teknik yok” gibi yüzeysel yaklaşımlar, Türkiye kapitalizminin geldiği noktayı göremek ya da görmek istememekten kaynaklı olduğu çok açık.

Ayrıca, Türkiye'nin emperyalist aşamaya geldiğini kabule yanaşmayanlar, fosil yakıt olmadan sanayisi duracak ülkeleri (örneğin AB'nin ileri gelen emperyalist ülkelerini, Çin'i) aynı kaygıyla sorgulamıyorlar. Enerji açısından esas olarak fosil yakıta (petrol, doğal gaz, kömür vb.) bağlı ülkeler, bu yakıtlar olmadan “motorları”nı çalıştıramazlar, sanayinin tekerleklerini dönderemzler. İstedikleri kadar motor yapsınlar, teknikleri yüksek olsun, ama, bunlar için enerji lazım. Bu enerji de belli sayıda ülkede var.

Örneğin, çip konusunda hemen hemen hepsi Tayvan'a bağımlılar. Tayvan çip tekelleri üretimi durdursa, ya da “satmıyoruz” deseler, çoğu sanayi ülkesi araba üretemeyecek, robot yapamayacak ya da dijital üretimi gerçekleştiremeyecekler.

Çip üretiminde genel dünya sıralaması; Tayvan: %54 | ABD: %12 | Güney Kore: %10 | Çin: %8 | Japonya: %7 | Avrupa Birliği: %6 | Diğerleri: %3 Tayvan, TSMC adlı şirket sayesinde dünyanın en büyük ve en değerli çip üreticisi konumunda. TSMC, Apple ve Intel gibi devlere çip tedarik ediyor.”[6]

Apple, İntel gibi süper  emperyalist tekeller  ve daha bir çok teknoloji tekelleri, Tayvan tekellerine bağlı. Çip üreticisi TMSC tekeli, “benden size fayda yok” dese, Apple, İntel ve diğerlerinin “büyüklükleri”, “süper tekel” oluşlarının hiç bir anlamı kalmayacaktır. Emperyalizmi, üretimin temerküzü, sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşmesi olarak ele almayanların, emperyalizmden anladıkları, “ya satmazsa ne yapacak”la sınırlı kalıyor. Oysa, emperyalist sistem bir bütündür ve hepsinin birbirine gereksinimi var. Birbiriyle ölümüne kapışsalarda, üretim çoktan uluslararasılaşmıştır ve emperyalist sermaye de uluslararsı bir sermeyedir. Dünyadaki uluslararası sermayenin dolaşım hızı, bilgisayar tuşlarına basma anından daha hızlı hale gelmiştir.

Dünya'da çip üretimi çok az sayıda ülkenin elinde. “motor yok” diyenler değil, “çip yok” diyenler daha önceliklidir. Çünkü teknoloji giderek dijitalleşmekte ve yarı iletkenler olmadan artık otomobillerde üretilemiyor.

Örneğin, dünyanın belli başlı buğday üreticisi ülkeler vardır. Bunlar buğdaylarını satmasa, ülkelerin çoğu aç kalacaktır. Rusya-Ukrayna savaşında bu  daha net ortaya çıktı. Oysa, Ukrayna'nın buğday üretimi dünya buğday üretiminin %3'üne denk gelmektedir. Türkiye ise, dünya  buğday üretiminin %3,4'ünü yapmasına karşılık yine de ithal etmek zorunda kalıyor. Dünya buğday üretiminin büyük bir bölümünü, sırasıyla, Çin (%20), Hindistan (%16) Rusya (%12) ve ABD (%7) üretmektedir.

Almanya ve AB ülkelerinin çoğu, Rusya'ya yatırım uygulamamlarına, doğal gaz ve petrol alımını sınırlamalarına karşın bütünüyle kesemiyorlar. Almanya hala doğal gazının %4'ünü Rusya'dan almaya devam ediyor. Almanya istemediğinden değil, Rusya Almanya'ya fazla gaz vermek istemediği için, açık olan bir boru hattından az miktarda gazı Almanya'ya satıyor. Şu anda Alman sanayicileri BDI (Almanya'nın TÜSİAD'ı sayılır) isyan etmiş durumda ve hükümete doğrudan ültimatov verdiler. “potansiyelimizin altında kaldık”, ömrün azaldı diye. Çünkü, ucuz Rus gazı kesilince, emperyalist Almanya ekonomisi giderek küçülmeye başladı.[7]

Bütün emepryalist ülkelerin birbirlerine gereksinimi var ve birbirleriyle ticari (ithalat ve iharacat) ilişkisini sürdürmek zorundadırlar. Motoru olmayan ya da yeterli motor üretemeyen motor ithal edecek, gazı olmayan gaz, çipi olmayan çip, buğdayı olmayan buğday, çocuk bezi üretemyen ya da yeterli üretemeyen çocuk bezi ithal edecek ya da bunları fazlasıyla üretenler satacak. Kapitalist ekonomide amaç, mal üretim stoklamak değil, fazlasıyla satmak ve kar elde etmektir. Burjuvazi satamadığı malı üretmez. Üretiklerini birbirlerine karş koz olarak kullanırlar mı? Elbette kullanırlar! Eşitsiz gelişen kapitalist-emperyalist ekonomide bu kaçınılmazdır.

Ayrıca, burjuvazi içerde kendine yeterli üretiklerinin bir kısmını dışarıya satar, ama karşılığında aynı maldan başka bir ülkeden satın alır. Örneğin, Türkiye, kendi ürettiği buğdayı hem ihraç eder, ama aynı zamanda başka bir ülkeden aynı kalitede buğdayı ithal eder.

Tekelleşmiş bir dünyada, tek tek tekeller için dünya bir pazar yeridir. O, salt üretim üsünü düşünmekle kalmaz, bir bütün olarak dünyayı düşünür, rakiplerinin kimler olduğunu, pazar paylarının ne olduğunu, hangi bölgelerde (ülke-kıta) yoğunlaştığını, zayıf ve güçlü yanlarını analiz ederek  üretimini pazara sunar ve pazardan pay almak için tüm gücüyle (bol reklam, düşük fiyat, kalite, devlet olanaklarını kullanma, pazar alanındaki isiyasal iktidar ile yakın ilişki -komisyon adı altında büyük rüşvetler vererek- ) mücadele der. Sermaye büyüdükçe, pazar payları artıkça kapitalistlerin uykuları da, sermayenin büyüklük oranına göre kaçar. Tekelin esas düşmanı işçi sınıfı olmasına karşın, kendi sınıfından her tekel birbirinin de düşmanıdır. İşçi sınıfına karşı birlik olurlar, ama bu birlik kendi içinde çelişmelidir. Halkımızın deyimiyle, aynı zamanda, birbirinin kuyusunu da kazarlar ve asla birbirlerine sırtlarını dönmezler. Bu durum, sermayenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Her bir kapitalistin gözünde istatistikler, yılıdırm hızıyla gelip geçer. Doğaya, insana ve her şeye zarar verme oranları da sermayenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Sermaye büyüdükçe vahşileşmesi de artar.

Emperyalizm Çağında Milli Üretim

“Üretim araçlarını üreten makine üretemiyor”, “motor yok” diyenlerin, “milli ve yerli mal”dan söz ettikleri ve emperyalizm çağında, burjuvaziden “millicilik” beklediklerinden kuşku yoktur. Emperyalizm, ya da emperyalist tekeller, belli ülkelere bağlıdır, ama, onlarda kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemdeki millicilik yoktur. Üretimleride uluslararasıdır.

Birkaç örnek verelim. Örneğin, Mercedes, sadece tek bir seri araba için, tam 1500 tedarikçi ile çalışıyor.

2014 yılındakki bir haberi buraya alalım:

Mercedes Satın Alma Direktörü Klaus Zehnder Pazartesi günü Stuttgart'ta yaptığı açıklamada, Pekin ve ABD'deki C-Serisi üretiminde tedarikçiler tarafından yerel olarak üretilen oranın yüzde 60 olduğunu söyledi. Bu sadece geçici bir durumdur. Gelecek nesil için referans noktası yüzde 80'dir. Ve “Zehnder dünya çapında yaklaşık 1.500 tedarikçiyle ilgileniyor.[8]

Bir başka haber de Volkswagen ve Mercedes'den:

Mevcut VW Golf'ün tedarikçi listesi, birkaç değişiklikle Mercedes A-Serisi ile aynı tedarikçileri içeriyor: Thyssen Krupp direksiyon kolonundan, Martinrea yan panellerden, ITT Italia fren balatalarından, Hellermanntyton ise direksiyon kolonundan sorumlu. Fren sistemi, kilitleme sistemi için Kiekert, vites kutusu yatakları için Koyo.”[9]

Aynı haberin devamında Çin'in otomobil üretimiyle ilgili bir bilgi var:

Yakında Avrupa pazarını sarsacak olan ve çok dikkat çeken Çin otomobili Qoros 3 de ünlü tedarikçilerden alınan bileşenlerden oluşuyor. Bunların aynı zamanda VW Golf veya Mercedes'i de donatan aynı şirketler olması alışılmadık bir durum değil. “Automobilwoche” ticari dergisinin verilerine dayanan birkaç örnek:

Motor ve şanzıman: Valeo, Mahle, Bosch, BorgWarner, Continental, PMG, Getrag ve diğerleri
İç Mekan: Johnson Controls, Magna, Bader, Magna, Marquardt, Valeo, IAC ve diğerleri
Navigasyon ve radyo: Microsoft (telematik), Neusoft (bilgi-eğlence)”

Burada bir anımsatma yapıp devam edelim: TOGG “yerli ve milli”diye pazarlama yapan hükümet ve buna karşı “yerli ve milli değil” diyen burjuva muhalefet ve bir kısım solcu kesim. Burjuva muhalefeti anlamak kolay da, kendine ML diyen kesimleri anlamak zor. Bir taraftan emperyalizm ve proleter devrimler çağında olduğumuzdan söz edilecek, öbür yandan burjuvaziden “milli” üretim bekleyecek? Ama Çin'in en meşhur otomobilinde bir tane “milli” parça yok. Ama çin “malı”. VW ve Mercedes'in parçaları binden fazla tedarikçi (ezici çoğunluğu değişik ülkelerden) tarafından üretilip ve beli merkezlerden montajlanarak üretim sonlandırılacak. Bunlarda “milli”lik aranmayacak, ama, TOGG'da “illa da milli ve yerli olması” değer bulacak. Sorun TOGG'un parçalarının nerde üretilmesi değil, böyle bir ototmobilin pazar alanaı bulabilecek mi? Diğer dev otomobill tekelleriyle mücadele edebilcek mi? TOGG'u üretenleri ve buna sermaye yatıranları en çok düşündüren bu sorundur.

Bugün, otomobilden, bilgisayara, cep telefonundan en yüksek teknolojilere kadar, “yerli” üretim yoktur. Büyük markalar, bütün parçaları yüzlerce değişik üretim alanında ürettirip, bir merkezde montajını yapar. Örneğin, otomobil tekeli VW, Almanya'da fabrikaları birer montaj yerleridir. Otomobilin parçaları değişik ülkelerden gelir. Yukarıdaki haberler dikkat çekici olmalıdır. Bu üretimin uluslararasılaşmasının en yüksek seviyesini göstermektedir.

Elimizdeki cep telefonları, bilgisayralar, içini açıp baktığımızda her bir parçanın değişik bir ülkede yapıldığını görebiliriz. Örneğin, Apple'in ürettiği çoğu cep telefonları, biligisayarlar Çin'de üretilir, ama ABD malı olarak piyasaya sürülür. Apple ürünlerinin Çin'deki üretici firmasıysa Tayvan tekeli Foxconn'dur.[10]

Şu söylenebilir, ABD, Çin, Japonya, Almanya, Tayvan vb. gibi bir çok ülke yüksek teknoloji üretimine sahip. Türkiye ise bu üretim alanında geri. Bu doğru. Ancak, bu durum Türkiye'nin üretiminin toplusallaşmadını, tekeleşmenin olmadığı anlamına gelmez.

Örneğin, Türkiye'nin ihracat kalemleri arasında, ilk on kalemde, sırasıyla; 1-otomotiv endüstrisi, 2- kimyevi maddeler ve mamulleri, 3- hazırgiyim ve konfeksiyon, 4- elektrik ve elektronik, 5- çelik, 6- hububat, bakliyat, ayğlı tohum ve mamulleri, 7- makine ve aksamları, 8- demir ve demir dışı metaller, 9- tekstil ve hammaddeleri, 10- savunma ve havacılık sanayi gelmektedir.

Bunların bir kısmı yüksek teknoloji ürünü iken, bir kısmı orta-yüksek teknoloji ürünüdür. Emperyalizmi salt yüksek teknoloji ile tanımlamak, doğru bir yaklaşım değildir. Emperyalizm, tekelleşmedir. Yani üretimin yüksek düzeyde temerküzüdür. Üretimin yüksek düzeyde temerküzü, sermayenin yüksek düzeyde birikimi ve yoğunlaşmasıdır. Yani, her alanda tekelleşmedir. Serbest rekabetçi dönemde üretimin yüksek düzeyde temerküzü yoktu. Küçük işletmelerden büyük sanayi üretimine geçiş, tekelleşmeyi de doğurdu.

Bazı anlayışlar, emperyalizmi, ekonomik yapıdan ayrı ele alarak, salt askeri saldırganlığa bağlıyorlar. Ya da emperlizmi salt sisyal bir eğilim olarak değerlendiriyorlar. Bu eksik bir tanımlamadır. Hiçbir siyasal eğlim ekonomik alt yapıdan bağımsız olamaz. Emperyalizmin siyasal gericiliği, onun sahip olduğu ekonomik yapıyla bütünleşmekte ve onun ürünüdür. Emperyalizm kapitalizmin bir üst aşamasıdır. Bunun anlamı, daha yüksek bir üretim biçimidir.

Lenin bunu şöyle tanımlar:

Ekonomik özü itibariyle, emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğuğunu gördük. Yalnızca bu, emperyalizmin tarihteki yerini belirlemek için yeterlidir, çünkü serbest rekabet zeminide ve tamı tamına serbest rekabetten doğan tekel, kapitalist düzenden daha yüksek bir sosyo ekonomik düzene geçiştir.”[11]

Demek ki, emperyalizm burjuvazinin salt bir siyasal eğilimi değil, esas olarak ekonomik bir temeli olan ve “kapitalist düzenden doğan sosyo-ekonomik” bir yapıdır. Siyasal eğilimler, ekonomik alt yapıdan bağımsız olamaz.

Lenin, döne dolaşa, emperyalizmi tanımlarken; tekelleşmeden, üretimin temerküzünden, sermayenin aşırı birikiminde, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin bileşmi ve finans sermayesinin egemenliğinden, sermaye ihracından vs. söz eder. Serbest rekabetçi dönem ile emperyalizm dönemini birbirinden ayıran temel ekonomik olguları böyle sıralar.

Tekellerin egemen olduğu tekelci Türk devletini, esas olarak bir kaç on tekelin egemen olduğu Türkiye ekonomisini, emperyalizm olgusunun dışında tutatanların, Lenin'in emperyalizm tanımıyla çeliştikleri bir gerçektir.

Devam edecek...


[1]    Yusuf Köse, age, sf. 33

[2]    Yusuf Köse, age, sf. 36 (ayrıca bkz. MAKFED, Türkiye'nin Makinecileri, Sermaye Yatırımları Analizi Raporu, Mayıs 2020)

[3]    Y. Köse, age, sf. 35

[4]    MAKFED, Makine İmalat Sektörü, Türkiye ve Dünya Değerlendirme Raporu, sf. 45, Ekim 2023

[5]    MAKFED agR, sf. 45

[6]    https://www.dunya.com/kose-yazisi/gelecek-icin-hangisi-cip-mi-bugday-mi/703770

[7]    https://www.tagesschau.de/wirtschaft/konjunktur/kritik-bdi-regierung-100.html

[8]             https://www.motor-talk.de/news/daimler-will-fuer-auslandsproduktion-mehr-teile-vor-ort-kaufen-t5119837.html

[9]             https://m.focus.de/auto/news/autoabsatz/das-steckt-in-neuen-autos-drin-daraus-besteht-der-vw-golf-und-der-qoros-aus-china_id_3713388.html 2014 yılı.

[10]  Bkz. Yusuf Köse, Dijitalleşme, İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Olacağı Tarih, sf. 80

[11]  Lenin, Emperyalizm, “emperyalizmin tarihteki yeri”, sf. 147, Sosyalist Yayınlar

 

Emperyalizm Üzerine Notlar

Uzun bir zamandan beri emperyalizm üzerine makaleler yazıyorum, konferanslar veriyor, panellere katılıyorum. Bir de „Emperyalist Türkiye“ adlı kitabım yayınlandı. Bu kitapta'da Türk devletinin emperyalistleştiğini ve emperyalist bir devlet haline geldiğini; ekonomik, siyasi ve askeri olarak değerlendiriyorum.

Katıldığım seminer, panel, konferans ve çeşitli konuşma ortamlarında, yeni emperyalist ülkeler konusunda bana bir çok sorular soruldu, benim tezlerime karşı karşı tezler ileri sürüldü. Bir çoğu tezlerimi onaylarken, çoğunluk tezlerimi reddetti.

Elbette, çoğunluğun, Türkiye'nin emperyalistleşmesi görüşünü reddederken, Leninist emperyalizm teorilerini kabul ediyorlar ve Lenin'e bir itirazlara yok, güncelliğe itirazları var. Yeni emperyalist ülkelerin varlığına ve gelişmesine itirazlar var. Bir nevi, „eski emperyalist ülkelerle yetinelim“ anlayışı var desem yalan olmayacak. Bir analayış da, „emperyalizm“ den ABD tipi ve ayarı emperyalizm anlaşılıyor ya da böyle anlamak istiyenler var. Yani, emperyalist dengesiz gelişme yasası gözardı ediliyor.

Yeni emperyalist ülkeler „olabilir“, diyenler, yeni bir emperyalist ülke adı veremiyorlar. Çin ve Rusya'yı ise bir çoğu kabul etmezken, bir çokları bu iki ülkenin emperyalist olduğunu kabul ediyorlar. Kendine ML ve de  komünist diyen bir çok örgüt ve parti, bu iki ülkeyi (özellikle de Çin'i) sosyalist bile değerlendirme gafletine düşebiliyorlar.

Emperyalizmin tekelleşme olduğunu, daha genel anlamda ise, emperyalizin kapitalizmin son ve bir üst aşaması olduğunu, ML ve devrimci örgütler kabul ediyor. Ya da kendilerini MLM değerlendirenler, bu dünya görüşünü benimseyenler  hemen hemen herkes Lenin'in emperyalizm üzerine söylediği bu argümanları kabul ediyor.

Bu kabulleniş elbette ki iyi bir şey. Tartışmamızı, birbirimizi daha iyi anlamamızı ya da anlayabilmemize yardımcı oluyor.

Ben bu yazı serisinde, sorulan sorulara kısaca yanıtlar vereceğim. Amacım, bu tartışmayı derinleştirmek ve geliştirmektir. Emperyalist savaşın tam tamlarının çaldığı şu günlerde, bu tartışmanın, emperyalist dünyayı daha iyi anlamamıza yardımcı olacağına inanıyorum.

Bir ülkenin niteliğinin analizi ve doğru belirlenmesi, sosyalizm mücadelesi için belirleyici bir yanı vardır. İşçi sınıfı partisi, sosyalizmin zaferi mücadelesinde, starteji ve taktiklerini, ülkenin ekonomik ve siyasal yapısının belirlemesinden çıkarır. Kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele ederken, KP'leri, nesnel koşulları dikkate alarak strateji ve taktik üretirler. Çünkü, strateji ve taktikler nesnel koşulların ürünü olmak zorundadır. Bu materyalist bir anlayıştır. Metafizik düşüneneler, doğa ve nesnelliğin öznel düşüncelere uymasını isterler, oysa, materyalizm tam da bunun tersidir. „Tarihin Önünde Yürümek“ kitabımı yazarken, temel ilke olarak ele aldığım, Engels'in sözünü buraya alalım:

İlkeler, araştırmanın çıkış noktası değil, sonucudur; doğa ve insanların tarihine uygulanmazlar, bunlardan soyutlanırlar; doğa ve insan dünyası ilkelere uymaz, ilkeler ancak doğa ve insan tarihine uydukları ölçüde doğrudur. Sorunun tek materyalist anlayışı budur.[1]

Sosyalizm bir bilim haline gelmesinden bu yana, Marksistler, araştırmalarını, işçi sınıfının tstrateji ve taktiklerini bilimsel veriler üzerinden hareketle belirlerler. Engels'in dediği gibi;  Marx'ın tarihi materyalist analayışı ve artı-değeri bulmasıyla, sosyalizmin bir bilim haline gelmiştir. KP'leri bütün sorunları bilmsel olarak, diyalektik ve tarihi materyalist anlayış içinde ele almalıdırlar. Sorunlara bu anlayışla yaklaşılmadığı zaman, işçi sınıfı kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kuramaz. Bu anlayışla hareket etmeyen hiçbir KP'si işçi sınıfına sosyalizm mücadelesinde önderlik edemez.

Emperyalizmin Genel Tanımı:

En yalın tanımlamayla: “Emperyalizm tekeleci kapitalizmdir” (Lenin). Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden çıkıp tekelleşmeye başlamasıyla bir üst aşamaya çıkmıştır. Özellikle, 1880'lerden itibaren kapitalist üretimin yoğunlaşmasıyla serbest rekabetçilik sönümlenmeye, tekelleşme ise kapitalist sisteme egemen olmaya başlamıştır. Kapitalist üretimin gelişmesi, yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi sona ermiş ve emperyalizm dönemi başlamıştır. Emperyalizm kapitalizmin en üst tekelci aşamasıdır. Kapitalist üretimin gelişmesi, sanayi ve finans sermayesinin birleşmeye zorlamıştır.  Yani, serbest rekabetçi döneminde ayrı ayrı olan sanayi ve finans sermayesi, bunların birleşimiyle tekelleşmeyi, kapitalizmi üst aşaması olan emperyalizmin temel özelliği olmuştur. Emperyalizm olgusu, kapitalist gelişmenin diyalektiğinin bir sonucudur. Yani, emperyalizm iradi bir olgu olmayıp, kapitalist gelişme diyalektiğinin bir nesnelliğidir.

Kapitalist sistem de eşitsiz gelişme ile ilgili Lenin'e de başvuralım:

“... kapitalist düzende, işletmelerin, tröstlerin, sanayilerin veya ülkelerin eşit oranda gelişmeleri olanaksızdır...[2]

Kapitalizm eşitsiz gelişmedir. Emperyalizm de eşitsiz gelişme daha da artmıştır. Hiçbir ülke aynı düzeyde değil ve sürekli bir değişim içindedir ve emperyalist sermayenin dünyaya hakim olma isteği, onu diğer emperyalistlere karşı mücadeleye sevk eder ve aralarında ölümcül bir rekabet vardır. Bu rekabet emperyalist savaşlara yol açar.

Önceki yıllar bir yana, sadece 1980-2023 arası ekonomik büyüklüklerine göre ülke sıralamalarına bakıldığında, her yıl sıralama değişmektedir. Üstekiler alta doğru, alttakiler ise üste doğru bir trend izlemekte ve yer değiştirmektedir. Ekonomik büyüklükler durmadan değişmektedir. Bu emperyalist ekonominin dengesiz gelişmesinin bir sonucudur. Birkaç yıl içinde Hindistan, ABD ve Çin'in arkasından 3. büyük ekonomi olacaktır. Bu önlenemez bir gerçekliktir. Hiçbir emperyalist ülke Hindistan'ın bu gelişimini, belki yavaşlatabilirler, ama durduramazlar. Ancak kendi gelişim sınırına vardığında yavaşlar ve durur. ABD, ne denli ticaret yasakları, kısıtlamalar, ağır verğiler, ticaret savaşları uygulasa da, Çin'in yükselişinin durduramaz. Çin ekonomisinin durması, bütün emperyalist ekonomileri vurur. Çünkü emperyalist ekonomiler 1920'lerde değil, 2020'lerde ve üretim bütünüyle uluslararasılaşmıştır. Söylem yerindeyse; “kelebek etkisi” dünden daha fazladır. Emperyalist ülkelerin rakiplerine karşı, baskı ve çeşitli ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulamaları hiç bir zaman eksik olmadı ve olmyacak, ancak, kapitalist-emperyalist ekonomik sistemi temel ilkelerini değiştirmeye kadir değillerdir. Savaşlarla çözebilecekleri şey, egemenlik alanları üzerindeki söz söyleme ilişkileridir.

Emperyalizmin en temel özelliği, sermaye ihracıdır. Sermaye ihracı, yani dış ülkelere sermaye yatırımları, tekellerin kendi iç pazarının doyması ve sermayenin büyümesiyle dış ülkelere açılması ve oraları da sermaye ihracı yoluyla sömürmeleri, kendilerine bağlamaları, sömürü ve egemenlik pazar alanlarını genişletme eğilimi esas hale gelmiştir. Hiçbir kapitalist tekel iç pazarla yetinmez ve dış pazara açılarak sermayesini büyütmeye çalışır ve bu bağlamda da diğer rakip tekellerle pazarlara egemen olma mücadelesi verir. Dış pazarlara egemen olma eğlimi geçici bir eğilim olmayıp her tekelin ve emperyalist devletlerin esas eğilimi haline gelmiştir. Emperyalist devletleri tekellerden ayrı ele alınamaz. Kapitalizm tekelci kapitalizmdir ve kapitalist devlet ise tekelci devlettir.

Tekelleşme; kapitalizmin gelişmesi, yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle ortaya çıkar. Daha açık bir söylemle, kapitalist üretimin gelişmesiyle tekelleşme doğru orantılıdır.

Ülke içindeki tekelleşmenin gelişmesi, kaçınılmaz olarak her tekeli ve elbette her ülkeyi dış pazarlara yöneltir.

Emperyalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, üretim süreci değişmemiş, tersine yoğunlaşmıştır. Kapitalizmin ücretli işgücü sömürüsü üzerindeki gelişmesi, temel olarak ona dayanması, ya da Marx'ın söylemiyle, “kapitalizmin artı-değer üretimi olması”, emperyalizm aşamasında değişmemiş, tersine, emek-sermaye arasındaki, yani, kapitalist ile işçi arasındaki çelişmeyi daha keskinleştirip daha görünür hale getirerek, iki sınıf arasındaki çelişmeleri daha da netleştirmiştir. Ve kapitalizm emperyalizm aşamasıyla, sosyalist devrimlerin yolunu açmıştır. Bu nedenle, Lenin, 1917 Rus Devrimiyle birklikte, “çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır” belirlemesinde bulunmuş ve eklemiştir: “Emperyalizm proletaryanın toplumsal devriminin eşiğidir.”

1- Bir tekelin ya da bir ülkenin emperyalist aşamaya gelmesini belirleyen nedir?

„Emperyalist Türkiye“ kitabımda buna, kısaca şöyle yanıt vermiştim:

Bir ülkenin empeyalist olmasını belirleyen temel özellikler: Diğer emperyalistlere karşı açık tavır almasından çok, ülkedeki kapitalist gelişmişlikten, tekelleşmeden ve tekellerin uluslararsı bir niteliğe (başka ülkelerde sömürü ve sermaye yatırımları) sahip olmasıdır.[3]

Bu soruya verilecek yanıtı biraz daha genişletirsek: Kapitalist üretimin yoğunlaşması, sermaye birikiminin büyümesi ve merkezileşmesi ve bundan kaynaklı olarak tekelleşmenin gelişmesi ve dış ülkelere sermaye ihracıdır. Sermaye ihracını her şirket yapamaz. Sermaye ihracı demek, bir tekelin bir başka ülkede yatırım yapması, yani, fabrika kurması, fabrika satın alması, büyük emlak yatırımlarında bulunması ya da büyük inşaat işlerini yapması ve bir devlete borç para vermesi, çeşitli finansal yatırımlarda bulunmasıdır. Banka açması ya da satın alması, sigorta şirkelerini kurması ya da satın alması vb. yatırımlar sermaye yatırımlarıdır. Yani, belli bir miktarda sermaye yatırımı ile bir dış ülkeye yerleşmesidir. Amacı, o ülkede sermayesini büyütmek ve pazar alanlarını genişletmektir. Bu özellikler, şirketleri, serbest rekabetçi dönemden ayıran temel özelliklerdir. Bu nitelikler, kapitalizmin en üst aşaması olan emperyalistleşmenin özellikleridir.

Örneğin, bugün bir çok kişi Türkiye ya da dünyanın her hangi bir ülkesinden ev satın almaktadır. Bir başka ülkenin vatandaşı bir kişinin oturmak amaçlı bir ev alması esasta sermaye yatırımı değildir. Çünkü bireysel amaçlıdır. Tekellerin sermaye yatırımı ise tamamen sömürü amaçlı ve sermayesini büyütmek amaçlıdır. Ve küçük bir sermaye ile salt bir küçük ev almakla yetinmez, esas olarak sermayesini büyütmek amaçlı olur. Ve bunu sürekli hale getirir. Türkiye'de, İranlı, Rusyalı, Ukraynalı, Iraklı, Suriyeli, Suudi Arabistanlı, Almanyalı, İngiltereli ve daha bir çok ülkeden insanlar evler satın alıyor. Bunların büyük bir bölümü bireysel orturmak amaçlıdır. Bu tür yatırımlar tekelci sermaye yatırımları değildir.

Türkiye'de Koç Holding'in (KH) sayısız dış yatırımları var. Bu tekeli dışında başka bir tekel örneği verelim. Örneğin, Tosyalı Holding (TH). Bu tekelin, Cezayir'in Oran  şehrinde Demir-Çelik fabrikası, Angola'da maden cevheri işletmesi ve İspanya'nın Alegría-Dulantzi şehrinde “Baika Steel Tubular System”  sprial boru üretim tesisi (fabrikası) ve Senagal'de organize sanayi bölgesi var.[4] Bu yatırımların toplam tutarı 2 milyar ABD dolarını geçmektedir.Ve bu fabrika orada üretime geçmiştir. Ve fabrikasını her geçen günde büyütmektedir. Bu tekel aynı zamanda, sermaye büyüklüğü bakımından Türkiye'nin de sayılı tekelleri arasında yer almaktadır. Türkiye'de genelde demir-çelik sektöründe yer almakla birlikte başaka sektörlerde de faaliyet yürütmektedir. TH'in Karadağ'da da bir demir-çelik fabrikası vardı, onu satmıştır. Kısacası, TH, bireysel ev almıyor, en temel üretim alanlarına yatırım yapıyor. Ve tek bir ülkede değil, birden fazla ülkede yatırım yapıyor. Bu, tipik emperyalist bir tekelin dış yatırımları, sermaye iharacıdır.

Konumuz açısından önemli olan, bu tekelin dış ülkelerde sermaye yatırımı olması ve o ülkelerdeki işçileri sömürümesi ve o ülkelerde pazar alanlarını genişletmesidir. Sermaye, salt para değildir. Esas olarak, bir egemenlik ilişkisidir. Sermaye, siyasal egemenliğiyle, kendi ulusal (emperyalist) kültürüyle ve daha bir çok sosyal faaliyetiyle orda yer alır ve sermaye gücü oranında, doğrudan, sisyasal iktidara etkide bulunur. TH bunlardan birisidir. Ve TH emperyalist bir tekeldir. Nasıl ki, ülkemiz de fabrikaları olan Alman BOSCH[5] (Bosch San. ve Tic. A.Ş.) tekeli bir emperyalist tekel ise, TH'de emperyalist bir tekeldir. Bosch daha büyük bir tekel iken, TH ondan daha küçük bir tekel olabilir. Emperyalizmde tekeller arası bir eşitlik söz konusu olamaz. Önemli olan nitelikleridir.

Daha başka örnekler verilebilir. Ancak, buna gerek yok. Önemli olan bir tekelin dış ülkelerde sermaye yatırımı yapabilecek bir sermaye birikimi durumuna gelmesi ve sermaye yatırımlarını gerçekleştirmesidir. 2022 yılı verilerine göre, Türkiye'li tekellerin  128 ülkede, 2033 adet sermaye yatırımı vardır.[6] Bu, onlarca  Türk tekelinin yurtdışında yatırım yapabilecek sermaye birikimi olduğunun bir göstergesidir. Türk tekellerinin dış ülkelere sermaye yatırımları her geçen günde büyümektedir. Yalnızca bir kaç on tekel değil, dış ülkelere sermaye ihracı yapan tekel sayısı da artmaya devam etmektedir. Bir tekelin emperyalist nitelikte olması, o tekelin ülkesinin niteliğinden ayrı olamaz.

Emperyalist tekellerin, yatırım yaptıkları ülkelerde yerli tekellerle ortaklık (joint ventures) kurabilecekleri gibi, çok az bir hissesini de yerli tekele ya da bir başka emperyalist tekele verebilir ya da yatırımın  yüzde yüzü kendisine de ait olabilir. Dünyanın en büyük tekellerinin gittiği ülkelerde ortaklıklıkları vardır. Bu tekellerin güçlerini koruma ve pazar alanlarını genişletmek amaçlı ilişkileridir. Örneğin, Otomobil tekeleri arasındaki kıyasıya rekabet nedeniyle, Fiat, Renault, Chrysler, güçlerini tek bir tekel altında birleştirdiler.

Tekellerin birleşmesi, ortaklıkları vb.nin bir çok örneği mevcut ve ortak bir şirket altında da rakiplerine karşı birleşebiliyorlar. Ya da eşit paylarla ortaklık kurabiliyorlar.

Türk tekelleri de gittikleri ülkede ya da Türkiye'de çeşitli yabancı tekellerle ortaklıklar kuruyorlar. Bazı ortaklıklarda kendi payları çok iken bazı ortaklıklarda ise kendi payları %50'nin altında kalabiliyor. Ortaklık oranı, bir tekelin emperyalist bir tekel olup olmadığının göstergesi olamaz. Örneğin, Çalık Holding (ÇH), Çöpler (Erzincan-İliç) altın madencilikteki payı %20 olarak açıklandı. Geriye kalanı Kanadalı SSR Mining & Alacer Gold (Türkiye'de bilinen adıyla “Anagold”) tekeline ait. ÇH'in Arnavutluk'da ve Kosova'da (adı, “Banka Kombëtare Tregtare” olan)[7] bankası var ve bütünüyle ÇH ait.  Yine ÇH'in Gine ve Mali'de maden arama şirketleri var. ÇH'in en az on ülkede sermaye yatırımı vardır. ÇH, küçük bir şirket değil, Türkiye içinde büyük bir tekel olduğu gibi, dış ülkelere de sermaye yatırımı yapabilecek duruma gelmiş emperyalist bir tekeldir.

Soruların Yanıtları:

1- Yeni emperyalist ülkeler çıkabilir, ama diğer emperyalistler buna izin vermez.

Bu sorunun cevabını „Emperyalist Türkiye“[8] adlı kitabımda vermiştim. Diğer emperyalistlerin kendilerine rakip çıkarmak istemeyişi iradi değil nesneldir. Kapitalist gelişme yasaları içinde, büyük tekeller kendilerine karşı rakip çıkarmak istemez ve daha baştan boğmaya ya da en azından önlemeye çalışsa da, bu onun iradesinde olan bir şey olmayıp, kapitalist gelişme yasalarıyla doğrudan ilgildir. Böyle bir iradi önlem olsaydı, kapitalizm gelişemez ve kendisi gibi bir dünya yaratamazdı.

Kapitalizm, kapitalist gelişme yasaları içinde var olur ve gittiği her yere kendi yasalarını götürür. Örneğin, kapitalizmin çok az geliştiği ya da hiç gelişmediği feodal bir ülkeye'de gitse, orada kapitalizmin tohumlarını eker ve yavaş yavaş kapitalist gelişmeyi sağlayarak feodal ya da yarı-feodal ekonomiyi tasifyeye yönelir. Kapitalist ekonomi ile kapitalizm öncesi ekonomi belli bir süre içiçe olsa da uzun vadede kapitalizm kendisinden önceki ekonomik kalıntıları ortadan kaldırır. Bu kapitalizmin siyasal olarak ilerici olmasıyla bir ilgisi olmayıp, kapitalist ekonomik gelişme yasasıyla doğrudan ilgilidir.

Lenin, sermaye ihracının rolünü ilişkin bilinen formülünü buraya alalım. Bu formül bilinmesine karşın, bunun pratik karşılığı görülmezden gelinmektedir.

Sermaye ihracı, yöneltilmiş olduğu ülkelerde kapitalizmin geleişmesini, onu güçlü bir şekilde hızlandırarak etkilemektedir. O halde sermaye ihracı, ihraç eden ülkelerin gelişmesinde belli bir noktaya kadar bir yavaşlamaya yol açmaktaysa da bu, bütün dünyada kapitalizmi genişliğine ve derinliğine geliştirme uğruna olmaktadır.[9] (abç)

Bugün kapitalizm bütün dünyada gelişmiştir. Yarı-feodal bir ülke yok gibidir. Sermayenin uluslararsılaşmasından öte, kapitalist üretim uluslararasılaşmıştır. Dünyaya bir avuç emperyalist tekeller egemendir. Hatta, dünyanın ilk en büyük 500 tekeli, dünya ekonomisini biçimlendirmekte ve yönlendirmekte olduğu rahatlıkla söyenebillir.

Kapitalizm serbest rekabetçi dönemden çıkalı yüzelli (150) yıla yakın bir zaman geçmiştir. Ve artık kapitalizm tekelci bir özelliğe sahiptir. Girdiği ülkelerde de buna göre gelişme gösterir. Yani, girdiği ülkedeki kapitalizm tekelleşme şeklinde ortaya çıkar. Emperyalist bir tekel, yeni girdiği bir ülkede, yerli işbirlikçiler ile ilişki kursada, o işbirlikçi kapitalist, tekelleşeme eğilimi taşır ve büyüdükçe tekelleşme artar.

2023 yılı itibariyle bütün ülkelerinin GSYH'nın toplamı yaklaşık 105 trilyon ABD doları kadar.[10] Bu 1960 yılında 1 trilyon dolar civarındaydı. Bu, dünya ekonomisinin, son 60 yılda, yaklaşık 100 kat büyümesi demektir. Bu kapitalizmin büyümesidir. Kapitalizm derinlemesine ve genişlemesine büyüp gelişmiştir. Ve gelişmeye devam etmektedir. Bunun anlamı, hiç bir ülke ve hatta hiç bir yerleşim birimi kapitalizmin sömürü ağından kaçamaz durumdadır. Üretimin uluslararasılaşmasının gelişmesiyle beraber, kapitalizm en geri ülkelerdeki kapitalizm öncesi ekonomi biçimlerini söküp atmıştır.

Örneğin Koç Holding (KH), ilk başlarda işbirlikçiyidi. Emperyalist tekellere bağlı olarak gelişiyordu. Çünkü esas sermaye emperyalist tekelin elindeydi. Yani, kendisi komprador nitelikte bir kapitalisti. Ancak, zaman içinde sermaye birikimini büyüttü ve bağlı olarak büyüdüğü emperyalist tekele rağmen gelişme gösterdi ve bağımsız hareket etmeye başladı. Her kapitalist tekel, büyümek, bağımsız hareket etmek ve kendi sermayesini kendisi kontrol etmek ve dışarıya açılmak eğilimini taşır. KH'de bunu yaptı. 1927 yılında emperyalist tekelin (Ford Tekeli) ya da tekellerin işbirlikçisi olarak gelişti ve 1970'lerden itibaren kendi tekelleşmesini tamamlayarak, bağımsız hareket etmeye başladı. Ve bu süre içinde ülke ekonomisi içindeki payını artırdı. Ancak, bir süre sonra ülke içindeki pazar yeteli gelmeyip dışarıya açılmaya, dış pazarlarda yer edinmeye başaldı. Bu gelişme, KH'in emperyalist karakter kazanmasının, emperyalist aşamaya gelmesinin bir sonucudur.

Koç Topluluğu bugün, yurt dışında 60’tan fazla üretim tesisi ve pazarlama şirketi bulunan ve 150'den fazla ülkeye ihracat yapan büyük bir aile.„[11] KH'e bağlı Arçelik tekelinin, Türkiye'de dahil 9 ülkede 30 fabrikası (üretim tesisi) var. KH büyüdükçe, dış ülkelerdeki ticari ilişkileri ve iştirakları, üretim alanları ve üretim tesisleri de artıyor. Bugün, KH'in, dünyada, ayak izlerinin olmadığı ülke yok gibidir. Ya ihracat, ya ithalat ya da üretim tesisleri, lojitstik ağları ve bürolarıyla uluslararası bir tekel konumundadır.

KH'in yıllık cirosu (örneğin 2022) Türkiye'nin GSYH'nın %)'una, ihracatı, Türkiye'nin toplam ihracatının %7'ine, İstanbul Borsa'sındaki şirketlerinin toplam değeri, borsadaki şirketlerin toplam değerinin %19'una denk geliyor. Bu büyük bir tekelleşmeyi göstermektedir.[12] KH'in toplam cirosunun %30'u yurtdışı satışlarından oluşuyor.

Kapitalist bir ülkede, kapitalist bir tekelin gelişmesi, o ülkedeki genel kapitalist gelişmeden bağımsız olamaz.  KH'in, büyümesi, gelişmesi ve dış ülkelere açılabilecek, yani sermaye ihraç edebilecek seviyeye gelmesi, Türkiye'nin kapitalist gelişmesinden ve emperyalist aşamaya gelmesinden bağımsız değildir. KH'in yıllık cirosu ilk defa (2023 son) 1 trilyon TL'nin üzerine çıktı ve Ali Koç'un ayağa fırlamasına neden oldu. Türkiye'nin 2023 GSYH ise 1 trilyon 100 milyar ABD dolarının üzerine çıktı.

Türkiye'de KH gibi onlarca uluslararsı Türk tekeli vardır. Bunları burada sıralamak fazlalık olacaktır. THY ve Şişecam gibi tekelleri incelemek bile, Türk devletinin emperyalist niteliğini ortaya koymaya yeter.

Örneğin bir THY tekeli (devlet tekelidir ve doğrudan TVF'a bağlıdır) ciro açısından Avrupa'nın Lufthansa, Fransa-KLM'den sonra 3. büyük tekelidir.[13] İngilizlerin British Airways'ı 4. sıraya düşmüştür. Emperyalistler THY'ın büyümesini ve diğer havayolu tekellerin pazarını kapmasını önliyemiyorlar. 

Türkiye'nin en büyük finans tekellerinden bir olan İş Bankası'na bağlı Şişecam tekelinin yükselişini ve Avrupa'da bir çok tekelin pazarını kapmasına, emperyalist büyük tekeller engel olamıyor ve Şişecam düzcam üretiminde Avrupa'nın 1-4 arasında yer almaktadır. Kendisi 1. olduğunu yazıyor.[14] Ayrıca, İtlay'da iki, Bulagaristan'da bir üretim fabrikası olan Şişecam'ın üretimi AB'e dahil olmaktadır.  Şişecam'ın 14 ülkedeki toplam 45 tesisi ve 22 bin çalışanı var ve50’den fazla ülkeye satış gerçekleştiriyor. Satışlardaki bölge-kıtaların payları: Avrupa % 87, ABD %3, Asya-Okyanusya'da %7 ve Afrika-Ortadoğu'da %3 kadar ve gelirlerinin %60 yutdışıdır.[15]

Bu bilgiler kolayca internet sayfalarında buluanbilir ve buradaki amaç, büyük emperyalist tekellerin daha küçük tekellerin gelişmesini ve büyümesini, yenilerin pazarlarını kapmalarını engelliyemiyorlar.

Büyük emperyalist ülkeler ya da büyük tekeller, yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkışına izin vermez anlayışı, iradicilik ve kapitalizmin, komplo teorileri üzerinde geliştiğini sananların düşüncesidir.

Devam edecek...


[1]    Friedrich Engels, Anti-Dühring, sf. 92, İkinci Baskı, Sol Yayınları

[2]    Lenin, Emperyalizm, sf. 120, Sol Yayınları

[3]    Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 309, 2022 , El Yayınları

[4]    tps://www.tosyaliholding.com.tr/faaliyet-alanlarimiz/grup-sirketleri/yurt-disi-istirakler/sts-fabrikasi-ispanya

[5]    1972'den beri Türkiye'de faaliyet sürdüren Bosch tekeli,  “2023 yılı ön kapanış rakamlarına göre yaklaşık 19.800 çalışanla 145 milyar TL toplam satış gelir“ elde etmiştir. https://www.bosch.com.tr/sirketimiz/bosch-tuerkiye/

[6]    https://ticaret.gov.tr/data/5c4ac3db13b876297ce9a568/Yurtd%C4%B1%C5%9F%C4%B1%20Yat%C4%B1r%C4%B1m%20Anketi%20-%202022%20Sonu%C3%A7%20Raporu.pdf

[7]    https://www.ekonomim.com/finans/haberler/calik-grubunun-arnavutluktaki-bankasi-bkt-10uncu-kez-yilin-bankasi-secildi-haberi-458254

[8]    Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 309-323

[9]    Lenin, Emperyalizm, sf. 66

[10]  ttps://www.visualcapitalist.com/visualizing-the-105-trillion-world-economy-in-one-chart/

[11]  https://www.koc.com.tr/faaliyet-alanlari/uluslararasi-ag

[12]  KH 2022 faliyet Raporu, sf.4

[13]  https://de.statista.com/statistik/daten/studie/1046204/umfrage/groesste-fluggesellschaften-in-europa-nach-umsatz/ Statista 2024

[14]  https://www.mordorintelligence.com/industry-reports/europe-flat-glass-market/market-share

[15]  https://www.sisecam.com.tr/tr/Documents/Dunyada_Sisecam.pdf

 

Kadınlar ve İşçiler

Kadınlar neden, niçin ve nasıl eziliyor, neden cinsiyet ayrımcılığın en temel ve en tepe noktasında yer alıyor, neden öldürülüyor neden erkek baskısı kadın üzerinde şiddetleniyor vb. soruların yanıtı ile; işçiler neden, niçin ve nasıl sömürülüyorsa verilecek yanıtlar aynı yerde arandığında, kadının kurtuluşu sorununa, daha genel anlamda ise işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş sorununa daha doğru yaklaşılmış olacaktır.

İnsanların tarihi toplumsal sistemler tarihidir. Ve insanların yaşam biçimlerini, aralarındaki ekonomik, siyasi, kültürel ilişkileri belirleyen, içinde yaşadıkları toplumsal sistemin karakteridir. Sınıfların ortaya çıkışından sonrada toplumsal sistemlere damgasını vuran ve onu daha ileri götüren, değiştiren sınıflar arasındaki mücadele olmuştur. Hiç bir toplumsal değişim sınıf mücadelesinden azade olmamıştır.

Toplumun sınıflara bölünmesinden beri de ona karakterini veren ezen sınıfların ekonomi-politiği, ezilen sınıflar ile ezen sınıflar arsındaki toplum içindeki ilişkileri belirleyen temel etken olmuştur. Toplumsal ekonomik yapı, kendi karakterine uygun üst yapıyı da belirler.

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, insanların sınıflı topluma geçmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Ve bu, kapitalist toplumda biçim değiştirerek daha kadınlar üzerinde daha yıkıcı bir hal almıştır. Kadın cinselliği, burjuva sermayesinin aşırı birikim ve meta aracı haline getirilmiştir. Ve burjuvazi, işçi sınıfını bölmek ve onun üzerindeki iktidarını pekiştirmek için, kadın üzerinde cinsiyet ayrımcı politikasını, sermayenin birikimi uğruna derinleştirmeyi esas politikalarından biri haline getirmiştir.

Toplumların ilk sınıflara bölünmesinden miras kalan kadının cinsiyet ayrımcılığına tabi kılınması politikası, kapitalist sömürücü sınıfların iktidarda kalmaları için vazgeçilmez ekonomik, politik ve ideolojik baskı aracına dönüştürülmüştür. Bu aynı zamanda, işçi sınıfını bölme, kadın ve erkek emekçiyi karşı karşıya getirme politikası olarakta yürülükte tutulmaktadır. Kadının daha fazla baskı altında tutulması, cinsiyet ayrımcılığıyla aşağılanması, aynı şekilde emekçi erkeğinde aşağılanmasını koşullamaktadır.

Sınıflı toplumların üretim biçimleri; maddi üretimin yanında, ezilen sınıfları politik olarak ezme, onları baskı altında tutma, bölme, kutuplaştırma, doğal biyolojik ayrımları sosyal ayrımcılık temelinde politikleştirerek derinleştirmeyi ücretli kölelik üzerinde yükselen ideolojik-politik üretimini de kaçınılmaz olarak üretir. Kapitalist toplum, bunu, daha modern ve daha derinlemesine geliştirmiştir. Bir taraftan sınıf çelişmesini keskinleştiriken, bir taraftanda artan ölçüde küçük burjuva düşünce tarzını topluma yayması, ezilen sınıflar arasında burjuvaziye ve onun ekonomi-politikasına karşı birliğin genişlemesini ve pekişmesini önleyici bir rol oynamaktadır.

Tarihsel materyalizmin ortaya çıkardığı  bir gerçek olarak, insanların tarihi toplumsal sistemeler tarihiyse, toplumsal sistemlerin karakteri de o toplumda yaşayan insanların ilişkilerinin temel belirleyicisidir. Kapitalist toplumda kadın ve erkek işçi ücretli kölelikten kurtulamaz. Çünkü, sınıflı toplum, ezen/ezilen, sömüren/sömürülen üzerine kuruludur. Ezen sınıflar, günümüzde kapitalistler, iktidarlarını ancak işçi (kadın-erkek) sınıfını sömürerek ve baskı altıda tutarak sürdürebilirler. Bu da yetmez. Toplumda sürekli kutuplaşmayı, ayrımcılığı (cinsiyet, dini, ulusal vb.) canlı tutar. Irkçılık, miliyetçilik, şovenizm, kadın-erkek ayrımı, dinsel ve ulusal azınlıklar üzerinde baskı ve kutuplaştırma burjuva toplumun vazgeçilmez politik ayrımcılık öğeleridir. Bunları bazan yoğun olarak derinleştiriler bazan ise yumuşatırlar. Ama asla ortadan kaldırıcı bir politika izlemezler, izleyemezler. Kapitalist üretim tarzının karakteri buna izin vermez. Çünkü, burjuvazi işçi ve emekçilerin direkt burjuvaziyi hedef alıcı politik eyleme geçmesini, özellikle de; sömürü sisteminin yıkma eylemine geçmesini istemezler ve bunu önlemek için en kanlı şiddet-terör dahil her türlü ideolojik-politik yanıltma, elimine etme politikasını sürdürürler.

Kapitalist toplum, işçi sınıfının ezilmesi ve sömürülmesi tarihiyse, aynı şekilde kadınların ezilmesi, sömürülmesi ve cinsiyet ayrımcılığına tabi kılınarak metalaştırılmasının ve aşağılanmasının derinleştirilmesinin tarihidir. Bu tarih, kadın ve erkek işçilerin, emekçilerin aynı sınıfın üyeleri olarak, kurtuluşlarının da ancak ve ancak birlikte mücadele ile olacağını göstermektedir. Bu sosyalizmdir.

Burjuva Toplumunda Kadın ve Erkek Emekçi

Burada somut bazı istatistikler vereceğim. Bu istatistikler, burjuva toplumu tarafından kadının neden ezilenlerin ezileni olarak tutulduğunun yanısıra erkek emekçilerin kaderi ile kadın emekçilerin kaderinin aynılaştığınında bir göstergesidir.

Ancak, unutulmaması gereken bir gerçek: Kapitalizmin krizinin faturaları emekçiler üzerinde bütün ağırlığı ile çökse de, kadınlar üzerindeki ağırlığı tartışılmaz ölçüde yüksek ve dayanılmaz acıları da birlikte getirmektedir. Bu istatistiklerde, kapitalizmin derinleşen krizinin kadınlar üzerindeki ekonomik, sosyal, toplumsal cinsiyet ayrımcı ve politik faturaları kısmen yansıtılmaktadır. Çünkü istatistikler, kadınların yaşadığı her türlü aşağılanmayı ve acıları tam olarak veremez.

ILO’nun 2020-2021 Küresel Ücret Raporu’na[1] göre, çalışanların kayıpları oldukça yüksek. 2020’nin ilk çeyreğinde, çalışma saati kayıplarının Asya ve Pasifik’te %15,2; Afrika’da %15; Arap Devletlerinde %16,9; Avrupa ve Orta Asya’da %17,3, ABD’de %28’e çıktığı ve dünya genelinde ortalama iş kayıplarının %17,3’e ulaştığı belirtilmektedir. Yaşanan yoğun işsizliğin ve işten çıkarma ve işsizliğin ise hesabı tutulamıyor.

İLO’nun aynı raporunda, gelişmiş 52 ülkede işçilerin üretkenliği 1999-2019 arasında %123 artarken, bu yıllar içinde işçi ücretlerindeki real artış ise %114 civarında kalıyor.

Aynı raporun yer alan bir başka önemli verisi ise; 2020’nin ilk ve ikinci çeyreğinde, bazı seçilmiş ülkelerdeki  ücret kayıplarının cinsiyetlere göre dağılımı:

 

 

Ülkeler

Ortalama (%)

Kadın (%)

Erkek (%)

Portekiz

13,5

16.0

11.4

İspanya

12.7

14.9

11.3

Fransa

10

13.1

7.7

İngiltere

9.2

12.9

9.1

Almanya

6

8.6

4.4

Danimarka

3.3

4.5

2.5

Hollanda

1.7

2.5

1.3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 Kaynak: İLO, Küresel Ücret Raporu, 2020-2021, sf. 46

Bu tablodaki veriler yanıltmasın. Sadece pandemi boyunca oluşan kayıplar. Kadınlar, bütün ülkelerde erkeklerden daha az ücertle çalışıtırılıyor. Bu kapitalist toplumun en görünen çıplak gerçekliğidir. En gelişmiş modern ya da “demokrat” olarak bilinen burjuva devletlerinde dahi aynı işi yapan kadın ve erkek işçi aynı ücreti almıyor. Kadın en az %22 daha az ücret alıyor. Kadının cinsiyet ayrımcılığına, aşağılanmasına, kadın üzerindeki erkek basıkısının nedenleri burada, sistemin bu işleyiş karakterinde aranmalıdır.

Bu veriler, kadın ve erkeğin en gelişmiş kapitalist ülkelerdeki durumları ve cinsiyet ayrımcılığının net göstergesidir. Kadının, toplumsal olarak ezilmesi, ikinci sınıf görülmesi, cinsiyet ayrımcılığı, iş yerlerlerindeki mobbingler, tacizler, tecavüzler, kadın cinayetleri, bu verilerin içindedir. Erkek egemen anlayışı besleyen etkenlerin başında, kadının daha baştan ekonomik olarak erkek karşısında negatif bir ayrımcılığa tabi tutulması gelmektedir. Diğer etmenler ise ikincildir. Tabi, bu verilerin içinde işçi ölümleri, yani çalışırken "iş kazası" adı altında ölen işçilerin şimdilik adı geçmiyor. Ama, sadece AKP Türkiye’sinde,  2002 Kasım’ından 2020 yılı sonuna kadar toplam 27 bin işçi iş kazasında ölüyor. Son dört yılda ise toplam  10 bin işçi iş cinayetine kurban gidiyor.[2] Nedeni çok açık; aşırı meta ve aşırı artı-değer üretimi için, yani kapitalist sitemin amacı olan aşırı sermaye birikimi için işçilerin katledilmesidir.

DİSK/Genel-İş Covid-19 Raporu’na (Mart 2021)[3] göre Türkiye’de 1 milyon 346 bin kadın işçi işten çıkarıldı. Son bir yıl içinde çalışanlarda kadın istihdamı %6,5, erkek isdihdamı %2,7 düştü. Bu da burjuvazinin öncelikle kadınları hedef aldığını gösteriyor.

Evet, bir tarafta kadınlar öldürülürken, bir tarafta ise işçiler öldürülmektedir. Bir tarfta kadınlar aşağılanırken, bir tarafta da işçiler en aşağılık koşullarda çalıştırılmaktadır.

İşçi hakları ile kadın hakları aynı kapitalist ekonomik-politiğin kıskacı altındadır. İşçi haklarının yüksek olduğu yerde kadın hakları da yüksektir. Bu ikisi birbirinden bağımsız değildir. Çünkü ikisi de burjuva sınıfının çıkarlarına terstir. Kadınların erkekler tarfından öldürüldüğü yerde, iş cinayetleri altında, ağır sömürü koşulları altında (daha çok erkek emekçiler) kapitalist sistem tarafından doğrudan katledilme eğilimi de her zaman yüksektir.

Kadınların kurutuluş mücadelesi ile erkek işçinin kurtuluş mücadelesi aynıdır. İkisinin de gerçek kurtuluşu kapitalist toplumun yıkılıp yerine sosyalist toplumun kurulmasıyla gerçekleşecektir.

Elbette bugünden, demokratik hak ve özgürlüklerimiz için dişe diş mücadele etmeliyiz, edilmeli ve edilecektir. Nasıl ki, işçi ücretlerinin artırılması, işçinin ücretli kölelikten kurtuluşu  olmayacağını bildiği halde, ücretlerin artırılması için mücadele ediliyor ve edilmeye devam edilecekse... Aynı şekilde, kapitalist toplum içinde kadın üzerindeki ayrımcılığın ve aşağılanmanın ortadan kaldırılması olsun,  “İstanbul Sözleşmesi” için olsun mücadele ediyoruz ve etmeliyiz. “İstanbul Sözleşmesi” kadınlar için gerçek bir kurtuluş değil, ileri demokratik bir adımdır. Biz biliyoruz ki, burjuva toplumunda kazanılan demokratik ve ekonomik haklar bizim gerçek kurtuluşumuzu sağlamasada, ama sosyalizm için ileri bir adım olduğunu, bir basamak daha çıktığımızın bilinciyle hareket etmeliyiz. Hiç bir demokratik ve ekonomik hak mücadelesi küçümsenmemelidir.

Sınıfların ve ücretli kölelik sisteminin olduğu bir toplumda kadınlar üzerindeki cinsiyet ayrımcılığı belki azalabilir, geriletilebilir ama asla ortadan kalkmaz. Emekli kadınların emekli erkeklerden ortalama olarak %46 oranında daha az emekli aylığı aldığı ve yanlız yaşayan kadınların %28'i, yaşlandıklarında daha da yoksullaşan[4] ülkenin başbakanı Angela Merkel, sınıfdaşı Tayyip Erdoğan her sıkıştığında, onu kurtarmak için nasıl elini uzatıyorsa, kadın ve erkek emekçilerde aynı sınıfın üyeleri olarak, her yerde, her alanda, daha sıkı bir şekilde, her saniye cinsiyet ayrımcılığını üreten kapitalizme karşı birlikte ve örgütlü mücadeleyi geliştirmelidirler.

Bütün bu mücadeleler, sosyalizm için mücadele havuzunda birleştirilmesi hedefi ve amacıyla hareket edildiği anda, kadın ve erkek işçiyi ve tüm ezilenleri, sömürüsüz sınıfsız, sınırsız bir kurtuluş dünyasına ulaştıracaktır. 7 Mart 2021

***

[1] www.ilo.org.global-wage-roport/2020/2021.pdf  Erişim Tarihi: Mart 2021

[2] İSİG, işç Cinayetleri Raporu, www.isigmeclisi.org. 2021

[3] http://disk.org.tr/2021/03/covid-19-doneminde-kadin-isgucunun-durumu-raporu-yayimlandi/

[4] Rote Fahne, 5 mart 2021, Nr. 5, www.rf-news.de

 

ÖNCE SERMAYE, SONRA, YİNE SERMAYE

13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan iline bağlı İliç'de Çöpler Madencilikte meydana gelen toprak kaymasında 9 (bu rakamın daha  yüksek olduğu iddiası da var) işçi toprak altında kaldı. Bu son olayda, “maden kazası” olarak adlandırılan işçi katlimının, doğa katliamı ile birlikte olağan hale getirildiği ve bu seri katliamların, sermayenin birikimi ve büyümesi için olmazsa olamaz kuralı olduğu  gerçekliğiyle karşı karşıyayız.

Türkiye'de insan (işçi) ve doğanın fütursuzca bir yağması söz konusudur.  Türkiye'de, bu son 20 yıl içinde olduğu kadar, insan ve doğa bu denli yağmalanmamıştı denebilir. Aslında sorun matematik olarak ele alınırsa, doğa ve insan (işçi), ters orantılı olarak, yağmalanması ve aşağılanmaları, sermaye birikimine koşut gider. Burjuvazi, iki temel sömürü kayanağı olan doğa ve işçi üzerine yüklendikçe yükleniyor. Sermayesi büyüdükçe sömürü ve doğayı tahrip etme, işçinin aşağılanması ağırlaştıkça ağırlaşıyor ve doğa bu ağır sömürüye katalanamıyarak başka felaketlerin yanı sıra, kendini göçük, grizu, ekolojik dengesinin bozulması olarak dışa vuruken, işçilerde birer ölü olarak “iş kazası”, göçük altında kalma ve insani yaşamdan bütünüyle uzaklaşarak sermayenin kölesi haline getiriliyor.

Son 20 yıl içinde işçinin ve doğanın bu denli aşırı sömürüsü, doğanın adeta kapanın elinde kalması, Türk tekellerinin emperyalistleşmesi, Türk devletinin ise emperyalist karaktere sahip olmasıyla  doğrudan ilgisi vardır. Bu aşırı sömürü ve aşırı baskı ortamında, Türk tekellerinin sermaye birikimini katlayarak devam ettirmesini sağlamaktadır. Tekellerin ve büyük bankaların kar hanelerine bakıldığında, son yıllarda elde ettikleri karı, daha önceleri elde etmemişlerdir. 2022 yılında Kamu ve özel banklarının karı %400-700'lerin üzerine çıkmıştır. Tekellerin karları arttıkça, “bu kadar yeter” deyip aşırı sömürüden vazgeçmezler, tersine, “daha fazla”, “daha fazla” diyerek, doğanın ve insanın derisini yüzmekten asla vazgeçmezler. Aşırı kar, aşırı sömürü ve aşırı baskıyı beraberinde getirir.

Kapitalizmin ağır sömürü ve baskı koşullarından dolayı doğa da işçi aynı şekilde yıpranır ve aşağılanır. Kapitalizm ortadan kaldırılana kadar, yani, yeryüzünden devrimle tasfiye edilene kadar, bu durum ağırlaşarak devam edecektir. Bunun bir orta yolu, kapitalizmin reforme edilmesi, ehlileştirilmesi, sosyalleştirilmesi, demokratikleştirilmesi, bir başka söylemle; az sömürüsü, çok sömürüsü yoktur.  Kapitalizmin kuralı; azami sömürüdür. Bu da ekokırım ve işçi kırımı olarak ortaya çıkar. Sermaye birikimi insan ve doğanın sömürü ve yıkımı üzerinde büyür ve varlığını bu yıkım üzerinden sürdürür. Kapitalist sistemin işleyişi başka bir yasa tanımaz.

SERMAYENİN BİRİKİMİ = EKOKIRIM VE İŞÇİ KIRMI

Gazete haberlerine bakılırsa:

„1923'ten 2002 yılına dek geçen 80 yılda Türkiye genelinde toplam 1186 maden ruhsatı verildiği öğrenildi. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre 2008-2023 arasındaki son 15 yılda ruhsat sayısının 386 bine ulaştı.

Bir başka haber:

„TEMA Vakfı’nın hazırladığı maden projelerinin yoğun baskısı altında olan 24 ildeki maden ruhsatları haritalandırma çalışmasına göre; 3 binden fazla endemik canlı türü madencilik faaliyetlerinin tehdidi altında.

Türkiye’de endemik tür sayısı 3 binden fazla ve endemizm oranı yüzde 34,4. Bu oran Yunanistan’da yüzde 14,9, Fransa’da yüzde 2,9, Polanya’da ise yüzde 0,1’dir.[1]Erdoğan başkanlığındaki hükümetin neden ayakta tutulduğu, neden her seçimi kazandığı, daha doğrusu, sermaye kesimi tarafından kazandırıldığının arkasında doğrudan bu vb. yağmalar ve sermayeni aşırı birikim süreci vardır.

Türkiye'deki yakın zamanda gerçekleşen madenci katliamlarını burada sırlamaya gerek yoktur. Yalnızca, Soma'da bir seferde 301 işçi katledildi. Peşinden başka madenci katliamları geldi. Ne için, kan emici bir kaç tekelin, azami karı, aşırı sermaye birikimi ve palazlanması uğruna...

Doğa da aynı şekilde katlediliyor. Siyanür ve diğer zehirli maddelerle zehirleniyor. Siyanür, maden ocağının etrafında kalmıyor, yayılabildiği kadar yayılıyor. İliç'teki siyanür Murat suyuna karşmasıyla Fırat ve Dicle'nin döküldüğü Basra Körfezine kadar iner. Siyanür ile altın çıkaran sermaye tekeli bunu düşünmez. Sermayesini ne kadar büyüdüğüne bakar. Bunun tek tek kapitalistin niyetiyle bir ilgisi yoktur. Kapitalist sistemin kendi kanunları, işleyiş biçimi kaçınılmaz olarak bunu dayatır.

TEMA Vakfı'nın,  maden ruhsatı verilen illeri ve buraların kaçta kaçının maden arama bölgesi olduğunu açıkladığı bilgiler var. Adete ülkenin bütün alanı maden arama  alanı olarak belirlenmiş ve ruhsat verilmiş. Madeni bulan, bulduğu yere “çökebilir” diye.

Bu bilgileri buraya almakta yarar var. Felaketin ve yağmanın boyutunu ve korkunçluğunu görmek için.

TEMA Vakfı olarak 2019 yılından itibaren sürdürdüğümüz maden ruhsat haritası çalışmaları sonucunda 29 ilimizin yüzölçümü olarak %67’sinin IV. Grup madenlere ruhsatlandırılmış olduğunu tespit ettik. Gümüşhane’nin %93’ü, Kütahya’nın %92’si, Giresun’un %85’i, Rize’nin %82’si, Uşak’ın %80’i, Çanakkale-Balıkesir (Kaz Dağları) %79’u, Trabzon’un %77’si, Ordu’nun %74’ü, Zonguldak-Bartın’ın %72’si, Artvin, Eskişehir’in %71’i, İzmir’in %70’i, Bayburt, Sivas, Tekirdağ-Kırklareli’nin %65’i, Erzurum’un %63’ü, Muğla’nın %59’u, Kahramanmaraş’ın %58’i, Afyonkarahisar, Erzincan-Tunceli’nin %52’si, Tokat’ın %46’sı, Karaman’ın %38’i ve Siirt-Şırnak-Batman’ın %34’ü IV. Grup madencilik faaliyetlerine ruhsatlıdır.[2]

Ancak, TEMA vakfı, sadece vb. gibi değerli (altın, kömür, demir bakır, krom vb.) madenlerin yer aldığı IV. Grup madenciliğe  yer vermiş. 1. Grupta kum, çakıl, kil gibi inşaat için kullanılan madenler, ikinci grupta, mermer ve türevler, 3. grupta ise tuzlar yer alıyor. Bütün madenlerin ruhsat haritasını verseydi, Türkiye'de izin verilen madencilik (kum, çakıltaşlarından, değer açısından alt düzeydeki madenlere kadar arama ve işletme ruhsatları)  alanlarının çok daha geniş bir alanı kapsadığı görülecektir. Buna göre, Kaz dağlarının %79'u, ormanların %80'i, korunan alanların %55'i, önemli doğa alanların %95'i, tarım alanların %78'i, maden çıkarma alanları olarak ruhsatlanmıştır.[3]

Doğa, uluslararası ve “yerli” tekellere parsellenmiş. Burada insan ve doğanın yaşamasına yer yoktur. Ve bu, sermaye birikimi sağalayacak her yer kapitalistlere, sermaye sahiplerine ait olduğunun vesikasıdır!

Doğanın Katliamından Yalnızca Yabancı Tekeller Mi Sorumlu?

Türkiye'de maden işletme ruhsatına sahip 118 yabancı tekel var olduğu söyleniyor. [4]

Bu firmalara ait toplamda 593 maden ruhsatı bulunduğu ve 206 tanesinin işletme ruhsatı olduğu bilgisi var ve bu bilgiler 2019 yılına ait. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi'ndeki bilgilere göre ise yabancı maden şirketlerin saysı 773.[5]

Altın madenciliğini güzelleme derneği olan  ve bütün madenciliğin “doğa dostu” olduğunu anlata anlata bitiremeyen “Altın Madenciler Derneği”nin internet sitesinde yer alan biligilere göre ise, Türkiye'de faal olarak işletilen 20 altın madeni var. Aşağıdaki tablo'da bunlar görülüyor:

 

Türkiye'de altın Madenleri

Maden

Şirket

Üretime Geçtiği Yıl

1

İzmir-Ovacık6

Koza Madencilik (Koza Holding)

2001

2

Manisa-Sart

Pomza (Soylu Grup tr)

2002

3

Uşak-Kışladağı

Tüprag (Eldorado Gold Corporation -EGC-) Kanada

2006

4

Gümüşhane-Mastra

Koza Madencilik

2009

5

İzmir-Çukuralan

Koza Madencilik

2009

6

Erzincan-Çöpler

Alacer (SSR %80 ve Çalık %20) Kanada

2010

7

İzmir-Efemçukuru

Tüprag (EGC) Kanada

2011

8

Eskişehir-Kaymaz

Koza Madencilik

2011

9

Niğde-Bolkardağ

Gümüştaş (Aydın Doğan ve başkaları tr)

2012

10

Gümüşhane-Midi

Yıldızbakır (tr)

2012

11

Kayseri-Himmetdede

Koza Madencilik

2013

12

Fatsa-Altıntepe

Bahar (tr)

15

13

Sivas-Bakırtepe

Demirexport (Koç H.)

2015

14

Konya-İnlice

Esan (Eczacıbaşı H.)

2015

15

Balıkesir-Kızıltepe

Zenit (Özalaltın Holding)

2017

16

Çanakkale-Lapseki

Tümad (Nurol Holding -NH-)

2018

17

Balıkesir-İvrindi

Tümad (NH)

2019

18

Kayseri-Develi

Öksüt (Centerra Gold Inc -Kanada)

2020

19

Balıkesir-Gediktepe

Lidya/Çalık-Kanada

2022

20

Bilecik-Söğüt

Gübretaş (Tarım Kredi Kooperatifleri)

2023

 

[1]    2005 yılından itibaren Koza Altın İşletmeleri A.Ş. (Koza altın tarafından satın alındı)

Hemen bütün madenci tekellerin internet logosu: “Önce insan ve çevre, sonra madencilik”. Elbete, yalan yazıyorlar. Terisi ve hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: sermaye birikiminin olduğu yerde insana ve doğaya yaşam hakkı yoktur! Doğrusunu yazsalardı;  “işçinin ve doğanın canı cehenneme; önce sermaye, yine önce sermaye” yazacaklardı.

Yağmanın boyutu büyük ve korkunç. Bunun başka bir açıklaması yoktur. İnsan varlığının doğrudan tehdidir. Ancak, bu tehdit, yalnızca yabancı emperyalist tekellerden mi geliyor! Bazı “ulusalcı” ve hatta solcu basına bakılırsa “madenlerimiz yabancı tekellere peşkeş çekilmiş”. “Vatan toprağını yabancılar zehirliyor.” Ancak, aynı basın, yerli tekellerin doğayı zehirlemelerine, işçiyi öldürmelerine pek ses çıkarmıyorlar, çoğu zaman görmezden geliyorlar. Hatta bazıları “İliç doğunun Paris'i” olduğunu yazacak denli alçalmış.[7]    Eski başbakanlardan Davutoğlu'nun, Türk ordusu tarafından bombalanan ve yıkılan Sur'u “Toledo yapacağız”  deme alaçaklığı gibi....

Yukarıdaki tablo'da 20 altın maden işletmesi ve bunları işleten 13 işletmeci tekel var. Bu 20 maden işletmesinin 5'i yabancı (esasta iki Kanadalı tekel), diğerleri Türk tekellerine ait. Beş altın madeni işletmesi Koza Holdinge ait. Bir tanesi Koç Holdinge bağlı Demirexport tekeline, bir tanesi Eczacıbaşı Holding'in Esan tekeline ve iki tanesi de Nurol Holding'e bağlı Tümad tekeline ait. Görüldüğü gibi, altın madenlerinin işletmesinin çoğunluğu “yerli ve milli” tekellere aittir. Doğayı bunlarda diğer yabancı tekeller gibi katlediyor. Ama gürültü “yabancılar” üzerinden koparılırken, “yerli” denen ve uluslar arası niteliğe sahip emperyalist Türk tekelleri korunmaya çalışılıyor. Oysa, aynı tekeller, Afrika, Asya ve Avrupa'nın bir çok ülkesinde altın, demir ve diğer maden ocakları işletiyorlar. [8]

Çalık Holding:

Çöpler madenini işleten Anagold (SSR-Aalacer), Çalık Holding (ÇH) ile ortak ve ÇH'in buradaki payı %20. Ancak arama faaliyetlerinin %50'si ÇH'e ait. ÇH faaliyet alanları sadece Türkiye değil. Bir çok ülkede maden, inşaat, bankacılık, enerji vb. alanlarda yatırımları var. Lidya madencilik, Anagold'un %20'sine, Polimetal'in yüzde yüzüne, Artmin ve Tunçpınar'ı %70'ine sahiptir.[9]

ÇH'ın internet sitesindeki faalyetine bakılırsa, dünyanın bir çok yerine yayılmış. Arnavutluk'ta bankası var ve 2022 yılında Arnavutluğun en fazla kar eden ikinci bankası.[10] Sadece Afrika ya da Avrasya ülkelerinde değil, Avrupa'da da faaliyetleri, yani sermaye yatırımları var. ÇH ile ilgili bir çok bilgiye, benim “Emperyalist Türkiye” adlı kitabımda yer verildi.[11]

Ben burada ÇH, Afrika ülkelerindeki maden (şimdilik altın ve demir) yağmalarından söz edeceğim.

Haklı olarak yabancı emperyalist tekellerin ülkemizin madenlerini yağmalamasına, doğayı ve insanımızı katletmesine karşı tepkimizi en yüksek perdeden çıkarmalı ve bütün emperyalist yağmacı tekellere karşı mücadele etmeliyiz. Bu yetmez, aynı zamanda Türk tekelerinin ülke içinde olsun, ülke dılşında olsun sömürü ve yağmalarına karşı sessimizi çıkarmalı ve mücadele etmeliyiz.

ÇH ait Lidya Madencilik, Mali'de Lidya Mali S.A. adıyla ve Gine'de maden aramaları yapıyor.  ve faaliyet sürdürüyor. Gine'nin iki bölgesinde demir ve iki bölgesinde de altın madeni pojesi var ve aramalarını sürdürüyor.[12] Ayrıca, Senagal ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde de enerji yatırımları var.

Afrika ülkelerinden Burkano Faso ve Liberya'da MNG holdingin altın madeni işletmeleri var ve Burkano Faso'daki MNG holding tarafından işçilerin işten çıkarılması üzerine, işçilerin protestosu polis tarafından bastırılmak istenirken, polislerin bir işçiyi öldürmesi üzerine olaylar büyümüştü.[13]  Dünya gazetesinden Kerim Ülker'in verdiği biligiye göre MNG holding 2017 yılında 120 bin ons altın çıkarırken, 2023 yılı itibariyle 320 bin onsa çıkarmış.[14] Aynı kaynağın verdiği bilgilere göre; Denizli Holding Sudan'da, Cengiz Holding Özbekistan ve Azerbaycan'da, Koç Holding İrlanda'da,  Taş Yapı ve  MTA Özbekisttan'da, D Mineral[15] adlı şirket Kazakistan'da altın madenleri işletiyorlar.[16]

Kanadalı anagold tekelinin yaptıklarını Türk tekeleri de başka ülkelerde yapıyor. Ne var ki, Kanadalı şirket emperyalist ve yağmacı olurken, Türk tekeleri “emperyalist ve yağmacı” olmuyor ya da böyle adlandırmaya sosyal şovenist düşünce yapısı izin vermiyor.

Empeyalizm çağında yerli ve yanbancı tekeli ayrımı yapmak sosyal şovenizmdir. Başka emperyalist tekeller Türkiye'de işçi ve emekçileri (ve toprağı) sömürüken, emperyalist Türk tekelleri de başaka ülkelerde işçi ve emekçileri (ve toprağı) aynı şekilde yağmalıyor ve sömürüyorlar.

Bütün emperyalist tekellere karşı mücadele edilmelidir. Kapitalizm işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile yıkılıp yerine sosyalizm kurulmadan, ne doğa ne insan rahat edecektir. Ve gelinen aşamada kapitalizm, insanlığı varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakmıştır.

Almanya Marksist-Leninist Partisi; “Küresel Çevre Felaketi Başladı”  (Die Globale Umweltkatastrophe Hat Begonnen! ) başlıklı kitap Ekim (2023)yayınaldı ve bu bilimsel çalışmada, kapitalist sistemin doğayı nasıl tahrip ettiği ve geri dönüşümsüz bir sürecin içine girildiği bilimsel olarak anlatılırken, şu gerçeği de vurguluyor: İNSANLIK TEHDİT ALTINDA! Kurtuluş sosyalist bir dünya yaratmakta!

Doğanın ekolojik dengesi geriye dönüşümsüz bir şekilde tahrip olmuştur ve insanlığı doğrudan tehditeder duruma gelmiştir. Buna rağmen, kapitalizm yıkılıp sosyalist bir dünya inşa ettiğimizde, insanlığın ve tüm canlıların varlıkları ve yaşamları yok olmaktan kurtulabilir. Hala bu şansımzı var. 20.02.2024

[1]    https://www.gazeteduvar.com.tr/son-15-yilda-38https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/son-15-y%C4%B1lda-386-bin-maden-ruhsat%C4%B1-verildi/ar-BB1imtDC6-bin-maden-ruhsati-verildi-haber-1669831

[2]    www.tema.org.tr/basin-odasi/basin-bültenleri/tema-vakfindan-ilk-aciklamasi-ülkemizde-vahsi-madencilik 15.02.2024

[3]    www.gazeteoksijen.com/turkiyenin-yarisi-madenlere-feda 16.02.2024

[4]    ttps://www.evrensel.net/haber/373679/omer-fethi-gurer-maden-kanunu-15-kez-kimler-icin-degisti 15 Şubat 2019

[5]    Invest.gov.tr//tr/sektors/sayfalar/mining-and-metals.aspx

[6]    2005 yılından itibaren Koza Altın İşletmeleri A.Ş. (Koza altın tarafından satın alındı)

[7]    Fikret Çengel adlı sermayenin kalemlerinden biri de şöyle yazmıştı: „Altınla tanışan İliç Doğu'nun Paris’i oldu

      https://www.dunya.com/kose-yazisi/altinla-tanisan-ilic-dogunun-parisi-oldu/698526 17.07.2023

[8]    19 Kasım 2021 tarihinde Giresun'un Şebinkarahisar ilçesinde, Yıldız Holding'e bağlı Nesko şirketinin işlettiği maden ocağının atık (elbette zehir) biriktirme barajı patladı. Ve büyük bir çevre falaketi eydana geldi. Zehirler Karadenize kadar ulaştı. İşte yerli emperyalist bir tekelin doğa katliamı!

[9]    www.calık.com/tr/sektörler/madencilik-sektoru/lidya-madencilik

[10]  www.patronlardunyası.com/calik-holdin-ananim-sirketine-ait-bkk-2022-yilinda…

[11]  Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 191

[12]  www.africaintelligence.com/west-africa/2020/01/14turkish-tycoon-and-erdogan-pal-ahmet-calik-embarks-on-mining-adventure

[13]  Yusuf Köse, emperyalist Türkiye, sf. 260

[14]  Kerim Ülker, www.dünya.com/turk-sirketlerinden-altına-hucum 19 Nisan 2023

[15]  Burada bir bilgiyi paylaşmadan edemeyeceğim. D mineral'le ilgili bilgileri araştırıken gördüm. D Mineral adlı tekel, bizim köyün yakınında ve bir yamacında babam ve amcamın tarlasının olduğu Karakuz -köylüler „karaoğuz“ diye adlandırır- madenlerini işletiyormuş. Amcam ve babamın en verimli ve en büyük tarlası çoktan elimizden alındı. Çocukluğumun bir kısmı bu tarlada geçmiştir.

[16]  Bkz: Yusuf Köse, emperyalist türkiye, Türk tekellerinin Afrika Ülkelerindeki yatırımları, sf.259, Basım 2022, El yayınları

 

„Dijitalleşme“ Kitabım Üzerine

Kitabın konusu, işçi sınıfının nicel ve nitel varlığıyla doğrudan ilgilidir. Özellikle üretim sürecinde dijitalleşmenin artmasıyla, işçi sınıfının sınıfsal niteliğine yönelik ciddi saldırılar gelmeye başladı. İşçi sınıfının ortadan kalkacağı, burjuvazinin, ücretli iş gücü sistemi olmadan, salt makineler üzerinden artı-değer elde edeceği gibi, doğrudan kapitalist sistemi var eden temel olgular yok sayılmaya başlandı.

Yani, artı-değerin kaynağı canlı emek yerine “makine” kondu. İşçi sınıfının giderek azalacağı ve burjuvazinin artık işçi sınıfına gereksinimi kalmadığı yüksek sesle savunulmaya başlandı. Bu tür argümanlar 1960'larda liberal burjuvazi tarafından ileri sürülmüştü. Ancak, son yıllarda kendine “sol” diyen bir çok çevre de bu liberal karşı saldırıya katılmaya başladı.

Bu bağlamda, kitap esas olarak, birbirine bağlı 3 konuyu inceliyor.

Birincisi: Artı-değerin kaynağı. İkincisi: Kapitalist üretimin artmasına karşılık işçi sınıfı mutlak olarak azalıyor mu? Üçüncüsü: Kapitalizmin iş gücünü (işçi) üretemez eğilimi içine girdiği. Dördüncüsü: Kapitalizmin geleceğinin olmadığı ve bu yüzyılı çıkaramayacağı.

Birinci soruya, kitapta kısaca şöyle cevap veriyor:

“... artı-değerin kaynağı makineler değil canlı emektir. Yani, üretim alanındaki işçidir. Makineler işçinin üretimini hızlandırır, yoğunlaştırır, gerekli çalışma zamanını azaltıp, artı-çalışma zamanını çoğaltır ve çalışma süresini uzatır. Ancak, makineler, işçi olmadan, işçinin kullanımında olmadan artı-değer üretemez. Burjuvazinin sermayesinin kaynağı artı-değerdir ve artı-değeri ise canlı emek (işçi) üretir.” (S.12)

Benim görüşlerimin kaynağı başta Marks-Engels olmak üzerei, Lenin, Stalin ve Mao'dur. Benim referans kaynaklarım bunlardır. Bazı sol liberaller, Marks-Lenin çok eskilerde kaldı deslerde, Marksizm bir doğma değil eylem kılavuzudur ve günümüzün açıklamaları ve çözümlemeleri yine ML dünya görüşü temelinde olabilir. Bilimsel yaklaşım budur.

“Kapitalist daha fazla kar elde etmek için işçiyi işten çıkarma yolunu seçer. Ya da kriz dönemlerinde işten çıkarmalar artar. İşten çıkarılan işçinin yerine makine koymasına karşın, işverenin karı artmaz, tersine azalır. Daha doğrusu kar oranı düşer. Makineler (günümüzde robot ya da yüksek düzeyde dijitalleşme) işçinin yerini alabilir, ancak işverenin esas amacı olan ve de sermaye birikiminin sağlayacak artı-değer gerçekleşmez. Bu durum, kapitalisti canlı emeksiz kapitalist yapmaya yetmez. Bir başka söylemle; ortada kapitalizmi sürdürecek ekonomik ilişkiler kalmaz ve ilişki biçimi nitelik değiştirir.”(S.13)

ve hemen devam eder:

Toplamda işçi sayısı azalmasada, makineleşmenin yoğun olduğu yerde işçi sayısında nispi azalma görülür. İşçi sayısı verileri, sermayenin artışına göre nispi, ama sayısal olarak mutlak artışı, net olarak göstermektedir. Kapitalistler işçi sayısının azaltılmasından doğan artı-değer oranı eksikliğini, iş gününü uzatarak giderme eğilimi içine girerler.” (S.13)

Marx, 1848 yılında Neue Rheinische Zeitung'da Ücret ve Sermaye üzerine yazdığı makalede şöyle der:

Sermaye, sadece emek gücü karşılığında değiştirilmek süretiyle, sadece ücretli emeği yaratması süretiyle artırılabilir. Ücretli işçinin emek gücü, sermaye ile, ancak sermayeyi artırarak, kölesi olduğu gücü kuvvetlendirerek değiştirebilir. O halde, sermayenin artması demek, proletaryanın artması, yani işçi sınıfının artması demektir.” (Marx-Engels, Werke 6, S.410, Dietz Verlag Berlin 1970)

Günümüz de Marx'ın bu görüşleri daha net olarak görülebilmektedir. İşçi sınıfının sayısı azalmıyor, tersine mutlak olarak artıyor. Bütün istatistiki veriler bunu doğrulamaktadır.

... Makine daha önce işgücüne yatırılmış bulunan değişen sermayeyi, değişmeyen sermayeye olan makineye dönüştürdüğü için artı-değer üretmez.”1

Marx, burada, makinelerin neden artı değer üretemeyeceğini ve üretmediğini net olarak ortaya koymaktadır. Makineler artı-değer üretimini artırma aracıdır. Ama canlı emek olmadan makine tek başına artı-değer üretemez.

Burjuva liberaller ve sol liberaller, metalara değerin nereden geldiğinin de özünü saptırmaktadırlar. Marx, bunu da özlü olarak anlatır:

““... değerin özünü teşkil eden emek, türdeş insan emeğidir, bir biçimli (üniform) işgücü harcamasıdır.”2 (S.21)

Makineler canlı emeğin yerini aldığında, toplumsal yapıda da buna uygun temel değişimler olacaktır. Ortada artı-değer ya da daha yalın söylemle işçi sömürüsü olmayacağı için işçi sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemin varolmayacağı açıktır. (S.29)

Fabrika sisteminin gelişmesi, sermayenin gittikçe büyüyen kısmını, bir yandan değerinin sürekli olarak kendisinin büyütebileceği, öte yandan da, canlı emekle ilişkisini kopardığı anda hem kullanım-değerini ve hem de değişim değerini yitireceği bir şekle sokar.”3

İşçinin bütünüyle üretim süreci dışına çıkması olası mıdır? Üretim sürecinin düzenleyicisi ve denetleyicisi olarak elbette olasıdır. Üretici güçlerin devasa (yüksek düzeyde dijitalleşme) gelişmesi ve üretim sürecinin bütünüyle makineleşmesi, kaçınılmaz olarak işçiyi de üretim sürecinin dışına itecektir. İşçi (insan) burada, kapitalist üretim sürecinde olduğu gibi artı-değer üreten bir emekçi olmayıp, salt “denetleyici ve düzenleyici” olarak yer alacaktır.(S. 29)

Marx, Grundrisse’de, canlı emeğin (işgücü) üretim sürecinden çıkışını açıklamıştır.

Canlı emeğin nesneleşmiş emek (makineler-YK-) karşılığında değişimi; yani toplumsal emeğin sermaye ve ücretli emek karşıtlığı halinde konumu –değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin son gelişmesidir.”4

“Değer ilişkisi”nin ortadan kalktığı toplumsal gelişmenin bu aşamasında, kapitalist toplumdan değil, komünist toplumdan sözedilebilir. Ve işçi üretim sürecinin denetleyicisi ve düzenleyicisi olur.

Sermayenin Birikim Süreci Proletaryanın Artış Sürecidir

Sermaye olmadan işçi olmaz, işçi olmadan sermaye olmaz ve sermayenin büyümesine koşut olarak işçi nüfusu da mutlak bir biçimde artar. Sermayenin artış oranıyla işçi nüfusunun artış oranı elbette aynı oranda olmaz, sermaye birikim oranına göre işçi nüfusunun nispi azalmasına karşılık, gerçekte ise mutlak olarak bir artış gösterir. Sermaye mülksüzleştirdiği bütün insanları işçi olarak kendine bağımlı hale getirir. Mülksüzleştirilenler, üretim araçlarından yoksunlaştırılanlar, kaçınılmaz olarak sermayenin emri altına girer. Ancak sermaye, hepsini istihdam edemez, belli bir kısmını yedek nüfus olarak cephe gerisinde tutar. Bu, sermayenin birikimi için olmazsa olmaz kapitalist üretim süreci olgusudur.

Makineleşmenin hızlanması ve üretim sürecinde yoğunlaşmasına bağlı olarak işsizlik artmasına karşın, işçi sayısında da mutlak olarak bir artış vardır. Sermaye birikimi işçinin artı-değeri olduğu için ne kadar fazla işçi çalıştırıyorsa kapitalist o kadar fazla artı-değer elde eder. Bu nedenle de işçi çıkarmasına karşın aynı zamanda işçi çalıştırmak zorundadır. Kapitalist üretimin çelişmeli diyalektiğidir bu.(S.34)

“... iş bölümünün daha yüksek düzeylere ulaşması sonucu işçi sınıfının büyümesi eğilimi söz konusudur. Sadece doğrudan üretim yapan işçilerin sayısı göreli olarak azalmakta, ama aynı zamanda kontrol, bakım ve üretimin sürdürülmesi için gereken diğer görevlerle uğraşan işçilerin sayısı da artmaktadır. ‘Hizmet sektörü’nün bütün meslek grupları, çoğunlukla ya dar ya da geniş anlamda işçi sınıfına dahildirler. Azınlıkta kalan bir kesim ise küçük-burjuva ara tabakalara dahildir. Tüm toplumun sanayileşme yolunda gelişimini yaşamaktayız.5 (Stefan Engel-2005, 118, aç YK)

İşçi sınıfının sayısı azalmıyor, tersine artmaya devam ediyor. Örneğin OECD ülkelerinde 2009 yılında toplam 332,5 milyon işçi istihdam edilirken, bu sayı 2018 yılında 351,7 milyona çıkıyor. 2009 yılında AB (İngiltere dahil) toplam 131,4 milyon işçi istihdam edilirken, 2018 yılında 133,2 milyona çıkıyor. Türkiye'de 2009-2019 arasında çalışan sayısında 9 milyon bir artış sözkonusudur.

G7 ülkelerinde 2009-2018 arasında çalışan sayısı 199,2 milyondan 201,6 milyona çıkmıştır.

2015 yılı 100 olarak ele alındığında, 2018 yılında sanayi sektöründe çalışanların endeksi 104.4’e yükselmiştir. Bu sektörde toplam (OECD) çalışan sayısı ise 133 milyon 335 bin kadardır. Oysa, 2015 yılında bu sayı 127 milyon 674 kadardı.

Marx’ın “sermayenin artması işçi sınıfının artması” belirlemesi, dün olduğu gibi bugün de geçerlidir. İşçi sınıfının sayısının büyümesi, rastlantısal olmayıp kapitalist sermayenin büyüme yasasıyla doğru orantılı olarak gelişmektedir.

OECD ülkelerinde 2019'da çalışanların 15-64 arası nüfusa oranı %68,8 iken 2023'ün ikinci çeyreğinde %70,1'e çıkıyor. 6 Örneğin Almanya'da 2018 Auğustos'unda çalışanların sayısı 44,7 milyon iken 2023 Agustos'unda 45,8 milyona çıkmıştır.7 Beş yıl içinde yaklaşık bir milyonun üzerinde çalışanlarda artış vardır. Çalışan ihtiyacı dışardan göç alarak giderilmeye çalışılıyor. Almanya'da istihdam edilenlerin çalışabilir nüfusa oranı %76,9 gibi (OECD ortalamasından yaklaşık %7 büyük) yüksek bir rakam. Buna rağmen Alman burjuvazisi büyük bir istihdam eksikliğinden söz ediyor.

Bu da gösteriyor ki, üretim sürecinde dijitalleşmenin artmasına karşın, bütün gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerde işçi açığı var ve kapitalizm iş gücü üretemez eğilimi içine girmiştir.

Kapitalizmin bu eğilimini, ilk defa ben, bu çalışmamda tesbit ettim. Bunu bütün emperyalist ülkelerdeki işgücü açığını verilerle ortaya koydum ve Çin gibi bir ülke bile dışardan işgücü almakla karşı karşıya kalmış, yasalarını buna göre yendien düzenliyor. İtalya'nın faşist Meloni başkanlığındaki hükümeti, tüm göçmen düşmanlığı polşitikasına karrşın acilen 425 bin işçiye ihtiyacı olduğunu ve bunun için özel yasa çıkardılar.

Almanya, ABD, Japonya, Çin, Fransa, İtalya, Kanada ve daha bir çok emperyalist ülklenin ciddi işgücü açığı var ve üstelik yakın bir süreçte 2. dünya savaşı gibi bir savaş yaşamadıkları halde iş gücü açığını kapatamıyorlar. Her toplumsal üretim biçimi kendi nüfus yasasınıda üretir. Ancak gelinen süreçte kapitalizmin nüfus yasası da krize girmiştir.

Papaz Malthus'un “nüfus teorisi” hiç bir zaman kapitalizm için uygun olmamıştır. Kapitalizm derinlemesine ve enlemesine gelişiyor, her geçen gün üretim artıyor, ancak nüfus aynı oranda artmadığı gibi tersi bir eğilim içine girerek düşüşe geçmiştir. Yoksulların imha edilerek nüfusu dengelemeyi savunan papaz, ekonominin matematik (1, 2, 3, 4, 5..) olarak büyüdüğünü nüfusun ise geometrik (1 x 2 x 4 x 16 x 256 x...) olarak büyüdüğünü ileri sürmüştü. Şimdi tersi desek yeridir.

Bunun anlamı, kapitalizmin doğayı ve işçi sınıfını ve elbette, genel anlamda, insanlığı tahrip ettiğinin bir göstergesidir. İşgücünün üretilemez oluşu kapitalizmin bir eğilimidir. Önümüzdeki günlerde ciddi krizlere yol açacağa benzemektedir.

1 Marx-Engels Werke 23, S. 429 (S.16)

2 Marx-Engels, Werke 23, S.53. (S.21)

3 Marx-Engels Werke 23, 429

4 Marx, Grundrisse Der Kritik Der Politischen Ökonomie, S.592, Dietz Verlag Berlin 1974 (S.30)

5Stefan Engel, Götte Dämmerung über der neuen Weltordnung, S.118

6https://stats.oecd.org/viewhtml.aspx?datasetcode=STLABOUR&lang=en

7https://www.destatis.de/DE/Themen/Arbeit/Arbeitsmarkt/Erwerbstaetigkeit/_inhalt.htm

Almanya'da Faşizme Karşı Kitlelerin Büyük Protestosu

Alman emperyalist burjuvazisi, son yıllarını ekonomik kriz içinde geçirdi ve bu krizi savuşturabilmiş değildir. Tersine, giderek derinleşmektedir. Kendileri için söylenen “Avrupa'nın hasta adamı” sözüne karşı, ekonomi bakanın Lindener'in doğrudan ağzıyla; “hasta değil, yorgun adamı” olduğunu kabul etti.

Ekonomik krizin yanı sıra, Avrupa'da, Ukrayna üzerinden Rusya ile sürdürülen bir savaş var. Her geçen gün, NATO ve Rusya'nın doğrudan kafa kafaya gelmesinin an meselesi olduğunun alarmı verilmektedir. Ortadoğu'da ve Aden körfezindeki gelişmeler, yeni bir emperyalist savaşın hızlandırıcı rolünü oynamaktadır. Ve emperyalist Alman burjuvazisinin, yeni bir emperyalist savaşa  dolu dizgin hazırlandığını -başka göstergeler bir yana- savunma bakanı Pistorius'un ağzından dökülen; „Avrupa'da savaş fikrine yeniden alışmalıyız[1]  sözleriyle, ne istediklerini ve ne yaptıklarını hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkladılar.

Ülkenin iç toplumsal dizaynı da buna göre hazırlanıyor. İç faşistleşme uzun süredir adım adım hazırlanmaktadır. Anti-demokratik ve faşizan yasalar peş peşe çıkarılmaktadır. Kitleler var olan hükümetten ve gidişattan oldukça hoşnutsuz. Yoksullaşma artmaktadır. Ve halkın yoksullaşmasının nedeni olarak; burjuva partileri tarafından, göçmenler gösterilmekte ve gerici kutuplaşma derinleştirilmektedir. Ve AfD (Almanya için Alternatif) gibi faşist partiler “kurtarıcı” olarak sahneye sürülmektedir.

Göçmensiz olmayacak olan bir ülke, göçmen düşmanlığı yapıyor. Hala iki milyon istihdam açığı olan ve göçmen işçiyi Almanya'ya çekmek için yasa çıkaran bir ülke,  öbür yandan göçmen düşmanlığı üzerinde toplumu savaşa hazırlamak istiyor. Göçmenler gittiği anda fabrikalar duracak. Ama istedikleri, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlıyarak ve hatta yok ederek emperyalist tekeller için kar cenneti yaratmak ve emperyalist savaşa hızla hazırlanmaktır. Faşist bir iktidar geldiğinde göçmenleri gönderme değil, Naziler gibi zorla ölümüne fabrikalarda çalıştıracaklardır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Kapitalist-emperyalist sistemde bunlar, birer anlık “deja vu”  -sistemin halüsinasyon geçirmesinden kaynaklanan bir anlık görüntü- olmayıp, yapısaldır, sistem varoldukça olacaktır.

2017 eylül'ünde AfD %13 oy alarak 94 milletvekili ile parlementoya girdiğinde; “Almanya'da Faşizm Resmileşti” başlıklı bir makale yazmıştım.

Ve şöyle demiştim:

Alman burjuvazisi, faşist örgütlenmelerin gelişmesi için, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici ve yanbancı düşmanı bir politika izlediler. Milyonlarca emekçinini karşısına; düşük ücretin, taşeronlaşmanın, kiralık işçiliğin, iki saatlik işlerde çalışmak zorunda oluşların nedenleri olarak,  “yabancıların çokluğunu” koyarak, faşist örgütlenmeleri, özelliklede AfD’yi alternatif olarak gösterdiler. Alman tekelci sermaye devleti, her fırsatta, işçileri devrimci-komünist örgütlenmelerden uzak tutulmasının politikasını izledi. Alman sermayesinin, dışardan işgücü “ithal” etmeye gereksinimi varken, bunu gizleyerek, en ağır koşularda çalıştırdıkları ve büyük bir sömürü baskısı altında çalıştırdıkları “yabancı” işçileri, Alman işçilerin düşmanı olarak göstermekten geri durmadılar. İşçileri işçilere karşı düşmanlaştırmanın politikasını izlediler.”[2]

AfD’nin Alman parlamentosuna girmesi, basit bir olay olarak değerlendirilemez. Gericilik daha da hızlanacak. Kutuplaşma ve yabancı düşmanlığı daha da gelişecek. Alman emperyalist burjuvazisi, bunları engelleme yerine daha ileriye götürme yönünde çaba harcayacaktır. AfD, bugüne kadar olduğu gibi, “küçük” , “önemsiz” ve “sağ popülist” olarak gösterilecek, ancak işçi sınıfına karşı burjuvazinin elinde gericileşmenin ve iç faşistleşmeyi artırmanın sopası olarak kullanılacaktır.

Ve Almanya artık 25 eylül 2017 öncesi gibi olmayacaktır. CDP-SPD ve diğer burjuva partileri el birliği ile faşizmi işçi sınıfının karşısına koydular.”

“İşçi sınıfı gericileşmenin ve faşistleşmenin önüne geçmek için harekete geçemezse, işçi sınıfını ve ezilen halkları iyi günlerin beklemediğini söylemek pesimist bir yaklaşım olmayacaktır. Çünkü, şu anda dünyada emperyalist savaş tamtamları çalıyor ve “savaşa hazırlan” çan sesleri ise giderek hızlanıyor. Alman seçim sonuçlarını  bir de bu açıdan değerlenidirmek gerekiyor.”

2017 yılında yapılan bu değerlendirme, bugün yaşanan gelişmelerin önceden görülmesidir. Alman tekelci devletinin gerçek politikasının bu olduğu ve bu politikaya karşı kitlelerin büyük kalkışmaları olmadan değiştirmeyecekleri ve AfD gibi bir faşist partiyi iktidara getirecekleri çok açıktır.

Birinci emperyalist dünya savaşın peşinden İtalya'da faşizmin yükselmesi, bir süre sonra Almanya'da faşizmi iktidara getirdi. Bugün de İtalya'da faşist bir hükümet iktidardadır. Almaya'da AfD'nin iktidara gelmesi, bütün Avrupa ülkelerinde faşist partilerin iktidara yerleşmelerinin ön motoru olacaktır.

AfD ve bir çok işadamı ve tescilli Nazi faşistlerinin 2023 Kasım ayı içinde yaptıkları gizli toplantıda[3] alınan kararlar, işin savsaklanabilir yanın olmadığını, faşizmin planlarının hazır olduğunu net olarak ortaya koydu. Özellikle göçmenlere yönelik alınan kararlar korkutucudur ve aslında aynı kararları şu anda kendilerini “demokrasi savunucusu” gösteren hükümet de aldı.  Yani, nazilerin gizli toplantıda aldığı kararlar ile SPD, Yeşiller ve FDP koalisyonundan oluşan hükümetinde farklı bir yönelimi yoktur. Bu da, Alman tekelci burjuvazinin ne yapamak istediğinin ve başta işçi sınıfı olmak üzere anti-faşist güçleri ezebilirse neler yapabileceğinin açık kanıtıdır.

Almanya'da AfD'nin gerçek faşist yüzünü teşhir eden ve işçi sınıfına anlatmaya çalışan esas olarak Almanya Marksist-Leninist Partisi (MLPD) idi. Almanya işçi sınıfının partisi olan MLPD, AfD'yi teşhir eden, onun faşist yüzünü ortaya çıkaran bir çok broşür ve bildiriler yayınladı. Ve Almanya tekelci burjuva hükümetinin iç faşistleşmeyi geliştirdiğini yazdı. Ve bütün ilerici ve anti-faşist örgütlere, sendikalara birlikte hareket etme çağrısı yaptı. Alman tekelci burjuvazisi ise, küçük burjuva sol anarşit örgütlenmeleri MLPD'nin üzerine saldı, miting alanlarında bayraklarını yasaklamaya ve bilgilendirme ve tanıtım standtlarına saldırılar düzenlediler. Elbette, MLPD'yi kitlelerden izole etmeyi başaramadıkları, 20-21 Ocak 2024 tarihinde 1,5 milyonu aşkın kitlelerin anti-faşist gösterilere katılmasında görüldü. MLPD'nin bayrakları miting alanlarında dalgalandı ve bildirileri kitlelere ulaştı.

Komünist ve tüm anti-faşist güçlerin, yaklaşan emperyalist savaş ve faşizme karşı zaman geçirmeden birlikteliklerini güçlendirmeleri acilen zorunludur. Burjuva anti-faşizmin kuyruğuna takılmak değil, gerçekten anti-faşist mücadele yürütecek komünistlerin saflarında birleşmeleri ve de onlarla birlikte hareket etmeleri faşizme karşı mücadeleyi daha da güçlendirecektir. Özellikle Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmen örgütleri bu konuda daha bir sorumlu ve örgütlü hareket etmelidir. Çünkü, faşist AfD ve Alman tekelci burjuvazisinin planı, öncelikle Türkiye'li göçmenleri hedef almaktadır. Var olan hükümeti oluşturan partiler, faşizmin önleyicisi değil, tersine faşizmi güçlendiren ve anti-faşist kitleleri pasifize etmeye çalışan partilerdir. Bu partilerin “ant-faşist” söylemleri sahtedir ve emperyalist savaş hazırlıkları yapan partilerden “anti-faşist” duruş beklemek kitleleri oyalamak ve faşizmin kucağına itmek demektir.

Almanya'daki büyük ve etkili sendikalarda SPD etkindir. Buna rağmen sendikalar anti-faşist mücadelenin içine çekilmek için tabandan zorlanmalıdır. Die Linke (Sol Parti), reformist ve faşizme karşı çıkan tüm kesimler, anti-faşist mücadelenin içine çekilmelidir. Özelikle komünist ve ilerici kesimlerin oluşturduğu Enternasyonal Birlik (İnternational Büdnis) daha da güçlendirilmelidir. Faşizme karşı mücadele birlikteliği, başta AB ülkeleri olmak üzere bütün Avrupa ülkelerini kapsayacak düzeye çıkarılmalı ve dayanışmalar güçlendirilmelidir.

Faşist hazırklıkları, emperyalist savaş hazırlıklarını geniş kitller önünde teşhir ve tecrit edilebilir. Burjuvazi her ulusal kimlik üzerinden işçileri birbirine kırdırmaya ve gerici kutuplaştırmayı derinleştirmeye çalışacaktır. Alman işçi sınıfı ve emekçileri faşizmi ilk defa yaşamıyor. Birincisini acılarını üzerinden hala atabilmiş değildir. Bu nedenle de işçi sınıfı faşizme karşı çıkacaktır. Alman işçi sınıfı ve göçmen işçi sınıfının kaderi aynıdır ve birlikte örgütlenerek faşizme karşı mücadele etmelidirler.

24.01.2024

Bugün anti-faşist mücadelenin temel sloganı:

AfD derhal kapatılsın!

Almanya'da tüm faşist örgütlenmeler ve faşist propagandalar yasaklansın!

Gerçek Kurtuluş Sosyalizmdedir!

Sosyalizm İçin İleri!

[1]    https://www.dw.com/tr/alman-bakan-avrupada-sava%C5%9F-fikrine-yeniden-al%C4%B1%C5%9Fmal%C4%B1y%C4%B1z/a-67253718    30.10.2023

[2]    https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/fasizm-almanyada-resmilesti   25.09.2017

[3]    https://correctiv.org/aktuelles/neue-rechte/2024/01/10/almanyaya-karsi-gizli-plan/

 

Bir Sol Liberal Aydının Ezilen Ulus Milliyetçiliği Temelinde Ulus Sorununa Yaklaşımının Eleştirisi

Giriş:

Uluslar kapitalizmin şafağında ortaya çıkmıştır. Ancak, kapitalizmin emperyalizme evrilmesiyle de ulusal sorunlar çözülebilmiş değildir. Hala ezilen uluslar ve bunların kendi kaderlerini özgürce tayin etme mücadeleleri sürmektedir. Özellikle emperyalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, ezilen ulus sorununun çözümü doğrudan proleter devrimlere bağlanmıştır.

Burada ulusların nasıl ortaya çıktığıyla ilgilenmiyeceğiz. Ancak, ezilen ulus sorununa yaklaşımda hala liberal burjuva ve de liberal sol yaklaşımlar var. Emperyalist burjuva egemenliği döneminde bu tür anlayışların  yeşermesi ve güç kazanması doğal. Hatta öyle bir anlayış var ki; sorunu ML dünya görüşü temelinde değil, ezilen ulus burjuvazisinin dünya görüşü temelinde, komünistlerin önüne „doğru, berrak bir tavır“ diye anti-ML yaklaşımlarını koyabiliyor. Soruna burjuvazinin ulusculuğu temelinde yaklaşanların, ML'i de ağızlarına aldığı pek görülmemiştir.

Bu yazı, Muzaffer Oruçoğlu'nun, Gazete Patika'da çıkan, „Milli Hareketler Karşısında Tavır Sorunu[1] adlı makalesindeki anlayışların bir eleştirisi olacaktır.

Ulusal Sorun ve Oruçoğlu'nun Gerici Ulusalcılık Hayranlığı

Oruçoğlu, devrimci saflara katılmasından bu yana MLM olamadı ve böyle bir derdi ve kaygısı da hiç olmadı. Kaypakkaya ile birlikte PDA'dan ayrıldığında da gönlü orada kaldı dense yeridir. Zaten bir çok konuşma ve anılarında, Kaypakkaya'nın „ısrarı“ sonucu ve onu „kıramayışı“ nedeniyle TKP-ML saflarında yer aldığını da belirtir, kendisi. Bunun konumuzla ilgisi,  Marksizmi-Leninizmi içten benimsememiş, onu burjuvazinin dünya görüşüne karşı işçi sınıfının dünya görüşü olarak ele almamasıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle, Oruçoğlu'nun bugünkü görüşleri, salt bugüne ait değil, PDA saflarından kalma düşünce yapısını, kendi içinde tutarlı ve de kararlı bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir. Çelişki gibi gözüken şey, kendini,  ideolojik içeriğine temelden karşı çıktığı saflarda göstermeye gayret ediyor olmasıdır. Bu, onun çelişkisi değil, onu böyle görmek ve de göstermek isteyenlerin ideolojik tutarsızlıklarıyla doğrudan ilgilidir.

Oruçoğlu'nda işçi sınıfına bakış açısı,  reformist sol liberal ve sınıf uzlaşmacıdır. Ancak, sınıf uzlaşmacılığında, Oruçoğlu'nun terazisinin kefesinde proletaryanın sınıf çıkarları yer almaz, esas olarak gerici ulusal burjuvazinin çıkarları yer alır. Onun “haklı”, “haksız” kavramları içinde, sınıf bakış açısı ve devrimci sınıfın genel çıkarları, dünya sosyalist devrimin genel çıkarları yoktur. Böyle olunca da, onun “komünistliği”, ayakları yere basmayan, toplumsal sınıf çatışmalarından soyutlanmış bir küçük burjuva hayalci -bu, Avrupa'nın bazı şehirlerine serpiştirilmiş ve burjuvaziye hiç bir zarar vermeyen, tersine, burjuvazinin hoşgörüsünü kazanan- anarşist komünalciliği olarak kendini göstermektedir. Mülkiyete karşı gibi yapar, ama mülk sahibi, ya da bütün ülkenin mülküne el koymak amacıyla hareket eden ezilen ulus burjuvazisinin bu amaçlı mücadelesini, sınıfsız toplum mücadelesi veren sınıftan daha üstün tutuğu için, kutsar. Bu bağlamda da Oruçoğlu, proletaryanın devrimci istemlerine karşı, adeta, arkaik dönemlerin kararlı savunucusu durumuna düşmüştür.

Önce, Oruçoğlu'nun adı geçen makalesindeki bazı iddialarını alıp işçi sınıfının dünya görüşü olan MLM penceresinden değerlendirelim. Komünistler açısından orta bir yol yoktur. Orta gibi gözüken yollar da genelde burjuva sınıfı tarafına meyil eden düşünce ve buna bağlı olan tavırlardır. Bu nedenle ML nettir. Ve sorunlara tarihsel materyalizm ve diyalektik materyalizm temelinde yaklaşırlar.

Oruçoğlu şöyle diyor:

Bizim desteğimizi tayin eden şey, harekete önderlik eden sınıfın niteliği değil, hareketin demokratik içeriği ve haklılığıdır. Bu önderlik, kendi direniş sahası içinde komünist partisinin örgütlenmesine müsaade etsin veya etmesin, emperyalizme darbe vursun veya vurmasın bu gerçek değişmez.”[2]

Oruçoğlu için, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleri olan Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao bir referans kaynağı olmadığından, onların düşünceleri ve onlardan aldığımız alıntılarla onun görüşlerini eleştirmek, onun kale alacağı düşünce sistematiği olmayacaktır. Buna rağmen, elbette onların düşünceleri ışığında soruna yaklaşacağız. Bizim referans kaynağımız,  ne emperyalist burjuvazinin “yeşil kuşak projesi”yle besleyip büyüttüğü gerici, dinci, faşist örgütlerin ideolojik izleri olabilir ne de ezilen ulus burjuvazisinin burjuva ideolojisi olabilir.

Oruçoğlu, ezilen ulus burjuvazisinin esas derdinin “mülk sahibi” olmak için ülkesinin bağımsızlığını istediğini bilir. Ama, onun mülk sahibi olma isteğini herşeyin üstünde ve haklı bir istem olduğuna karar vererek, onun bu eylemin içinde yer alan en gerici istemlerini dahi; özel mülkiyeti ortadan kaldırmak için mücadele eden sınıf bilinçli proletaryayı, her koşul altında, bu burjuva ulusalcılığı desteklemeye çağırır. Onun anlayışında, komünistlere yaşam hakkı tanıyıp tanımaması, emperyalizme darbe vurup vurmaması ya da sosyalist mücadeleyi geriletip geriletmemesi hiç önemli değildir. Bu, Taliban gibi dinci-faşist örgütlerde olsa ya da en saldırgan emperyalist burjuvazinin kukla hükümeti  (Ukrayna) de olsa “desteklenmesini” zaruri görmektedir.  Proletaryanın, özellikle de sınıf biliçli proletaryanın kendine ihanet etmesini, kendi davasını değil, ezilen ulus burjuvazisinin davasını savunmayı önermektedir. Onun görüşleri buraya çıkmaktadır.

Bu görüşleri, tescilli gerici bir burjuva entellektüelin savunması kendisiyle uyumlu olabilir. Ancak, kendini ilerici saflarda gören bir sol liberal aydının kendini göstermek istediği siyasi kimlikle de çelişmektedir. Her şeyden önce de bu tür görüşlerin yanlışlığı ve vahimliği, toplumsal gelişmenin daha geriye çekilmek istenmesinde yatmaktadır. Bu bağlamda da, Oruçoğlu şahsındaki bu anlayış, gericiliğin savunusundan başka bir anlama gelmemektedir. Ancak, yazar açısından bu bir çelişki değildir. Çünkü o, sosyalizme inanmamaktadır. Toplumların devrimci gelişmesine ve herşeyden önce de tarihsel materyalizme inanmadığı için, kendisi açısından bir çelişki oluşturmuyor.

Marksist-Leninistlerin Ulusal Sorunu Ele Alış Biçimi

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH), ML ile oportünistler arasında, Marx'tan bu yana tartışılmaktadır. Ancak, Marksistler soruna, esas olarak proletaryanın genel sınıf çıkarları temelinde  yaklaşırlar. Emperyalizm öncesi Marx'da soruna aynı bakış açısıyla yaklaştı. Marks, Polonyalıların ve Macarların ulusal hareketlerini desteklerken, Çekleri ve Güney Slavları desteklememesinin temelinde de yine bu bakış açısı vardı. Gericiliğe karşı ileri olanı, devrimci olanı desteklemek ve güçlendirmekti. Çünkü, Güney Slavlar ve Çekler, Avrupa'nın en gerici devleti olan Çarlık Rusya'sının yanındaydılar ve çarlık Rusya'sının Avrupa'ya açılan  “ileri karakolları”ydılar.

Marx ve Engels'de o zaman ulusal soruna, burjuva ulusalcılığının haklılığı temelinde değil, ezilen halkların ve özellikle de işçi sınıfının genel çıkarları açısından soruna yaklaşmışlardır. Marx'ın bu tavrı yanlış mıydı?  Oruçoğlu'na göre “yanlıştı.”

Bana öyle geliyor ki Lenin ve Stalin’in bu hataları, Marx ve Engels’in hatalarına dayanıyor. Marx ve Engels, Çarlık Rusya’sını Avrupa mutlak yetini kalesi, dolayısıyla Avrupa’daki demokratik gelişmenin, kıpırdanışların, mücadelelerin ve hakların baş düşmanı olarak görüyorlardı.”(agm)

Oruçoğlu, soruna, burjuva ulusalcılığının hakları ve burjuva reformist hukuku çerçevesinde  yaklaştığı için Marx ve Engels'i hatalı ve bunların izinde giden Lenin ve Stalin'i de hatalı görüyor. Çünkü yazar için burjuva hukuku ve burjuva uluscu reformizmi proletaryanın çıkarlarının üstündedir ve bu bağlamda ona göre “burjuva ulusculuğunun sınıf içeriğine, devrimci olup olmadığına bakılmaksızın  o hareket desteklenmelidir.” Bu yaklaşım, burjuva ulusculuğunu proletaryanın sınıf çıkarlarının ve genel devrimci çıkarların üstünde gören ve bunu kutsama gerici anlayışından ileri gelmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:  Yazar, “burjuva ulusalcılığının hukuku her şeyin üstünde” yaklaşımıyla, en gerici, en bağnaz ulusalcılığın yanında yer aldığını göremeyecek denli toplumun genel devrimci gelişiminin karşısında yerini almıştır.

Oruçoğlu'nun bu gerici yaklaşımı, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısında, NATO, ABD ve AB emperyalistlerinin desteklediği ve kuklası olan faşist Ukrayna hükümetinin yanında yer almasında da göstermiştir. Bir emperyalist kampa karşı başka bir emperyalist gücü dolaylı da olsa destekleme derecesine kadar inmiştir. Proleter sınıf bakış açısından yoksunluk, iki emperyalist kamp arasındaki savaşta ya da herhangi bir egemenlik çatışmasında, birinden birinin yanında yer almak... Burjuva anavatan savunusu budur. Ve bu emperyalist anavatan savunuculuğudur.

ML'ler (Oruçoğlu, “Marksist-Leninist” kavramını kullanmaz), marksizmi bir doğma değil, bir eylem kılavuzu olarak ele alırlar. Bu nedenle de her doğru her yerde doğru olmayacağı gibi, dün doğru olan  koşulların değişmesi nedeniyle bir başka doğru ortaya çıkar. Marx ve Engels zamanında  kapitalizm serbest rekabetçi bir dönemdeydi. O zaman ulusal hareketler, proletaryanın genel davasına bağlanmıyordu ve hala burjuva ulusalcılığın devrimci barutu bütünüyle bitmemişti. Bu bağlamda “gerici uluslar” ile “ilerici uluslar” arasında bir ayrım yapılıyordu.

MLM'lerin tereddütsüz referans aldığı Stalin'in bu konuyla ilgili görüşlerine başvurmadan olmaz. Çünkü Lenin ve Stalin'in bu konudaki görüşleri, SSCB'de ulusal sorunu en doğru bir şekilde çözmüş ve pratikte bu ispatlanmıştır. Emperyalist burjuvazi, kararlı bir şekilde sosyalizmin bu deneyimine karşı çıkmıştır. Emperyalist burjuvaziden etkilenen küçük burjuva sol liberalleri de, Lenin ve Stalin'i aynı ağızdan eleştirmekten geri durmamışlardır. Uluslararası proletarya ve uluslararsı komünist hareket bu deneyimi her zaman örnek almak durumundadır.

Eskiden Ulusal sorun, reformist bir bakış açısıyla, ayrı, bağımsız bir sorun olarak; sermayenin iktidarı, emperyalizmin devrilmesi, proleter devrim genel sorunuyla bağlantısız ele alınırdı.  ... Leninizm tanıtlamış ve emperyalist savaş ile Rusya'daki devrim doğrulamıştır ki, ulusal sorun ancak proleter devrim ile  bağlantı içinde ve proleter devrimin zemini üzerinde çözülebilir; Batıdaki devrimin zaferinin yolu, sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin emperyalizme karşı kurtuluş hareketiyle devrimci ittifaktan geçer. Ulusal sorun proleter devrimin genel sorunun bir parçası, proletarya diktatörlüğü sorunun bir parçasıdır.[3]

Sorun ML'ler için çok nettir. Son yüzyıl da göstermiştir ki, ulusal sorunlar proleter devrimle çözülebilmiştir. Hala var olan ezilen ulus sorunu ise, devam etmektedir. Kapitalizm varoldukça da devam edecektir. Ezilen ulus hareketleri, proletarya ile ittifak kurduğunda onlarla daha sıkı dayanışma içine girdiğinde ilerleme sağlamaktadırlar ve genel olarak, emperyalizme karşı bir duruş sergileyen ulusal hareketler, emperyalizmi ve burjuva gericiliğini geriletmektedirler. Devrimci proleter hareketten uzak duran ulusal hareketler, emperyalizme karşı mücadele yürütemezler. Proletaryanın desteğini almayan ezilen ulus hareketleri ise başarı sağlayamazlar. Bunun örneklerini yaşıyoruz.

Lenin'de, Stalin'de ezilen ülkelerin ulusal hareketlerin bağrında devrimci olanakların olup olmadığı sorusuna, “var diye” olumlu yanıt verirler. Günümüz de de ezilen ulus hareketlerinin bağrındaki devrimci olanaklar tükenmiş değildir. PKK ve PYD somutunda bunu görebiliyoruz. Proletarya, bu devrimci olanaklardan yararlanmalıdır. Sınıf bilinçli  proletarya, sözkonusu bu hareketleri, ezen ulus burjuvazisinin ve emepryalizmin yedek gücü olmaktan çkarıp, uluslararası proletaryanın yedek gücü, proleter devrimin müttefiki haline getirmelidir. Sınıf bilinçli proletaryanın bu tür ezilen ulus hareketlerine yaklaşımı bu temelde olmalıdır. Emperyalizme ve gerici burjuvaziye doğrudan ya da dolaylı hizmet eden, özellikle de emperyalist burjuvaziyi güçlendiren ezilen ulus hareketleri  desteklenemez.

Komünistler,  proletaryanın genel dünya görüşü temelinde ezilen ulus sorununa yaklaşır. Proleter sınıf çıkarları bir kenara itilerek sorunlara yaklaşmak, proletaryanın genel devrimci davasına, sosyalizm mücadelesine zarar verir. Bu bağlamda, proletarya, her ulusal harekete iki yanağını uzatan papaz gibi hareket etmez ve edemez. Böyle davrandığında, proleter devrimler için değil,  ezilen ulus burjuvazisinin gerici sınıf çıkarları için mücadele etmiş olur. Marksist-Leninist-Maoistler, soruna, her ezilen ulus hareketini değerlendiriken, proletaryanın sınıf çıkarları ve de Oruçoğlu'nun eleştirdiği, tam da bu sorunun nirengi noktası; “emperyalizme darbe vurup vurmaması, proleter devrimlerin genel çıkarlarına zarar verip vermemesi” açısından yaklaşırlar. Tersi, burjuva humanizminden öte, bütünüyle burjuva ulusalcılığının en  gerici yanında yer almak olur ki, bunun MLM literatüründeki adı: Sınıf uzlaşmacılığıdır! Çünkü bu sınıf uzlaşmacılığı, dünyanın iki kampa ayrıldığını, emperyalizm ile proleter devrimler kampına ayrıldığı gerçeğini kabule yanaşmıyor.

UKKTH Desteklemek Ne Anlama Geliyor

Lenin'den bir alıntı ile başlayalım:

Lenin, ezen ulusun komünistlerinin tavrının ne olması gerektiğine ilişkin şunları söyler:

Ezen ülkelerdeki işçilerin enternasyonal eğitiminin ağırlık noktasıda, kayıtsız koşulsuz, ezilen ülkelerin ayrılma özgürlüğünü propaganda etmek ve savunmak zorundadır. Bu olmaksızın enternasyonalizm olmaz. Bu propagandayı yapmayan bir ezen ulusun sosyal-demokratını (komünistini -YK-), emperyalist ve alçak saymak hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olayı binde bir olayda bile mümkün ve 'gerçekleştirilebilir' olsa da, bu mutlak bir taleptir.[4]

Lenin vurguladığı, “binde bir de olsa”, olayı, sosyalizm dışında (Finlandiya'nın ayrılması örneği) olmamıştır. Emperyalizm çağında ezilen ulusların ayrılma istemleri kanlı bir şekilde bastırılmış, Filistin, Kürdistan, Tamil ve daha bir çok yerde bastırılmaya da devam ediyor. Buna rağmen ayrılma özgürlüğü savunulur ve aynı zamanda bu, ezilen ulus sorunun proleter devrimler sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunun tarihsel bir kanıtı olarak durmaktadır.

Aynı paragrafın devamında Lenin, ezilen ulus komünistlerinin görevlerini ise şöyle belirtir:

Öte yandan, küçük bir ulusun sosyal-demokratı, ajitasyonunda ağırlık noktasını genel formülümüzün ikinci kelimesine vermelidir: ulusların 'özgür birliği'. O bir enternasyonalist olarak yükümlülüklerini zedelemeksizin,  hem kendi ulusunun siyasi bağımsızlığından, hem de komşu devlet X,Y,Z, vs.ye katılmasından yana olabilir. Ama o, her durumda, ulusal dargörüşlülüğe, içe kapanıklığa ve yalıtlığa karşı, ve bütünün ve genelin hesaba katılması, parçanın çıkarlarının, bütünün çıkarlarına tabi kılınması için mücadele etmelidir.”

Bütün ve parça konusunda Oruçoğlu, proletaryanın genel sınıf çıkarlarının; burjuvazinin, hatta  emperyalizmin işbirlikçisi ve kuklası olan en gerici burjuvazinin çıkarlarına feda edilmesinden yanadır. Bu anlayışa göre, parça, proletaryanın sınıf çıkarları, bütün ise burjuvazinin sınıf çıkarlarıdır. Sınıf bilinçli proletarya açısından, bu derece düşünce zavallığının bir başka açıklaması yoktur.

Lenin devam eder:

Sorunu derinlemesine incelememiş kişiler, ezen ulusların sosyal-demokratları 'ayrılma özgürlüğü' üzerinde ısrar ederken, ezilen ulusların sosyal-demokratlarının 'birleşme özgürlüğü' üzerinde direnmelerinin 'çelişkili' olduğunu düşünüyorlar. Ama üzerinde biraz düşününce, enternasyonalizme ve ulusların kaynaşmasına giden bir başka yol, verili durumdan bu hedefe giden bir başka yol  olmadığı ve olamayacağı görülecektir.”(açL)[5]

Lenin sorunu hiç tartışmaya yer vermeyecek şekilde açık olarak ortaya koymuştur. Sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız  birleşik bir sosyalist dünya kurmak için, ezen ve ezilen ulusa mensup komünistlerin yapacağı propaganda böyle olmak zorundadır. Tersi, işçileri ulusal ve etnik alt kimliklerine bölerek burjuvaziye hizmet etmek, burjuvazinin tam istediğini yapmak olur. Böyle bir anlayışla, işçi sınıfını kendi sınıf örgütü içinde birleştirerek sosyalist devrimi, nihayetinde, komünist toplumu gerçekleştirmeleri sözkonusu olamaz. Gerisi, burjuva “demokrasisi” adı altında ücretli kölelik sisteminin devamını sağlamak ve pekiştirmek isteme sahtekarlığıdır.

Ezen ulusun komünistleri, ezilen ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı özgürlüğünü savunur. Ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı, ezilen ulusun demokratik muhtevasıdır. Komünistler bu muhtevayı destekler. Tartışılan nokta burası değildir. Bu hakkın “ne yönde kullanılacağının” her koşul altında desteklenmesinin bir zorunluluk olarak ortaya konmak istenmesidir. Ezilen ulus burjuvazisinin ayrılığı, emperyalizmi güçlendiriyor ve sosyalist mücadeleyi zayıflatıyorsa, bu ayrılık “kayıtsız şartsız” desteklenmez. Ayrılığın aleyhine, birliğin lehine propaganda yapılır, ama buna rağmen ezilen ulus burjuvazisi ayrılıyorsa, onun ayrılığı zorla bastırılmaz.

Bunu biraz daha somutlarsak;  Ezilen ulusların demokratik muhteva dediğimiz olayın, her koşulda ayrılmasının desteklenmesi anlamına gelmiyor. Ayrılma hakkının olduğu, özgürce ayrılabileceği hakkının olması ve bunun desteklenmesiyle, pratikte, her koşul altında, ayrılmak isteyen ezilen ulus burjuvazisinin “ayrılmasını kayıtsız şartsız desteklemek” aynı şeyler değildir. 1917 Sovyet Devrimi gerçekleştiğinde, Finlandiya'nın ayrılma hakkına zorla engel olunmadı ve ayrılma hakları olduğu açıklandı, ama, ayrılma istekleri desteklenmedi.  Buna rağmen ayrılmalarının önüne de zor engeli çıkarılmadı. Eğer zor engeli çıkarılsaydı, bu “ayrılma hakkı özgürlüğünü ne yönde kullanacağı, ezilen ulusun (Finliler) elinden alınmış olurdu. Bu, Rusya işçileri ile Finli işçilerin enternasyonal birliğine zarar verirdi. Ve dünya halklarının gözünde, komünistlerin söz ve eylemlerinin bir olmadığı güvensizliğini doğururdu. Komünistlerin ezilen ulus sorunundaki bu hasas tavırları, esas olarak, ezilen uluslardan halkların (işçi ve emekçilerin) komünistlere olan güvenini pekiştirmeyi amaçlar.

Oruçoğlu için, “ezilen ulus hareketinin sınıf niteliği, emperyalizme darbe vurup vurmaması “hiç önemli değil”dir, “her koşulda desteklenmeli”dir. İşte bu yaklaşım, burjuva ulusalcılığını ve onun ücretli kölelik sistemini kutsamaktır. Oruçoğlu'nun savunduğu görüş, Fin burjuvazisinin ayrılık  isteğinin haklı olduğunu ve desteklemeyi gerektirir. Oruçoğlu, yazılarında ve edebi eserlerinde çatışmayı, çelişmeyi çok kullanır. Ama, tam da zurnanın zırt dediği yerde, yani, proletaryanın sınıf çıkarlarının olduğu yerde, tersini, burjuva ezilen ulusculuğundan yana burjuva sınıfının çıkarlarını esas alan düşünce diyalektiğini işletir. Çünkü o, proletarya diktatörlüğüne karşıdır ve elbette bu onu, suskunluk içinde sosyalizm karşıtlığına kadar götürmektedir.

Finlandiya'nın ayrılması SSCB'ne zarar vermiştir. Bir ülke, bir halk ve işçi sınıfının bir kısmı burjuva dünyasının içinde kalmıştır. Genelde sosyalizm zarar görürken, emperyalist sistem bundan yarar görmüştür. Çünkü ayrılık gerici bir ayrılıktır. Bu bağlamda, her ezilen ulusun ayrılığı “ilerici” olur diye bir doğru yoktur. İlerici olmayanları komünistlerin desteklemesi de söz konusu olamaz. Gericiliği, gericiliğe hizmet eden, emperyalizme hizmet eden, şeriatçılığı güçlendiren, halkları köleleştirici ve burjuva özgürlüklerini ve en asgari burjuva hakkını bile elinden alan “ezilen ulus hareketi”ni desteklemek, Komünistlerin dünya görüşüyle terstir. Uğruna mücadele ettiği normlara karşı çıkan bir hareketi güçlendirmek, işte kendi kendine ihanet, kendinle çelişme böyle olur.

Ezilen bir ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma özgürlüğünün koşulsuz desteklenmesiyle, ayrılmasının proletaryanın genel sınıf çıkarlarına zarar veriyorsa, ayrılma isteğinin desteklenmemesi, birbiriyle çelişkili gibi gözükse de, soruna, ezilen dünya halklarının ve proleter devrimin çıkarları açısından yaklaşıldığında, bu çelişme, ezilen ulusun burjuvazisinin lehine değil, doğru olarak, proletaryanın genel sınıf çıkarları lehine tavır almaktan kaynaklanır. Çünkü, dünya işçilerinin ve ezilen halkların çıkarları; ulusal çitler ve burjuva zorbalığıyla örülü kapitalist sistem içinde kalmaktan değil,  burjuvaziye karşı birleşerek, sınıfsız topluma giden sosyalist bir dünya  kurmakla gerçekleşebilir.

Proletarya, belli bir ulusun ya da ulusların zorla bir devlet sınırları içinde tutulmasına karşı savaşımı ne kadar zorunlu ve doğru ise, ezilen ulus burjuvazisinin gerici emellerine ve kendi sınıf çıkarlarını o ezilen ulusun işçi ve emekçilerin çıkarı olarak göstermek istemesine karşı çıkması, teşhir etmesi de bir o kadar zorunlu ve doğrudur.

Oruçoğlu, Stalin'den aşağıdaki alıntıyı aktarıyor ve ekliyor:

 “Öyle durumlar olabilir ki, ezilen belirli bir ülkenin ulusal hareketi, proletarya hareketinin gelişmesinin çıkarlarına aykırı düşebilir. Böyle bir durumda, desteğin hiç söz konusu olmadığı açıktır,”[6]

Oruçoğlu'nun Marksist-Leninist ustalara getirdiği eleştiriler, elbette, burjuva ulusal haklarını esas alan liberal burjuva eleştirileridir. Birincisi, bu eleştiri de  zaman ve mekan kaybolmuş ve metafizik bir yöntemle soruna yaklaşılmıştır. Çünkü o, Marx-Engels ile Lenin ve Stalin dönemi arasında bir çağ değiştiğinin  kabulüne yanaşmıyor. Yazarı, anti-emperyalist olmayan hareketleri desteklemeye götüren anlayış; emperyalizm ve proleter devrimler çağını kabule yanaşmadığı, bu evre ile önceki evre arasındaki toplumsal nitel farkı yok saymasıdır. Ve bu aynı zamanda tarihsel materyalizmin reddidir.

“Bizim desteğimizi tayin eden şey, harekete önderlik eden sınıfın niteliği değil, hareketin demokratik içeriği ve haklılığıdır. Bu önderlik, kendi direniş sahası içinde komünist partisinin örgütlenmesine müsaade etsin veya etmesin, emperyalizme darbe vursun veya vurmasın bu gerçek değişmez."[7]

Oruçoğlu, görüşlerini net ortaya koyuyor. Kıvırma gereksinimi duymadan, en gerici ulusalcılığın desteklenmesinden yanadır. Bu nedenle de yazarın Taliban ve Talibanvari örgütlerle ve Zelenski vb.leri ile bir sorunu yoktur. Yeter ki dirensin. Oysa, İŞİD de direniyordu, biraz daha direnseydi ABD ve AB'nin “ulusal kurtuluş kahramanları” olacaktılar. Ve “Esed diktatörüne” karşı desteği “hak” edeceklerdi... Tabi, bu tür düşünce sahibi liberal sol aydınlarımız, büyük bir olasılıkla, bu “hak desteğini” esirgemezlerdi... Nitekim İdlip'de Batı emperyalizmin ve özellikle de emperyalist Türk devletinin açıktan desteklediği “Esed diktatörlüğüne karşı demokrasi savaşı veren ulusal hareket” (Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ) varlığını sürdürüyor. Oysa, HTŞ paramiliter faşist bir örgüttür.

Yazar, Marx'ın, “ezen bir ulus özgür olamaz” sözünü kullanarak, ezilen ulus gericiliğini (önderliğin niteliği ne olursa olsun) desteklenmesini sağlık veriyor. Marx'ın o sözündeki esas gerçeği, özgürlüğün ancak proletarya önderliğinden devrimlerle, yani sosyalizmle gerçekleşebileceğini es geçiyor.

Yukarıda da belirtildi. Proletaryanın her koşul altında ezilen burjuva ulus hareketini desteklemek gibi bir zorunluluğu yoktur. Ezilen ulus hareketlerinin emperyalizme darbe vurması önemlidir. Çağın en gerici sistemine karşı darbe vurmayan ya da onu güçlendiren bir ezilen ulus hareketi desteklenemez.  Bu tavır, “demokratik muhteva” ile karıştırılmamalıdır. Bu yukarıda açıklandı. Eğer Bolşevikler Oruçoğlu'nun ulusalcı reformist görüşlerinden hareket etseydi SSCB gerçekleşemezdi. Daha devrim öncesi ya da devrim anında -emperyalistlerin her türlü destek verdiği- ortaya çıkan ulusal hareketlere izin verilirdi ya da onlara ulusal devletlerini kurmalarına gözyumulurdu. Proletarya, burjuva ulusalcılığı için değil, ücretli kölelik sistemini, kapitalizmi ortadan kaldırmak için mücadele ediyor. Yazar ise, proletaryanın genel davasının çıkarları ve de sosyalizm yerine, ezilen ulus burjuvazisinin haklarını aradığı ve savunduğu için, alenen burjuva gericiliğini savunuyor.

Yazarın örnek verdiği, Bolşeviklerin, Kemalistleri ve Afgan Emirliği'ni desteklemesi; o günün koşullarında, 14 emperyalist ülke tarafından kuşatma altına alınmış, yeni sosyalist devletin daha kurulmadan bütün büyük haydut emperyalist cephe tarafından boğulmak istenmesi, bunun için her yolun denendiği bir ortamda, Türkiye ve Afganistan'da gerçekleşen ulusal hareketlerin kısmen de olsa emperyalizmi zayıflatığı gerçeğinin yanında, en asgarisinden, yeni sosyalist devlete bu cephelerden saldırıların önlenmesi söz konusu olmuştur. Afgan Emiri ve Kemalistler, sovyet devriminin ilk yıllarında “dost” olmuşlar, doğrudan Rus devrimine  saldırmamışlardır. Bu ulusal hareketlerin sovyet devrimine karşı bu dostane tavırları, onları,o süreçte sosyalizmin dolaylı müttefikleri haline getirmiştir.[8] Yazar ne kadar çaba harcarsa harcasın, Talibanvari hareket seviciliğini ve destekciliğini Bolşeviklerin ezilen uluslara ilişkin tavrına bağlayamaz. Arada,  dünya kadar görüş  farklılığı var.

Her şey kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir doğru önermesi, o günün koşullarında, Bolşeviklerin, ulusal kurtuluş savaşı veren ve emperyalizme şu veya bu oranda darbe vuran hareketlerle olan ilişki ve tavırlarını belirleyen temel kıstas; gerici ulusalcılığın mutlak olarak desteklenmesi penceresinden değil, emperyalizmi zayıflatması ve sosyalizmle olan dostane ilişkileri olmuştur.

Ayrılma Her Koşulda Desteklenir Mi

Lenin'den bir alıntı:

“'Demokrasinin tek tek talepleri', diyor Lenin, 'bunlardan biri olarak kendi kaderini tayin hakkı, mutlak bir şey değildir, tam tersine, genel-demokratik (şimdi genel sosyalist) dünya hareketinin küçük bir parçasıdır. Tek tek somut durumlarda parçanın bütünle çelişmesi mümkündür, o zaman parça atılmalıdır.[9]

Demek ki, UKKTH da mutlak bir şey değilmiş. Sosyalizmin genel çıkarları yanında rahatlıkla feda edilebilecek bir burjuva demokrasi hakları içinde kalan bir ulusal haktır. Burjuvazinin ulusal çıkarlarını sosyalizme yeğ tutan Oruçoğlu, elbette Lenin’in bu görüşüne katılmayacak ve “anti-demokratik” görecektir. Leninistler ulusların ortadan kaldırılması amacıyla mücadele ediyor. Çünkü uluslar ortadan kalkmadan komünist toplum gerçekleşemez. Yazarın, böyle uzun vadeli bir derdi ve amacı olmadığı için, ulusalcılığı kutsamayı birinci görevi olarak kabul ediyor.

1917 Bolşevik devrimi döneminde de Menşevikler, Sosyalist Devrimciler ve Rus Burjuvazisinin doğrudan temsilcileri Kadetler ve Karayüzler, “demokrasi” diye bağırıyorlardı, kurucu Meclis'in dağıtılmasına karşı çıkarlarken. Hatta, başta Kautsky olmak üzere  Alman sosyal-demokratları da, “böyle devrim mi olur, demokrasiyi yok ediyor” diye yüksek perdeden itiraz ediyor, Bolşevikleri  “anti-demokratik” davranmakla suçluyorlardı. Bütün burjuvazi ve revizyonistler, proletaryanın devrimi sırasında “demokrasi”yi anımsıyorlardı. Ve unuttukları ya da unutturmaya çalıştıkları burjuva demokrasisinin, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde bir burjuva diktatörlüğü olduğu gerçeğiydi.

Yazarın, savunduğu görüşler ve bu konuda Marksist ustalara getirdiği eleştirilerden çıkan sonuç; “bütün parçaya feda edilsin” diyor. Daha açıkcası, sosyalizm burjuva ulusalcılığına feda edilsin demek istiyor. Çünkü, ezilen ulus burjuvazisi “kendi kültürünü, dilini vs.” yaşamalıymış. Onlar ne zaman lütfederse, sosyalistler o zaman onların iktidarına son verir gibi ve sınıflar arası mücadeleden bi haber biri gibi hareket ediyor. Elbette o da biliyor, sınıflar arası çatışmanın ne demek olduğunu, ama, gönlü proletaryanın genel sınıf çıkarları ve sosyalizmden yana olmadığı için burjuva ulusalcılığın hukukunda kendine yer ediniyor.

Oruçoğlu, şeriatçılığın yanında yer almakta bir sakınca görmüyor:

“Bir ulusun dilini, kültürünü, tarihini ve bir bütün olarak uzamsal ve mekansal varlığını baskı altından kurtarma hareketi, onun erime ve yok olma politikalarına karşı direnme, var olup olmama hareketi yani böylesine haklı bir hareket doğası gereği ileri bir harekettir. Hangi sınıfın, zümrenin veya inancın önderliğinde olursa olsun, onun bu doğasıdır tayin edici olan. Şeriatçı ise gelir kendi şeriat devletini kurar, sınıfı ve cinsi baskı altına alır. Bununla beraber, erimeyi ve yok olmayı yaşayan dil, kültür, tarih ve bir bütün olarak toplumun kendine özgü yaşamı ise baskı altından kısmen kurtulur, canlanır, şu veya bu şekilde gelişme sürecine girer.

Oruçoğlu'nun burada kendiliğindenciliğine girmeyeceğim. Çünkü onda proletar sınıf hareketinin ve proletarya önderliğinde, sosyalizmin geliştirilmesi temelinde, toplumsal gelişmelere devrimci müdahale yoktur. Ondaki anlayış, “burjuva demokrasisi” içinde iktidar mücadelesine katılmak vardır. Burjuvazinin asla seçimlerle iktidarını vermeyeceğini bile bile bu tür görüşler ileri sürülebiliyor. Bu tavır: Devrimci değil, proletarya ile burjuvazi arasındaki keskin sınıf çatışmasından kaçan ve ürken, tipik bir küçük burjuva entellektüel vurdum duymaz kendiliğindenciliğidir. Burjuvazi müdahalecidir. Çıkarlarına saldırıldığında, bütün güçlerini ve olanaklarını ve bütün kolluk güçlerini devreye sokar. Ancak, yazarın burada savunduğu görüşlere bakılırsa, “reformist” demek bile, kendisine haksız bir niteleme olur. Tipik bir anarşizmdir. Anarşizm yanlış olarak “hareketlilik” gibi algılanır, oysa, kendiliğindenci bir ideolojidir. “Vurdu-kırdıları” kör kendiliğindenciliğin sınırları içindedir.

Yazar, yukarıdaki paragraftaki düşünceleriyle; açıktan en gerici, faşist ve şeriatçıların desteklenmesinden yanadır. Bu alıntıdaki görüşlerin ifade ettiği yer burasıdır. Ve böyle bir ulusal hareketin önderliğinden, ilericilik beklemek, ulusun özgürce gelişmesini beklemek olsa olsa Oruçoğlu gibi sol liberal aydınlara özgü olmalıdır. Örneğin Taliban. Taliban, Afgan ulusunun gelişmesini mi sağlıyor yoksa ulusal gelişmesi önünde engel mi? Yazarın düşüncelerine bakarsak, Taliban Afgan ulusunun ulusal kültürünü yaşatacak ve geliştirecektir. “Yazar, bir de bu düşüncelerini, Kabil'in orta yerinde şeriatçı Taliban faşistlerin saldırısı altındaki, ölüm de dahil her türlü belayı göze alıp, burjuva demokrasisi içindeki en asgari düzeydeki özgürlüklerini isteyen Afganlı kadınlara da anlatsa”, diyesi geliyor insanın...

Taliban'ı “anti-emperyalist” ulusal bir hareket görmek, düpe düz insanların gözünün içine baka baka “şeriat iyidir” korosuna katılmak olduğu gibi, Talibanı besleyen emperyalist ve bilimum gerici ülkeleri şeriat karşıtı “ulusalcı” kabul etmektir. Bu tür gerici siyasi zırvalar, olsa olsa, kitleleri aldatmak için, başta ABD olmak üzere, diğer emperyalistlerin yanı sıra, petrol kuyuları üzerine oturmuş Körfez kralcıkları, İran mollaları ve Erdoğan gibi dinbaz sahtekarların argümanlarına ortak olmaktır. Ve bu anlayış, emperyalizmin, komünizme karşı oluşturduğu “yeşil kuşak” gerici siyasi projesine doğrudan övgüler dizmektir.

Rus sosyal emperyalizminin Afganistan'ı işgali ve peşinden ABD ve diğer Batılı emperyalistlerin büyük emperyalist rakipleri olan Rus sosyal emperyalistlerini orada zayıf düşürmek için, en gerici “ulusal” hareketleri nasıl ortaya çıkardıkları bilinir. Hiçbir ilerici Afgan ulus hareketi desteklenmez, tersine en koyu şeriatçılığı savunan hareketlere doğrudan her türlü destek verilir. ABD ve Batı merkezlerinde din dersi (islamın “muhteşemliği” üzerine) kitaplar bastırılır ve Afgan topraklarına ulaştırılır. Kısmen burjuva anlamda ilerici olan Afgan hareketlerinin hepsi yenilir ve en gerici,  şeriatçı-faşist Talibanın ayakta kalması sağlanır ve sonunda ülke bu şeriatçı-faşist örgütlenmeye teslim edilir. Taliban gerçeğinin özü budur.

Bir de Kaypakkaya'yı dinleyelim:

“Türkiye'nin Sınıf Bilinçli Proletaryası, Kürt ulusal sorununda, Kürt Ulusunun Ayrılmasını Ne Zaman Destekler, Ne zaman Desteklemez” başlıklı bölümde, Kaypakkaya şöyle diyor:

“Hangi ulustan olursa olsun,  sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurması sorununa, devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurması, Türkiye Kürdistanı'nda  proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesi ve başarıya ulaşması olanağını artıracaksa, hangi ulustan olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası bizzat ayrılmayı destekleyecektir.”

Devamında, Kaypakkaya, desteklemenin koşulunuda şöyle sıralıyor;

“Eğer ayrılma, Türkiye Kürdistanı'nda proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin ve başarıya ulaşmasını geciktirecekse, zorlaştıracaksa, hangi ulustan olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektir.” [10]

Kaypakkaya ML düşünceye sahip olduğu için böyle ulusal sorunda, sorunu doğru olarak koyuyor. Ezilen ulus konusunda, esas olarak proletaryanın sınıf çıkarlarına göre soruna yaklaşıyor. Ama, Kaypakkaya'nın bu görüşü, “Şehy Sait İsyanı”nda takındığı tavırla çelişmiyor. “Demokratik muhteva” reddedilmiyor. Aynı, Lenin ve Stalin’in sorunlara yaklaştığı gibi yaklaşıyor. UKKTH ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını bir hak olarak destekliyor, ama ayrılma pratik bir sorun haline geldiğinde, destekleme-desteklememe  sorunu, sınıf bilinçli proletarya tavrını, proletaryanın genel çıkarlarına göre belirliyor. Yani, yazarın yaptığı gibi, mutlak bir şekilde ezilen ulus burjuvazisinin çıkarlarına göre değil!

Kaypakkaya'nın Türkiye Devrimci Hareketi'nin en önünde yer almasına neden olan düşüncelerinin ilklerinden biri de, Kürt ulusal sorunu konusundaki ML düşünceleridir. O'nu, bütün sosyal şovenist ve ezilen ulus reformistlerinden ayıran bu düşünce, hala canlılığını korumaya devam etmektedir.

Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağında Ulusal Sorunun Ele Alınış Biçimi

Önce burada, ML'lerin ulusal sorunu, emperyalizm ve proleter devrimler çağında nasıl ele aldıklarını, Stalin'den bir aktarımla netleştirelim:

1- Ullusal sorun ile sömürge sorunu, Sermaye iktidarından kurtuluş sorunundan ayrılamaz sorunlardır.

2- Emperyalizm (kapitalizmin en yüksek biçimi), tüm haklarından yararlanmayan ulusların ve sömürgelerin siyasal ve  iktisadi uyruklaştırılması olmaksızın varolamaz.

3- Tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler, sermaye iktidarı yıkılmadıkça kurtulamazlar.

4- Tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler, emperyalizm boyunduruğundan kurtulmadıkça, proletaryanın zaferi sağlam olamaz.[11]

Burada da net olarak belirtilmiştir. Emperyalizm ve proleter devrimler  çağında, ezilen ulus sorunu proleter devrimler sorunudur. Ondan bağımsız ve ona bağlanmayan ezilen ulus sorunu ele alınamaz.

Oruçoğlu'nun sorunu ortaya koyuş biçimi, Marksist Leninist dünya görüşü temelinde değil, tamamiyle ezilen ulus burjuvazisinin bakış açısıdır ve elbette ki, ezilen burjuvazi de sorunu kendi sınıfsal çıkarları açısından ele aldığı için, “kurtuluşu” sadece bağımsız bir devlet olmakta görüyor.

Bir kere daha anımsatalım:

Leninizm ve Rus sosyalist devrimi tanıtlamıştır ki;

“...Ulusal sorun, proletarya devriminin genel sorunun bir parçasıdır, proletarya diktatörlüğünü sorunun bir parçasıdır.[12]

Bugün, İrlanda, Kürdistan, Tamiller, Batı Sahra, Filistin ve daha bir çok ulusal sorun çözülebilmiş değildir. Ve emperyalizmin, bağımsız devletleri (Örneğin, Panama, Haiti, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen vd.)  işgalleri ve açıktan silahlı saldırıları da devam ediyor. Kürdistan'daki mücadelenin yakından tanığıyız ve biliyoruz. PKK, bu sorunu çözmek için yaklaşık 40 yıldır savaş yürütüyor. Filistin Meselesi daha eski ve 1946'lardan beri, Filistin ulusunun Siyonist İsrail devletine karşı mücadelesi devam etmektedir. Şunu net olarak ortaya koymalıyız: Türkiye'deki Kürt sorunu, Türk işçi sınıfı ve emekçilerin açıktan desteği ve mücadelesi olmadan çözülemez. Bu bağlamda, Kürt sorununun çözümü, Türkiye'deki sosyalist devrime doğrudan bağlıdır.

Barzani hareketinin ise, geldiği nokta açıktır, emperyalist müdahale sonucu belli bir özerklik almasına karşın, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulabilmiş değildir ve Türk emperyalist devletinin desteği ile PKK'ya saldırmaktadır. Yani, bölge gericiliğinin ve emperyalizmin piyonu durumundadır. Ve ayrıca, Irak Kürdistanı emperyalist sermayeye peşkeş çekilmekte, özellikle de emperyalist Türkiye'nin bir nevi fiili denetimi altına girmiştir. Türkiye'nin Barzani bölgesinde onlarca askeri üssü vardır. Barzanilerin denetimindeki petroller Türk devletinin kontrolü altında, uluslararası pazara sürülmektedir. Ve Barzani bölgesi, Türk tekellerinin açık ve doğrudan meta pazar alanıdır.

Suriye Kürtleri (PYD), emperyalist Türk devletinin bütünüyle işgalinden korunmak için ABD'nin çıkarlarını bölgede özerk (federasyon) varlığını sürdürme durumunda kalmıştır. İki emperyalist kamp arasındaki çelişmeden yararlansa da, emperyalistler arasındaki bu çelişmeden bağımsız olarak varlığını sürdürememektedir.[13]

İran Kürdistan'ındaki durumda farklı değildir. Buradaki Kürt ulusunun kurtuluşu da İran proletaryasının mücadelesinden ayrı ele alınamaz.

Tamiller, Filistin, Kürdistan ve İrlanda sorunu, doğrudan proleter devrimlerin sorunu olmuştur. Her ezilen ulus, ezen ulus proletaryası ile ortaklaşa ve birlikte, emperyalizmle ve işgalci güçlere, daha doğrusu ezen ulus egemenlerine ve emperyalizme karşı mücadele ederek kurtuluşlarını gerçekleştirebilirler. Bu mücadele, sosyalizm mücadelesinden ayrı ele alınamaz. Komünistler, ezilen ulus sorununda esas olarak bu ML perspektifi gözönünde bulundurmalıdırlar.

Tamiller gerçeği ise, çok acı bir gerçektir. Orda da dünyanın gözü önünde açıktan Tamil soykırımı yapılmıştır. Hindistan emperyalizminin açık desteği ve koruması altında, Sri Lanka faşist devleti tarafından 70-100 bin arası Tamilli katledilmiştir. Bugün, bütün Batılı emperyalist devletleri tarafından desteklenen emperyalist siyonist İsrail devletinin Filistin ulusuna yönelik soykırımı da içerik olarak aynıdır. Ne var ki, Sri Lanka devletinin yaptığı Tamil soykırımı gündeme dahi alınmamış ve hızlıca unutulmaya bırakılmıştır.

Sonuç Olarak

Bütün bu gerçekler, biz Marksist-Leninist-Maoistlere; ezilen ulus sorununun proleter devrimler sorunu olduğu gerçeğini net olarak göstermektedir. ML dünya görüşü temelinde sınıf bilinçli proletarya partileri tarafından işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlenmesi ve sosyalizmi gerçekleştirmesinin aciliyetini ve başka da bir kurtuluş yolu olmadığını gösteriyor.

Gerici örgütlerden “ulusalcılık”, “devrimci direniş”, “anti-emperyalizm” ve genel bir devrimci gelişme beklemek, düpe düz gerici burjuva sahtekarlığıdır. Emperyalizmin, islam ülkeleri için oluşturduğu “yeşil kuşak projesi”nin ürünü dinci-faşist örgütlenmeleri “devrimci” olarak lanse etmek, bunların “ezilen halkların kurtuluşu için savaşıyor” argümanlarını ileri sürmek, olsa olsa saf devrimcilikten öte, emperyalist ideolojik manipülasyonun aracı durumuna düşmektir. Bir zamanlar İran'ı, ABD emperyalizmine karşı çıktığı için “anti-emperyalist” sananlar, bedellerini ağır bir şekilde ödediler ve hala ödemeye devam ediyorlar.

Komünistlerin, gericiliği, gerici ulusal burjuvaziyi,  belli emperyalist güçlere bağlı dinci-faşist örgütlenmeleri “her koşulda” destekleme gibi bir görevleri asla olamaz. Ya da iki emperyalist kamp arasındaki savaşta birinden birinin yanında yer alan bir gücü destekleme durumuna düşemez ve emperyalist anavatan savunusu yapamaz. Proletaryanın kendi bağımsız sınıf tavrı vardır ve bu davayı güçlendirecek devrimci olanakları doğru bir şekilde değerlendirip ona göre politikalar belirlemelidir.

Sınıf bilinçli proletaryanın esas perspektifi; sosyalist dünya devrimini geliştirmek için, uluslararası proletaryanın devrimci birliğini sağlamak, mücadelesini geliştirmek ve anti-emperyalist ulusal hareketleri destekleyerek, proletaryanın sosyalizm davasında devrimci ve ilerici müttefiki haline getirmek olmalıdır. Dünyanın en gerici, faşist, şeriatçı-faşist ve komünizm düşmanı hareketlerine arka çıkmak, onlardan “anti-emperyalist” bir tavır beklemek, uluslararası burjuvazinin saldırıları karşısında paniğe kapılıp, proletaryanın sosyalizm davasına güvenmemekle ile doğrudan bağlantılıdır.

17.01.2024


[1]           https://gazetepatika22.com/milli-hareketler-karsisinda-tavir-sorunu-147751.html 20 Aralık 2023

[2]     Oruçoğlu'nun “Afganistan (Sovyet İşgali) Kitabından haberim yoktu ve 1980'de Partizan dergisinde de yayınlanmış. O zaman'da okumamışım. Çünkü 1980'nin Ocak ayında tutuklanmıştım. Bu kitap'tan, U. Töre Sivrioğlu'nun “ “Afganistan Tartışmaları Üzerine (M. Oruçoğluna Yanıt)” 12 Ocak 2024 (https://gazetepatika22.com/u-tore-sivrioglu-yazdi-afganistan-tartismalari-uzerine-m-orucogluna-yanit-148675.html) yazısını okuyunca haberim oldu. Oruçoğlu'nun bu kitaptaki anlayışları TKP-ML'nin görüşleri olarak mı yayınlandı bilmiyorum. Böyleyse çok geri bir yaklaşım. Sivrioğlu'nun kitaptan aldığı alıntılara bakılırsa, Oruçoğlu, daha o zamandan talibanvari örgütleri övmekte ve hatta “anti-emperyalist” görmekteymiş. Bu görüşleri yayınlayan Partizan dergisi de mi bu görüşteydi bilmiyorum. Böyleyse Kaypakkaya ile ters düştükleri açık.

[3]     Stalin, Bütün Esreler C VI, sf. 137, İnter Yayınları

[4]

[5]              Lenin'den aktaran Stalin, agC, sf. 143-144

[6]     Stalin, Eserler, C VI, sf. 138, Leninizmin Sorunları, sf. 63, Birinci Baskı, Sol Yayınları

[7]     Oruçoğlu, agm

[8]           Bu tür tartışmalarda, ÇKP-Komuntang “ittifakı” sık sık örnek verilmektedir. Oysa, Çan Kay Şek, ÇKP’nin bütün önerilerini kabul etmiştir. Bugün bazıları, dinci-şeriatçı gerici örgütlerine “şanlı direniş” ve “anti-emperyalizm” övgüleri dizerken, ÇKP'nin bu anlaşmasının içeriğini değil, sadece lafzını dikkate alıyorlar.

                Çan Kay Şek’in kabul ettiği koşullar:

                “(1) Guomindang’ı ve milli hükümeti yeniden örgütleyerek, Japon yanlısı grubu atmak ve Japon aleyhtarı unsurları kabul etmek;

                (2) Şangahay’daki yurtsever önderleri ve diğer bütün siyasi tutukluları salıvermek ve halkın özgürlüklerini ve halklarını güvence altına almak;

                (3) ‘Komünistleri bastırma’ siyasetine son vermek ve Japonya’ya karşı direnmek için Kızıl Orduyula ittifak yapmak;

                (4) Japonya’ya karşı direnme ve ülkeyi kurtarma siyasetini saptamak için, bütün partilerin, grupların nüfusun bütün kesimlerinin ve orduların temsil edildiği bir milli kurtuluş konferansı düzenlemek;

                (5) Çin’in Japonya’ya karşı direnmesine yakınlık duyan ülkelerle işbirliğine girmek; ve

                (6) Ülkeyi kurtarmak için diğer özel yöntem ve araçları benimsemek.Mao Zedung, Seçme Eserler C.1, sf. 327, Aydınlık Yayınları

[9]     Lenin'den aktaran Stalin, Eserler, C VI, sf. 138

[10]    İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 252,  Ocak 1992, Umut Yayımcılık

[11]    Stalin, Esreler, C VI, sf. 132-133, İnter Yayınları

[12]    Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sf. 220, Dördüncü Baskı, Sol Yayınları

[13]    PKK ve PYD ile, Taliban, Hamas vb. dinci, şeriatçı örgütlenmeler asla aynı kefeye konamaz. Birinciler komünistlerin ve uluslararası proletaryanın müttefiki ilerici ve demokrat hareketlerdir. Duruşları, uluslararsı proletaryanın mücadelesine katkı sunmaktadır. İki farklı siyasi yapılanma arasında ideolojik ve siyasal olarak nitelik bir fark vardır.Oruçoğlu, kıyaslama yapmaya çalışırken bu (devrimcilikle-karşı devrimcilik arasındaki) nitel  gerçeklerin görülmesine, gönlünün razı olmadığı görülüyor ve elmalarla armutların aynı kefeye konulmasını, okuyucularına salık veriyor.

 

Bir Devrim Yapmalıyız!

Emperyalist dünya sistemi tam bir kaos içinde. Dünyaya egemenler ama dünyayı yönetemiyorlar. Soygun, sömürü ve savaş düzenleri her yönde çatırdamaya başaldı. Bir türlü azami karlarını istedikleri düzeye çıkaramıyorlar. Emperyalist sistem SOS veriyor. Ücretli kölelik üzerine kurulu aşırı kar ve aşırı üretim sistemi yürümüyor. Dünyanın toplam GSYH 105 Trilyon dolar iken, toplam borçları 310 trilyon doları geçmiş durumdadır. Bir taraftan devasa sermaye büyüklüğü, bir taraftan ise, muzzam bir yoksullaşma, yoksunlaştırma ve çürüme at başı gidiyor.

Bir devrim yapmalıyız: Bütün savaşları ortadan kaldırmak için!

Emperyalist ve gerici savaşlar birbirini kovalıyor. 21. yüzyılın daha şafağında Afganistan, Irak, Suriye, Kürdistan, Yemen, Ukrayna derken, İki büyük emperyalist haydut kamp arasına sıkışmış Filistin halkı boğazlanıyor. Bütün emperyalistler, tasmalarından boşanmışcasına, dünyayı yeniden aralarında paylaşmak için savaşa hazırlanıyorlar. İşçi sınıfı ve emekçilerin tüm birikimlerini ellerinden alıp silahlanmaya harcıyorlar. Kitlelerin sesini boğmak ve olası ayaklanmaları bastırmak için faşizan yasaları birer birer uygulamaya sokarken, demokratik hak ve özgürlükleri zorla gasp ediyorlar. Birbirlerini atom bombasıyla tehdit ediyorlar. Uluslararası proletaryanın büyük öğretmenlerinden Lenin demişti; “soygun düzeninde, emperyalistlerin kaçınılmaz en temel bölüşüm seçeneği emperyalist savaştır!”

İnsanlığı ve Doğayı kurtarmak ve korumak için acilen bir devrim yapmalıyız!

Emperyalist-kapitalist sistem, doğayı ve insanlığı yok ediyor. Doğanın ekolojik dengesi geri dönüşümsüz bir şekilde tahrip olmuştur. Çevre felaketi emperyalist sistemin felaketiyle birlikte derinleşiyor. Tüm canlıların ve insanlığın varlığı tehdit altındadır.

Yaşam hakkımızı korumak için bir devrim yapmalıyız!

Emperyalist dünya sistemi gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla göstermeye başladı. Çok sözünü ettikleri burjuva “demokrasi”si, “insan hakları” vb. gibi kavramlar artık onlara her yönüyle lüks geliyor. Emperyalistlerin yarattıkları yıkım ve tahribat nedeniyle, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan emekçilerin, “demokrasi nümünesi” AB'nin dikenli tel örgüleri ve ölüm denizlerinde yaşamları son buluyor. Ve hazırlandıkları 3. emperyalist paylaşım savaşında atom bombasını kullanmanın hazırlığını yapıyorlar.

Bir devrim yapmalıyız, halklar öldürülmesin, soykırımlar son bulsun diye!

Dünyanın en mazlum halkları arasında olan Filistinliler ve Kürtler katlediliyor. Filistin halkı bütün ABD ve Batılı emperyalistlerin emri ve desteği ile siyonist İsrail emperyalist devleti tarafından yok ediliyor. Gazze'de soykırım yapılıyor. Binlerce Filistinli, bütün dünyanın gözleri önünde vahşice öldürülüyor. Emperyalist Türk devleti, Rojva'nın tüm alt yapılarını bombalayarak yok ediyor. Afrika kıtasının halkları emperyalist tekellerin çıkarları uğruna birbirine kırdırılırken, açlık ve yoksulluğa mahkum ediliyor.

Sınıfları, sınırları ve sömürüyü ortadan kaldırmak için bir devrim yapmalıyız!

Sermaye büydükçe işçi sınıfı ve tüm emekçiler daha fazla yoksullaşıyor, daha fazla acı ve zorluklarla karşı karşıya kalıyor. Emperyalist burjuvazi, Uluslar arası işçi sınıfı ve ezilen halkların birliğini bozmak için milliyetçi ve faşist argümanları kullanarak, burjuvazinin ücretli sömürü sistemini gizlemeye ve aşırı sömürü üzerine kurulu kendi kanlı diktatörlüklerini sürdürmeye çalışıyorlar.

Fazla gecikmeden emperyalist-kapitalist sistemi yıkıp sosyalizmi kurmalıyız!

Doğayı ve insanlığı kurtarmak, sömürü ve sınıfları ortadan kaldırmak, silahlanmaya ve savaşlara son vermek ve insanın doğa ile uyumlu yaşamaları için, acilen sosyalizme ihtiyacımız var. Emperyalist kapitalist sistem kendiliğinden yıkılmayacaktır. Buna karşı, bütün ülkelerin işçi sınıfı ve ezilen halkları emperyalist-kapitalist sisteme karşı ayağa kalkarak, kendi sistemleri sosyalizm için mücadele etmelidirler.

Bütün bu nedenlerle; Özak Tekstil işçilerinin ve daha onlarca işçi direnişlerini, burjuvaziden ikitdarı almak için birleştirip; 2024 yılında, faşizme, emperyalist savaşlara ve ücretli kölelik sistemine karşı komünist saflarda örgütlenerek, sosyalist bir dünya için HEMEN ŞİMDİ SOSYALİZM! şiarını haykırmalıyız. İnsanlığın başka bir kurtuluş yolu yoktur!

Herkese iyi yıllar!

28.12.2023

 

Emperyalist Kamplar Arasına Sıkıştırılmış Bir Halk: Filistin

Filistin-İsrail sorunu olarak bilinen ve esas olarak da Filistin topraklarında İsrail'in kurulmasının teorik ve politik temeli 1890'lı yılların sonunda atılıyor. 1. emperyalist paylaşım savaşıyla koşullar olgunlaştırılıyor. 2. emperyalist dünya savaşı sonrası ise emperyalist burjuvazi, Filistin'i parçalamayı ve orda İsaril devleti inşa etmeye karar veriyor ve bunu Filistin halkının soykırıma uğratma pahasına gerçekleştiriyorlar. Alman emperyalizmi tarafından soykırıma uğratılan yahudi halkı, bir başka ulusu (Filistinlileri) soykırıma uğratarak kendi ulusal varlığını inşa ediyor. Bu, emperyalizmin günümüze kadar gelen, halkları birbirine kırdırma politikasının, her geçen gün daha büyük acıların yaşandığı, yaşatıldığı somut bir örneğini oluşturmaktadır.

Ancak, Filistinlilerin yaşadığı son soykırım, Yahudi işçi ve emekçilerin yaptığı bir soykırım değil, faşist İsrail devletinin yaptığı bir soykırımdır. Halklar biribirine kırdıran burjuvazinin politikasıdır. İsrail'i inşa eden, değişik ülkelerde palazlanmış, başından beri de Siyonist burjuvazidir. Yahudi halkının salt yahudi olduğu için kırılmamak, baskı görmemek, dıştalanmamak için elbette bir talebi vardı. Kendi dinini özgürce yaşamak ve yahudi olduğu için öldürülmemek. Ama bu haklı özlem ve istem, bir başka ulustan halkı yoketmek pahasına ve onların ülkesini zorla işgal etmeyi kapsamıyordur. Ya da bunu içermemelidir. Halkların böyle bir talebi olamaz. Büyük bir soykırımı da içinde barındıran bu zalimlik ve vahşet, olsa olsa bir avuç burjuvazinin talebidir. Soykırım, bir ulustan halkınm katliamlara uğratılmasıyla sınırlı olmayıp, topraklarından zorla sürülmesi de bir soykırımdır. Bu nedenle, İsrail siyonist devleti soykırımcı ve işgalci bir devlettir. İsrail devletin bu karakteri net olarak belirtilmelidir. Bu belirleme salt 7 Ekim 2023 tarihiyle başlayan katliamlardan dolayı değil, başından beri Filistin halkının topraklarından zorla kovulmasıyla doğrudan ilgilidir. Yüz yıllardır yahudi halkının bütün ülkelere dağılması gibi, şimdi Filistin halkı bütün dünya ülkelerinde dağılmış durumdadır. Kapitalist barbarlık halkları yıkıma uğratmaktadır.

Yaklaşık son 80 yıllık süreçte, Filistin halkı, emperyalistler tarafından desteklenen İsrail siyonizmi tarafından parça parça yok edilerek ve tarihten silinircesine bugünkü duruma gelindi. Daha 80 yıl öncesi tamamıyle Filistin ulusuna ait olan ülke-vatan, İsrail siyonist devleti tarafından zorla Filistin ulusunun elinden alınarak, işgal edilerek, bugün hemen hemen bütünüyle işgalci emperyalist İsrail devletinin eline geçmiş ve ele geçiremediği yerleri de kontrol altına almıştır.

Filistin ulusu şu anda yok olmama, tarihten silinmemek için mücadelesi veriyor. Bütün dünyanın gözü önünde bir ulus katliamlara ve soykırıma uğratılıyor. Dünya halkları büyük tepkiler göstermesine karşılık, özellikle başını ABD emperyalizminin çektiği batlı emperyalistler, bölgeye tamamıyle egemen olmak işgalci emperyalist İsrail'in saldırganlığını silah ve sermaye olarak destekliyorlar.

7 Ekim Saldırısı ve “Aksa Tufanı” Değerlendirmesi

7 Ekim'de Hamas önderliğinde Gazze'den İsrail'e “Aksa Tufanı” adı altında büyük bir saldırı düzenlendi. Bazı kaynaklar, bu saldırıyı çok abartarak “tarihi saldırı”, tanımını kullanırken, özellikle bir çok devrimci ve komünist örgütler ise, “büyük bir direniş”, “tarihi bir atılım” vb. gibi tanımlamalar yapmakta bir beis görmediler.

Herhangi bir olayı, saldırıyı, savaşı, direnişi değerlendiririken, soruna, ML dünya görüşü temelinde

işçi sınıfının ve daha genel anlamda ise halkların çıkarları açısından yaklaşmak gerekir. Ve elbette bir saldırı, onu yapan sınıfın, örgütün sınıfsal niteliğinden bağımsız ele alınamaz ve alınmamalıdır.

Sorun, Filistin halkının yaşadıkları karşısında duygusalığa kapılmadan analiz edilmelidir. Ne var ki, bir çokları, bazı gericilerin değerlendirmesinden farklı bir değerlendirme yapmadılar. Hatat bazıları TC cumhurbaşkanı Erdoğan ile benzeşir tanımlamaları yaptılar.

Genel anlamda Filistin halkının direnişi ve mücadelesi ve bunun desteklenmesi ile Filistinli örgütlerin hepsini aynı kefeye koymak doğru bir değerlendirme olamaz. Gerici, faşist-dinci ve ilerici örgütlenmeleri aynı sepetin içine koyarak aynıymış gibi ele almak MLM (Marksist-Leninist-Maoist) bir değerlendirme olamaz. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de gerici, faşist ve işlerici örgütlenmeler net olarak birbirinden ayrılmalıdır.

Genelde, ezilen ulus, sömürge ulus vb. gibi yerlerdeki örgütlenmeler arasındaki sınıfsal ve dünya görüşü farkları görmezden gelinerek aynı kefeye konulup, “direniş örgütleri” gibi tanımlamalar yapılıyor. Bu aslında son yıllarda burjuvazi tarafından bilinçli olarak geliştirlen ve bir çok küçük burjuva kesim tarafından benimsenen ve savunulan “Queerdenk” (“çarpaz düşünce” ya da Türkiye de varolan -kısmen- “kızılelma” gibi, ve daha açıkcası; farklılıklarımız olsada ortak yanlarımız var ve bunu esas almalıyız gibi...) anlayışının ve bileşiminin aynısı denebilir. Yani, sınıf farkını dünya görüşü temelinde hareket etme yerine, ideolojileri birbiriyle çatıştırma yerine, birleştirme analayışıdır. Bu anlayış, özellikle Korana salgınından sonra yagınlaştırıldı. Burjuvazi de kitlelerin sınıfsal mücadeleden ve ML düşüncelerden uzaklaşması için bunu desteklemektedir. Faşist, sağcı ve kendine “sol”cu diyen kesimlerde queerdenk'in içinde yer alıp ortak hareket ediyorlar. Ama esas olarak sağcı bir niteliğe sahiptir ve faşist, anti-semitist ve anti-komünist karakteri de vardır.

Bunu açıklamamızın nedeni, Filistin “direnişi” içinde yer alan örgütlerin aynı kefeye konmasıdır. Oysa Hamas ve İslami Cihad ile “ortak operasyon” içinde yer alan ileirci, demokrat ve devrimci örgütlerin güçleri çok zayıf olduğu bilinen bir gerçektir.

Ancak bu örgütlerin 2018 yılında oluşturdukları işgale karşı “Filistin Direniş Grupları Ortak Operasyon Odası„ içinde güçleri oldukça zayıf. Etkin olan Hamas ve İslami Cihad grupları ve bunların başta İran ve Katar olmak üzere, bölgedeki emperyalist ve gerici devletlerle doğrudan bağlantıları var ve bu ülkelerin haberi ve onayı olmadan bu tür büyük saldırılara girişmeleri olduklça zayıf bir ihtimal. Özellikle 7 Ekim 2023 saldırısı İran ve Katar destekli olasılığı güçlüdür. Hamas ilk doğuşu sırasında, FKÖ'ye (Filistin Kurtuluş Örgütü) karşı İsrail tarafından desteklendiği bilinmektedir. FKÖ'nün zayıflaması ve güçlü bir Filistin örgütlenmemesinin önüne geçmek için İsrail siyonizmi ve ABD bu tür dinci örgütleri desteklediği ve hatta örgütlediği, silahlandırdığı biliniyor. Afganistan ve Suriye'deki dinci faşist örgütlerin güçlendirilmesi ve varlıkları bunun açık örenğini oluşturmaktadır.

7 Ekim saldırısının sınıfsal ve ideolojik karakterinin belirleyen esas olarak da Hamas ve İslami Cihad (İC)'dır. Dinci-faşist islami örgütlere özgü bir saldırı biçimidir. Yani intihar saldırısıdır. Ama bu, bireysel bir intihar saldırısı değil, en az 2 milyon Filistinli üzerine oyanan bir intihar saldırısıdır. Bunu Taliban, İŞİD, Müslüman Kardeşler ve benzeri islami dinci örgütler yapmaktadır.

7 Ekim saldırısı, askeri ve siyasi açıdan büyük bir fiyaskodur. Özellikle askeri açıdan böyledir. Düşmana yönelik bir saldırı karşısında, düşmandan gelecek saldırı da hesaplanmak durumdadır. Bunun hesabını yapmadan “ne olursa olsun” diye bir saldırı ya da bir eylem yapılamaz. Bu bir yanıyla anarşistçe bir taktik olurken, esas olarak da halkını düşünmeden yapılan ve karşı devrimci bir içerikte olan saldırıdır.

Aksa Tufanı” saldırısı özünde bir intihar saldırısıdır. Belki çaresizliğin bir intihar saldırısıdır. Ancak, Filistin halkının şu anda ve bugünkü koşullarda böyle bir intihar saldırısına gereksinimi yoktu ve bu daha büyük bir imhayı ve yok olmayla karşı karşıya bırakıyordu ve öyle oldu. Gerisini düşünmeden yapılan bir saldırıyı başka türlü adlandırmak pek doğru olmaz. Nitekim son elli günlük yaşananlara bakılınca, İsrail devleti salt taktik olarak bir şeyler değil, staratejik olarak kazanım elde ederken, aynı ölçüde Filistin halkı kaybetti ve çok ağır bir yıkımla, soykırımla karşı karşıya kaldı. Daha doğrusu soykırıma uğratıldı. Ve bunun karşısında “şanlı direniş”, “tarihi direniş”, “tarihi bir atılım” olarak lanse edilen “Aksa Tufanı” sahipleri ise, halkını korumayı bırak, halkını, İsrail siyonist devletinin vahşetinin “insafına” bıraktı. 1. ve 2. İntifa'da kitleler vardı. Ama burada kitleler savaşın içinde değil, açık hedefindeydi.

Hamas ve İslami Cihad Filistin Halkın Temsilcisi Olamaz

Hamas ve İslami Cihad gibi dinci-faşist örgütlenmeler Filistin halkının temsilcisi olamaz ve kabul edilemez. Bir çok ilerici ve komünist örgütlenmeler, Hamas'ı adeta Filistin halkının “direniş örgütü”, temsilcisi olarak kutsadılar ve onun sınıfsal karakterini dinci-faşist yanını görmezden geldiler. İlerici ulusal bir hareket olarak lanse etmeye çalıştılar. Hatta bazıları PKK1 ile özdeştirdiler.

Hamas programı ve ideolojisiyle dinci-faşist bir örgütlenmedir. İran ve Katar gibi emperyalist ülkelerle doğrudan bağlantısı vardır ve onların hizmetinde bir örgütlenmedir. Özellikle İran'ın bu örgüt içinde büyük bir etkinliği vardır. Dinci-faşist Taliban ve dinci-faşist İŞİD ne kadar “ilerici” ise, bu örgüt de o kadar “ilerici”dir. Taliban ne kadar Afgan halkının “temsilcisi”yse, Hamas'da Filistin halkının o kadar “temsilcisi”dir. Birinin bir ülkeye olması ve bir diğerinin küçücük bir toprak parçasına sıkıştırılmış yaklaşık 2 milyondan fazla insanın yaşadığı Gazze'ye hakim olması, yönetmesi, sorunun özünü değiştirmez. Hamas ve İslami Cihad'ı Filistin halkının temsilcisi kabul edenler ve onların eylemlerini destekleyenler, niteliksel ideolojik ayrımı ortadan kaldırarak, İsrail'e karşı çıkanı herkesi aynı kefeye koyma hatasına düşüyorlar. Ve emperyalist burjuva destekli, günümüz küçük burjuva modası “Queerdenk” ideolojisnini etkisi altında kaldıklarını göremiyorlar. Oysa, İsrail'in en büyük düşmanı İran'a egemen olan faşist molla rejmidir. İran'ın faşist Molla rejmiyle devrimci ve komünistlerin ortak bir yanı olamaz.

Komünistler, ulusal hareketleri destekleme kıstası; uluslararası proletarayanın mücadelesine hizmet ediyorsa, emperyalizmi zayıflatıyorsa destekler. Bir emperyalizme karşı çıkarken, bir başka eperyalizme dayanarak ve onun açıktan her türlü desteğini alarak hareket etmek, proletaryanın genel çıkarlarına hizmet etmez. Emperyalistler arası çelişmelerden yararlanmak ile emperyalist bir güce bağlanarak diğerine karşı savaşmak, emperyalistler arası hegemonyanın bir parçası ve aleti olmaktan öteye gidemez.

Bazıları Haması'ı desteklemelerine gerekçe olarak, “ÇKP-Koumintang” ittifakını gösterecek denli gerçeklikten uzaklaşıyorlar. Koumintang Sun Yatsen'in önderliğinde kurulan ilerici bir parti iken süreç içinde gericileşti ve Komünistlere karşı savaştı. Aynı Koumünitang Japon emperyalizmine karşı ÇKP ile ittifak kurdu. Koumintang'ın şefi Çankay Şek, Sun Yatsen'in üç halk ilkesini kabul ettiğini ilan etmiştir. Japon emperyalizmine karşı kurulan Birleşik Cephe bundan sonra güçlenmiştir.2

 

Türkiyeli devrimci ve komünistler, Türkiye'deki Hizbullah (legal adıyla Hüda Par) ile hangi koşulda ittifak yapabilir ki? Ya da ititfak yapılacak bir güç mü? Elbette ki hayır! Hizbullah (Hüda Par) dinci-faşist bir kontra örgütlenmedir. Hamas'ın ve İslami Cihad'ın bundan farkı ne?

Müslüman ülkelerdeki hemen hemen bütün islami motifli örgütlenmeler gerici ve emperyalizmle bir şekilde bağlantılıdırlar. Emperyalist burjuvazi ve bölge ülkeleri egemenliklerini ve gerici ideolojileri bu örgütler üzerinden geliştirmektedir.

İran, Türkiye, Katar, BAE, S. Arabistan emperyalist ülkeler olarak islam gericiliğini kendi bölgesel emperyalist çıkarları için kullanıyorlar ve hepsinin kendi çıkarlarına savaşan paramiliter örgütlenmeleri vardır. Komünistlerin bu örgütlenmeler ile bir ilişkisi olamaz. Lübnan Hizbullah'ı tamamıyle İran'ın bölgedeki egemenlik aracıdır. Dinci-faşist bir örgütlenmedir. Haşdi Şabi'de İran'ın Irak'taki paramiliter gücüdür. Suriye Milli Ordusu'da Türkiye'nin Suriye'de işgal ettiği bölgelerde kurduğu ve denetimindeki paramiliter bir örgütlenmedir.

Emperyalist Kamplaşma arasında sıkışan “Aksa Tufanı”

Öncelikle “Aksa Tufanı (AT)” saldırısının hangi koşullarda yapıldığına bakalım.

Uluslararası alanda böyle bir saldırının koşulları yoktu. Her şeyden önce ABD'nin başını çektiği emperyalist blok ile Çin'in başını çektiği emperyalist blok arasında her geçen gün şiddetlenerek ve keskinleşerek süren ve atom bomasının kullanılma olasılığının yüksek olduğu, hızla 3. dünya savaşına doğru giden bir hegomonya savaşı var.

Son yıllarda, Ortadoğu'da, ABD'nin etkinliği azalırken, BRİCS başını çeken Çin'in bölgede etkinliği artmaktadır. Bir başka söylemle eski emperyalistlerin bölgede etkinliği azalırken, yeni emperyalistlerin etkinliği artmaktadır. 22 Ağustos 2023 tarihinde Güney Afrika'da (Johannesburg) yapılan BRICS toplantısına, yeni üye olarak Suudi Arabistan, Arjantin, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Mısır ve Etiyopya'nın kabul edilmesi ve en az 40 ülkenin üye olmak için sıraya girmesi, emperyalist Çin tekelci burjuvazisi için büyük bir zaferdi. Aynı şekilde eski emperyalistler (ABD, AB, G7) için ise bir o kadar yenilgiydi.

Özelikle ABD'nin uzun yıllardır sırtını dayadığı körfez ülkeleri (Katar, BAE, S. Arabistan) ve Mısır, Etopya'nın da BRICS'e katılmaları, dengeleri ABD ve AB aleyhine sarstı. ABD ve AB'nin bölgede tek bir ileri karakolu kaldı İsrail. Bu durmda İsrail'in her hangi bir biçimde zayıflaması, yara alması ve karşısındaki güçlerin güçlenmesi, ABD ve AB'nin kabulleneceği bir durum olamazdı. Tersine, Suudi Arabisatn gibi güçlü bir ülkenin İran ile de “barışması”, bölgede durumun ABD açısından içaçıcı bir durumu yoktu. Emperyalist İran, zaten, bölgede (Lübnan, Irak, Suriye, veYemen)vekalet güçleriyle ABD'yi zorluyordu. Herhangi bir durumda Hürmüz Boğazı'nın İran tarfından kapatılması ise, batıya enerji akışının durması demekti ki, bu AB ve ABD emperyalist tekelci burjuvazisi için daha da beter bir gelişme olurdu.

 

Bundan dolayı AB emperyalist bloğunun öne çıkan emperyalist ülke liderleri peşpeşe İsrail'i ziyaret etmişlerdir. Bu ziyaretler, Filistin halkının soykırıma uğratılması uğruna yapılan açık bir destek olmuştur.

İşte bu koşullar altında “AT” saldırısı yapıldı. ABD ve AB anında devreye girerek bütün desteklerini İsrail'e sundular ve hatta uzun süre ateş kes yapılmasına karşı çıkarak İsrail'in saldırmaya devam etmesini istediler. İsrail hedeflerine ulaştığında ve dünya halklarının yoğun tepkileri sonucu savaşın 42. günün de kısmi ateşkese, şimdilik yaklaşık 20 bin Filistinlinin katledilmesi pahasına razı oldular. Hamas ve destekçileri “Aksa Tufanı” saldırısını kendi halkını katlettirmek için mi yaptı? Bu bir zafer mi? Soruyu buraya yine eklemeden geçmeyelim. Ve İsrail'in saldırganlığı daha bitmiş değil.

“AT” saldırısı, İsrail ve ABD için deyim yerindeyse “Musa'nın bir lütfu” oldu. İsrail'de bin kişinin ölmesinin, İsrail burjuvazisi için hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Onların istediği Filistin'i bütünüyle ele geçirerek ilhak etmektir. Nitekim Gazze'nin büyük bir bölümü İsrail siyonist devletinin eline geçti. Ne pahasına, Filistin'de soykırım ve büyük bir yıkım ve yok etme pahasına. Zaten en zor koşularda ve her gün İsrail devletinin baskı ve katlimaları altında Getto'da yaşamaya mahkum edilmiş Filistin halkı, kolay kolay belini doğrultumayacak duruma getirildi.

Uzmanlara göre Gazze'ye atılan bombaların etkisi Hiroşima'ya atılan atom bombasının iki katı yıkım etkisi yaratmış. Bölgede ABD kısmen toparlanırken, İsrail daha da güçlendi. Filistin halkı ve direniş gücü ise oldukça zayıfladı.

İran Filistin üzerindeki etkisini korumak ister, ama Filistin için bir ABD, AB ve israil ile savaşa girmeyi göze alamaz. Bu İran içinde bir yıkım olacağı gibi, bölgedeki etkinliğini zayıflatır. ABD'de bölgede İran ile bir savaşa girmek istemedi. Çünkü böyle bir savaşta ABD'yi bölgede daha da zayıflatabilir ve diğer alanlarda Çin ve Rusya'nın (örneğin Ukrayna'da) daha fazla güçlenmesine neden olabilirdi.

“AT” planlayıcıları, İsrail devletinin iç çelişmelerini, özellikle de İsrail halkınının Netenyahu hükümetine karşı protesto ve direnişlerini ya dikkate almamışlar ya da yanlış analiz etmişler. İsrail halkının önemli bir kesiminin aylarca direnmesi, preotesto gösterilerini sürdürmede ısaracı olmaları, Filistin halkı'nın lehine olan bir gelişmeydi. “Aksa Tufanı”, bu protestoları durdurmuş ve kendisine karşı döndererek İsrail siyonist devletinin eline karşı propaganda imkanı sunmuştur.

“Aksa Tufanı” saldırısında sivil israillilerin öldürülmesi, özellikle de festival kutlamaları yapan sivil halka yönelik karşı-devrimci terör saldırısı, Filistin halkına destek veren kitleleri, Filistin halkı lehine ve İsrail devleti aleyhine, daha erkenden tepki vermesinin önüne geçmiştir. Ve İsrail siyonist devletinin Filistin halkına yönelik katliamlarını, Uluslararası kamuoyuna “savunma” olarak gösterilmesini kolaylaştırmıştır. Kitleler İsrail devletinin katliamlarına bu nedenle geç karşılık vermişlerdir.

Burjuva Komplo Teorilerine Sarılmak

“Hamas roketleri İsrail'in geçilmez denen hava savunma sistemi Demir Kubbesi'ni deldi”, çok sık kullanıldı ve övüldü. Oysa, aynı anda gelen binlerce roketin bazılarının karaya düşmesi normal. Her şeyin bir alternatifi varsa, her savunmanın da açık bir yanı vardır. Yüzde yüz koruma olamaz. Aynı komplo teorileri de New York ikiz kulelerinin vurulması için ileri sürüldü. Oysa iyi bir örgütlenme ile yapılabilecek şeylerdir ve yapıldı da. Bu eylem, dünyanın en büyük emperyalist ülkesinin tepesinde patlamtılmış olsa da, dinci-faşist bir örgüt olan El Kaide'nin yaptığı söylenen İkiz Kuller'in vurulması faşist bir eylem biçimidir ve asla onaylanamaz. Binlerce sivil katledilmiştir.

Emperyalist Kamplar Arasında Yok olmakla Karşı Karşıya Kalan Bir Halk: Filistin!

Filistin halkı, esas olarak iki emperyalist kampın dünya üzerindeki hegomenya mücadelesi arasına sıkışmışlığın yanı sıra; bölgedeki gerici ve yeni emperyalist ülkelerin kontrolündeki paramiliter ve yarı-paramiliter dinci-gerici, dinci- faşist ve burjuva milliyetçi örgütlenmeler üzerinden “özgürlük” arayan bir konumdadır. Kısacası, Filistin halkı, çok yönlü bir kuşatma arasındadır. Sornu sadece İsrail siyonist devletiyle değil, diğer eski ve yeni emperyalist ve bölgedeki gerici ülkelerin bölgesel kapışmaları arasına sıkışmıştır.

Filistin halkı yaklaşık 80 yıldır yok olmamak için mücadele vermektedir. Ve yok olmayla da karşı karşıya kalmıştır. Başından beri komünist bir örgütlenmeye sahip olmamıştır. Bir çok ilerici ve devrimci örgütlenmelere olmasına karşılık, bunlar doğru politika izlemedikleri gibi, kurtuluşu, İsrail halkı ile ortaklaşa aramak yerine ya emperyalistlere ya da bölgedeki gerici ülkelere sırtlarını dayıyarak kurtuluş beklediler.

Bugünün somut durumu içinde, Filistin halkının kaderi ile İsrail halkının kaderi birleşmiştir. İsrail ve Filistin işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluşu, başta İsrail siyonist devleti olmak üzere tüm gericiliğe karşı birlikte örgütlenmekten ve birlikte mücadele etmekten geçmektedir. “İki devletli çözüm” burjuva bir çözüm yöntemidir. Ve burjuva böl yönet politikasıdır. İki devletli çözüm, ne Filistin halkının çektiği acıları ortadan kaldırır ne de İsrail halkının. Artık gelinen aşamada bu iki ulustan halklar içiçe geçmiştir. Her iki ulustan işçi sınıfı ve emkçilerin kurtuluşu tek bir sosyalist devlet altında birleşmesidir. Filistinli ve İsrailli komünistlerin görevi ortak bir parti altında her iki toprak parçasında örgütlenerek, İsrail emperyalist devletine ve Filistin gericiliğine karşı sosyalizm mücadelesi için örgütlenmeli ve mücadele etmelidirler. İki halkın, kardeşce barış içinde birarada yaşamasının tek kurtuluş yolu budur. 30.11.2023

1PKK'nın „Özyönetim İçin Hendek Savaşı“ Temmuz 2015-Mart 2016 arasında oldu ve onadan fazla Kürt şehri yakıldı yıkıldı ve bu süre içinde 4 bine yakın insan (gerilla da dahil) öldürüldü. PKK, var olan örgütlenmesine de ciddi bir kayıp verdirdiği gibi, büyük bir kayıpla Türk devleti karşısında yenilgi aldı. Bu savaş, yanlış hesap üzerine oturtulmuş maceracı bir eylemdi. Askeri olarak küçük bir gücün büyük bir alanı elinnde tutmasının olasılığı oldukça zayıftır. PKK, Türk devletini askeri gücünü küçümsediği gibi, Kürt kitlesinin (ve Türk kitelesinin) durumunu da yanlış değerlendirmiştir. Ve bu savaştan sonra Türk devletinin bölgedeki hakimiyeti daha da artmıştır.

2Mao Zedung, Seçme Eserler II, sf.47, 1979 ikinci Basım, Aydınlık Yayınları

Sayfalar