Halil Gündoğan
Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Rota (Yayınlanmayan kitaplarından)Metris’ten Munzur’a (1.Baskı: 2005)
Kadın sorunu üzerine (1. Baskı: Haziran 2007)MKP’nin “Tarihi Muhasebesi”nde Öznelcilik ve Doğmatizm Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyeti Kimin Cumhuriyeti? (1.Baskı: Ocak 2008)
Mao Zedung değerlendirmeleri üzerine-I (1.Baskı: 2009)Mao Zedung değerlendirmeleri üzerine-II (1.Baskı: 2009)
Mao Zedung değerlendirmeleri üzerine-IIIÖcalan’ın Demokratik Cumhuriyeti Kimin Cumhuriyeti? (2.Baskı: Mart 2011)Dersim Dağlarında (1.Baskı: 2016)
"Türkiye" ve Sosyalist Devrim Gerçekliği (Yayımlanma: Haziran, 2020)
M.Oruçoğlu’nda boy veren anarşizan ve revizyonist karekterli kimi görüşler üzerine bir değerlendirme
Bilenler bilir Sayın Oruçoğlu Halkın Günlüğü gazetesinde “Antagonizma” ismiyle tanımlamayı tercih ettiği köşesinde çeşitli konular/meselelere dair görüş ve düşünsel eğilimlerini paylaşır okuruyla.
Sanırım tıpkı benim gibi ilgi ve de dikkatle takip edenleri de bir hayli fazladır. Gerek anlatım tarzı, dili ve gerekse ele alıp paylaştığı konular itibariyle bu ilgiyi hak ettiğini de düşünenlerdenim. Yani kanaatimce, insanlarımızın Sayın Oruçoğlu’na ilgi ve sevgisi sadece TKP/ML’nin kurucu önderlerinden birisi olması ve hâlâ da davaya hizmet etme sevdasını sürdürüyor olmasından ötürü değildir.
Keza yine bilenler bilir ki, ideolojik duruşu itibariyle Sayın Oruçoğlu, özellikle de son çeyrek asırda, Marksizm -Leninizm’in kimi temel ilkesel sorunlarında ciddi boyutlara uzanan kırılmalar sergileye gelmiştir.
Nitekim Oruçoğlu’nda ki bu savruluşlar kimilerince “Yeni tarz revizyonizm”1 ve keza kimilerince de anarşizan eğilimler olarak karşılanıp yorumlanmaktadır.
Elbette kendisine ilişkin bu tarz değerlendirmeler yapıldığını biliyor da. Yazılarında yer yer açıktan, çoğu kez de satır aralarında değinir de bu tür eleştirilere.
Galiba bu türden satır arası ‘savunuların artık yeterli gelmediğine hükmetmiş olmalı ki, ideolojik duruşunun tam olarak neye tekabül ettiğini daha etraflıca ve daha doğrudan ortaya koyma ihtiyacı duymuş.
Adı da geçen gazetenin 16-31 Aralık 2015 tarihli 113. Sayısındaki Antagonizmanın konu başlığı aynen şöyle : “Beni Anarşistlerden ve yirminci yüz yıl devrimlerinden ayıran bazı noktalar.”
Oruçoğlu bu yazısında her ne kadar da,
1-) “Kapitalist egemenlik aygıtlarının Paris Komününde ve onu izleyen 20. Yüzyıl işçi devrimlerinde olduğu gibi dipten tepeye doğru, devrimci kitle hareketleriyle parçalanması ve komününün, sadece Paris Komününde olduğu gibi dipten tepeye doğru inşası. (…)” yani “(…) tabanda, taban tarafında konulan, tüm devlet görevlerinin tabana, komünlere devredildiği, halkın genel silahlanmasına ve doğrudan seferberliğine dayanan bir Komün Cumhuriyeti, devlet ile devletsizlik arası bir geçiş devleti, devletsiz bir devlettir” diyerek açılmadığı ve;“ Yeni bir şey savunmadığımı söylemeliyim. “ vurgusuyla, kendisinin yapmaya çalıştığının sadece ve sadece; “ (…) Marks, Engels ve Lenin’ in, Paris Komünü tecrübesinden doğan, ama teorilerinde hakim hale gelmeyen bir görüşün, hakim hale getirilmesinden ibaret “ olduğunu dile getiriyorsa da; ve
2-) Her ne kadarda “bir çok insan benim Anarşizme kaydığımı sanıyor” olmasını da tamamen yukarıdaki görüşlerin aksi görüşlerini teoriye hakim kılan “Yirminci Yüz Yıl Devrimleri” olarak ta andığı “eski komünist” görüşlere karşı çıkması üzerinden izah ediliyorsa da;(ki, aynen şöyle dile getirmekte, “Eski komünist görüş, aygıtı, tepeden tabana doğru, merkezi, militer, bürokratik bir devrim devleti olarak kuruyor (…) ); aslında besbelli ki sorun hiçte bu kadar basit ve yüzeysel değildir.
Çünkü her şeyden önce Oruçoğlu’nun buradaki duruşu ve takınmayı yeğlediği tutumu Marksizm-Leninizm teorisi karşısında sakat ve zorlama bir öznel’ci bir özellik arz etmektedir. Amiyane tabiriyle Oruçoğlu burada alenen ‘yamuk yapmaktadır.
Çünkü “20 yy. devrimleri” dediği ( ki bunlar bildiğimiz Rusya, Çin, Doğu Avrupa, Balkanlar, Vietnam ve Küba devrimleridir.),
Zorunlu tarihi koşulların ürünleri oldukları yadsınamaz olan devrimin gerçekleşmesi korunması ve sosyalist inşanın yürütülebilmesinin verili somut süreçteki politikaları anlamındaki devrim teorisinin Marks, Engels ve Lenin’in Paris Komünü deneyiminden de yararlanarak sentezlenmiş olan Oruçoğlu’nun da yukarıda öne çıkardığı Marksizm teorisinin öngörmüş olduğu perspektif yerine geçildiğini/ikame edildiğini ve bu anlamıyla da Marksizm’in özünden sapılmış olduğunu ileri sürmüş oluyor ki; bu başlı başına yanlış ve esasen de Troçkizan referanslı bir sorgulayış ve savruluş olur.
Neden böyledir peki? Çünkü akıl-izan ve de vicdan sahibi her sorgulayıcı beyin rahatlıkla teslim eder ki ‘ 20. Yy devrimleri teorisi’ hiç ama hiçbir şekilde Sayın Oruçoğlu’nun iddia ettiği gibi “komünist görüş” olarak Marks, Engels ve Lenin tarafından oluşturulmuş olan devrim ve devlet/proletarya diktatörlüğü teorisinin yerine “aygıtı tepeden, tabana doğru, merkezi, militer, bürokratik bir devrim devleti”/bir ‘proletarya diktatörlüğü tarzı bir sisteminin gerçekleşmesi gerektiğini öngörmemiştir.
Yapılanın tamamı, sadece ve sadece, teoride öngörülen sistem modelinin, devrimin gerçekleştiği ülkenin verili koşullarında hemen ve doğrudan yaşama geçirilmesinin mümkün olmamasından hareketle, devrimi sürdürmeyi ve sosyalist inşayı görece daha alt evreli özgün geçiş modelleri ve geçici araç, aygıt ve ‘hal çareleri’ üzerinden sürdürme politikası izlemelerinden ibarettir. Yani bu tıpkı nesnel koşulların doğrudan sosyalist devrime ve sosyalist cumhuriyete imkân sunmadığı durumlarda örneğin devrimci işçi- köylü veya halk veya yeni demokratik devrim ve iktidar biçimlerinin yaşanmasının öngörülüyor olmasında olduğu gibi; strateji ve ana yönelimin sadece ve sadece verili şart koşullarına uyarlanmış olmasından ibarettir. Ve bu aleni gerçekliğe rağmen Sayın Oruçoğlu’nun bunun üzerinden böyle kolaylıkla atlayıvermesi ve ötesine de geçip, gerçekçi olmayan zorlama ve kolaycı ithamlarda bulunması, gayet tabii ki birileri tarafından sorgulanacak ve karşılık verilecektir.
Doğrudan demokrasinin, yani iktidarın taban örgütlülüğü ve inisiyatifi üzerinden kurgulanmasının bir ifadesi ve özgün modellerinin biri olan Sovyetler iktidarını öngören ve “bütün iktidar Sovyetlere!” karakteristik temel şiarı ile ekim devrimi startını veren, aleni ve net bir teorik berraklıkla proletarya diktatörlüğü devlet modelinin “devletsiz devlet “ tarzında alacağı, düzenli ordu ve geniş bürokratik yönetim aygıtlarının olmayacağı, en üst devlet görevlilerinin maaşlarının standart işçi maaşını geçmeyeceği, devlet görevlilerinin seçimle belirleneceğini ve yine seçilenlerin iradesiyle azledilebilecekleri keza komünist partisinin rolünün sınıfa önderlik etmekten öteye geçmeyeceği vs. vs.yi öngörüyorken; örneğin ne veya neler olmuştu da ve hangi “öngörülemeyen koşullar ”la karşı karşıya kalınmıştı da, teoride öngörülen perspektifin yerine daha farklı ve de sıkı bir sınırlayıcılık ve kontrolle denetim altında tutulamadığı taktirde sistemi içten bozguna uğratacak özelliklere sahip daha farklı tarz ve modellere başvurmak zorunda kalınmıştı! Hakikaten devrim önderliği bir zorunlulukla mı karşı karşıya kalmıştı, yoksa işin kolayına kaçmayı mı yeğlemişti? Ya da zor olanı yapmada sebat göstermeyip, kolay yoldan teoriye sırtını dönüp, revizyona mı başvurmuştu?
Keza sorun örneğin ‘NEP’ gibi geçici hal çareleri olarak öngörülen ‘güçlü-merkezi düzenli ordu’, ‘katı merkeziyetçi yönetim modeli’, ‘Fordist çalışma sistemi ’ve ‘teşvik primleri’, ‘Komünist Partisini rolü ’nün ve inisiyatifinin ‘iktidar organı olan Sovyetlerin önüne geçirilmesi’ vb. gibi daha pek çok ‘kitap dışı’ politikalar nasıl olmuştu da ‘geçici hal çareleri’ olmaktan çıkıp basbayağısından ‘olağanlaşarak’, kalıcı tarzlar olarak yerleşmişlerdi?
Bütün bu’ sonuçlarda dönemin önderi KP’nin ve KP’nin önder kadrolarının yaklaşım-tutum ve savunularının rol ve etkisinin ne olduğunu sorgulanarak sonuçlar çıkarmak ayrı bir şeydir; Sayın Oruçoğlu’nun malum ithamlı tutumuyla sergilemiş olduğu yaklaşım ve duruş, her haldeki bambaşka bir şeydir. Sanırım bu noktanın altını kalınca çizmekte de fayda var.
Oruçoğlu’nun sorun somutundaki, meseleyi ele alış ve sorgulayış tarzı her şeyden önce diyalektik ve öznel olarak da tarihsel materyalist perspektifle ciddi şekilde problemlidir. Bariz öznelci bir tutumdur öne çıkan. Bunun ardında, geçmiş dönemde soyunduğu ‘Maoizm teorisi’ icat etme gayretinin sürüklemiş olduğu güçlü bir Stalin alerjisinin yaratmış olduğu dinamik bir bilinçaltı marifetinin rol oynadığını da, illaki kayda geçirmek gerekiyor diye düşünüyorum.
Ancak Sayın Oruçoğlu’nu belli yönleriyle ve kimi konularda ciddi şekilde revizyonizmle buluşturan esas belirleyici unsur, hiç kuşku yok ki, “Leninist sınıf mücadelesi”yle ( bilerek veya bilmeyerek)arasına koyduğu mesafedir! Altı önemle ve kalınca çizilmesi gereken bir diğer nokta da budur.
Oruçoğlu gerek devrimin örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi sürecinde ama esasen de devrim sonrası, komünizm ereğiyle sosyalist inşa sürecinin başarıyla örgütlenip tamamlanabilmesi sürecinde sorunu Marksist Sınıf mücadelesi teorisi ekseninde ele almayarak, zaten Marksizm-Leninizm sürecinden esasen kopmuş oluyor.
Ve kendisini belli yönleriyle anarşizme ve anılan konu başlıklarında ciddi şekilde de revizyonizme vardıran belirleyici esas unsurun bu olduğunun bir kez daha önemle altını çizmekte fayda var.
Fakat galiba kendisi bunun pek de farkında değil gibi! Saf saf kalkmış anarşizmle arasındaki temel ayrım noktasının şu olduğunu dile getiriyor: Güya onlar “daha bugünden, örgütün, hiyerarşinin ve biçimi ne olursa olsun devletin olmadığı bir sistemden söz ediyorlarmış. Kendisiyle “(…) lağvedilen devletin yerine neyin konulacağı konusunda Anarşizmle aynı görüşte değilmiş.” “Ben” diyor; “bir komün cumhuriyetinden söz ediyorum. Merkezi ordusu ve bürokrasisi olmayan, komünlerin ortak sorunlarını tartışan ve komünlerin arasında koordineyi sağlayan, dengesizliği kaldırmaya hizmet eden komün cumhuriyeti parlamentosundan, devletsiz bir geçiş devletinden söz ediyorum” diyor.
Anarşistler ile kendisi arasındaki temel farkın, onların ‘daha bugünden ’her türlü örgüt ve örgütlü mücadele ve inşayı yadsıyor oluşuyla izah eden Oruçoğlu, aslında bununla fena halde bir yanılsama oluşturuyor. Çünkü gerek devrimin örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi ve gerekse sosyalist inşa sürecinin tamamlanarak komünizme uzanılması evresine ilişkin öngörüleriyle, anarşistler ile arasında var olduğunu ifade ettiği o ‘temel farkın aslında hiç de öyle esasa ilişkin belirleyici bir fark olmadığını bizzat kendisi ortaya koymuş oluyor. Aralarındaki fark olsa olsa, kendisinin; “Anarşizmin envaı çeşit biçimleri, türleri var” dediği türden, bir başka anarşizan perspektif farkı olabilir, anacak ki;
Çünkü Sayın Oruçoğlu devrim öncesi ve sonrası süreçlere ilişkin olarak sorunu Marksist perspektifin olmazsa olmazı olan sınıflar ve sınıf mücadelesi yasaları gereğince ele almıyor, ortaya koyduğu yaklaşım bütünlüğü içinde devrimin örgütlenmesi, gerçekleştirilmesi ve sosyalist inşanın başarı ile tamamlanarak komünizme varılmasına, örgütleri üzerinden/onlar aracılığı ile önderlik etmesi ve motor güç rolü oynaması gereken proletaryanın esamesi dahi okunmuyor!
Öte yandan Oruçoğlu’nun yaklaşım bütünlüğünde toplum, devrim öncesinde, iktidarda bulunan bir avuç egemen sınıf ile çıkar çelişkileri olmayan yekpare bir zümre olan halktan/ezilenlerden ibaretken; devrim sonrasında ise, sınıf ve sınıfsal farklılıkları bulunmayan ve kendiliğinde bir yönelişle (âdete içgüdüsel olarak) ‘komünal yaşam’a odaklanmış ve yine ortak bir ‘ülkü’ olarak ‘devletsiz devlet’ bir özellik taşıyan ‘geçici devletli evreyi de tamamlayarak ‘devletsiz sisteme, yani klasik anarşizmin öngörmüş olduğu tarzda her türden örgütlü-hiyerarşik yapılanma aygıtlarını da tasfiye eden “örgütsüz toplum ”evresine varmayı hedeflemiş, çıkar çelişkilerinden azade, sınıfsız-zümresiz bir halk söz konusu olsa gerek ki; devrim öncesi sürece ilişkin: “(…) devrim sürecinde, şartlara bağlı olarak ortaya çıkabilecek örgüt, mücadele ve şiddet biçimlerini( gerilla şiddeti, kitle ve komün şiddeti vb.) reddetmiyorum.(…)”şeklinde dile getirmiş olduğu bu yaklaşımında da rahatlıkla görülebileceği gibi, devrime sınıfın ( proletaryanın elbette) önderliğini şart koşmayan ve buna bağlı olarak da doğallığıyla sınıfın örgütlü önderliğinin/KP örgütlülüğü ve önderliğinin iradi olarak oluşturulması ve konumlandırılmasını, sınıf mücadelesinin başarıyla gelişip hedefine varabilmesini zorunlu bir gereği olarak ortaya koymayan (ki bu nokta Marksizm ile revizyonizm arasındaki en ince sınırlardan birisidir ); ama ‘şartlara bağlı olarak ortaya çıkabilecek’ olası direniş ve diğer her türlü mücadele organizasyonlarını da reddetmediğini ama devrim sonrasında, “ Komün cumhuriyetinin kuruluşuyla birlikte, komünler hariç, tüm örgütlerin kayıtsız şartsız lağvedilmesini savunuyorum.” (abç) diyor/diyebiliyor.
Rahatlıkla görülüp teslim edileceği üzere, Sayın Oruçoğlu, gerek devrimin örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi ve gerek korunup, komünizm hedefine doğru kararlıca ve kesintisizce, emin adımlarla ilerletilebilmesini de içeren tüm bu zorlu sınıf mücadelesi sürecini, örgütlü sınıfların iradi (kıran kırana) mücadele sahası olarak ele almıyor. Böyle tanımlamıyor.
Farklı toplumsal kesim ve sınıflar arasındaki politik, iktisadi, askeri ve kültürel daha mücadelelerinin her birinin aslında kendi egemenliklerini sağlama, çıkar ve avantajlarını koruma ve geliştirme, karşısındaki güçlerin egemenlik sahalarını daraltma ve mümkünse tümden saha dışına atıp tahakküm altına alma/yıkıma uğratma üzerinden şekillenen örtük ve aleni biçimlerde seyreden bir iktidar mücadelesi olduğunu elbette Sayın Oruçoğlu da biliyordur.
Ve sınıflar arası bu kanlı /kansız iktidar mücadelesinde tarafların sürecin ta en başından itibaren güçlerini politik, ekonomik, merkezi ve sıkı disiplinli örgütsel mekanizmalarla yer alacağı olgusu, tarafların öznel keyfiyetlerinin bir tercihi durumu olmayıp; sınıf mücadelesi doğasının buyurduğu, kaçınılmaz zorunlu bir gereklilik durumudur.
Fakat gelin görün ki Sayın Oruçoğlu’nun bu karakteristik soruna yaklaşımı hiç de M-L perspektiften değildir. Sınıflar arası mücadelenin her iki evresinde de ( yada başka ifadeyle söylemek gerekirse; Proletarya-burjuvazi çelişmesini çözümünün her iki evresinde de) sınıfları ve diğer toplumsal kesimleri örgütlü güçleriyle ( ki örgütlenme olgusu aynı zamanda farklı düşüncelerin kendisini özgürce ve etkinli ifade etmesinin bir biçimi ve aracıdır da. Böyle iken Oruçoğlu’nun ‘taban demokrasisi’ temeli üzerine inşa edileceği öngörülen ‘Komün Cumhuriyeti’nde demokrasinin bu olmazsa olmazı düşünce özgürlüğü, komünler dışındaki, ‘tüm örgütlerin kayıtsız şartsız lağvedilecek olmasıyla’ esasen söz konusu olmayacak demektir. İlginç bir ikilem doğrusu! ) konumlandırmıyor: Devrimin örgütlenmesi süreci zaten tamamen kendiliğindenci bir kaynayış olarak kurgulanıyorken; devrimi gerçekleştirileceği evrede de, yine iradi olarak öngörülüp uygulamaya sokulacak bir örgütlü mücadele söz konusu olmuyor!
Ama bütün bunlara rağmen Oruçoğlu hala da kendisine toz kondurmuyor: ‘Bende anarşizm arayanlar fena halde yanılıyorlar’ havalarında. Muhtemelen kendisini buna fena halde ikna etmiş gibi. Büyük bir özgüvenle; gerek devrimin gerçekleştirilmesi sürecinde şartların zorlamasıyla kendiliğinden ortaya çıkacak olan kitle inisiyatifli kendiliğinden örgütsel oluşumlara (örneğin tıpkı Gezi sürecinde ortaya çıkan taban ve tepe/çatı koordinasyonlarını sağlayan oluşumlar gibi) itiraz etmiyor oluşunu ve gerekse ‘lağvedilen devletin yerine’ ‘komün cumhuriyeti’ ve ‘devletsiz devlet’ özelliği taşıyan ‘geçiş devleti’ni öngörüyor olmasının kendisini anarşizan perspektifin uzağında tutacağını/tuttuğunu savunabiliyor.
En ilkel ya da ‘natürel’ ortamlı hayvanlar âleminde dahi, sürüler ve koloniler tarzında yaşayan hayvan topluluklarının da ‘sosyal yaşamı’ illaki kendi doğrularına özgü bir ‘iç nizam’, bir arada yaşayabilmelerini mümkün kılan, ‘uyumu’ organize eden bir ‘örgütsel mekanizma’ ve yine illaki beli bir ‘hiyerarşik ilişkiler sistemine’ sahiplerdir.
Böyleyken anarşistlerin genel devrimin örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi gerekse devrim sonrası toplumsal yaşamın yeniden inşa sürecini, organize edecek hiçbir özgün örgütsel ve hiyerarşik mekanizmalar ve ilişkiler ağı sistemine başvurmadan öngörüyor olduklarını ( belki ‘Bireyci Anarşizm’ akımını bu genelleme dışında tutmak isabetli olabilir.) ileri sürmek, herhalde ‘şehir efsanesi’ kabilinden bir rivayeti referans almakla mümkün olabilir.
Anarşist referansın genel yaklaşımında örneğin toplumun bir devlet ya da hükümet örgütü tarafından yönetilmesine, keza ‘Marksist öncü parti’ ve “bir geçiş dönemi idaresi” ne karşı olduklarını ileri sürmek aynı şeydir; onların, toplumsal yaşamın organizasyonunun sağlanabilmesi içi ‘zorunlu gereklilikler olarak var olması şart olan her türden organizasyon mekanizmalarına ve ilişkiler ağı sistemine de karşı olduğunu söylemek, apayrı bir şey olsa gerek.
Yani özetle; Sayın Oruçoğlu’nun anarşist perspektiflerle temel farklılıklarını böylesine ‘ince ayarlı ’küçük nüans’ farklılıkları üzerinden izah etmeye kalkışması, galiba kendisi açısından biraz ‘şanssızlık’ olmuş gibi.
Bilinir ki Anarşistleri ( ana akım anarşistleri baz alarak yapıyorum bu genellemeyi) Marksist–Leninistlerden ayıran en temel kriterlerin başında hiç kuşkusuz ki devrimin örgütlenmesi, gerçekleştirilmesi ve sosyalist inşa sürecinde proletaryanın sınıf mücadelesini sıkı disiplinli-merkezi öncü örgütsel mekanizmalar ve de geçiş sürecini proletarya diktatörlüğü devlet sistemi üzerinden ele almayı reddetmek tutumları yer alır.
Hal böyle olunca da, yukarıda ele aldığımız pasajlardaki yaklaşımlarını baz alarak söylemek gerekirse; rahatlıkla görülecektir ki Sayın Oruçoğlu ile anarşizan perspektif arasında pek te öyle ilkesel boyutlu herhangi bir fark bulunmamaktadır.
Keza bu pasajlarda sergilemiş olduğu yaklaşımlarını baz alarak Sayın Oruçoğlu’nun ’20.yy.devrimleri’ dediği devrimler deneyiminde ortaya çıkan; “tepeden tabana doğru” gelişerek toplum yaşamının sosyalist dinamiğini felç eden, devrimin ilerleyişini kötürümleştirip yolundan saptıran, sosyalist inşayı komünizm hedefine doğru ilerletme potansiyelini yıkıma uğratan, onu bu kabiliyetinden mahrum bırakan keza devrimin ‘kalesi’ ve ‘kurmay heyeti’ olması gereken en başta komünist parti mekanizmasını ve Sovyetleri/komünleri yeni tipte burjuvazinin yeşerip boy verdiği ‘fidelikler’ haline gelmesine yol açan, doğrudan demokrasi sistemini ortadan kaldıran, toplumun imkanlarının önemlice bir miktarını emen “merkezi, militer, bürokratik bir devrim devleti” modeline haklı olarak karşı çıkma adına; ve de “tabanda, taban tarafından kurulan, tüm devlet görevlerinin tabana, komünlere devredildiği, halkın genel silahlanmasına ve doğrudan seferberliğine dayanan bir komün cumhuriyeti, devlet ile devletsizlik arasının bir geçiş devleti, devletsiz bir devlettir.(…)” şeklinde özetlenebilecek proletarya diktatörlüğü sistemine ilişkin Marksist-Leninist perspektifi savunacağım adına, Marksist-Leninist sınıf mücadelesinin/Leninist proletarya diktatörlüğü teorisinin vazgeçilmezi sayılan ‘sınıf’, ‘sınıf önderliği’, ideolojik önderlik ’ve bu bağlamda da sınıfsal örgüt ve örgütsel yönetim mekanizmalarının zorunlu gerekliliğini alenen yadsıma durumuna düşülürse; herhalde ki bunun adı sadece anarşizan perspektife kaymak olmaz; bundan daha çok basbayağısında revizyonizme dümen kırmak olur.
Çünkü bu tarz bir yaklaşım her şeyden önce (aktardığım pasajlarda da alenen görüldüğü üzere) gerek devrimin gerçekleştirilmesi ve gerekse geçiş evresi olarak sosyalist inşa sürecinde sınıflar ve sınıf mücadelesi olgusunu yadsıyor! Proletarya-burjuvazi çelişmesinin ikinci evresi itibariyle de çözülmeden sınıf mücadelesinin kıran kırana süreceği gerçekliğini yadsıyor! Proletarya önderliğinin kayışız koşulsuz bir şart olduğu kriterini yadsıyor! Proletarya dışındaki toplumsal kesimlerin (ve ana tabakaların) de sınıf ve sınıfsal farklılıkların ortadan kaldırılması, bu farklılıkları her an yeniden yeniden üreterek var eden üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesi ve sonuçta da komünizme varılması amaç ve sevdalarının olabileceğini savlıyor! vs. vs.
Ve besbelli ki bu her iki tutum da Marksist değil, âlâsından revizyonist perspektiftir.
Sorunun bu boyutu Sayın Oruçoğlu’nun ‘zayıf karnı’ özelliğindendir: “Komün” diyor, “Komün Cumhuriyeti” diyor, “devlet olmayan devletsiz devlet” e doğru evriliş diyor, “tüm mülkiyetin” diyor “ komün mülkiyeti haline getirilmesi” ni savunuyorum diyor. ( Gerçi “ tüm mülkiyetin” derken anlaşılan hâliyle tüm mülkiyeti kastetmiyor Oruçoğlu. Nedense sadece ve de özel bir öne çıkarmayla “kırsal bölgelerde” ki “tüm mülkiyetin” komün mülkiyetine dönüştürülmesini öngörüyor.) Ve keza çok haklı ve de isabetli bir öne çıkarıp görünür kılmayla: “ tarih, ahlak, hiyerarşi, dil, kültür, gelenek, yaşam değerleri ve tarzı gibi bin bir bağla, halkın bilincine, ruhuna, inancına ve yaşamına köklenen ve tüm haşmetiyle yaşanan görünmez sivil devlet” ile esaslı bir şekilde savaşa tutuşmak diyor, vs. vs.
Ancak bütün bunların her birinin farklı çıkarlarla birbirinden ayrılan ve dolayısıyla da güne ve geleceğe farklı pencerelerden bakan, güne geleceğe ilişkin beklentileri farklı farlı olan toplumsal kesimlerin her birince farklı farklı algılanıp karşılanacağı, eşyanın tabiatı gereğinceyken; dolayısıyla da örneğin küçük ve orta ölçekli üreticiler ve küçük mülkiyet sahipleri ile, işgücünden başka hiçbir ‘ üretim aracı’, ‘özel mülkiyeti’ olmayan işçi sınıfı arasında nasıl olacak da ‘ortak gelecek’ projesi söz konusu olabilecektir acaba? Örneğin küçük mülkiyet dâhil, ‘ tüm mülkiyetin’ komün mülkiyetine dönüştürülmesi gücünü ‘komün devrimi’ne kim nasıl kazandıracaktır acaba? Keza, örneğin Oruçoğlu’nun ’sivil devlet’ olarak ifade etmeyi tercih ettiği eski toplumsal sistemlerden devralınan tüm o değer yargıları besbelli ki farklı toplumsal kesimlerce farklı farklı karşılanacak, göreceli şeylerken; bunlara karşı Komünist yaşam tarzının koşullandığı karakterde bir karşı cephe oluşturma ortak amacında buluşup birleşmeyi hangi ‘otorite’ sağlayabilecek acaba? vs. vs.
Öyle ya, ‘komün’ var ‘komün’ var! Ben farklı içeriklendiririm, sen farklı içeriklendirirsin, örneğin Sayın Oruçoğlu’nun gönlünde yatan ‘komün’ güzellemesi tasarısı ile A. Öcalan’ın ‘yeni yaşam’ adı altında, sınıfsal konumlarına/mülkiyet ilişkilerine dokunmaksızın, tüm ‘yurtsever’ toplumsal kesimleri bünyesine alma hevesiyle ve tüm işlevi ve amacı da dayanışmacı bir toplumsal yeniden üretim ve dengeli, görece ‘eşit’ bir paylaşımdan zerre kadar öteye geçmeyeceği/geçemeyeceği besbelli olan ve keza çok açık ve net olarak kapitalist üretim ilişkileri zemininde kalacağı tartışma götürmez bir gerçeklik olan ‘komün’ü arasında ne türden bir özsel fark olacaktır acaba? Özden bir fark olacaksa, bu fark, bu farkı egemen kılacak irade nasıl oluşacak acaba? Kendiliğinden oluşmayacaksa, bu iradeyi kim ( veya kimler) ve nasıl oluşturacaktır? vs. vs.
İşte tüm bu ve benzeri yönleriyle de Sayın Oruçoğlu’nun perspektifi, önem ve ciddiyetle yanıt vermesini gerektiren bir yığın hayati değerde sorularla doludur.
Yıllar önce kaleme aldığım bir makalenin başlığı aynen şöyleydi. “Oruçoğlu Proletaryayı silahsızlandırmaya devam ediyor!”
Aradan geçen tüm bu koca zaman dilimi içerisinde de Sayın Oruçoğlu maalesef ki bu tutumunu sürdüre geldi.
Umarım bu eleştiri ve değerlendirmeler Sayın Oruçoğlu’na vesile olurda, muhasebesini yaptığı anarşistler ve “yirminci yüz yıl devrimleri” ile arasındaki görüş farklılıklarını daha bir köklü bir şekilde ele alır da, Marksizm-Leninizm ile arasında açtığı açıyı kapatır.
1 Mesela böyle olduğunu yorumlayanlardan biri de benim. Ta 1996 sonları 1996 başlarında Uzun Yürüyüş dergisinde yayınlanan ‘stilimiz’ başlığı altında ortaya koyduğu perspektifsel görüşlerini ‘ Rota’ başlıklı kitap çalışmamda ele alıp değerlendirmiş ve Oruçoğlu’nun birçok temel konu başlığındaki görüşlerinin “ yeni tipte sağ revizyonist karakter arz eden görüşler” olarak kayıt altına almıştım. Keza ‘ Maoizm teorisi’ nin’ oluşturulmasındaki katkılarını da yine bu karakterli görüşler kategorisinde değerlendirmiştim. İlgi duyanlar “Mao Zedung Değerlendirmeleri Üzerine” isimli üç ciltten oluşan kitaplarıma bakabilir.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (5.Bölüm)
4-4) “SHSS’NİN TAS’I TA EN BAŞINDAN DEVRE DIŞINDA BIRACAK OLMASI” SORUNU:
Kongre iradesi şu son aktardığımız pasajda TAS’dan ve bununla eş güdümlü bir gerilla savaşından bahsediyor. Elbette böyle olması pekâlâ mümkün. Çünkü Marksizm teorisinde gerilla veya partizan savaşları zaten TAS’nin bir unsuru olarak da öngörülmektedir. Bu bakımdan Kongre iradesinin bunu ifade etmesiyle veya altını çizmesiyle ortaya yeni bir şey sürülmüş olmuyor. Ancak ne var ki Kongre iradesinin ortaya koyduğu SHSS teorisi TAS ile gerilla/partizan savaşları tarzının diyalektiğini böyle kurmryor, tamamen farklı bir içeriğe büründürüyor. Şöyle ki:
Bilinir ki TAS’da kitlelerin silahlı ayaklanması ve bununla eş güdümlü gerilla/partizan savaşı taktikleri stratejinin ancak ki son aşamasında, yani kitlelerin silahlı şiddet unsuruyla fiilen devrime kalkışma evresinde gündeme gelir. Bu, altı çizilmesi gereken önemli özelliklerinden birisidir. İkinci önemli özelliği ise şudur: Anlaşılır olsa gerek ki TAS sadece stratejinin bu son evresinden ibaret değildir/olamaz da. Öncesine tekabül eden ve son evreyi hazırlayan stratejik bir evresi daha vardır. Ve ama TAS’da bu evre USHSS’dekinin tam tersi bir şekilde yaşanır. USHSS’de son evre uzun süreli bir silahlı mücadele zemininde hazırlanırken; TAS’da ise ister illegal (Rusya’da olduğu gibi), ister legal koşullarda olsun, mücadelenin esasen silahlı tarzıyla değil; ‘barışçıl’ denen tarzıyla hazırlanır. Kitlelerin eğitilerek, örgütlendirilerek, partinin inşasını ve keza bir bütün olarak parti örgütlerinin ve kitlelerin silahlı ayaklanmaya ve iktidarı almaya hazırlanmasıyla karakterize olan bir evredir bu evre. Bu da TAS’ın bir diğer ayırt edici temel özelliğidir.
Evet, Marksizm-Leninizm teorisinde TAS öz olarak böyle tanımlanır ve içeriklendirilir. Bunun dışında bir açılım da yoktur. Kongre bilinci şayet TAS’ı yeni ve orijinal bir açılım ve yorumlayışla ele almıyorsa (ki; belgelerinde buna dair belirgin bir emare gözümüze ilişmedi) o halde demek ki bu stratejiyi M-L teorisinin öngörmüş olduğu ve ‘klasik’ biçimi ve esaslarıyla kabule diyordur.
Ve ama Kongre iradesinin SHSS’nin ne olduğu ve nasıl uygulanacağının açılımı olan yukarıya aktardığımız yaklaşımı baz alınacak olursa, rahatlıkla görülecektir ki öngörülen strateji içinde TAS’ın stratejik evrelerinden olan ilk evresinin esamesi daha okunmamaktadır. Mücadele ta en başından itibaren USHSS’nin öngördüğü esaslar üzerinden kurgulanıyor ve sunuluyor. Bu durumda gerilla savaşıyla eş güdümlü TAS ise, USHSS’nin son evresinde öngörülen kızıl ordu güçlerince kırlardan kuşatılmış olan şehirlerde toplu ayaklanmayla karşı-devrime son ölümcül darbeyi vurup, devrimi zaferle taçlandırma aşamasındaki bu ‘toplu ayaklanma’ olmuş oluyor ancak ki!
Evet, SHSS’nin söz konusu açılımları baz alındığında ortaya çıkan şey bunun dışında bir başka olasılığa şans tanımayacak kadar açık ve net. Hal böyle olunca da Kongre iradesinin iki temel bileşenden oluşturduğunu söylediği ve ‘kır-şehir diyalektiği’ olarak da tanımlanabileceğini ifade ettiği SHSS’de, M-L teorisinde bilinen haliyle ‘klasik’ TAS’ın herhangi bir karşılığının olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Aksi iddia edilecekse, o halde MKP, yukarıda aktardığımız görüşlerinden olan, “bu ülkelerdeki siyasal iktidarların ancak küçükten büyüğe doğru bir hat izleyen Halk Savaşı yöntemiyle alaşağı edileceği”, “Bu tür ülkelerde silahlı devrimle, silahlı karşı-devrim başından itibaren çatışma halindedir. Halkların düşmanlarını yenmede kullanacağı esas araçlar ve mücadele biçimi barışçıl değil zor ve silahlı olmak zorundadır” ve “silahlı mücadele başından itibaren stratejik olarak geçerlidir.” Şeklindeki bu belirlemelerine rağmen TAS’ın öngördüğü esaslara dayalı bir mücadelenin ve örgütsel mekanizmaların nasıl hayat hakkı bulabileceğini buyursun ortaya koysun da hep birlikte öğrenmiş olalım.
Tabii şunu peşinen belirtmek isteriz ki; yukarıdaki görüşlerin korunması suretiyle bunun yapılabilme şansı sıfırdır. Çünkü söz konusu bu görüşlerin dayandırıldığı gerekçeler zaten o ülke koşullarında klasik anlamda TAS’a şans tanımadığı için ve keza ülkenin kapitalistleşmesinin ortaya çıkardığı koşullar klasik anlamda USHSS’ne şans tanımadığı için Kongre bilinci ‘yeni’ bir devrim stratejisi teorisi kurmaya mecbur kalmıştır.
Evet, denilebilir ki, en azından, Kongre iradesinin inandığı ve kendisini ikna ettiği şey aynen de budur. Nitekim şöyle dile geliyor bu durum: “Devrimimizin stratejisi, Sosyalist Halk Savaşı Stratejisidir.” SHSS, ‘yarı-sömürge/yarı feodal toplumsal sistemlerde geçerli olan Halk Savaşı Stratejisinden farklıdır.”, “Yani Demokratik Cumhuriyet programı aşaması yerini Sosyalist Devrim aşamasına bırakmıştır.” Bu aşamayla, “Halk Savaşı Stratejisi yerini Sosyalist Devrim (Program) modeline ve buna uygun olarak gerilla savaşı ile toplu ayaklanma biçimlerinin yeni tipte birliği ve özgün devrim stratejisi olan sosyalist Halk Savaşı stratejisine bırakmıştır.”, “Bu bakımdan SHSS, klasik sosyalist devrim stratejisi olan toplu ayaklanma stratejisinden de farklıdır.”1
Tabii burada bariz olan şey, Kongre iradesinin düşünüş sistematiğini ve düşünce bütünlüğünü esasen o eski basma kalıp ezberlerinin yönlendiriyor ve belirliyor olmasıdır. Muhtemelen şöylesi bir arka plan söz konusudur: “Tamam, ülke kapitalist olmuştur olmasına da ama bu dönüşüm bir burjuva demokratik devrimiyle olmadı. Dolayısıyla üst yapı kurumları ve emperyalizme bağımlılık ilişkileri o eski karakterleriyle var olmaya devam ediyor. Böyle olunca da devrim ile karşı-devrim arasındaki ilişki de hâlâ o eski tarzını korumaya devam ediyor. Demek ki tek başına ülkenin kapitalist iktisada sahip olması, klasik anlamda sosyalist devrimin stratejisi olan toplu ayaklanma stratejisinin uygulanabilir olmasına gerekli zemini sunmaya yeterli gelmiyor. Esas mücadele alanları ve temel güç unsurlarında değişikliklerin ortaya çıkması bir olguysa da; faşizm ve emperyalizm olgusunun yerli yerinde durduğu da bir olgudur. Bu iki olgu var oldukça da devrim ile karşı-devrim ta en başından silahlı olarak karşı karşıyadır demektir. Ve bu koşullarda da faşizm ve emperyalizmin üstesinden gelebilmek için kaçınılmaz olarak esas mücadele, uzun süreli halk savaşı stratejisinin temel mantığı üzerinden kurgulanarak şehir ve kırlarda birlikte/koordineli bir şekilde yürütülmek zorundadır. Bunun başka bir alternatifi yok.”
Tırnak içine alarak ifade ettiğimiz bu görüşler elbette sadece bizim öznel bir yorumumuzdan ibarettir. Ve ama kuvvetle olasıdır ki Kongre bilincinin yeni devrim stratejisi ihtiyacı işte böylesi bir zihinsel arka plana dayanıyor olsa gerek.
Arka planı artık her ne ise bunun çok da tayin edici bir önemi yok aslında. Çünkü bütün bu argümanlar esasen varsayılanlardır ve teori de bunlar üzerine bina edilmektedir. Ancak bunların gerçeklikleri ve gerçekliklerinin boyutu ve keza ele alınış ve yorumlanışlarındaki isabet ve doğruluk dereceleri bakımından tartışma götürür şeyledir.
4-5) “DEVRİM PROGRAMI İLE DEVRİM STRATEJİSİ ARASINDAKİ NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ” SORUNU:
Mesela ülkede kapitalizmin hakim hale gelmesiyle demokratik devrimin gündemden düşmesi ve keza sosyalist devrime geçmek için bir ara aşama olarak yeni demokratik cumhuriyete gereksinimin kalmamış olması pekâlâ nesnel veri ve olgularla saptanabilir bir değerlendirme iken; sosyalist devrim aşamasına geçilmesiyle birlikte “Halk Savaşı Stratejisi’nin yerini otomatikman ‘buna uygun olarak gerilla savaşı ile toplu ayaklanma biçimlerinin yeni tipte birliği ve özgün devrim stratejisi olan Sosyalist Halk Savaşı Stratejisine bırakmıştır.” Şeklindeki bu kesin/kararlı hükmü kendiliğinden dayatan/zorunlu kılan ne türden nesnel-olgusal gereklilikler söz konusunu olabilir acaba?!!! Dikkat edilirse güçlü bir olasılık olarak, ‘bırakır’ da denmiyor. Yeni demokratik devrim programının yerini sosyalist devrim programının almış olmasıyla birlikte, devrim stratejisi de bu değişime bağlı olarak , otomatikmen bu yeni biçimi almış oluyor!..
Yani demek oluyor ki Kongre iradesi devrim programı ile devrim stratejisi arasında böylesi bir zorunlu neden-sonuç ilişkisi kuruyor. Hadi diyelim ki bir şekilde bunun makul bir izahatını yapması da mümkün olsun. İyi de yeni demokrasi programının yerini sosyalist devrim programının almasıyla, USHSS’nin yerini otomatikman “gerilla savaşı ile toplu ayaklanma biçimlerinin yeni tipte birliği”yle oluşacak yeni bir! “özgün devrim stratejisi”ne bırakacağının nasıl bir izahatı yapılabilir acaba? Nedir bu kendiliğinden zorunlu sonucu doğuracak olan esaslı NEDEN?
Kongre iradesi, yerini buna ‘bırakmıştır’ derken, hangi neden-sonuç ilişkisini baz alarak buna hükmetmiştir acaba? Şunu açık ve net bir şekilde belirtmek gerekiyor ki; somut nesnel olgular üzerinden kurulabilen bir neden-sonuç ilişkisinin olmadığı yerde, açıktır ki, genel olarak mücadele biçimleri ve özel olarak da devrim stratejisi kişi veya kurumların öznel düşün dünyalarında, yani amiyane tabiriyle kafalarında kurguladıkları senaryolardan başka bir şey olmamış olur bu. 3.Kongre iradesinin bu sonuca, yukarda özetle verdiğimiz ön kabulleriyle vardığı kuvvetle muhtemeldir; çünkü başka türlü SHSS dedikleri ve ama aslında USHSS’nin temel mantığı üzerinden şekillenen ve esasen de bunun zorlama da bir uyarlaması olan bir devrim stratejisinin gerekliliği sonucuna varabilmeleri pek de olası gözükmüyor.
4-6) DEVRİM STRATEJİSİNİN TAYİNİNDE EMPERYALİZM VE FAŞİZMİN YERİ” SORUNU:
“Ülke kapitalizmin hakimiyetine girmekle sosyalist devrime zemin sunuyorsa da ama kapitalist Türkiye’nin dış ilişkilerinde emperyalizmin yarı-sömürgesi olması ve keza içte de burjuva demokrasinin olmayışından ötürü devrimin toplu ayaklanma stratejisiyle gerçekleşmesine zemin sunmamaktadır. O halde bize yeni bir devrim stratejisi gerekiyor” şeklinde bir düşünce yürütümüdür SHH dedikleri ‘yeni ‘devrim stratejisini icat ettiren.Ve ama bu düşünce sistematiğiyle emperyalizm ve faşizm etmenleri üzerinden ulaşılan bu sonuç, aslında hiç de sorunu tartışılır olmaktan ve öznelci bir yaklaşım özelliği taşımaktan kurtarmıyor. Çünkü emperyalizm veya koyu-kudurgan gericilik ve baskıcı zorbalık koşullarının hakimiyeti ise esasen devrim mücadelesinin ve örgütlenmesinin legal imkanlarının olmaması veya sınırlı/oldukça kısıtlı olması bağlamıyla, tartışılan konunun kapsamına girerler ancak ki.
Yani bu iki etmen asla tek başına devrim stratejisinin bir bütün belirleyeni olamaz. Hele ki emperyalizm olgusu fiili askeri işgal şeklinde söz konusu değilse, yani devrim güçleri doğrudan emperyalist güçlerle silahlı olarak karşı karşıya değillerse, ülkenin yarı-sömürgeliğini devrim ile karşı-devrimin ta en başından silahlı olarak karşı karşıya olmak zorunda olduğunun gerekçesi saymak; gerçekçi değil, zorlama bir yaklaşım örneği olabilir ancak ki. Bu gerekçe dün, esas mücadele alanlarının neden kırsal alanlar olması gerektiğinin başlıca gerekçeleri arasında gösterilip, ısrarla da savunulurken; ülkenin emperyalizmle ilişki karakterinin bugün de yarı-sömürge olarak değerlendirilmeye devam edildiği halde (ki, Kongre bu ilişkinin daha da koyulaştığı görüşündeyken), esas mücadele alanları pekâlâ şehirler olarak ilan edilebiliyor.
Demek ki esas mücadele alanların, yani devrimci güçlerin esas üslenim alanlarını belirleyen esas etmenlerden biri hiç de yarı-sömürgelik pozisyonundan ötürü emperyalist güçlerin (yerli işbirlikçileri üzerinden de olsa) yığınak ve denetimlerinin şehirlerde çok daha fazla olmasından değildi. Neydi peki esas belirleyici etmen? Devrim güçlerinin şehirlerde kırlara oranla çok çok daha zayıf olmasıydı. Bugün şehirler esas mücadele alanları olarak öne çıktıysa, bunun temel belirleyen unsuru, (emperyalizm olgusu da dahil olmak üzere) karşı-devrim güçlerinin şehirlerde eski güçlü konumlarını yitirmiş olmaları değil (ki, aslında teknik donanımları, eğitimleri ve yığınak kapasiteleriyle mislince daha güçlü pozisyondadırlar.), devrim güçlerinin şehirlere yığılıp, burada kırsala oranla çok daha güçlü hale gelmiş olmasıdır. Yani özetle devrimin temel gücünün en büyük bileşeninin bugün artık şehirlerde bulunuyor olmasıdır belirleyici esas etmen.
Keza nasıl ki emperyalizmin dolaylı varlığı ta başından itibaren onunla bir silahlı çatışma içinde olmayı zorunlu bir gereklilik olarak kendiliğinden koşullamıyorsa; aynı şekilde ülke siyasi rejiminin faşist diktatörlük veya koyu gericilik ve baskı rejimi alması da devrim ile karşı-devrim güçlerini bir iç savaş tarzında ta en başından itibaren silahlı olarak karşı karşıya getirmeyi ve mücadeleyi USHSS mantığıyla ele alıp yürütmeyi zorunlu bir gereklilik olarak kendiliğinden koşullamaz. Fakat daha başka koşul ve etmenlerle birlikte bu etmenlerin varlığı da mücadelenin ta en başından silahlı tarzda örgütlenmesini ve yürütülmesine pekâlâ nesnel zemin oluşturabilir. Nitekim Peru, Kolombiya, Nepal, Hindistan, Filipinler ve Türkiye Kürdistan’ı gibi pek çok isabetli örneği nezdinde bu tarza tanıklık etmek mümkün.
Belirttiğimiz bu husus, önemle ayrımında olunması gereken bir noktadır. Oysa biz bunu Kaypakkaya’dan bu yana tek başına zorunlu bir nesnel gereklilikmiş gibi addedip sunduk. Zorunlu, nesnel gerekliliklerin kendiliğinden koşulladığı bir durum olmadığı, Bolşeviklerin iki devrim pratiğiyle alenen ortadayken; nedense bu olguyu mütemadiyen es geçtik. Bugünün ‘Türkiye’ koşullarının Çarlık despotizmi altındaki Rusya’nın koyu gericilik ve karşı-devrimci zorbalığın koşullarından daha kötü olduğu söylenmeyecekse şayet; o halde demek ki faşizan sistem veya koyu gericilik ve baskıcı koşular devrimin toplu ayaklanma stratejisi uyarınca örgütlene ve gerçekleşebilmesini, en azından teorik olarak, imkânsız kılmıyor olsa gerek. Yani bir başka ifadeyle de tekrarlamak gerekirse, demek ki bu türden koşullar hiç de ‘siyasal iktidarların ancak küçükten büyüğe doğru bir hat izleyen halk savaşı yöntemiyle alaşağı edileceği’ni zorunlu bir gereklilik olarak kendiliğinden koşullamıyor olsa gerek.
4-7) “DEVRİM İLE KARŞI-DEVRİMİN TA BAŞINDAN İTİBAREN SİLAHLI OLARAK KARŞI KARŞIYA OLMASI” VE “DEVRİMCİ DURUMUN SÜREKLİLİĞİ” SORUNU:
Ve bu iki unsurun varlığı aslında hiç de devrim ile karşı-devrimin ta başından itibaren silahlı olarak karşı karşıya gelmek zorunda oldukları anlamına gelmez. Çünkü karşı-devrim güçleri zaten devrimci hareketleri/ faaliyetleri ta en başından itibaren, silah dahil, her türlü zor ve baskı aracını kullanarak bertaraf etmek ister. Ama bu olgu, devrim güçlerini, devrimin TAS ile gerçekleşebileceği koşullarda hiç de ta en başından itibaren (tıpkı ’68 süreci sonrası 1970’li yıllarda Almanya, İtalya, Japonya vb. kapitalist metropollerde ortay çıkan ideolojik akımların denemeye çalıştıkları tarzda) silahlı mücadeleyi ve silahlı örgütlenmeyi esas alınmasını zorunlu bir gereklilik olarak koşullamaz. Devrimci durum, silahlı zor yoluyla karşı-devrimi alaşağı etme safhasına geçmeye olanak sunmadıkça, silahlı mücadele tarzı esas mücadele biçimi olarak öne alınamaz, uygulamaya konamaz. Çünkü bu, öngörülen devrim stratejisinin, mevut güç dengelerinin ve genel ortamın ruhuna aykırı ‘sol’ bir taktik ve yönelim olur ki; devrim güçlerinin ezilmesine, darbelenmesine ve birçok mevzisini de yitirmesine hizmet eder. İşte tamamen bundan ötürüdür Lenin’in o meşhur sözü: İç savaşla oynanmaz!...
4-8) “TAS VE USHSS’Yİ ÖNE ÇIKARAN ESAS OLGULAR” SORUNU:
Genel koşulların legal çalışmaya olanak tanımaması, TAS’ın geçersizliğinin ve de USHSS mantığıyla silahlı mücadeleyi esas mücadele tarzı olarak belirlemenin haklı gerekçesi olamaz. Çünkü TAS, Bolşeviklerin pratiğinde ve keza USHSS’nin uygulandığı ülkelerin şehirlerinde yürütülen faaliyetlerin pratiğinde de görüldüğü üzere, pekâlâ ağır illegalite koşullarında da başarıyla sürdürülebilir bir stratejidir. Kaldı ki bugün açısından ele alındığında da koşulların legal mücadele olanakları bakımından hiç de yabana atılır türden olmadığı açıktır. Komünist Parti örgütlenmesi dahil, her türden demokratik kitle örgütlülüklerinin, koperatif, sendika, oda ve birliklerin, dernek ve vakıfların, çeşitli kültür-sanat merkezlerinin, yayın evlerinin, dergi, gazete yayınlarının, radyo ve tv kanallarının ve keza yerel yönetimler aygıtlarının kurulmaları ve faaliyet gösterebilmeleri ve keza parlamentodan ‘bir kürsü’ olarak yararlanabilmenin vs. vs.’nin olanakları bir şekilde pekâlâ mevcuttur. Evet belki kısıtlıdır, bin bir baskı altındadır, ama yine de mevcuttur. Sistem bunlara bir şekilde yasal ve anayasal mevzuatında yer vermek zorunda kalmıştır. Ve neticede bütün bunlar işçilerle, köylülerle, öğretmen ve öğrencilerle, kadınlarla, gençliğin ve bilumum emekçi kesimlerle bağ kurmanın, onları çeşitli örgütsel mekanizmalar üzerinden örgütlemenin, eğitip donatmanın ve de seferber etmenin en elverişli araç ve olanaklarıysa, bunları yok saymanın, daha da önemlisi tepmenin, illegal çalışmanın o zorunlu dar ve kısıtlı alan ve olanaklarına, hiç de gereği yokken, kendini ‘hapsetme’nin devrim mücadelesi açısından nasıl bir izahatı olabilir acaba? Bilinmez mi ki illegal seçenekler varken, buna rağmen yapılabilen bir tercih değil, legal çalışma olanaklarının olmamasının (veya kayda değer derecede olmamasının) getirdiği bir zorunluluktur. Geniş kitleleri örgütleyebilmenin, onlarla bağ kurabilmenin, eğitip seferber edebilmenin olanaklarının bulunduğu koşullarda bunlardan sonuna kadar en iyi bir şekilde yararlanmamak, bunları tepip illegal kitle mücadelesi ve örgütlülüğü tercihlerini esas almak, hiç kuşku yok ki bunun literatürümüzdeki karşılığı ‘sol’culuktur. ‘Sol’ sekter bir hat izlemektedir. Mücadele biçim ve araçlarının, öznel dünyamızdaki kurgularımız üzerinden belirleme keyfiyetidir.
4-9) “DEVRİMCİLİĞİN KRİTERLERİ” SORUNU:
Burada devrimciliğin legal mücadele ve örgütlülüklerin esas alınıp alınmaması kriteri üzerinden sorgulanması ve keza TAS’ın, revizyonist barışçıl, parlamentarist ve evrimci geçiş tezlerine indirgenmesi ve de devrimciliğin illegal çalışma ve silahlı mücadele tarzlarının önde tutulmasıyla özdeşleştirilmesi, açıktır ki hem ciddi bir deformasyondur ve hem de alasından ‘sol’ sekterizmdir. Kaldı ki hem gelişkin kapitalist ülkelerde bu tarz devrimciliği deneyleyen Kızıl Tugaylar, Kızılordu ve RAF gibi devrimciliklerinden şüphe duyulmayacak anlayış ve oluşumların kitlelerden kopuk bir avuç ‘profesyonel devrimci’ insan grubunun ‘düzeni değiştirme’ sevdasının ötesine varamamış olması tecrübeyle sabittir ve hem de biliyoruz ki silahlı mücadele tarzı şeklinde yürüyen her mücadele de tek başın devrimci olabilme özelliği kazandırmıyor. Nitekim silahlı mücadele tarzını bir taktik olarak önceleyen ve ama program ve hedefiyle sistem dışına çıkmadıklarından pekâlâ da “reformist hareketler’ olma özelliği taşıyan bir yığın örnek mevcut. Hal böyle olunca da Kongre iradesinin gerek silahlı mücadele ve örgütlere gerek devrimciliğe atfettiği anlam ve önem ve gerek TAS’ı Leninist devrimci öz ve tarzıyla değil de her türden sınıf uzlaşmacı akım ve siyasetlerin parlamentarist-evrimci reformist ve revizyonistlerin soktuğu öz ve tarz üzerinden ele alan yaklaşımları son derece yanlış ve kusurlu yaklaşımlardır.
Bilinmelidir ki tavır ve yaklaşımlara özelliğini veren esas şey, biçimi değil özüdür. Silahlı mücadele yürütülen bir yapı biçim olarak tartışmasız bir şekilde devrimci payesi alabilir; ancak varılacak hedefleri şayet sistem içi hedeflerden ibaretse; köklü-radikal bir alt-üst oluşu hedefine oturtmuyorsa, yürütülmekte olan silahlı mücadele söz konusu yapıyı ve anlayışı özü itibariyle asla devrimci kılmaz. Aynı şekilde mevcut konjonktürde kitleleri barışçıl, yani silahlı mücadele tarzında olmayan mücadele biçim ve araçlarıyla örgütleyip, eğiten onları her vesileyle ve her durumda sistemin icraatları karşısında kararlıca yürütülen bir mücadelecilik hattında tutan, her fırsatta devrim güçlerinin kazanımlarını arttıran, yeni yeni mevziler elde etmesini , karşı-devrimin ise habire geriletilmesini, darbelenip hırpalanmasını, mevziler yitirmesini, geri kitleler nazarındaki itibar ve meşruiyetini yitirmesini hedefleyen bir mücadelecilik hattına sokabilen ve bütün bunlar kitlelerin silahlı ayaklanmayla iktidarı devirme ana hedefine varmada izlenmesi gereken yolun gerekli hamleleri bilinciyle ele alıyorsa; ve kitlelerin bulunduğu her bir çalışma alanı, küçük küçük ‘kızıl siyasi üsler’ oluşturma hedefiyle örgütlenip kazanılıyorsa; buralar bir nevi gayri resmi ve ama meşru özerk bölgeler haline getiriliyorsa; evet işte bütün bunları ‘kurtarılmış alanlar yaratma’ prensibinin mevcut koşullardaki üzgün ve özel biçimleri alarak ele alınıp hayat verilebiliyorsa; yani ezberler ve mekanik kalıpsal ele alışlar bozulup aşılıyor ve Sovyetler esasına dayalı Ekim Devrimi’nin gelişim yolunun bütün bunları içerdiğinin bilinci hakim kılınıyorsa; bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika topraklarında, Mezopotamya coğrafyasında yaşananlardan doğru dersler çıkarılarak ta bugünün koşullarında ‘kızıl siyasi üsler’ ve ‘kurtarılmış alanlar’ yaratarak iktidarı bir nevi ve ama farklı tarzada, ‘parça parça zapt etme’nin yol ve biçiminin esastan farklılaşmış olduğu ve bugünün ‘kızıl siyasi üsleri’ ve ‘kurtarılmış alanları’ artık karşı-devrim kalesinin dış hatlarında, ucra cephelerinde kalan nispeten en korunaksız, en zayıf alanlarında değil de, tam aksine kalenin doğrudan göbeğinde, onu bir bakıma içten kuşatıp çökertecek hale getirecek şekilde ele alınıyorsa, vs. vs. işte bu evre boyunca isterse hiç silahlı çatışmalar yaşanmamış olsun, bu güzergah yine de en alasından devrimci bir öz taşıyor olacaktır.
4-10) “KİTLELERİN, PARTİNİN VE DEVRİMİN ASKERİ GÜCÜNÜN ÖRGÜTLENMESİNDE TAS VE USHSS’NIN ARZETTİĞİ ÖZGÜNLÜKLER” SORUNU:
Ve keza TAS’da kesin kes ayrıştırılması gereken iki farklı örgütlülük söz konusudur. Bunlardan birincisi kitlelerin, ikincisi ise Komünist Parti ve devrimin askeri gücünün örgütlenmesidir. Kitlelerin örgütlenmesi legal imkanlar el veriyorsa, bu olanakları en iyi şekilde ve sonuna kadar kullanarak, başta devrimin öncü ve temel gücünü oluşturan sınıfı ve temel müttefiki toplumsal katmanları olmak üzere, tüm emekçi kesimleri TAS ile devrimi gerçekleştirme amacına uygun olarak örgütleyip eğitmek şeklinde; yok şayet legal imkanlar esasen buna olanak sunmuyorsa, bu kez de kısıtlı legal olanakları da kullanmak suretiyle, kitleleri esasen yarı-legal ve illegal mekanizmalar üzerinden aynı hedef doğrultusunda devrim gerçekleştirecek devasa bir ‘gizli ordu’ olarak örgütleyip, eğitip donatmak şeklinde olacakken;
Komünist parti ve derimin askeri gücünün örgütlenmesi sorunu ise; legal olanakların varlığı veya sınırlılığına bağlı olmaksızın, ta en başından itibaren illegal esaslar üzerinden ele alınması gereken, devrimin stratejik öneme sahip iki ana sorunudur.
Bunlar devrimin kesintiye uğratılmaksızın örgütlenmesinde ve başarıyla yürütülüp zafere ulaştırılmasında kilit unsurlardır. Partinin Bolşevik tarzda örgütlenmesi modelinin bugün de günün koşularına uyarlı ‘illegalite esasları’ üzerinden örgütlenerek devrimin kurmay heyeti görevini yerine getirebileceğini öngörmek pekâlâ mümkün. Aksini düşünmeyi gerekli kılacak haklı gerekçelerin olduğu kanaatinde değiliz. Sorunun püf noktası devrimin kurmay heyetinin devrimin her aşamasında kitlelere önderlik ve devrimi başarıyla yürütme görevini layıkıyla yerine getirebilmesidir. Mevcut şartlarda buna hangi modeli daha fazla şans tanıyor olacaksa, komünistler açısından o model ve tarzı benimsemek asla sorun olmaz/olmamalıdır da. Burada şunu da net bir biçimde ayrıştırarak ifade etmek gerekiyor ki; devrimin ve sınıfın kurmay heyeti olarak komünist partinin illegal olması ile, kitleleri örgütlemenin ve mücadelenin legal olanaklarını sonuna kadar en geniş bir yelpazede kullanmanın bir aracı olarak legal parti aracından da yararlanmak,asla birbirinin tezat-ı şeyler değildir.
Devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorunu, kuşku yok ki devrimin başarıya ulaştırılmasında tayin edici bir diğer stratejik unsurdur. Bu bakımdan sorunu, sorunun bu stratejik önemine uygun bir anlayışla ele alınıp çözüme kavuşturulması da bir o kadar önem arzeder.
Ve tabi bilmek lazım gelir ki devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorunu, öngörülen devrim stratejisine göre farklılıklar arzeder. USHSS’inde farklı, TAS’da farklı olmak durumundadır. İlki üzerinde burada öyle uzun boylu bir şeyler söylemeye gerek yok herhalde. Kısaca şunları dile getirmek yeterli olacaktır. Bu stratejide devrim şayet ta en başından, Çin’de olduğu gibi, köylülerin silahlı başkaldırısı şeklinde başlamamışsa, komünist Partinin ileri kitleler içerisinden oluşturacağı küçük yaygın gerilla güçlerinin başlatacağı silahlı mücadele içinde küçükten büyüğe doğru adım adım ilerleyen bir seyir izliyor olacağından; devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorununun çözümü de haliyle zaten bu fiili sıcak savaşın seyrine koşut olarak şekilleniyor olacaktır. Nitekim Çin’deki şekli dışında, örneğin Vietnam’da, Hindistan’da, Filipinler’de, Küba’da, Nikaragua’da, Kolombiya’da, Peru’da, Nepal’de, Kürdistan’da vb bu her bir örneğin somutunda da devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorununun çözümü bir fiil savaşın seyrine koşut olarak şekillenip gelişen bir tarz ile mümkün olabilmiştir.
(Türkiye ve Kuzey Kürdistan somutunda devrimin askeri gücünü ta en başından silahlı mücadele içinde örgütlemeye çalışan Pkk dışında başka devrimci güçler de olmuştur kuşkusuz ve hâlâ da vardır elbet. Ki bunların başında 1970’lerde TKP-ML, THKO ve THKP/C gelir. Ve ardılları siyasi oluşumlar ‘70’lerde başlatılan bu hamleyi şehirler ve kırsal kesimler üzerinden devam ettirmişlerse de, ancak gelinen aşamada bir kısmı şehirlerde ve bir kısmı da kırsal kesimlerde hâlâ cüzi miktarlarda bir askeri güç sahibiyse de,, fakat açıktır ki bu, konu ettiğimiz devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorununun çözümünü bulduğu anlamına gelmemektedir. Elbette bu tablonun objektif ve sübjektif nedenleri-niçinleri illa ki vardır ve bunlar ciddiyetle sorgulanmak zorundadır da. Ancak her halükârda şu açık ki, Komünist devrimciler Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da silahlı mücadeleyi ve devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorununu ele alışta hem savaşın yeşerip gelişeceği asıl zeminin tayinin de ve hem de savaşın örgütlenip yürütülmesi siyasetinde ciddi kusurlar sergilemeye gelmişlerdir. Böyle olduğu için de örneğin Kuzey Kürdistan’da PKK’nın başlatıp önderlik ettiği gerilla savaşı hem bir kitle tabanı üzerine oturarak kitleselleşebilme kabiliyeti edinebilmiş ve hem de savaşı hatırı sayılır bir düzeyde geliştirebilmesi mümkün olabilmişken; ama öte yandan Kaypakkaya’nın ardılı yapılar hem savaşı Kürdistan’da Dersim dışına taşıyıp yayamamış, hem savaşı kitleselleştirmeyip, cuzimiktardaki bir gerilla gücünün ötesine varamamış ve hem de, haliyle, savaşı geliştirip ileri boyutlara vardırması pek de mümkün olamamıştır. İşte kimileri bu tabloya bakarak Kaypakkaya ve ardıllarının ‘öncü savaşı’ anlayışla hareket eden, kitlelerden kopuk fokocular benzeri bir gerçekliğe sahip olduğuna hükmedebiliyor. Bunların kimisine göre Çin’deki gibi kitlelerin başlattığı bir savaş durumu yoksa, Komünistlerin küçük profesyonel güçlerle ‘kitleler adına’ savaş başlatılması yaklaşımı zaten fokoculuğun/öncü savaş anlayışının daniskasıdır. Ve ama ilginçtir böyle buyuran bu kesimlerin hemen hemen tümü de en başta PKK’nin önderlik ettiği savaşın ve keza Nepal’de, Peru’da, Filipinler’de, Kolombiya’da, Hindistan’da ve daha pek çok yerde savaşın kıvılcımı bir fiil devrimci öncüler tarafından çakılmış ve uzun sabırlı çetin mücadeleler ve ısrarlı sürdürme gayretleri sonucu savaş kendi gerçek kitle tabanıyla buluşup bütünleşmesinin mümkün olabildiği gerçeğini de nedense es geçebiliyorlar. Neyse biz burada sorunun bu boyutunun tartışılmasını fazla da öne çıkarmadan, tekrardan esas mevzumuza dönüp, ara verdiğimiz yerden devam edelim.
4.11. “DEVRİMİN ASKERİ GÜCÜNÜN ÖRGÜTLENMESİNDE USHSS’NİN ÖNGÖRMÜŞ OLDUĞU TARZIN TAS’A UYARLANMASI” SORUNU:
Devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorununun çözümü, USHSS’inde, genel kaba hatlarıyla işte böylesi bir perspektifle ele alınırken; biraz bozuma uğratılmış haliyle de olsa, aynı tarzın TAS’da da geçerli olabileceğini öngörmek, her haldeki pek gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerek.
Neden böyle diyoruz? Çünkü her şeyden önce TAS’nin gelişim evrimi USHSS’nin gelişim evriminden farklı bir seyir izler. USHSS’in de savaşın kitlelerin silahlı toplu ayaklanmasıyla finale vardırılması süreci bir fiil sıcak silahlı mücadele içinde örgütleniyorken; TAS’da kitlelerin bu finale hazırlanması süreci esasen sıcak silahlı yani fiili askeri mücadele olmayan bir mücadele tarzıyla, bir başka ifadeyle ve literatürümüzdeki karşılığıyla, ‘barışçıl’ koşullarda tamamlanıyor olacaktır. Keza USHSS’inde devrimin askeri gücü bir fiil savaşan bir güç olarak, ana gövdesiyle kırsal alanlarda üsleniyor olacakken; TAS’nin özellikle esas mücadele alanı olan şehirlerde barışçıl mücadele evresi devam ettiği sürece böylesine açıktan askeri bir güç olarak varlık göstermesi hem mümkün olmaz ve hem de zaten böylesi bir askeri gücün varlığının o evre itibariyle herhangi bir gerekliliği de olmayacaktır. Hani sıklıkla tekrarlar ve deriz ya; her şeyin varlık gerekçesi somut gereklilikler ve ihtiyaçlardır, diye. Bu da tam da öyle bir şeydir işte. Gerekliliği oluşmamış (veya ortadan kalmış) şeyler ya ta en başında varolma şansına sahip olmazlar, ya da bir süre sonra kaçınılmaz bir şekilde marjinalize olarak yavaş yavaş kendilerini tüketmiş olurlar.
İşte devrimin askeri gücünün örgütlenmesi sorununun USHSS tarzınca öngörülen çözüm şeklinin TAS zeminindeki geçerlilik şansı, nesnel koşulların bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmamış veya yaşayabilmesine imkân tanıyacak koşullara sahip olmayan şeylerin yaşayabilme şansı kadar olabilir ancak ki.
Bu bağlamda MKP III. Kongre bilincinin devrimin askeri gücü sorununun Türkiye ayağına ilişkin olarak öngördüğü çözüm tarzının varlık gerekçesini nesnel koşullar üzerinden izah edebilmesi pek olası değil gibi. Evet, devrim stratejilerini her ne kadar da doğrudan TAS olarak tanımlamasalar da ve keza her ne kadar da aslında USHSS mantığınca bir mücadele hattı izleyeceklerini ileri sürüyorlarsa da ancak her halükârda esas mücadele alanları olarak belirlemiş oldukları kentlerde hem öngördükleri tarzda bir silahlı mücadeleyi ve hem de yine öngördükleri tarzda bir askeri gücü örgütleyip var kılmaları pek mümkün olamayacaktır.
Elbette bir askeri güçleri olabilecektir ve keza silahlı eylemler de gerçekleştirebileceklerdir; fakat bu en nihayetinde, bugünün DHKP’C’si, ya da dünün birçok devrimci yapılanmasının şehirlerdeki askeri örgütlülüğü ve silahlı mücadele tarz ve kapasitesinden pek de farkı olmayacak/olamayacaktır.
Kongre iradesinin; “silahlı mücadele esas mücadele tarzımız olacaktır”, “parti örgütlenmesi dışında, diğer örgütlenmeler içinde askeri örgütlenme esas olacaktır.” Derken kast ettiği esas meramı, bir üst paragraftaki durum vari bir şeyse, buna bir diyeceğimiz yok. Ama yok şayet devrimin, her ne kadar da gerilla savaşıyla eş güdümlü yürütülecek dense de, nihayetinde TAS yoluyla kitlelerin silahlı ayaklanmasıyla olacağını öngörüyorlarsa; o halde, “Emperyalizm ve komprador tekelci kapitalist faşist diktatörlüğün bekçiliği görevi ile şartlandırılmış ve ırkçı, şoven ideolojilerle donatılmış faşist Türk egemenler ordusu, halklar üzerinden baskı aygıtlarının silahlı kurumları Sosyal Halk savaşı boyunca halkın silahlı kuvvetleri tarafından parça parça imha edilip yok edilirken, yine halkın devrimci ordusu da küçükten büyüğe doğru adım adım bu savaş içinde inşa edilecektir.”2 ya da; “(…) Halk ordusu, şehirlerde silahlı halk ayaklanması perspektifine bağlı kalarak, küçükten büyüğe doğru halkın silahlı güçlerinin inşa edilmesidir. (…)”3vari, şehirlerde USHSS’nin gerek silahlı mücadele ve gerekse devrimin askeri gücünün fiili bir ordu örgütlenmesi tarzının herhangi bir geçerliğinin olamayacağının da görülüp kabule dilmesi dışında pek bir şansının olmadığı açıktır diye düşünmekteyiz.
Evet, elbette şurada hem fikiriz: Toplu Ayaklanma Stratejisi’nde de devrimin askeri gücünün koşullara koşut olarak ta en başından itibaren peyderpey oluşturulmasının hedeflenmesi ilkesel ve stratejik önemdedir. Çünkü devrim asla ısmarlanarak/sipariş edilerek gelen bir şey değildir. Ne zaman kapıya dayanacağı ve patlayacağını iradi olarak önceden belirlemek mümkün olamayacaktır. Ve devrim, mevcut koşullarda devam ettiği müddetçe, mutlak surette silahlı zor yoluna gereksinim duyacaktır. Bu da kitlelerin silahlı kalkışması ve gerilla/partizan savaşları eş güdümlü bir muhaberenin yaşanacak olması demektedir. İşte bundan ötürü bu devrimin hem öncü ve motor askeri gücünün ve hem de en azından asgari teknik hazırlıklarının olmasını şart koşar. Kitleler zaten ancak ki bu öncü ve motor profesyonel devrimci güçlerin yol açtığı etkili vuruşları ve filli yönlendirmeleriyle nitelikli bir devrimci güç vasfı kazanabilir. Aksi halde, pek çok örneğinde yaşanıp görüldüğü gibi ya ezilir ya reformize olur ya da öne çıkan başka güçlerin dümenine girerek hedef yitimine uğrar. İşte bütün bu nedenlerden ötürü de Komünist Parti ta en başından olmak üzere, tıpkı devrimin asıl ordusu kitlileri örgütleyip eğitmek suretiyle nasıl hazırlıyorsa devrime; ve bunu başaramadan devrimin gerçekleştirilmesi nasıl ki imkansızsa, işte bu aynı şekilde devrimin asıl ordusu kitlelerin silahlı ayaklanma anı gelip çattığında, devrimin gerçek manada silahlı-külahlı ordusu fonksiyonu oynayabilmesi için Komünist Partisi ta en başından devrimin temel gücünü (ve de temel ittifakını) oluşturan işçi ve yoksul köylülerin örgütlenip disiplini altına aldığı en ileri kesimleri üzerinden devrimin çekirdek-motor askeri gücünü örgütlemeyi ve eğitip donatmayı temel bir politika ve görev olarak benimsemek zorundadır. İleri işçi ve köylüleri, bunların özellikle de genç kadın ve erkeklerini kırsalda ve şehirlerde, yani doğrudan kendi yaşam ve üretim alanlarında, bir nevi milis güçleri vari ve keza yerel-yerleşik öz savunma güçleri vari silahlandırmak, bunları teknik ve teorik askeri eğitimlerden geçirmek, keza partinin çeşitli kademelerindeki kadın-erkek üye ve kadrolarını ‘askeri kadrolar’ olarak da özel bir öne çıkarmayla eğitip geliştirmek zorundadır. Gençlik ve kadın örgütü üye ve kadrolarını öz savunma ve ayaklanma strateji ve taktikleri esası üzerinden eğitimlerden geçirmeyi ve keza şehir ve kırsalda savaş araç-gereçleri depolamak, örgütlü ve disiplin altına alınmış kitleleri mutlak surette silahlandırmak ve her il-ilçe-köy ve mahalle parti hücresini kendi alanında devrimin anılan bu askeri gücünü örgütlemekten birinci dereceden yetkili ve sorumlu tutmak suretiyle parti kendisini ve kitleleri pekâlâ da silahlı halk ayaklanmasına hazırlayabilir. Ayaklanmanın ayak seslerinin yer sarsıntı ve çatırtılarının alınmaya başlanmasıyla birlikte Parti işte bu ön hazırlıkları ve ördüğü zemin üzerinden devrimin askeri örgütlenmesini daha üst ve daha doğrudan somut planlamalarla ele alıp, ‘son hazırlıklar’ını süratle tamamlayabilir. Ve bu aşama itibariyle (belki çok daha öncesinden de) kendi içinden özel bir komisyon aracılığıyla savaşın sevk ve iradesinin mekanizmalarını merkezileştirebilir. Devrimin bu askeri gücünü sevk ve idare edebilmek için partili ve ileri kitleler arasından öne çıkan önderlik vasfı taşıyan kadrolar üzerinden hiyerarşik bir ordu yapılanması inşa edilebilir. Güçler farklı görev bölümleri temelinde organize edilebilir vs., vs.
Evet, devrimin askeri güçlerinin örgütlenmesi sorununun TAS’ca öngörülebilecek çözümü, denilebilir ki esasen işte ancak ki böylesi bir perspektifle olanaklı olabilir.
4-12) “DEVRİMİN ASKERİ GÜCÜNÜN ÖRGÜTLENMESİNDE SHSS’NİN PERSPEKİTFİ” SORUNU:
MKP III. Kongre iradesinin öngördüğü çözüm tarzı ise, her ne kadar da; “Parti III. Kongremiz, silahlı halk direnişleri ve silahlı halk ayaklanması perspektifi çerçevesinde (…) ayaklanma sürecine gidiş ve ayaklanmayı kitleler ile daha koordineli ve seferber edici kuvvetinin nüveleri anlamında, bir askeri örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu (…)”4şeklindeki bu görüşüyle, bizim az yukarıda özetle çerçevelediğimiz genel perspektife nispeten yakın gibi duyuyorsa da; ancak öngördüklerinin bütünü baz alındığında, aslında hiçbir yakınlığı bulunmayın tamamen farklı bir perspektif sunduğu rahatlıkla görülebilir.
Kongre iradesinin ‘satırarası’ bu türden nispeten daha makul diyebileceğimiz görüşleri de olmakla birlikte, ancak şurası kesin ki; görüşlerinin bütünlüğüne damgasını vuran perspektif, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, USHSS’dir.
TAS’ın lafzı ediliyorsa da aslında öngörülen stratejiyi belirleyen esas unsurlar USHSS’nin unsurlarıdır. Ve böylece TAS’da, aslında, esasen devrim için kitlelerin fiili silahlı toplu ayaklanması evresine indirgenmiş oluyor. Bu son evreye kadar ise, birkaç paragraf yukarıda altını çizdiğimiz satırlardan okunacağı üzere, mücadele ve örgütlenme biçimleri tamamen (evet tamamen) USHSS perspektifince ele alınıyor.
Kongre iradesinin devrimin askeri güçlerini örgütleme sorununun çözümünü bu tarz ele almaya iten esas düşünce, öngördükleri ‘esas mücadele tarzı’na ilişkin ezberci düşünce ve inanışlardır herhalde ki: Toplu ayaklanma evresine kadar şehirlerde yürütülecek silahlı mücadeleyle “Türk egemenler ordusu, haklar üzerindeki baskı aygıtlarının silahlı kurumları SHSboyunca halkın silahlı kuvvetleri tarafından parça parça imha edilip, edi (…)”leçek(miş). İşte bu tarz bir silahlı mücadelenin (ki, bu ‘esas mücadele tarzı’dır da) yürütülebilmesi için de ‘şehir gerilla ordusu’ tarzında bir askeri örgütlülük gereksinimi oluşuyor, kaçınılmaz olaraktan.
Ve de mücadele ‘küçükten büyüğe doğru’ bir diyalektiksel seyir takip ediliyor olacağından, devrimin bu çekirdek askeri gücü de aynı diyalektiksel seyre koşut olarak giderek gelişecek ve süreç içerisinde de basbayağısından bir ‘şehir gerilla ordusu’na evrilecektir. Mümkün olabilirliği öngörülendir bu!
Özellikle de günümüz koşullarında karşı-devrimin silahlı güçlerinin, yani ordu, polis, özel kuvvetler ve çeşitli istihbarat güçlerinin şehirlerdeki güçlü konumlanışlarını ve keza teknolojinin geldiği boyutun sağladığı muazzam kolaylıklarla kurdukları denetim ve kontrol ağlarının devrimci güçlerin bu türden yaygın organizasyon ve etkinlikleri için zemini ne oranda dezavantajlı kıldığı da gözönüne alındığında, Kongre iradesinin öngördüğü tarzdaki silahlı mücadeleyle karşı devrim güçlerinin parça parça imha edilerek yok edilmesi tarzının tamamen bir ham hayalden ibaret olduğu, ‘askerlik sanatı’ndan az çok haberdar olan herkesçe rahatlıkla teslim edilebilecektir.
Kongre iradesi kırlarda oluşturulacak gerilla güçleriyle düşmanı oralarda yıpratıp darbelemek ve böylece şehirleri kırlardan kuşatma tarzını öngören USHSS’ninde, kitlelerin silahlı ayaklanmasıyla karşı-devrimi bir anda ve topluca yenilgiye uğratma tarzını öngören TAS’nin de zaten tamamen bu ‘güçlü karşı-Devrim’i alt edebilmenin çareleri olarak öngörülmüş olduklarını biliyor olsa gerek.
Şimdiki durumda devrimin temel gücünün değişmiş olması sebebiyle, kırsal kesimlerin devrimin güçlü alanları olma özelliği bir hayli zayıflamış durumda. Haliyle de şehirlerin kırlardan kuşatılması esasına dayanan USHSS’de bu bağlamda zemin yitirmiş durumunda. Devrim ile karşı-devrim arasındaki güçler dengesi şehirlerde şimdi artık sadece karşı-devrim lehine tek taraflı olarak güçlü değil, devrimin temel güç bileşenlerinin şehirlerdeki toplaşma ve işçi sınıfının bünyesel büyümesiyle birlikte devrim güçleri lehine güçlü hale gelmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla da taraflar arası güç dengesindeki bu nitel değişim kaçınılmaz olarak devrim stratejisinin de değişmesini gerektirir. Devrim ile karşı-devrim güçlerinin konumlanışındaki bu yeni durum, proletaryanın önüne kaçınılmaz olarak Toplu Ayaklanma Stratejisi seçeneğini getiriyor olacaktır: Çünkü şehir merkezli bu karşılıklı konumlanmış koşullarında devrim güçlerinin bu güçlü karşı-devrimi yenebilmesinin bir başka sihirli formülü en azından şimdilik, henüz keşfedilmemiş değil.
Kongre iradesinin ‘sihirli formül’ olması iyi niyet ve umuduyla formüle edip ileri sürdüğü Sosyalist Halk savaşı Stratejisi (SHSS) ise sanıldığının aksine derde deva olabilme vasıflarından tamamen (evet tamamen) yoksun bir teoridir. Çünkü her şeyden önce USHSS mantığıyla ele alınacak şehir merkezli bir gerilla faaliyetle (ki, ‘TAS ile eş güdümlü olarak’ denilse de, ama silahlı mücadele ve silahlı mücadelenin de gerilla savaşı tarzı ‘stratejik’ ve ‘temel mücadele biçimi’ olarak öngörülmektedir.) hem silahlı mücadeleyi küçükten büyüğe geliştirip savaşı toplu ayaklanma evresine vardırmanın nesnel zemini yoktur ve hem de şehir merkezli gerilla tarzı bir savaşın, tıpkı kır gerilla savaşındaki gibi, karşı-devrimi ‘parça parça imha etme’sinin koşulları bulunmamaktadır. Çünkü her şeyden önce güçlerin konumlanış tarzı gerilla savaşının bu boyutları da işlevsel bir rol oynamasına olanak sunmayacak türdendir.
Bilmek ve idrakinde olmak gerekir ki bu tarz bir konumlanış koşullarında karşı-devrime vurulacak her ciddi askeri darbe, şehir merkezli devrim güçlerinin en başta da legal/açık alan örgüt ve faaliyetlerinin (tamamen olmasa da) önemli oranda darbelenip, tasfiye edilmesi misillemesiyle karşılığını bulacaktır. Ve keza ileri teknolojiye dayalı kurulan sıkı takip ve denetim mekanizmaları sayesinde eylemci güçleri deşifrasyonu, takibe alınmaları, imha veya tutsak edilmeleri artık çok daha olanaklı hale gelmiş olduğundan; devrimci güçleri, savaşın temel prensiplerinden olan ‘kendi güçlerini koruma’ koşuluna uygun hareket edebilme yeteneğinden ta en başından mahrum bırakacağından, savaşı ve savaşın güçlerinin koruyup büyütmek sanıldığının aksine, pek de olası olmayacaktır.
Yani özetle söylemek gerekirse, öngörülen biçimiyle uygulanmaya konacak SHSS ile olacak şey; başarı şansı bulunmayan ‘şehir merkezli etkin gerilla savaşı’ ‘sol’ sevdasıyla Türkiye devriminin tek seçeneği durumunda bulunan TAS’nin öngördüğü toplu ayaklanmaya hazırlık evresi esastan sekteye uğrayacaktır. Koşullar gerçekliğiyle ters ‘sol’ devrimciliğin de uzlaşmacı –teslimiyetçi-evrimci sağ oportünist çizginin de devrimi nasıl açmaz durumlar ve büyük yıkımlarla karşı karşıya bıraktığı, tarihi tecrübelerimizle sabitken; Kongre iradesinin öngördüğü stratejisinin bu bariz uç ‘sol’ devrimci özelliğinin de altının kalınca çizilmesi elzemdir.
Devam edecek…
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (4.Bölüm)
“Devrim strajisi" üzerine:
MKP III. Kongresi’nin üzerinde; “Her şeyden önce MKP’nin Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi halk savaşını sulandırmaktadır” ve “aşırı sol sekter bir tutumdur.”1 diyeninden tutalım da, “Yarım fokoculuktan tam fokoculuğa bir geçiş teorisi”2 türünden fırtınaların en çok kopartıldığı bir diğer önemli görüş ve yaklaşımı da, kuşkusuz ki; “Devrimimizin Stratejisi, sosyalist halk savaşıdır.” Başlığı altında ortaya konanıdır.3
Kongre iradesinin ‘devrimimizin stratejisi’ adına ileri sürdüğü ‘Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi’ (SHSS) (kendilerinin de bir ilke imza atmış olmalarının gururuyla dile getirdikleri gibi) biline gelen Leninist devrim stratejisi olarak ‘Toplum Ayaklanma Stratejisi’ (TAS) ile Maoist devrim stratejisi olarak ‘Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi” (USHSS) şeklindeki bu iki klasik devrim stratejisine göre, evet bir bakıma ‘yeni bir devrim stratejisi’ sayılır. En azından kavramsal boyutu ve kendilerinin bir iddiası olarak böyledir. Tıpkı NKP(M)’nin, bizim belli yönleriyle formüle etmeye çalıştığımız, TAS ile USHSS’nin sentezinin bir ifadesi olan birbirinin içine geçirme tarzı bir devrim stratejisi gibi4,yeni bir devrim stratejisi olmuş oluyor.
Genel kabul gören bir olgudur Marksizm teorisinin bilimsel esasları üzerine oturan bir teori olduğu. Haliyle de değişen ve farklılaşan koşulara uyarlı olarak kendisini sürekli bir şekilde yenileyerek geliştirip zenginleştirerek ilerleyen dinamik bir teoridir de.
Bu bağlamda elbette Kongre iradesinin devrim stratejisi adına ileri sürdüğü yeni görüşlerine, sırf bilinen o iki klasik devrim stratejisine ters düşüyor, onlara uymuyor, ezber kalıplarımıza hitap etmiyor diye karşı çıkmak, Marksizm teorisinin bilimsel ruhuna aykırı, dogmatik bir yaklaşım olur.
Sorun, ‘yeni’ ve ‘farklı’ olmasında değil; ‘yeni’ ve ‘farklı’ olanın bilimsel normlar üzerine oturup oturmadığındadır. Sorgulanarak açıklığa kavuşturulması gereken en esas mesele bu olmalıdır.
MKP, en son 2002 yılında gerçekleştirmiş olduğu 1. Kongresi’yle, öznelciliğin ve de kaskatı bir dogmatizmin zirvelerine oturttuğu “Mao ve Halk savaşı” teorisiyle; kırk küsur yıldır savuna geldikleri devrim teorisini,yine en iyi kendilerinin teorize ettiklerini beyan ederek; ‘Halk Savaşı’nın bu son senteziyle, teoriyi nitel olarak geliştirdiklerini iddia etmişlerdi. Ancak III. Kongrelerinde “Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası” dedikleri ülkenin artık ‘yarı-feodal’ olmayıp, kapitalist olduğuna hükmetmeleriyle birlikte, haliyle, devrimin aşaması tespitinde de,
stratejisinde de değişikliğe gitme gereği duydular. Yani bir bakıma devrim teorisindeki bu esaslı değişiklik, denilebilir ki nesnel koşulların tahlili üzerinden geliştirilmiş oluyor ki; bu özelliğiyle, en azından görüngüsel olarak da olsa bir ‘bilimsel’lik payesi taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Fakat bu yönüne rağmen formüle edilen devrim stratejisinin kendisinin bilimsel normlar üzerine oturup oturmadığı, ayrı bir boyut olarak, sorgulanmaya muhtaç bir sorundur.
4-1) “KAYPAKKAYA’NIN KONUYU ELE ALIŞ TARZI” SORUNU:
Öncelikle belirtmek gerekiyor ki; MKP’nin (ve de TKP/ML’nin) kırk küsur yıl boyunca savuna geldikleri devrim teorisi de, elbette Kaypakkaya tarafından bir ‘sosyo-ekonomik yapı tahlili’ üzerine oturtulmuştu. Ve bu bakımdan delinebilir ki bu teoride bilimsel esaslar üzerinden şekillendirilmiştir. Ancak dedik ya bu sadece sorunun biçimsel/görüngüsel boyutu itibariyle böyledir. Özünde ise Kaypakkaya’nın teorize ettiği ve ardıllarından TKP/ML ve MKP’nin savuna geldikleri devrim teorisinin bir bütün olarak bilimsel esaslar üzerine oturan bir teori olduğunu söylemek pek mümkün olamayacaktır. Çünkü sözkonusu teori her şeyden önce somut koşulların somut tahlili üzerine oturtulmamış olması yönüyle, ciddi şekilde kusurluydu.
Daha önceki bölümlerde de ifade ettiğimiz gib;i Kaypakkaya’nın hem somut nesnel veriler üzerinden bütünlüklü bir sosyo-ekonomik yapı tahlili yoktur, ve hem de farklı sosyo-ekonomik yapılara sahip olan Türkiye ve K. Kürdistan devrim teorisini, bu iki ülkenin toplam sonuçları üzerinden, ‘ortalamacı’ bir ele alışla, her iki ülkeyi de aynı gören ve her ikisinin devrimini, onların özgünlüklerini gözetmeyen tek bir devrim stratejisi üzerinden öngörmüştür. Açıktır ki bu tarz bir ele alış, bilimsel olarak ciddi şekilde kusurludur. Çünkü bir ülkenin devrim teorisi, o ülkenin kaba algısal ve de yüzeysel gözlemlere dayalı fikir yürütme yöntemiyle yapılmış olan sosyo-ekonomik yapı ‘tahlili’ üzerinden ortaya konamaz. Bu, herhalde ki bilimsel perspektifin abc’sidir. Ve ama yadsınamaz bir gerçektir ki Kaypakkaya’nın gerek sosyo-ekonomik yapı tahlili ve gerekse devrim teorisini oluşturma tarzı işte tam da bu olmaması gereken türdendir. ‘Bilimsel olarak ciddi şekilde kusurlu’ olması da zaten bu özelliğinden ötürüdür.
Ve Kaypakkaya devrim teorisini, “Türkiye” coğrafyasının değil, esasen bu coğrafyanın Kuzey Kürdistan kesiminin nispeten daha ağır basan feodal üretim ilişkilerini baz alarak kurgulamıştır. ‘Kurgulamıştır’ diyoruz, çünkü verilere dayalı somut nesnel gerçekler üzerinden ortaya konmayan şey, kaçınılmaz olarak bağrında öznel bir kurgulama olgusu taşıyor olacaktır. Nitekim Kaypakkaya, özellikle de devrim stratejisini teorize ederken, önemli oranda özgün nesnellikten kopmuştur. ‘Türkiye’ coğrafyasını 1930’lu – 1940’lı yılların Çin ülkesinin koşullarıyla aynılaştırmıştır. Ve aynı koşullara sahipmiş gibi Çin devrim teorisini, Türkiye ve Çin’in verili süreçlerinin arzettiği özgünlükleri es geçen bir indirgemecilikle, adeta birebir dinelebilecek bir benzeştirmeyle,‘Türkiye’ coğrafyasına uyarlamıştır. Şafak revizyonistleriyle kavgasının oldukça önemli bir kesitini, onların öngördüğü teori ve pratiklerinin, Çin’de uygulanan biçimiyle halk savaşına ne oranda uygun olup olmadığı oluşturur. Kaypakkaya’nın düşüncesinde, strateji ve taktikleriyle, Çin’de uygulanan devrim stratejisi bütünüyle ‘Türkiye’ coğrafyasına da uygundur, geçerlidir. Bu yüzden de Kaypakkaya elbet Şafak revizyonistleriyle Çin devriminin değil, ‘Türkiye’ devrimi stratejisini tartışır. İşte böylesine bir özdeşleşme hali söz konusudur, deyip tekrardan Kongre’nin görüşlerini değerlendirmesine geri dönelim.
Kaypakkaya’daki bu problemli ele alış tarzı, ardıllarınca sorgulanmaksızın, ‘en doğru teori’ mertebesinde bir dogma olarak sahiplenilip hayata uygulanmaya çalışıldı. Ve kırk yıl sonra kongresini toplama başarısı gösteren MKP, Kaypakkaya’daki bu öznelci-mekanik ele alış tarzını eleştiriyle aşacağına, tam aksi yönde, denilebilir ki geliştirerek(!) zirvesine vardırdı. Biz o gün bunun, biraz da sert bir üslupla, eleştirisini “MKP’nin ‘Tarihi Muhasebesi’nde öznelcilik ve dogmatizm” isimli çalışmamızın II. Bölümü’nde genişçe yapmıştık. Ancak aradan geçen on koca yıla karşın görüyoruz ki MKP, bizim bu eleştirilerimizin de üzerinden atlayarak, geçmiş dönem devrim teorisinin herhangi bir değerlendirmesini yapma gereği duymamıştır. Tam aksine: ‘halk savaşının sadece yarı-sömürge ve yarı-feodal ülkelerde geçerli olabileceği’ şeklinde bu tespitleri dışında, başkada herhangi bir yanlışlarının olmadığına hükmediyor.
Bu duruş ve ela alış tarzı, ister istemez bir şekilde, ellerine ayaklarına köstek olacaktı; nitekim olmuş da. Çünkü öne sürdükleri ‘yeni teori’lerindeki ‘yeni’, denilebilir ki meselenin esasen söylemsel boyutuyla sınırlı kalmıştır. Yani bir diğer ifadeyle ‘yeni’nin tüm orijinalliği; eski teorinin bozuma uğratılmış tekrarından ibaret olması, bunun ötesinde bir içerik kazanmamış olmasıdır: Ortaya çıka çıka koca bir eklektik teori daha çıkmıştır. Olanın-bitenin kısa özeti maalesef ki budur.
Kongre bilinci, ‘yeni’ bir şeyler söyleme adına, teoriyi haddinden fazla zora koşmuş görünüyor. Vardığı sonuçları, ya da kendilerinin beylik ifadeleriyle söylersek; sentezlerini nesnel olgular zemini üzerinden değil de, kendi öznelci-iradeci belirlemeleri üzerinden temellendirmeyi tercih etmiş olmaları, böylesi bir zorlamayı bir bakıma kaçınılmaz akıbet kılmış. Yani kurgulanan ‘yeni teori’yi bir şekilde ‘makul’ bir kılıfına-kitabına uydurarak sunma gayretine düşülmüş vs. vs. İşte sırf bu özellikleri dahi, ortaya sürülmüş olan bu ‘yeni teori’nin içeriğinin bilimsel esaslar üzerine oturup oturmadığını açığa vuran parametreleridir.
Kanaatimizce ‘yeni teori’nin temel açmazını şu üç esaslı husus oluşturmaktadır:
1-) MKP III. Kongresi mücadele biçimlerini verili tarihi koşulların ortaya çıkardığı veya çıkaracağı sınıf mücadelesinin somut ihtiyaçları üzerinden değil; kendi kurgusal öznel tercihleri üzerinden belirleme yoluna gitmiştir. Böyle olduğu için de öne sürdüklerinin gerekçelendirmesini mecburen zorlama-yapay nedenler üzerinden yapmak zorunda kalmış.
2-) MKP III. Kongresi ‘Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası’nın iki farklı sosyo-ekonomik yapı, iki farklı devrim aşaması ve haliyle de iki farklı ele alışı zorunlu kılan özgün gerçekliğini es geçip, ‘ortalamacı’ bir ‘üniter ülke’de karşı karşıya kaldığı demokratik devrim sorunları ile sosyalist devrimi nasıl bir devrim stratejisiyle ele alması gerektiğinin teorisini henüz oluşturamamış olmanın açık bocalaması içine düşmüş.
3-) MKP III. Kongresi gerek genel olarak Halk Savaşı teorisi, gerek Çin’de ve daha pek çok ülkede uygulanmış olan devrim stratejisi olarak USHSS ve gerekse Fransa, Rusya ve daha başka birçok ülkede uygulanmış olan devrim stratejisi olarak TAS konularındaki geçmişten beri süregelen o temel ve esaslı yanılgı ve yanlış kavrayışını hâlâ aşamamış olmasının getirmiş olduğu muazzam kafa karışıklığıyla, devrim stratejisi konusunda ‘yeni’ bir şeyler söylemeye kalkışmış.
Özetin de özeti olarak sunduğumuz bu kısa değerlendirmede ileri sürdüğümüz görüşlerimizi, Kongre bilincinin vardığı ‘teorik sentez’leri ve sonuç karar görüşleri üzerinden sorgulayarak somuta kavuşturalım.
Öncelikle devrim stratejisi olarak neyi nasıl ifade ettiklerine dair söylediklerini ele alalım. Şöyle demekteler:
“Türkiye-Kuzey Kürdistan sosyo-ekonomik yapı itibariyle kapitalisttir. Buna bağlı olarak devrim stratejimiz de Sosyalist Halk Savaşı Stratejisidir. (…)”5
Görüleceği üzere burada “Türkiye ve Kuzey Kürdistan” ülkesi bir bütün olarak ele alınıyor ve Kuzey Kürdistan’ın arzettiği farklı özgünlük ‘ortalama’ sonuç üzerinden, ona yedirilmek suretiyle es geçilerek Türkiye’ye eklemleniyor ve dolayısıyla da toplamdaki baskın kapitalist ilişkiler baz alınarak buranın da kapitalist olduğuna hükmediliyor. Ve dolayısıyla da bu her iki sosyo-ekonomik yapıda da gündemdeki devrimin sosyalist devrim olduğuna; Kuzey Kürdistan ülkesi için ayrıca bir ara aşamayı – bir geçiş evresine gerek olmadığına, burada da doğrudan sosyalist cumhuriyetin ilan edilebileceğine karar kılınmış. Varılan bu sonuçtan hareketle de bu her iki ülkede sosyalist devrimi gerçekleştirmenin ortak stratejisinin SHSS olduğu belirlenmiş.
Buradaki öznelci yaklaşım hem çok bariz ve hem de bir o kadar düşündürücüdür. Çünkü burada sırf nesnel olguların yanlış ve yanılgılı tahlili sonucuyla karşı karşıya kalmıyoruz; aynı zamanda oldukça belirgin bir biçimde bir olgunun inkarıyla, üzerinden atlanmasıyla karşı karşıya geliyoruz. Senin, Kuzey Kürdistan’ın gündemdeki devriminin ne olması gerektiğine dair düşünceni, daha en başından kadük kılan bir sosyal pratik söz konusu: Kuzey Kürdistan, bugün tüm dinamikleriyle, kendi somutunun baş çelişmesi olan ezen-ezilen ulus çelişmesinin çözümüne kilitlenmişken; tüm gücüyle ulusal demokratik devrimini bir şekilde ulusal hak kazanımlarıyla ‘zafere’ ulaştırmaya çalışıyorken; bu bariz olgusal gerçekliğin dahi es geçilerek, buraya sosyalist devrim projesinin öngörülüyor olması, gayet tabi ki sosyal yaşamın nesnel gerçekliğinin karşısına kendi öznel dünyasının ham-hayal kurgularıyla dikilmek olacaktır: İnkar ve es geçme dediğimiz şey, bu somutta işte tam da budur.
Kaldı ki Kuzey Kürdistan’ın özgünlüğü/özel durumu sadece ulusal çelişmesi dolayısıyla da değildir. “Demokratik devrimin görevleri-sorunları” kapsamında addedilen ve hâlâ ‘feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’yi başlıca çelişmeler içinde baş sıralarda tutan söz konusu ‘feodal kalıntılar’ da esasen Kuzey Kürdistan’a ait olgulardır. Bunların Kuzey Kürdistan somutundaki gerçekliği ile, “Türkiye-Kuzey Kürdistan ülkesi’ geneline yedirilmiş ‘ortalamacı sonuç’ gerçekliği her haldeki aynı olmasa gerek. ‘Türkiye – Kuzey Kürdistan ülkesi’ geneline yedirilmiş haliyle önemsiz bir konumda kalacak olan söz konusu bu ‘feodal kalıntılar’ın Kuzey Kürdistan somutunda hiç de aynı ’önemsiz kalıntılar’ gerçekliliği arz etmediği, tam aksine hâlâ oldukça güçlü-etkili unsunlar olarak yaşamda yer tuttukları, yadsınamaz bir olgudur da.
Hal böyle olunca da Kongre iradesi hem Kuzey Kürdistan’ın devrim aşamasını doğru ve isabetli bir şekilde belirleyememiş oluyor ve hem de Maoist ve Leninist devrim stratejileri olarak da tanımladığımız USHSS ile TAS’ı, mekanik bir indirgemecilikle, devrim aşamaları üzerinden ele alan o eski sakat anlayışının açmazıyla bocalama durumuna düşmüş oluyor. Bu aleni açmazını da ‘kır-şehir diyalektiği’ ‘sihirli formül’üyle kapamaya çalışmış. Tabii nafile bir gayret.
4-2) “DEVRİM STARTEJİLERİNİN DEVRİM AŞAMALARINA KOŞULLANMASI” SORUNU:
Devrim stratejilerinin devrim aşamaları üzerinden böyle keskin kategorik tasniflenmesi her şeyden önce bilimsel bir ele alış tarzı olmadığı gibi, sosyal pratiğin tecrübeleriyle de örtüşük değildir. Nitekim biliyoruz ki örneğin Rusya’daki demokratik devrim çok açık bir görüngüyle TAS üzerinden yaşanmıştır. Keza Kongre bilincinin toplu ayaklanma örnekleri olarak sıralamış olduğu günümüz Tunus ve Mısır’ın gündemdeki devrim de her haldeki doğrudan sosyalist devrim kapsamında sayılabilecek bir devrim olmasa gerek. Tipik olan, ‘siyasal özgürlükler’i önceleyen, demokratik devrim zemininde duran toplumsal kakışmalar olduğudur.
Bilinir ki devrim stratejilerinin belirlenmesinde bir yığın tarihi-sosyal-siyasal-askeri ve kültürel özellikler etkide bulunmakla birlikte, ancak esas belirleyici unsur, verili tarihi anda devrim ile karşı-devrim güçleri arasındaki güç ilişkisi ve konumlanışlarıdır.
Tarihte bilinen iki devrim stratejisini geliştirip yetkinleştiren Lenin de, Mao da sorunu esasen bu unsur üzerinden ele almış ve devrimin fiili örgütlenmesini de bu unsurun arzettiği somut realiteye göre biçimlendirmişlerdir.
Böyle olunca da, Kongre bilincinin devrim stratejisinin, öncelikle bu yönlü bir açmazın kıskacında olduğunun altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu açmazdır Kongre bilincine Kuzey Kürdistan’da toplu ayaklanma stratejisinin nesnel koşullarının bulunup bulunmadığını sorgulatmadan dışlatan ana unsur. Kongre her ne kadar Kuzey Kürdistan için ‘kapitalist ülke’ tespitinde bulunuyorsa da; ancak orası için öngördüğü devrim stratejisi aslında USHSS’dir. MKP’nin bu devrim stratejisini esasen demokratik devrim aşamasının bir stratejisi olarak öngördüğünün de bilindiği bir durumda, rahatlıkla ileri sürülebilir ki Kongre, öngörmüş olduğu bu devrim stratejisiyle, buradaki devrimin aslında hâlâ demokratik devrim dinamikleriyle varolabilecek bir devrim olarak görmektedir. Ve aslında ‘kır-şehir diyalektiği’ sihirli formülüyle, kendince, USHSS ile TAS’ı tek bir devrim stratejisine dönüştürmeyi kurkuladıkları teorilerini; eleştiriyle aşıp, yanlış ve yanılgılı ele alışlarını gidermedikleri için, sırf uluslararası/çok uluslu tekelci sermayeyle olan bağımlılık ilişkileri üzerinden teorize ettiği emperyalizm olgusundan ötürü, devrimin şehirlerde de tıpkı kırsalda olduğu biçimiyle örgütlenmesi gerektiğine hükmediyorlar. Yani aslında burada sentezi yapılan şey, tam olarak USHSS ile TAS’da olmuyor. Çünkü her ne kadar da eski klasik tarzda bir toplum ayaklanma değil; ‘yeni tarzda bir toplu ayaklanma stratejisi’ teorize ettiklerini söylüyorlarsa da; ancak bu söyledikleriyle, yeni tarzda da olsa, hiçte bir toplu ayaklanma stratejisinin tarzını öngörmedikleri, bilakis USHSS’ni şehirlere uyarlamaya çalıştıkları rahatlıkla söylenebilir. Söyledikleri aynen şöyle:
4-3) “HALKA SAVAŞI’NIN DEĞİL, USHSS’NİN ‘KIR ŞEHİR DİYALEKTİĞİ’ ADI ALTINDA ŞEHİRLERE UYARLANMASI” SORUNU:
“Bu bakımdan SHSS, klasik sosyalist devrim stratejisi olan toplu ayaklanma stratejisinden de farklıdır. Türkiye-Kuzey Kürdistan özgülünde, sosyalist halk savaşı stratejisi, sosyalist devrimin özgün yürütülüş biçimidir. Bu özgünlük halk kitlelerinin yoğunlaştığı şehirleri esas mücadele alanları olarak belirleyip devrimci savaş süreci içerisinden küçükten büyüğe doğru askeri bağlamda genel halk silahlanması ve halk ayaklanması geliştiren yürüten ve devrimin iktidar organlarının kurulmasını ve kurumsallaşmasını güvence altına alan Partizan Halk Güçleri (PHG) aracılığı ile yürütülecektir. (…)6
“Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde genel ve emperyalizme bağımlı kapitalist ülkelerde ise, bazı özgünlükler içerisinde sosyal kurtuluş devrimlerinin tarihsel ve siyasal tecrübeleri proletarya ya bu ülkelerdeki siyasal iktidarların ancak küçükten büyüğe doğru bir hat izleyen Halk Savaşı yöntemiyle alaşağı edileceğini göstermiştir. Bu tür ülkelerde silahlı devrimle, silahlı karşı – devrim başından itibaren çatışma halindedir. (…)”7
“Silahlı mücadele başından itibaren stratejik olarak geçerlidir. (…)”8
Evet, MKP III. Kongresi gerek aktardığımız bu pasajlarda ve gerekse daha pek çok yerde söylemiş oldukları bu ve benzeri görüşleriyle, yukarıda altını çizdiğimiz ‘klasik sosyalist devrim stratejisi olan toplu ayaklanma stratejisi ‘emperyalizme bağımlı kapitalist ülkeler’in arz ettiği ‘bazı özgünlükler’i dikkate alarak yeni tarzda yorumlamış olduklarına dair savlarının böylece yeni bir fiil kendilerince boşa çıkarılmış olduğunu görmekteyiz.
Boşa çıkartılmıştır diyoruz; çünkü gerek öngörülen devrimci savaşın örgütleniş mantığı ve biçimi, gerek öngörülen temel örgütsel mekanizmalar, gerek öngörülen esas mücadele biçimleri, ve gerekse devrim ile karşı-devrimin ta başından itibaren silahlı olarak karşı karşıya durduğu savı üzerinden kurguladıkları silahlı mücadele anlayışları ile, Toplu Ayaklanma Stratejisinin öngörmüş olduğu tüm esasları geçersiz kılan, fantezisel bir strateji resmediliyor.
Ve yadsınamaz ki ileri sürülen tüm bu esaslar TAS’ın değil; ‘Halk Savaşı’ yerine ikame ettikleri USHSS’nin esaslarıdır. Bundandır ki Kongre iradesinin ‘emperyalizme bağımlı kapitalist ülke’ koşullarına uyarlamaya çalıştığı şeyin TAS olmayıp, USHSS olduğu bizce her türlü tartışmanın dışındadır.
Zaten böyle olduğunu aşağıya aktaracağımız şu sözleriyle bir bakıma bizzat kendiler de teyit etmiş oluyorlar.
“(…) Partimizin ideolojik belgesinde9 savunulan; Halk Savaşı sadece yarı feodal-yarı sömürge ülkeler için geçerlidir anlayışı eksiktir.Halk savaşı kapitalist ülkeler için de geçerlidir. Bu her kapitalist ülkede daha farklı biçimler de olabilir. (…) ulaştığımız teorik sentez sonucunda Türkiye-Kuzey Kürdistan bağlamında,dolayısıyla yeni bir biçim ve içerik temelinde Sosyalist Halk savaşı stratejisinde, gerilla savaşı da önemli ve temel bir güç olarak ele alınacaktır. Ancak toplu ayaklanma ile eş güdümlü bir şekilde ele alınarak yürütülecektir. (…)”10
Görüleceği gibi burada geçmiş dönem ‘halk savaşı’ görüşlerine ilişkin itirazları sadece onu yarı-feodal, yarı-sömürge ülkeler için geçerli olabilin bir strateji olarak sınırlamış olmalarına ilişkindir. Bunun ‘eksik’ bir yaklaşım olduğunu değerlendirmektedirler: Bu demektir ki dünün ‘halk savaşı’ teorileri/anlaşıları ve ele alışları her ne idiyse, o teori pekâlâ ‘kapitalist ülkeler için de geçerlidir.’ (Burada geçemeden, şunun altını çizmekte fayda var. Görüleceği gibi bu son aktardığımız pasajda ‘halk savaşı’nın kapitalist ülkelerde de geçerli olduğuna hükmedilirken herhangi bir sınırlama getirilemeden, genelme tüm kapitalist ülkeleri kapsayan bir ifade kullanılıyor. Oysa hatırlanacağı üzere birkaç paragraf yukarıda aktardığımız pasajda ise özel vurguyla ‘emperyalizme bağımlı kapitalist ülkeler de ve ayrıca bu ülkelerde de ‘bazı özgünlükler içerisinde’ ‘halk savaşı’nın uygulanabilir olabileceğine hükmedilmekteydi. Çelişki ve açmaz bariz!... Dedik ya; kongre iradesi bu çalışmaya gerektiği gibi hazırlanmadan, yeterince iç tartışmasını yaşamadan ve haliyle de kafası netleşmeden soyunmuş. Bu durumdan ötürü de böylesi bariz çelişki ve açmazlar bir bakıma kaçınılmaz da oluyor) peki Kongre iradesinin bugün kapitalist ülkeler için de geçerli olacağını ilan ettiği ‘halk savaşı’ neyin nesiydi, nasıl tanımlıyor ve içeriklendiriyorlardı bunu? Andıkları I. Kongre belgelerinde kelimesi kelimesine aynen şöyle tanımlamaktaydılar:
“Halk Savaşı; en özlü ifadesiyle yarı-feodal, yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde anti-emperyalist, anti-feodal mücadelede ifadesini bulan işçi sınıfının Maoist komünist Partileri aracılığıyla politik olarak önderlik ettiği, özünde uzun süreli köylü savaşının ekonomik, politik iktidarlaşma ve askeri savaş stratejisidir.”
Evet, aynen böyle diyor ve bir savaşın ‘halk savaşı’ olarak tanımlanabilmesi için de ‘kapı gibi’ kuvvetli 8 temel kritere bağlıyorlardı. Bunlardan birkaçının değil, bir tanesinin daha eksik olması halinde o savaşın ‘halk savaşı’ sayılamayacağına hükmediyorlardı. Bu 8 koşulun içinde ‘olmazsa olmaz’lar vardı. Örneğin gündemdeki devrimin demokratik devrim olması ve ama bu demokratik devrimin de özünün toprak devrimi olması’ ilkesi vardı. Ve keza proletarya öncü güçtü, ama devrimin temel gücünün köylülük olması şarttı.Keza iktidarın illa ki parça parça alınması’, ‘kızıl siyasi iktidarlar’ perspektifiyle şehirlerin kırlardan kuşatılması gerekiyordu. Esas örgütlenme biçimi ordu, esas mücadele biçimi silahlı mücadele olmak zorundaydı. Vs. vs. İşte bunların tümünü kapsamayan hiçbir devrimci savaş ‘halk savaşı’ payesi kazanmazdı.
İşte MKP III. Kongresi bugün bu ele alış ve tanımlayışını yeni unsurlar üzerinden belirleme ve de güncelleme gereği duymadan; dünün bu ele alışındaki tek eksiğin ‘halk savaşı’nın kapitalist ülkeleri de kapsamayıp, sadece yarı-feodal, yarı-sömürge ve sömürgeler ile sınırlandırılmış olması olarak tespit ediyor.Hal böyle olunca da demek oluyor ki Kongre iradesi dünün bu ‘halk savaşı’ görüşünü aynıyla koruyor ve de savunuyor.
Fakat tam da bu durumda ortaya başka büyük açmazlar ve handikaplar çıkmış olur. Çünkü ‘halk savaşı’nın ‘olmazsa olmaz’ ilkeleri/kriterleri addedilen o 8 koşuldan birçoğu bugün otomatikman devre dışı kalmış durumda. Böyle olunca da kaçınılmaz olarak şu soru gündeme gelecektir: Siz acaba hangi halk savaşından bahsediyorsunuz? Öyle ya bugün; gerilla savaşını temel savaş biçimi olarak TAS ile birleştirmekle ve silahlı mücadeleyi baştan sona esas mücadele biçimi olarak belirlemiş olmakla ve keza kırda ve şehirde ta en başından itibaren ordu örgütlülüğü oluşturmayı hedeflemiş olmakla bu savaşın pekâlâ da ‘halk savaşı’ olabileceği sentezine varılabiliniyorsa; o halde dünün o iddialı ahkam kesmelerin esaslı bir özeleştirisinin yapılması gerekmez mi?
Gerekir, çünkü öngörülen ‘halk savaşı’ her şeyden önce hem ‘uzun süreli köylü gerilla savaşı’ olma vasfını, hem köylüyü temel güç varsayan olmazsa olmazını ve hem de yine en karakteristik belirleyenlerinden addedilen kızıl siyasi üsler kurarak iktidarın kırdan şehre parça parça ele geçirilmesi gibi son derece hayati bulunan temel stratejisini yitirmiş durumdadır. Hal böyle olunca da dünün yadsınan tüm bu yönlerine karşın bugün buna yine de ‘halk savaşı’dır denilecekse, o halde bu esaslı teorik özeleştiri yapılmak zorundadır.
Yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı gibi MKP, dün olduğu gibi bugün de, ‘halk Savaşı’nı Maoist devrim stratejisi dediğimiz ‘Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi’yle özdeş saymakta ve öyle de ele almaktadır. Yani MKP ‘halk Savaşı’ derken, Çin’de uygulanan devrim stratejisini kastetmiş oluyor.11 Dün bunu özü toprak devrimi olan demokratik devrimle ve uzun süreli köylü gerilla savaşı ve kızıl siyasi üslerle tanımlıyorken; bugün bu tanımın o en karakteristik özelliklerini oluşturan dünün bu ‘olmazsa olmaz’larını dışta tutarak, ve de temel mücadele alanlarını ve devrimin temel gücünü ‘kapitalist ülke koşulları’ zemini üzerinden yeniden formüle edip ve ama ‘Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi’nin diğer tüm unsurlarını ise ana hatlarıyla alıp, aynıyla yeni koşullara uyarlama dışında, ‘Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi’yle ortaya konabilmiş yeni ve farklı bir devrim stratejisi teorisinden bahsedilmek maalesef ki pek mümkün olamıyor.
Dediğimiz gibi, Kongre iradesinin ‘SHSS’ adını verdiği devrim stratejisi, asla ama asla TAS’ın özgün koşullara uyarlanmış hali değildir. Sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal ülkeler koşullarında geçerli olabilecek olan USHSS’ni ‘Halk Savaşı kapitalist ülkelerde de geçerlidir.’ buyurtusuyla, bunu kapitalist ülke koşullarına, empoze tarzıyla, uyarlamaya çalışmışlardır.
Ve haliyle de demokratik devrim aşaması üzerinden tanımlanan dünün ‘demokratik halk savaşı stratejisi’ bugünün sosyalist devrim aşamasında, devrimin değişen bu niteliği ve hedeflerine uygun olarak ‘sosyalist halk savaşı’ olmuş oluyor. Hikâyenin ana özeti maalesef ki tamamen bundan ibarettir.
‘Halk Savaşı’ üzerine gerek bizim söz konusu daha önceki çalışmamızda ortaya koyduklarımız ve gerekse o dönemlerin NKP(M)’sinin ortaya koyduğu, ‘Komünist hareketin tarihinde genel olarak Halk Savaşı’nın iki biçimini gördük. Yoldaş Mao TseTung tarafından geliştirilen uzun süreli halk savaşı yöntemi ve yoldaş Lenin tarafından geliştirilen kitlelerin silahlı ayaklanması yöntemi’ şeklindeki bu son derece yalın ve kolay anlaşılır perspektifler Kongre bilinci tarafından sorgulama vesile yapılıp da sorun enine boyuna tartışılmış olsaydı; kuvvetle muhtemeldir ki hem genel olarak ‘Halk Savaşı’ teorisi ve hem de iki farklı devrim stratejisi olan USHSS ile TAS konularında bunca kafa karışıklığı bir Kongre kararı/performansı olarak ortalığa boca edilmeyebilirdi. Çünkü o zaman bilinebilirdi ki genel geçerliliği olduğu söylenen ‘Halk Savaşı’, USHSS değil, daha başka devrim stratejilerini de kapsayan genel üst başlıktır. Ve keza USHSS konusunda, bu safhası komünist parti, kızıl siyasi iktidar, özü toprak devrimi olan demokratik devrim ve köylü temel gücü, vb. koşuluna kilitleyen o malum yanılgı ve yanlış kavrayışı düzeltmiş olabilseydiler, USHSS’ni hem toprak devrimine indirgenmeyen demokratik devrim koşullarında, hem devrimin temel gücünün işçi ve köylüler tarafından oluşturulduğu koşullarda da rahatlıkla geçerli olan bir strateji olduğu sonucuna varabilirlerdi. Keza TAS’ı da götürüp sadece sosyalist devrim aşamasındaki kapitalist ülkelerde geçerli olabilecek bir devrim stratejisi prangasına hapseden o fevkâlâde yanılgılı anlayış ve ele alışlarını sorgulamış olabilseydiler ve keza bu stratejinin “(…) Bitkin, mecalsiz, düzen içi tasfiyeci oportünizm”cileri kesimler elinde ‘tarihte ve bugünde devrimci savaşın zora ve şiddete dayalı olduğunu ve gerekliliğini anlayamamıştır. Özellikle kapitalist-emperyalist ülkelerde kitlelerin devrimci savaş ruhuyla eğitilmemesi, devrimci savaşın kendiliğinden –bir gün- belki olabileceği, baştan bu şekilde bir perspektifle yol açılmasının gereksizliği üzerine fikriyat oluşturulmuştur. Bu fikriyat legalist, sendikalist, nicel birikimcilik ya da evrimcilik çerçevesinde kitleleri devrimden alıkoyma rolü ve işlevi görmüştür, hâlâ da bu rolü oynamaktadır.”12 şeklinde, sokulmuş olduğu bu hali üzerinden değil de, gerçek manada Lenin’in tekrardan kazandırdığı devrimci ruhu üzerinden kavramış olsaydı; muhtemelen hem devrimciliği böyle bariz bir şekilde mücadelenin sadece silahlı şiddet içeren biçimine indirgenmez ve hem de gerilla savaşının ya da mücadelenin ‘partizan savaşları’ tarzının hem TAS içindeki yer ve önemini ve hem de bunun ‘kır-şehir diyalektiği’nin değil, devrimci mücadelenin çeşitli biçimlerinin aynı devrim stratejisinin farklı unsurlarının diyalektiği olduğunu daha kolay kavrayabilirdi.
Bütün bunlar yapılmadığı ve sorunlar doğru temelde ele alınmadığı için hem bir yığın kavram kargaşasına neden olunmuş ve hem de hem kapitalizm koşullarında neden TAS’nin ve keza kapitalist ülkelerde de geçerli olduğunu ilan ettikleri ‘halk savaşı’ stratejisinin yetersiz kaldığının ve hem de bunlara alternatif olarak ileri sürdükleri ve ‘yeni teorik sentez’ dedikleri SHSS’nin gerekliliğinin olgulara dayalı makûl bir izahatı yapılamamış oluyor. Yapılamadığı için de mücadele biçimlerini yapay ve zorlama gerekçeler üzerinden iradi olarak belirleme pozisyonuna düşülmüş.
Mesela tıpkı yukarıda örneklemiş olduğumuz TAS yerine SHSS’yi geçirirken dayanak yaptıkları gerekçelendirmede olduğu gibi. Ya da silahlı mücadele ve silahlı örgütlenmenin neden esas olması gerektiğinin bir diğer temel gerekçesini de oportünist-reformist-revizyonist ve diğer türden sınıf uzlaşmacı ideolojik yaklaşımların TAS’ni kendiliğindenci evrimciliğin kıskacında devrimci özünden soyutlayıp, ‘barışçıl geçiş’ teorisi biçimine büründürmüş olmaları üzerinden oluşturmaya ç alışmalarında olduğu gibi.
Bilindiği gibi, silahlı mücadelenin ve silahlı örgütlenmenin kapitalist ülkelerde de neden ta en başından itibaren esas mücadele ve örgütlenme biçimi olması gerektiğine dair temel argümanlarının neler olduğunu son attığımız ara başlıktan hemen sonra aktardığımız üç pasajda görmüştük.
Bu pasajlarda dile getirilen görüşler, besbelli ki TAS’ın değil, daha önce de ifade edip altını kalınca çizdiğimiz gibi, doğrudan doğruya USHSS’nin temel argümanlarıdır. Hal böyle olunca da Kongre iradesinin SHS’nin temel unsurlarından addettiği TAS, aslında ta en başından devre dışı kalmış oluyor. Hani diyorlar ya: “(…) Sosyalist Halk Savaşı Stratejisinde, gerilla savaşı da önemli ve temel bir güç olarak ele alınacaktır. Ancak toplu ayaklanma ile eş güdümlü bir şekilde ele alınarak yürütülecektir. (…)”13
Devam edecek..
"Kadın Cinsi Kaybetmiş Bir Cinstir." !!!
Biz sol/sosyalist ve de feminist çevrelerden insanların adeta kanını donduran „başlık olan“ bu 'veciz söz', maalesef sayın M. Oruçoğlu'na ait.
Dikkat edilirse sayın Oruçoğlu'nun bu çıkarsaması, adı sanıyla tekil bir kadına değil, hatta beli bir grup kadına da değil; basbayağısında bir bütünlük olarak "KADIN CİNSİ" ne dairdir.
Böyle bir genelleme bulunabilmesi için insanın ya akli melekelerinin kendisine oyun oynaması veya kaskatı bir erkek şovenist olması gerekir.
Bazı sözler vardır, bağlamlarından kopartılmaları halinde, rahatlıkla yanlış yerlere çekilebilir ve farklı yorumlara sebebiyet verebilirler. Ancak, bu özgülde böylesi teknik (veya maksatı aşan) bir hatanın hiç ama hiç şansı yok gibi. Çünkü hangi biçimde ve nasıl ele alınırsa alınsın, karşımıza en alasından kaskatı bir genelleme çıkmakta.
İki cümlelik bir genelleme. Tam hali şöyle: "(...). Bana öyle geliyor ki, kadın cinsi, kaybetmiş bir cinstir. Doğa en çok kadını düşünüyor kara kara, 'bu da nerden çıktı, ben bunu ne yapacağım', diye." ( bkz."Çıkış o çıkış"[1] isimli öyküsünden.)
Oruçoğlu'nun insanı dehşete düşüren bu sözleri hangi niyetle ve nasıl bir psikolojik arka planla sarfettiğinin burada hiç mi hiç bir hükmü yoktur/ olamaz da.
Çünkü Oruçoğlu bu talihsiz sözleriyle alenen "kadın cinsi" ni "doğa" nın bir "iş kazası" sonucu ortaya çıkmış ve ta başından itibaren kaybetmiş, yani doğası gereği, gelecek vizyonundan yoksun / iflah olmaz bir "cins" olarak görmektedir. Ve durum o kadar vahim ve umutsuzdur ki; doğa bile kara kara düşünmekteymiş: "bu nerden çıktı, ben bunu ne yapacağım " diye.
Bu, alenen kadının aşağılanmasıdır. Bu kadının küçümsenmesi ve hakir görülmesidir. Bu, cins ayrımcı eril bir söylemdir. Bu, kaskatı ataerkil bir bakışın söylemidir. Ve bu, iflah olmaz azgın bir erkek şovenizmidir.
"Kadın sorunu" ve kadının özgürlük mücadelesi meselelerinde çokça değerli şeyler yazıp çizen birisi olarak sayın Oruçoğlu kaleminden bunların çıkmış olması, insanı, ayrıca da düşündürtmesi gereken bir durum olsa gerek.
Burada şöylesi bir çıkarsamada bulunmak, galiba çokta abes olmayacak gibi:
Ataerkil değer yargıları toplum olarak kültürel DNA’mıza öylesine derinden ve köklü olarak nüfuz etmiş ki ; en değme komünist ve feministlerimiz de bile hala, bu vahim halleriyle de, arz-ı endam edebiliyor.
Demek ki, aterkilizme karşı mücadele hem sanıldığı kadar kolay ve yüzeysel bir mücadele değilmiş; ve hem de bu mücadele, sadece kadınların omuzlarına yıkılarak üstesinden gelinebilecek karakterde bir şey değilmiş. "Kültürel değerler" olarak toplumun genetiğinde kodlanmış olan bu illete karşı bitimsiz bir " kültürel" mücadele yürütmek , "olmazsa olmaz"ımız olmak zorundadır. Ve ataerkilizme karşı mücadelenin tek ayaklı bir mücadele olmaktan ivedenlikle çıkarılıp, çift ayağı üzerinden daha bütünlüklü olarak örgütlenmesi gerekmektedir.
Ataerkilizme karşı mücadelede erkekler cephesinden de örgütsel bir güç inşa edilmek zorundadır. Nasıl olacağı tartşılabilir elbet, ama galiba kadın örgütlülüğünün bir seksiyonu olarak ele alınması isabetli gibi duruyor.
Tartışalım, illa ki bir yolu bulunacaktır. Önemli olan, bunun , hayatın " acı gerçekleri"nce önemle ve acilen talep ediliyor olduğunun es geçilmemesidir.
Muhtemelen, sayın Oruçoğlu da bu vesileyle bu tartışmaya olumlu katkılarda bulunacaktır.
Aralık 2019 http://halilgundogan.blogspot.com/2019/12/kadın-cinsi-kaybetmis-bir-cinstir.htm
[1] https://muzafferorucoglu.wordpress.com/2019/09/04/cikis-o-cikis/
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (3.Bölüm)
2.2. “ESKİ VE İYİCE YERLEŞMİŞ BİR BURJUVA DEMOKRATİK SİYASİ SİSTEME SAHİP OLMASI” SORUNU.
H. yeşil 1. Maddede Türkiye’nin Kominter Programında öngörülen ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ olması koşulunu aradığına göre, demek ki bu koşula uygun olmayan ülkelerde sosyalist değil, demokratik devrimin gündemde olacağını öngörüyor.
Öncelikle belirtmek gerek ki; ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sistemi” şeklinde, olabildiğince izafi-elastiki bir ‘koşul’un, ‘çözülmemiş demokratik devrim görevi’ olarak ileri sürülemeyeceği açıktır. Öte yandan Leninist perspektifte sosyalist devrim de asla böylesi bir koşula endekslenmez. Çünkü bu her şeyden önce tıpkı sosyalist devrimin ancak ki ileri derecede gelişkin kapitalizm koşullarında mümkün olabileceğini öngören görüş vari bir görüş olur ki, bunun da Leninizm tarafından aşıldığı bizce açıktır. Sıkı bir Leninist olarak H. Yeşil’in Ekim Sosyalist devriminin sosyalist devrim olup olmadığını sorgulatan böylesi bir argümanı ileri sürmesi, hiç kuşkusuz ki kendisi açısından büyük bir talihsizlik olmuştur.
H. Yeşil’in aktarmış olduğu görüşü Komintern’in hangi bağlamda ileri sürdüğünü belgelere dayalı olarak somutlama imkanlarımız maalesef ki yok. Sürecin devriminin sosyalist devrim olabilmesinin ve sosyalist devrimi gerçekleştirebilmenin bir ön koşulu olarak ileri sürülmüş ise, peşinen belirtebiliriz ki Komintern’in bu koşulu Leninist devrim teorisine aykırı, isabetsiz bir belirlemedir. Düşüncemize göre böylesi bir koşul olsa olsa ancak ki sosyalizmin inşasının nispeten daha kolay olmasına imkân sunan koşulların neler olabileceği tartışmasının bir unsuru olabilir.
Evet, hiç kuşku yok ki diğer başlıca koşulların varlığı halinde sosyalizmin inşası, burjuva demokrasisinin köklü bir geleneğe sahip olduğu ve keza sanayisinin ileri derecelerde gelişkin olduğu ülkelerde çok daha kolay ve hızlı bir tempoda mümkün olabilecektir. Marksizm teorisinin ustaları bunu çok açık ve anlaşılır bir şekilde dillendirirler de. Ve ama açıktır ki bunlar bir ve ayna şeyler değildir.
Ve keza geçmeden belirtmek gerekir ki H. Yeşil bu sorunu her ne kadar da ‘burjuva demokratik devriminin çözülmemiş görevleri’ kapsamında ele almışsa da; Türkiye veya bir başka kapitalist ülke özgülünde o ülkenin ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ olmaması ‘çözümlemiş bir demokratik devrim’ sorununun veya bu anlama gelme koşuluyla bir orta çağ kalıntısının veya ‘yarı-feodal’ bir özelliğin varlığının göstergesi ve kanıtı olamaz her haldeki. Çünkü demokratik devrim, gerçekleştiği an itibariyle ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sistem’i hemen hazır bir olgu olarak sunuyor/var ediyor olamaz. Hiçbir devrimin de böylesi bir sihirli gücü olamaz. Çünkü anılan sistem her haldeki ancak ki oldukça uzunca bir süreç içerisinde böylesi bir ‘olgun’luk dercesine ulaşabilir.
Dolayısıyla da demokratik devrim sorununu böylesi afaki bir koşul üzerinden tartışıyor olmak abestir. Demokratik devrim üst yapısal boyutta ancak ki feodal veya kapitalist öncesi diğer orta çağ sistemlerinin siyasi iktidarlarını tasfiye etme ve bunlar yerine demokratik bir cumhuriyet rejimini kurma tarihi göreviyle yükümlüdür. Bu koşul, bu boyutuyla esasen yerine getirilmiş ise, üst yapısal alanda burjuva demokratik devrim görevini yerine getirmiş ve esasen de tarihi misyonu bakımından tamamlanmış olur. Burjuva demokrasinin geliştirilip güçlendirilmesi, yetkinleştirilip oturtulması bu aşama itibariyle artık bir devrimsel sorun değil, iç reformsal sorun karakteri kazanır. Keza burjuva demokrasinin gerek faşizm ve gerekse baskıcı-gerici biçimler alması sorunu da, daha önce değindiğimiz gibi, sistemi kapitalizm öncesi döneme geri çevirip, toplumun önüne tekrardan bir demokratik devrim görevi koymaz. Orada toplumun önünde ve keza burjuvazinin farklı kliklerinin gündeminde artık bir demokratik devrim sorunu değil, bir demokrasi sorunu yeralır. Bu koşullarda burjuvazi için demokrasi sorunu esasen konjonktürel güç dengeleri zemininde reformsal karakterli (veya hükümet darbeleri tarzında) çözümlerini bulması pekâlâ mümkündür. Nitekim, yığınca örneği özgülünde, aynen de böyle olabilmiştir.
Bu koşullarda toplum ve proletarya açısından ise demokrasi sorunu, siyasal özgürlükler genel sorunun bir başka unsuru olarak, esasen, bir sosyalist demokrasi talebi sorunu karakteri kazanmış olur ve de doğallıyla sosyalist devrimin güçlü dinamiklerinden biri halini alır.
Dolayısıyla da burada demokratik devrim mi, sosyalist devrim mi sorusuna Türkiye somutunda siyasal sistem sorununu H. Yeşil’in öngördüğü ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sistem’in varlığı yokluğu üzerinden yanıt aranamayacağı açıktır.
Bundan ötürü burada Türkiye somutunda sorgulanması gereken esas şey, burjuva demokratik devriminin orta çağa ait siyasal sistemi tasfiye edip yerine burjuvazinin gereksinimini duyduğu cumhuriyet sistemini kurma şeklindeki tarihi görevinin yerine getirip getirilmediği; çözülemeyip de bugün aktarılan devrimsel bir boyutunun bulunup bulunmadığıdır.
Evet düşüncemize göre sorun Türkiye özgülünde ancak ki böyle konması halinde doğru ve isabetli olabilir. Sorun bu zeminde ele alınıp sorgulandığında da görülecektir ki burjuvazi önce 19. Yüzyıl ortaları itibariyle feodal siyasal sistemi burjuvazi lehine dönüştürmeyi, en azından iktidara ortak olmayı hedeflemiştir. Tarihe 1. Meşrutiyet olarak geçen reformsal hamle ve keza ardından gelen 1908
devrimi esasen üst yapısal bir devrim olup, feodallerin iktidarı burjuvaziyle paylaşması sonucunu doğurmuştur. Burjuvazi açısından yarım kalan bu hamle, Kemalistler tarafından, 1923’te Cumhuriyetin resmen ve fiilen ilanıyla tamamlanmış olacaktır. Cumhuriyetin ilanı iktidarın esasen burjuvazisinin eline geçmiş olduğunun da ilanıdır. Ve fakat elbette ki iktidarın tek sahibi de değildir. Ancak bu kez iktidarını feodallerle paylaşmak durumunda olan hâkim unsur burjuvazidir. Burjuvazinin iktidarını feodallerle paylaşması bir keyfiyet tercihi değil, bir zorunluluk durumudur. İktisadi zorunluluk!
İktidarın bu ortaklık durumu, feodalizmin çözülmesine, dolayısıyla da güç yitimine uğramasına koşut olarak, sürekli bir şekilde burjuvazi lehine dönüşüm geçirmiş olup; 2. Dünya Savaşı sonrası süreç itibariylede, denilebilir ki, ortaklık durumu artık esasen bu özelliğini yitirmiş ve burjuvazi siyasal iktidarın tek söz sahibi olma durumuna evrilmiştir.
İşte bu dönüşümün esasen tamamlanmış olması itibariyle, Türkiye’de siyasal sistem açısından tarihi bir burjuva demokratik devrim görevi de kalmamış olur. Çünkü burjuva demokratik devriminin nihai olarak vaat edebileceği siyasal sistem cumhuriyet rejimidir. Ve bu cumhuriyet faşist diktatörlük, oligarşik diktatörlük vb. biçimlere bürünmüş olsa da, olgusal bir gerçek olarak mevcuttur artık.
Bunun ötesindeki, sırf siyasal sistem boyutuyla cumhuriyet v e demokrasi talebi ise ancak ki yeni demokrasinin, halk demokrasinin veya devrimci işçi-köylü demokrasisinin veya sosyalist cumhuriyet ve sosyalist demokrasisinin konusunu olabilir.
Bilindiği ve genel kabul gördüğü üzere emperyalizm ve proleter devrimleri çağı itibariyle yeni cumhuriyet-/halk cumhuriyeti veya devrimci işçi-köylü cumhuriyetleri özleri itibariyle, birer alt evreler olarak, proletarya devriminin ve demokrasisinin birer unsurlarıdırlar. Dolayısıyla da her ne kadar da sorun genel çerçevede demokratik devrim sorunu kapsamlı olsa da, ancak özellikle de ‘siyasal sistem’ olgusunun arzettiği gerçeklik itibariyle burjuva demokrasisi kapsamından çıkmış olduğundan, sorunun artık o eski argümanlar üzerinden ele alınamayacağı da anlaşılır olsa gerek. Dolayısıyla da buradaki demokrasi sorun ve talebi, klasik burjuva demokratik devriminin talep ettiği ‘demokratik cumhuriyet’ değildir. Ya doğrudan sosyalist demokrasi, veya, var ise diğer bir takım yapısal sorunların zorunlu olarak koşullayacağı, daha alt biçimlerinden biri olacaktır.
Türkiye özgülünde feodal kalıntıların/orta çağ artığı olguların varlık ve ağırlıkları boyutuyla sorgulanması gereken diğer belirleyici iki sahaysa iktisadi ve siyasi-sosyal-kültürel sahadır. En azından son iki on yıllık önem itibariyle ele alınması halinde iktisadi sahada feodal kalıntıların önem arzedecek herhangi bir varlığının söz konusu olmadığı, iktisadi yapının artık tamamen kapitalist üretim ilişkilerinin hakimiyeti altına girdiği ve bu anlamayla da iktisadi sahada burjuva demokratik devrimi gereksiniminin nesnel koşullarının kalmadığı somut-nesnel verilere dayalı olgularca açık ve nettir. Hal böyle olunca da, hiçbir kıvırtmacaya kaçmadan, "Türkiye özgülünde iktisadi saha da klasik anlamda burjuva demokratik devrimi esasen tamamlanmıştır" demek, bilimsel bir gerekliliktir. Yani özetle, gelinen aşamada demokratik devrimin iktisadi saha da çözmesi gereken hiçbir esaslı ‘tarihi görevi’ kalmamıştır.
Bu aşama itibariyle sorun, ancak ki yeni demokrasi veya devrimci işçi-köylü iktidarı kapsamına girecek boyutlarının olup olmadığı yönüyle tartışma konusu olabilir. Bu da gerek NEP tecrübelerinin, gerek Mao Zedung’un ve gerekse Komintern’in önemli vurgularda bulundukları verili anda ülke sanayisinin ‘sosyalizmin bağımsız inşası’ na imkân tanıyacak ölçüde bir gelişmişlik ölçüsüne veya varlığına sahip olup olmadığıdır. Bu kıstas dışında iktisadi sahada sosyalizme geçişin koşullarını hazırlamak anlamında bir yeni demokrasi veya devrimci işçi-köylü iktidarı vb. şeklindeki bir alt evreye, bir geçiş evresi’ne de gereksinim olmayacaktır.
Türkiye özgülünde sorunu bu yönüyle sorguladığımızda da; verilerin böylesi bir geçiş evresi gereksinimi zorunluluğunu getirmediğini, sanayinin gelişmişlik derecesinin, yani sosyalist iktisadın inşasını gereksinim duyacağı zorunlu alt yapısal koşulların mevcut olduğunu ortaya koyduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür.
Bu bağlamda H. Yeşil’in iktisadi sahada bir geçiş evresine gereksinim duyulacağının göstergeleri olarak ileri sürdüğü 2. Ve 3. Maddelerde dile getirilen bu her iki gerekçenin de kendi başlarına bir geçiş evresinin yaşanmasının yeterli gerekçeleri olamayacağı her haldeki anlaşılır olsa gerek. Bu türden sorunlar, özgün politikalarla, pekâlâ proletarya diktatörlüğü altında çözülebilecek, üstesinden gelinebilecek sorunlardır.
“NÜFUSUN %35’İNİ OLUŞTURAN KÜÇÜK BURJUVAZİYLE İTTİFAK YAPILMADAN DEVRİMİN GERÇEKLEŞTİRİLEMEYECEĞİ” SORUNU:
H. Yeşil 3. Madde’de nüfusun %35’in küçük burjuvazinin oluşturduğu, bu kesimle ittifak yapılmadan devrimin gerçekleştirilemeyeceğini ileri sürüyor. Ve küçük burjuvazinin taleplerinin sosyalizmin değil, demokratik devrimin kapsamında olduğunu söylüyor ve de buradan hareketle bunu devrimimizin neden sosyalist değil de demokratik devrim (daha doğrusu aslında bir geçiş evresi) olması gerektiğinin ‘nesnel gerekçe’lerinden bir diğeri olarak ileri sürüyor.
Burada öncelikle nüfusun %35’i gibi oldukça büyük bir oranı oluşturduğu ifade edilen ‘küçük burjuva kesim’in aynı sosyo-iktisadi standartlara sahip yekpare bir toplumsal kesimmiş gibi (ki bu orana K. Kürdistan’ın da dahil edilmektedir) sunulmasının temel bir yanlış olduğunun altını kalınca çizmek gerekiyor. Çünkü nüfusun %35’inin oluşturduğu söylenen bu ‘küçük burjuva kesim’ farklı sosyo-iktisadi standartlara sahip birçok farklı katmanlardan oluşur. Ve olgusal bir gerçektir ki bu toplumsal kesimin içinde en büyük bölüğü de ‘yoksul emekçiler’ diyebileceğimiz tabaka oluşturur. Kapitalizm koşullarında ve hele de devrimci kriz dönemlerinde küçük burjuvazinin bu yoksul emekçiler kesiminin, devrimin ilerleyen yükselişiyle birlikte proletaryanın bayrağı altında toplanacağını Marksizm teorisi de sınıf mücadeleleri pratiği de öngörülüyorken; H. Yeşil’in bu yaklaşımının sırf savunu amaçlı işi yokuşa sürmede yapay gerekçeler oluşturma özelliği taşıdığı açıktır.
Ve keza sosyalist devrimde küçük burjuvazisinin, orta köylülük de dahil, orta ve üst kesimini oluşturan bölüğüyle bir ittifak oluşturma zorunluluğundan ziyade, Lenin bu kesimin tarafsızlaştırılması siyasetini öne çıkarır. Bunlar ise öncesi sürecin değil, ancak ki devrimin fiili sürecinin yarattığı koşullarda ele alınabilecek sorunlar olurlar. Sınıflar ve toplumsal kesimlerin verili süreçteki davranış ve tutumlarını öznel istekleri değil, somut güç dengeleri ve ortamın genel koşulları belirliyor olacağından, H. Yeşil’in bu soyut gerekçesinin isabetli olmadığını, bariz bir zorlama olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
2-3) “KÖYLÜLÜĞÜN DEVRİMCİ POTANSİYELİ” SORUNU:
Keza aynı konu kapsamında sorun 4. Madde’de (yine Türkiye-K. Kürdistanı toplamı üzerinden yapılan ‘ortalamacı’ bir oranlamayla) bu kez de nüfusun yaklaşık olarak %30’unu oluşturduğu ifade edilen köylülüğün devrimci potansiyelini tüketip tüketmediği üzerinden sorgulanıyor. Ve H. Yeşil: “(ben bu soruya Kuzey Kürdistan-Türkiye’de köylülüğün devrimci potansiyeli tükenmemiştir cevabı veriyorum)” diyerek, bunu da sürecin devrimin neden sosyalist değil de demokratik devrim olması gerektiğinin bir diğer ‘haklı gerekçesi’ olarak ileri sürüyor.
Her şeyden önce bu özgülde şunu belirtmek gerekiyor ki; farklı sosyo-ekonomik yapıların köylülüğünü böyle ‘ortalamacı’ soyut bir köylülük olarak ele almak, esaslı bir yanlışı oluşturur.
Ve keza kendi iç tartışmalarının tarihi itibariyle (yani galiba 2009 yılları itibariyle) istatistik verilerin köylülüğün her iki ülke toplamındaki genel nüfusa oranının yaklaşık olarak %30’undan ziyade, %25’leri civarlarında gezindiğine işaret eder. Ve bu oran giderek de daha aşağılara doğru düşme eğilimi içindedir.
Öte yandan H. Yeşil’in bu %30’luk köylülüğü parantez içinde “(ki nüfusun hâlâ yaklaşık olarak %30’u ‘köyde’ yaşamaktadır.)” şeklinde, üretimsel fonksiyonu üzerinden değil de yaşam alanı üzerinden açımlaması da bir başka olumsuzluktur, bir başka zorlama yapay gerekçelendirme gayretidir. Çünkü bugün özellikle Türkiye’de ‘köyde’ yaşayan ve ama fiilen ‘köylü üretici faaliyeti’ içinde olmayan azımsanmayacak bir üretim dışı/atıl kesim de söz konusudur. Böyleyken H. Yeşil’in hem de köylülüğün devrimci potansiyelinin sorgulandığı bir mecrada köylülüğü, ‘köyde yaşayan nüfus’ olarak ele alması doğru olmamıştır.
Bunlar aslında elbette ki sorunun teferruat kısmını oluşturuyor. Asıl mevzu, Türkiye ve Kuzey Kürdistan köylüsünün ‘devrimci potansiyel’inin sorgulanmasında ortaya konan yaklaşımdadır.
Yazar ‘Köylülüğün devrimci potansiyeli’ derken, kastettiğinin, ana ekseninde toprak sorunu bulunan demokratik devrim olduğu açıktır. Böyle olunca da H. Yeşil’in sorduğu soruya verdiği “(Ben bu soruya Kuzey Kürdistan – Türkiye’de köylülüğün devrimci potansiyeli tükenmemiştir cevabını veriyorum)’ şeklindeki yanıtı ciddi bir problem oluşturur. Çünkü köylülüğün burada sorgulanan ‘devrimci potansiyeli’ demokratik veya ulusal-demokratik devrime koşullu bir durumdur. Bunun içinde köylülüğün baş çelişmesinin feodalizmle, temel taleplerinin de toprak ve demokratik cumhuriyet olması gerekir. Veya bir ulusal çelişmenin gündemde olması gerekir. Hali hazırda bunların hiçbirinin Türkiye köylüsünün sorunu olmadığı açık. Çünkü artık esasen kapitalist üretim tarzının birer unsuru haline dönüşmüş olan Türkiye köylülüğü açısından onları devrimci kılacak olan iktisadi ve siyasi alandaki en temel iki sorun aşılmış durumdadır. Dolayısıyla da onların (demokratik devrim) devrimciliğini koşullayan alt ve üst yapısal baş çelişmeleri feodal sistem artık söz konusu değildir.Haliyle de Türkiye köylülüğü açısından bir demokratik devrim gereksinimi de olmayacaktır: bu bağlamda da Türkiye’de genel köylülük gerçekliğinin H. Yeşil’in yargısının aksi yönde bir tablo sergilemekte olduğu, olgusal bir gerçeklik olarak, rahatlıkla ifade edilebilir.
Ve ama demokratik devrim zemininde, Türkiye köylülüğün tümünün artık devrimci potansiyel taşımıyor olması demek, kapitalist üretim ilişkilerinin öne çıkarmış olduğu emek-sermaye baş çelişmesi zemininde köylülüğün özellikle de az topraklı, yoksul ve kır proletaryasını teşkil eden ezici çoğunluk kesiminin yeni bir devrimci potansiyel taşımadığı anlamına gelmez. Bu kesim elbette ki devrimci bir potansiyel taşımaktadır. Ama bu demokratik devrimin değil, sosyalist devrimin devrimci dinamiğidir artık. Zaten kapitalist üretim tarzı zemininde köylülüğün devrimci potansiyelini demokratik devrim üzerinden değil, sosyalist devrim üzerinden sorgulamak gerekir. Ve ama kapitalist üretim ilişkileri zemininde devrimci potansiyelin ancak ki kapitalist sistemle uzlaşmaz sınıf çelişkisi yaşayan ‘kır yoksulları’ kategorisine dahil olan kesimin taşıyor olacağını da asla unutmamak gerekiyor. Yani köylülük içinde sisteme karşı devrimci potansiyeli ancak ki topraksız, az topraklı yoksul emekçi, köylü kesimi ve kır proletaryası taşıyor olacaktır. (Elbette köylülüğün ‘orta köylülük’ addedilen kesiminin de kapitalist sistemle çelişmeleri vardır. Ancak genel karakterleri itibariyle bu çelişmeler ‘uzlaşmaz çelişmeler’ özelliğinde olmadığından, devrimci kriz dönemleri dışında bu kesimi, sisteme karşı devrimci bir konumlanış içine çekmek mümkün olmayacaktır: Kriz dönemlerinde ise bunları tarafsızlaştırarak devrime dolaylı bir şekilde katmak pekâlâ mümkün olabilecektir.) Hal böyle olunca da zaten köylülüğün tümünde devrimci potansiyelin olup olmayacağını sorgulamak saçma olacaktır. Proletarya sosyalist devrimde ancak ki köylülüğün tek devrimci kesimi olan ‘kır yoksulları’yla kuracağı ittifakla yürüyor olabilecektir. vs. vs.
H. Yeşil’in Türkiye ve Kuzey Kürdistan toplamı üzerinden %30 olarak ele aldğı ve ‘devrimci potansiyeli tükenmemiştir’ dediği, köylülüğün gerçek ‘gerçekliği’ böyleyken; yani bu %30’luk köylülüğün yarısına yakın bir kesiminin demokratik devrimin potansiyel gücü/taban kitlesi olmaktan çıktığı, baş çelişme ve temel taleplerinin farklılaştığı, köylülüğün bu kesiminin de kendi içinde ciddi sınıfsal ayrışmalara uğradığı bir realite içinde; H. Yeşil bu kesimi nasıl yapacakta demokratik devrimin gücü kılabilecektir acaba? Nüfusun %35’ini oluşturduğunu söylediği küçük burjuvaziyle ittifak yapmadan sosyalist devrimi gerçekleştirebilmenin mümkün olamayacağını haklı kaygısını taşıyan H. Yeşil ve benzeri yaklaşım sahiplerinin ‘demokratik devrim’ talebi kalmamış olan, toplam köylü kitlesinin yaklaşık olarak yarısını oluşturan, Türkiye köylüsünü demokratik devrime nasıl kazanabileceklerini ve katabileceklerinin de ‘haklı kaygısını’ taşımaları gerekmez mi acaba?
Türkiye’de nesnel zeminin artık kalmadığı açık ve anlaşılır bir şeklide ortadayken bazı kesimlerin bu nesnel gerçeklikle adeta inatlaşırcasına bir kör ısrarla hala da demokratik devrim demeye devam ediyor oluşları, aslında esaslı bir açmaza işaret ediyor. Çünkü bu kesimlerin elinde demokratik devrimi üzerine oturtabilecekleri temel argümanları Kuzey Kürdistan’ın arz ettiği pozisyon, faşizm, emperyalizm ve bunlara ek olarak bazılarının ileri sürdüğü ‘anti-tekel’cilikten ibarettir. Demokratik devrimi işte ancak ki bunlarla kurgulayabiliyorlar. Yani Türkiye açısından ‘feodal kalıntıların tasfiyesi’ argümanı daha bulunmamaktadır. Bu açığı (!) Kuzey Kürdistan gerçekliğiyle kapatmaya çalışıyorlar. Ama demokratik devrimi gerekli kılan temel unsurlar emperyalizm, faşizm ve iktidarın tekelci burjuvazisinin elinde olması olgularıdır. Yani bir bakıma ‘ben dedim, oldu’ durumu söz konusu.
Niye bu kinayeyi kullandık? Çünkü bilinir ki toplumlarda devrimler ancak ki o toplumun sosyo-iktisadi koşullarının ortaya çıkardığı dinamikler üzerinden gerçekleşebilme şansına sahip olabilirler. Peki böyleyken acaba Türkiye’de demokratik devrimi bir toplumsal gereklilik olarak var edebilecek ne tür sosyo-iktisadi dinamiklerden bahsedilebilir? Yani gerçekten de demokratik devrimi mümkün kılabilecek örneğin ne türden alt yapısal ve üst yapısal feodal ve orta çağ kalıntılarından bahsedilebilir.
Bu dinamikler yoksa şayet (olmadığını önceki bölümlerde teferruatlandırmıştık.), demektir ki o topraklarda demokratik devrim aşaması artık esasen geride kalmış bir evredir. Hâlâ çözülmemiş olarak belli oranlarda varlıklarını devam ettiren bir takım feodal/orta çağ kalıntıları elbette söz konusu olabilir. Ancak toplumun katettiği aşama itibariyle bunların varlık ve çapları kendi başlarına demokratik devrim için gerekli ve yeterli nesnel zemini sunma özelliği arzetmez. Bunların kökten tasfiyesi sorunu ya evrimsel gelişim içinde sönümlenme şeklinde olacaktır; ya da bunlar daha üst bir toplumsal devrim tarafından silinip atılmaları suretiyle gerçekleşecektir.
Bilinir bir durumdur ki; klasik argümanları boyutuyla demokratik devrim, sosyal tabanı itibariyle, bir bakıma bir ‘köylü devrimi’dir de. Peki Türkiye’de demokratik devrim, baş çelişmesi hâlâ feodalizmle olan hangi köylü kitlesine dayanabilecektir acaba? Türkiye’de var mı/kalmış mı böyle anti-feodal bir köylü devrimci dinamiği? Açıktır ki yok! Çünkü Türkiye köylüsünün baş çelişmesi artık feodalizmle değil, kapitalist sistemledir. Niye? Çünkü Türkiye köylüsü neredeyse yarım asra varan bir süreden beridir ki kapitalist üretim ilişkileri hakimiyeti altındadır. Haliyle de Türkiye köylüsünün kendisini feodal sömürü ve despotluğunun cenderesinden kurtaracak bir demokratik devrim talebi olmayacaktır, yoktur da.
Bunu, gerek bir kısım devrimci oluşumların özellikle Karadeniz ve Ege’nin bir kısım kırsal alanlarında demokratik devrim programı esası üzerinden geliştirmeye gayret gösterdikleri gerilla savaşının bu yöre köylüsünde kayda değer bir taban yaratamama, marjinal sınırları aşamama sosyal pratiğinden hareketle ve gerekse Türkiye kırsalı genelinde barışçıl-legal faaliyet yürüten yapıların sosyal pratiklerinden hareketle söylemekte pekâlâ mümkündür.
Bu çıkarsamayı özellikle de kitlelerin uğruna bedel ödemeye/ödetmeye değer buldukları ekonomik, sosyal, kültürel, çevresel, ekolojik ve siyasal sorunlarını nasıl bir gözü karalıkla sahiplendikleri ve harekete geçebildikleri gerçekliğiyle kıyaslayacak olursak, söylemeye çalıştığımızın özü daha rahat anlaşılır olabilecektir.
Fazla da uzatmadan toparlayacak olursak, her haldeki şunu söylemek yeterli gelecektir; Türkiye somutundaki çıplak gerçeklik böyleyken H. Yeşil ve tüm diğer demokratik devrim savunucularının Türkiye’de hangi köylülüğün demokratik devrim için hâlâ devrimci potansiyelini korumakta olduğunu nesnel verilerle ortaya koymak dışında, bu iddiaların savunma şansları bulunmamaktadır.
2-4) “KUZEY KÜRDİSTAN’DAKİ KÖYLÜ DİNAMİĞİNİN TÜRKİYE DEMOKRATİK DEVRİMİNİN SOSYAL TABINI SAYILMASI” SORUNU.
H. Yeşil’in ve yukarıda andığımız ‘bazı kesimler’in ‘Türkiye’de demokratik devrim’ savlarına baş dayanak yaptıkları bir diğer unsur da, H. Yeşil’in 5.Madde’de formüle ettiği; ‘Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi’nin ‘kitle tabanı’ olarak milyonlarca Kürt köylüsünü harekete geçirebilmiş olması şeklindeki görüştür. Yani denilmek isteniyor ki; Kürt köylüsü üzerinden de olsa, Türkiye demokratik devrimi ‘sosyal taban’ olarak güçlü bir devrimci köylü dinamiğine sahiptir. Bir başka ifadeyle söz konusu kesimlerce bu ‘olgu’, hem Türkiye demokratik devriminin nesnel zemininin ve hem de devrim dinamiğinin aslında sanılandan da güçlü olduğunun ‘çürütülmez sağlam kanıtı’ olarak sunuluyor.
Öncelikle belirtmek gerekiyor ki bugünün dünyasına devredilmiş ezen-ezilen ulus çelişmesinin bir ifadesi olarak ulusal kurtuluş mücadelesi ve hareketlerini, özgün ayrımlar yapmadan; eskinin kitlesel taban kıstası üzerinden tanımlamaya devam ederek, ulusal hareket ‘kitle tabanı açısından köylü hareketidir’ şeklinde genelleme bir kategorize edişle ele alıp nitelemek, her haldeki çok da yerli yerinde bir yaklaşım olmayacaktır. Günümüz Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi belki bir dereceye kadar hâlâ aynı kategoride değerlendirilirse de; ancak örneğin bir İrlanda, Bask, Katolanya, Korsika ve hatta bir bakıma Filistin vs. vb. gibi ulusal kurtuluş mücadelelerinin o eski dönemin tipik ‘köylü hareketi’ karakteri taşımadıkları açık olgusal bir realitedir. Çünkü anılan bu örneklerin hemen hemen hiçbirinde köylülük hem genel olarak nüfusun ve hem de buralar ulusal hareketlerinin sosyal tabanını oluşturabilecek baskın bir belirleyiciliğe sahip değildir. Hal böyle olunca da özellikle de politik sahada o eski ezberlerle/kalıplarla, klişe formüllerle bu türden soyut genellemelerde bulunmanın ağır sonuçlarının olacağı muhakkaktır.
Kaldı ki günümüz Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi açısından da tartışma götürür bir durumundur bu. Çünkü eriyen-eritilen, kente göçen, zorla göçertilen bir köylülük realitesi duruyor karşımızda. Ve nitekim bugünün koşullarında ulusal mücadelenin sosyal tabının baskın unsurunun, bir biçimde kent varoşlarına doldurulmuş olan, yoksul emekçi kesimlere kaymış olduğu, mücadelenin gerilla ayağının da, serhildanlarının da, örgütlü kadın gücünün de baskın-dinamik kitle tabanının artık bu kesimler olduğu ve artan oranlarla da bu kesimler olacağı yadsınamaz bir olgu değil midir?
Özetle şunu ifade edebiliriz ki; bu sorunda H. Yeşil kadar rahat hüküm verebilecek durumda değiliz. Evet, elbette Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi açısından köylülük bugün hâlâ çok çok önemli bir devrimci dinamik olarak rol oynamaya devam ediyor. Ancak ‘sosyal taban’ olarak hareketi karakterize edebilme kabiliyetini koruyamadığı, bu tabanın kent varoşlarına doldurulmuş olan yakın dönem köylülüğü ve ama bugünün kent yoksullarına kaymış olduğunun tespit edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
2-5) “KÜRT ULUSAL HAREKETİNİN ‘EMEKÇİ HAREKETİ’ ADDEDİLMESİ” SORUNU:
Bunu böylece belirttikten sonra, H. Yeşil’in şu belirlemesine de kısaca değinip, asıl mevzuya öyle geçelim.
Bir sosyal-siyasal hareketin sınıfsal karakterini o hareket önderliğinin güttüğü siyasetin ve öngörülen programın hangi sınıfın çıkarlarına hizmet etmekte olduğu (hizmet edeceği) kıstası üzerinden değil de; o hareketin fiiliyatta dayandığı kitle tabanının sınıfsal niteliği üzerinden belirlemenin fevkâlâde yanlış ve yanılgılı bir yaklaşım olacağını düşünüyoruz.
Bu düşünceden hareketle biz bugünün Kürt ulusal mücadelesini bu mücadelenin önderliğini yapmakta olan PKK’nin güttüğü siyaset ve sahip olduğu çözüm perspektifi açısından bir ‘emekçi hareketi’ bileşeni olmadığını, ama asgari programının ihtiva ettiği ve kapsamını da esasen ulusal sorunun ezen-ezilen ulus demokrasi talebi üzerinden ‘Emekçi Hareketi’nin müttefikleri arasında da yeri olan bir ‘milli burjuva hareketi’ karakteri taşıdığı açıktır. Dolayısıyla, genel dünya görüşü, siyasal programı ve çözüm perspektifi itibariyle ‘Emekçi Hareketi’yle organik bağı bulunmayan, ve ama sürecin koşulları içinde ‘emekçi hareketi ile ancak ki ‘dost müttefik güç olarak irtibatlanabilen bir hareketi, sırf dayandığı kitle tabanından hareketle onu ‘Emekçi Hareketi’nin bir bileşeniymiş gibi sunmanın doğru olmayacağının, H. Yeşil’in dile getirmiş olduğu yaklaşımın yanlış ve yanılgılı olduğunun altını çizme gereği vardır.
Ve kaldı ki söz konusu kitle tabanının objektif olarak Kürt ulusal hareketi önderliğinin öngörmüş olduğu ‘Demokratik Cumhuriyetle Birlik Projesi’nin bırakın emekçilerin çıkarlarını temsil etmesini, Kürt milli burjuvazisinin bile çıkarlarını temsil etmekten yan çizen, ezen/egemen ulus burjuvazisinin devletsel imtiyazlarının olduğu gibi korunmasını güvenceleyen işbirlikçi liberal burjuvazinin çıkarlarını önceleyen bir proje olduğu, tartışma götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla da söz konusu bu ‘sosyal taban’ dayanağı fikri, bir hareketin sınıfsal karakterini tek başına ve esastan belirleyebilme kabiliyeti gösterebileceğinin her haldeki çarpıcı bir başka örneği olacaktır.
Evet, tabii ki bu ‘sosyal taban’ı, emekçi sınıflardan oluşan bir kitle olduğundan, sınıfsal mücadelede objektif olarak esasen devrimci-sosyalist/komünist hareketlerin sosyal tabanıdır. Fakat ne var ki bu objektif durumu onu burjuva devrimci ve burjuva reformist, hatta basbayağısından dinci-gerici ve faşist hareket ve akımların etkisi altına girmesinin, onların çıkarlarına hizmet etme temelinde rol oynamasının, yani bir diğer ifadeyle verili anda onların kitle tabanı olmasının önünde kendiliğinden bir bariyer oluşturmuyor.
Burada karşımıza devrimci ve komünistlerin kendi öz sosyal dayanağı olan bu emekçi kitleleri ne oranda sahiplenebildikleri ve onları ne oranda örgütleyerek koruyabildikleri sorunu çıkar. Ve keza verili anda sınıfsal çıkarlarına ters bir konumlanış içerisinde olsalar da, ancak sosyal yaşam koşulları illa ki onları tekrardan kazanma imkânı sunuyor olacağından, uygun yol ve yöntemlerle bunu başarmak mümkündür de.
Bunu da böylece vurguladıktan sonra artık asıl mevzuya geçebiliriz.Konu girişinde şöylesi bir belirlemede bulunmuştuk: “H. Yeşil’in ve yukarıda andımız ‘bazı kesimler’in ‘Türkiye’de demokratik devrim’ savlarına baş dayanak yaptıkları bir diğer unsur da, H. Yeşil’in 5. Madde’de formüle ettiği ‘Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi’nin ‘kitle tabanı’ olarak milyonlarca Kürt köylüsünü harekete geçirebilmiş olması şeklindeki görüştür. Yani denilmek isteniyor ki Kürt köylüsü üzerinden de olsa, ‘Türkiye demokratik devrimi’, ‘sosyal taban’ bileşeni olarak, güçlü bir devrimci köylü dinamiğine sahiptir. Bir diğer ifadeyle söz konusu kesimlerce bu ‘olgu’ hem ‘Türkiye demokratik devriminin somut nesnel zemininin ve hem de devrimci dinamiğinin aslında sanılandan da güçlü olduğunun ‘çürütülemez kanıt’ olarak sunuluyor.”
Görüşümüzce bu yaklaşım birçok yönüyle sorgulanmaya muhtaç bir yaklaşımdır. Çünkü her ne kadar tipik bir burjuva demokratik devrim sorunu olan bu ‘ezen-ezilen ulus çelişmesi’, her iki ülkenin de başlıca çelişmeleri arasında yer alıyorsa da; ancak görmek gerekiyor ki ülkelerin farklı sosyo-iktisadi koşulları bu ‘ortak’ çelişmenin ele alınışını, kapsamını ve çözüm önceliği ve tarzını her iki ülke açısından aynı kılmaya şans tanımıyor. Aksine, belirgin baskın özelliklerle, farklılık arzediyor. İşte öncelikle sorunun bu nesnel özgül özelliğinin görülmesi gerekiyor.
Bilinir ve genel kabul görür ki burjuva demokratik devrimi kapsamında olup da çözülmemiş bir ‘kalıntı’ olarak günümüze aktarılmış olan sorunların varlığı toplumun önüne her özgülde ve her halükârda bir demokratik devrim gerekliliğini ‘zorunlu şart’ olarak getirmez. Çünkü bu tamamen verili andaki genel sosyo-iktisadi yapının arzettiği gerçeklikle koşullu bir durumdur. Tek tek prekapitalist kalıntıların varlığına karşın, şayet ülke iktisadi yapısı kapitalist dönüşümünü esasen tamamlamış ve keza ülke siyasi sistemi (yani devlet yapılanması) burjuvazinin hakimiyet aracına dönüşümünü tamamlamışsa, orda toplum açısından burjuva demokratik devrim süreci esasen kapanmış olur. Çözülmeden kalmış tek tek feodal/orta çağ kalıntıları sorunu, yeni sürece birer ‘iç sorunlar’ olarak eklenir ve çözümleri de yeni sürecin dinamiklerine devredilmiş olur.
Cılız bir şekilde de olsa itirazlarına devam edecekler ille ki olacaktır elbet; ancak bu, genel kabul gören olgusal gerçekliği çok da fazla ırgalamayacaktır. Türkiye’de alt yapısal olarak da, üst yapısal olarak da burjuva demokratik devrim sorununu toplumsal bir gereklilik olmaktan çıkaran dönüşümler esasen tamamlanmış olup; arta kalan kimi feodal kalıntılar ise, daha önce de ifade ettiğimiz tarzda, yeni sürecin birer ‘iç sorunu’ olarak ona eklemlenmiş olur. Gerek ezen-ezilen ulus çelişmesi, ve gerekse H. Yeşil’in 6.Madde’de ‘üst yapı’ unsurları arasında üst başlık altında kültür, siyaset, bilinç, devlet yapılanması gibi sahalarda saymış olduğu, ve ‘ben Kuzey Kürdistan-Türkiye’de üst yapıda feodal artıkların, yaklaşımların önemli bir etkinliğe sahip olduğunu düşünüyorum’ deyip sıraladığı:
1-)“Türkiye’de devlet memuru kendini devletin sahibi, cahil halkın amiri olarak görür ve toplumun genelinde de bu böyle kabul görür.” (Diyerek, devletin ceberut yapısına ve vatandaşın devlet karşısında özgür bireyler kültürü edinememiş olmasına işaret eder bu ifadeleriyle. Yani galiba. BN.)
2-)“Erkek egemenliği çok önemli ölçüde feodal dönemin izlerini taşır.”
3-)“Geriye dönük dinci yaklaşımlar toplum içinde yaygındır. Dini cemaat örgütlenmeleri ve mezhepsel örgütlenmeler bugün Türkiye’de en yaygın örgütlenmelerdir.” Ve
4-)“Din-devlet işleri zaten hiçbir dönemde birbirinden ayrılmamıştır.” Türünden tüm bu sorunların varlığı Türkiye toplumunun gündeminde bir demokratik devrim gereksinimi olarak karşılığını bulmaz, bulamaz. Ezen-ezilen ulus çelişmesi de dahil tüm bu sorunların (ve belki daha fazlası da) her birinin burjuva demokrasisi koşullarında şu veya bu oranlarda kısmi çözümlerini bularak toplumun gündeminden ya tamamen düşme veya önemsizleşerek geri planlara itilme özelliği taşıyan sorunlar olduğu göz önünde bulundurulacak olursa; bunların neden yeni toplumsal sistemde burjuva demokratik devrimi gereksinimini var edebilecek devrimci dinamikler olma özellikleri taşıyamayacakları daha kolay anlaşılır olacaktır.
Özetle, ezen-ezilen ulus çelişmesi, Türkiye’nin burjuva demokratik devriminin diğer temel koşullayanlarının aşılmış olması sebebiyle, diğer bir kısım feodal/orta çağ kalıntılarıyla birlikte de olsa artık bir demokratik devrim sorunu olmaktan çıkmış; bir demokrasi, bir genel siyasal özgürlükler sorunu olarak kapitalist sisteme eklemlenmiş bir çelişme karakteri kazanmıştır. Tıpkı İrlanda sorunun İngiltere’de bir demokratik devrimi koşullayamaması gibi bir özelliktir bu. Radikal – köklü çözümünü değilse de, kısmi çözümünü pekâlâ bulabilir. Ama çözülmeyip de başlıca çelişmeler arasında varlığını koruduğu sürece de demokrasinin (ya da genel siyasal özgürlüklerin) tüm diğer irili ufaklı sorunları gibi, bu sorunun çözümü de sürecin baş çelişmesinin çözümüne bağlanmış olarak, sosyalist devrimin asgari programı kapsamında pekâlâ mümkün olabilecektir, olur da. Bu bağlamda Türkiye açısından ezen-ezilen ulus çelişmesinin ezilen ulus tarafından arzettiği devrimci dinamik hem sosyalist devrimin devrimci dinamiğinin bir bileşenidir ve hem de Kuzey Kürdistan’da baş çelişme olma özelliğini koruduğu sürece ulusal – demokratik devrim şeklindeki veya baş çelişme değil de başlıca çelişmelerden biri olarak demokratik halk devriminin önemli bir dinamiği veya ilerleyen süreçteki gelişmelerin öne çıkaracağı sosyalist devrimin bir demokrasi dinamiği olarak birleşik devrim stratejisinin bir bileşenidir. Tabii burada her haldeki birleşik devrim stratejisinin ancak ki Kürdistan’ın ayrı bir devlet olarak ortaya çıkmadığı koşullarda söz konusu olabileceğini belirtmeye bile gerek yok.
Toparlayacak olursak, varılacak sonuç bizim açımızdan şu olacaktır: H. Yeşil tarafından dile getirilen söz konusu 7 Madde de ileri sürülenlerin hiç birisinin Türkiye somutundaki devrimin demokratik devrim olması gerektiğinin ve sosyalist devrimin hazırlık aşaması olarak bir halk iktidarı veya devrimci işçi-köylü iktidarı türünden zorunlu bir geçiş evresi gereksiniminin varlık gerekçesi olma özelliği taşımadığı, H. Yeşil’in burada teoriyi haddinden fazla zorladığı rahatlıkla söylenebilir.
3-) “KUZEY KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN NİTELİĞİ” SORUNU:
Olgular, farklı sosyo-ekonomik yapı özelliklerine sahip Türkiye ve Kuzey Kürdistan ülkeleri devriminin farklı aşamalara sahip olduğuna; Türkiye açısından demokratik devrim ve bir geçiş aşaması gereksiniminin bulunmadığına, gündemde olanın artık doğrunda sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü olduğuna, maddi koşulların buna imkan tanıdığına işaret ediyorken; Kuzey Kürdistan açısından ise gündemde olanının sosyalist değil, yeni demokratik devrim tarzı bir devrim ve geçiş aşamasının yaşanması gerektiğine işarete diyor. K. Kürdistan'da halihazır da baş çelişme ezen-ezilen ulus çelişmesi olduğundan, gündemdeki devrim de (ciddi feodal kalıntılar mevcudiyetinin de bir gereği olaraktan), zorunlu olarak, ulusal demokratik devrim karakteri taşıyacaktır.
Mevcut gerçeklik içinde ulusal çelişmenin çözümü önceliği üzerinden yürütülen mücadele hem komünistler önderliğinde olmayıp, burjuva-milliyetçi kesimler önderliğinde olduğundan hem de mücadeleyi UKKTH’nı hedefleyen devrimci rotasından çıkarılıp, ezen/egemen ulus imtiyazlarını olduğu gibi koruyan sömürgeci sistem içi alt düzeyli kısmi bazı talepler üzerinden uzlaşmaya varma rotasına oturtulmuş olduğundan, hem ulusal çelişme köklü tam çözümün bulamış olacak ve hem de söz konusu burjuva önderliğinin, tıpkı ‘Kurtuluş Savaşı’ sürecindeki Kemalist hareket gibi, zaten toprak üzerindeki feodal özel mülkiyetin tasfiyesi asgari programına sahip olmamasından ötürü (ki, girdiği rota itibariyle bundan tamamen uzaklaşacaktır da) demokratik devrim asgari hedefleri itibariyle dahi tamamlanmış olmayacaktır. Dolayısıyla da bu esaslı görevin yerine getirilmesi tarihi sorumluluğu bugünde Kuzey Kürdistanlı komünistlerin omuzlarında olmaya devam ediyor olacaktır.
Tabii hem hali hazırda sürmekte olan ulusal mücadeleyle sağlanacak kısmi çözümün sunacağı imkanlar ve yaratacağı sonuçlar ve hem de ivme kazandırılmak istenen kapitalistleşme hamlelerinin yakın ve orta vade de iktisadi ve sosyal yapıda ne tür değişim-dönüşümlere yol açacağı yakinen takip altında tutulması gereken bir durumdur. Ancak bu olasılıklar bugünün devrimin hâlâ ulusal demokratik devrim olduğunun tespit edilmesinin önünde bir engel olamaz, olmamalıdır da. Hani diyoruz ya; ‘Somut koşulların somut tahlili’ne göre belirleyeceğiz verili anın görev ve sorumluluklarını; süreci bu tahlilden hareketle tanımlayacağız.
Ve böylece bu konuyu noktalayıp, gündemin ikinci konusu olan devrim stratejisi konusuna geçebiliriz.
Devam edecek...
https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/devrimimizin-niteligi-ve-stratejisi-uzerine-1
https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/devrimimizin-niteligi-ve-stratejisi-uzerine-2
SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)
Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.
Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.
Feminizmin genel tanım ve içeriğinin böyle ele alınıyor olmasında ciddi bir yanlışlık vede haksızlık olduğunu düşünüyorum. Heleki genelleme bir nitelemeyle feminizmin basbayağısından bir “burjuva kadın hareketi“ olarak yaftalanması bana asla doğru gelmiyor. Hani “orta sınıf“ kesimlerden kadınların baş çektiği feminizm fraksiyonuna “burjuva feminizmi“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ dense, yada “libral“ ve “radikal“ feminizm akımları olarak bilinen kesimlere dair bu türden nitelemeler yapılmış olsa, aslında belki daha isabetli ve hakaniyetli olabilirdi.
Fakat ne varki böyle ölçülü bir söylem değil bizimki. Feminizim bir bütün olarak karşıya alınarak; “burjuva kadın hareketi“ olarak niteleniyor. Haliyle de işin rengi değişiyor.
Bana öyle geliyorki, sankide bütün bu isabetsiz ve yerliyerine oturmayan tanım ve nitelemelerin kaynağında ciddi bir algı yanlışlığı ve çıkış noktası isabetsizliği sözkonusudur. Ve sankide ilk çıkış sürecindeki baskın söylem ve biçimine damga vuran, “orta sınıf“ olarak da nitelediğimiz “aydın kesim“ kadınların, o “sınıfsal konumları“nın aidiyetine sokularak, bununla “afaroz“ edilegelen bir durum varmış gibi! Ve keza sanki de bu algı ve kabullenişte, sosyalist-komünist harekete yöneltilegelen şu meşhur “CİNS KÖRÜ“ olma halinin, kendi perspektifi dışındaki kadın hakları hareketlerini, bir şekilde, “burjuva hareket“ler olarak niteleyip dışlama gibisinden bir durum oluşmuş ve bu, aşılamayıp, kuşaklara devredilen kötü bir miras olarak bizlere kadar ulaşıvermiş!
Herhalde genel kabul görürki kadının, “EZİLEN CİNS“ olarak, cins bilinci, her ne kadar da ta 1364-1431 yılları arasında yaşamış ve feminist düşüncenin öncülerinden sayılan düşünür Christine de PİZAN‘ın “Kadınlar Kentinin Kitabı“ adlı eserinde ve keza 1565-1645 yılları arasında yaşamış ve “Cinslerin Eşitliği“ isiimli o meşhur eseri kaleme almış Marie de GOURNAY‘ın öncü düşüncelerine kadar gerilerden (yada “erken dönemlerden“ de diyebiliriz) uç vermeye başlamışsada; fakat esasen Aydınlanma ve Rönesans döneminde “ete-kemiğe“ bürünmüştür.
Ve doğal olarak ilk önce, “eğitimli- aydın kesim“ tarafından, bir düşünce-teori ve hareket formatıyla ortaya çıkacaktı. Ve keza yine doğal olarak da, ilk ortaya çıkış şekliyle, ufku ve içeriği, verili tarihi sürecin olgusal gerçekliklerince koşullanacak ve ana ekseniyle o sürecin başat dinamiklerince şekillenecekti. Hangi düşünce akımı bu genel diyalektiksel gelişim seyrinin dışında bir evrim izlemiştir ki!..
Dolayısıyla, “ezilen cins“ olarak kadın bilincinin ve eşit haklar isteme irade ve hareketinin, döneminin “orta sınıf“ kadınlarınca ortaya konmuş olmasından hareketle, tarihin bu ilk kadın hakları hareketi ve düşüncesini “burjuva kadın hareketi-akımı“ olarak, yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ olarak damgalamak, bana pekte bilimsel bir yaklaşım ürünüymmüş gibi gelmiyor.
Heleki bu hareketi sırf “orta sınıf“ a mensup kadınların başlatmış olmasından hareketle ve “eşit haklar“ düşüncesini basbayağısından bir sınıf olarak “burjuva kadın hakları“ olarak nitelemek, hiç mi hiç isabetli olmaz diye düşünüyorum.
Bilebildiğim kadarıyla hiç bir burjuva demokratik devrimin, eşitlik-özgürlük-kardeşlik şiarının bayraktarlığını yapmış olan Fransız İhtilali‘nin bile, proğramında ve aktüel politik gündeminde kadınların eşit haklara kavuşturulması gibisinden bir madde yer almamıştır. Almadığı gibi de, tam tersine, eşitlik-özgürlük, kardeşlik şiarını bayrak edinerek kadınlara yasal hak eşitliği talebiyle ortaya çıkan kadın hakları hareketini de acımasızca ezip bastırmaya yönelmişlerdir.
Bütün bunlar yadsınamaz tarihsel gerçekler olarak orta yerde duruyorken, bu hareketi “burjuva kadın hareketi“ olarak tanımlamak bana ters geliyor doğrusu.
Ve ama maalesefki bir çoklarımızın kafasında şu türden görüşler, adeta “sabit fikir“ katılığında yer almaya devam ediyor: “Hayır“ diyorlar, “feminizm sadece ve sadece orta sınıf bir burjuva kadın hakları hareketi ve projesidir.“,“ feminizm dayandığı cinsiyetçi ayrımla erkek cinsine karşıtlığı ifade eden bir akım özüne oturur“, “Feminist mücadelenin, kadın sorunu zemininde oynadığı politik rol ve demokratik muhtevasını küçümsemeden onun özünde burjuva bir akım olduğu ve sınıf hareketi yada güçlerini bölüp zayıflatan bir işlev gördüğünü, (ilginçtir, feminizme “sınıf hareketi yada güçlerini bölüp zayıflatan bir işlev“ yüklenirken; örneğin ezilen ulus dinamiklerinin yürüttüğü ulusal özgürlük mücadelesine aynı gerekçelerle benzeri bir “bölücü/zayıflatıcı“ işlevi yüklememekte, tam aksine çeşitli şekillerde ittifak siyaseti izleyerek bunlarla birlikte olabiliyorlar. Soralım o halde; NİYE BU ÇİFTE STANDART?!!! Başka nedenlerini aramadan kısaca şunu söylemek yeterli olacaktır: KASKATI BİR ERKEK ŞÖVENİZMİ!..)“
Kimileri de, “ezilen cins“ olarak kadının, kadın özgürlük mücadelesinde feminizmin oynadığı tarihsel ve aktüel rolü sırf önemsizleştirmek adına şu tür söylemler dahi geliştirebilmektedirler: Kadın hakları mücadelesinde burjuva bir akım olarak feminizm ile, marksist bir hareket olarak proleter kadın hareketi eşzamanlı olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.
Bu tür bir eşzamanlı tarihsellendirmenin zorlama olduğu açıktır. Olguların izini sürerek böylesi bir çıkarımı doğrulayabilmek pek mümkün gözükmüyor. Çünkü “proleter kadın hareketi“nden, somut bir olgu olarak bahsedebilmek, ancak ki sorunun komünist partilerince ele alınıp bir programa kavuşturulmasıyla mümkün olabilmiştir. Öncesi sürecin işçi ve emekçi kadınlarının iş talebi, iş güvencesi, çalışma koşullarının düzeltilmesi, eşit işe eşit ücret ve benzeri “fevri“ ekonomik-demokratik taleplerde bulunuyor oluşlaraını baz alıp, buna “proleter kadın hareketi“ demek, herhaldeki aşırı zorlama bir payelendirme olacaktır.
Verili sürecin kadın hakları hareketini, “sistem içi reformsal iyileştirmeler“ şeklindeki talepleri ve duruşu üzerinden “burjuva hareket“ olarak tasniflemek doğru ve isabetliyse şayet; o halde çifte standarta düşmemeliyiz derim.
Evet, seçme-seçilme, eğitim görme , mülk edinme ve boşanma hakkı gibi talepler temelinde erkeklerle eşit yasal hak ve statüler elde etme mücadelesi veren aydın-orta sınıf kadın hakları hareketi, burjuva demokrasisi çeperini aşamayan, sistemi değiştirmeyi hedeflemeyen, bu özelliğinden ötürü ve keza işçi-emekçi kesim kadınların sosyal ve çalışma yaşamına ilişkin sorun ve taleplerine kayıtsız kalmış olmalarından ötürü ne kadar “burjuva kadın hakları hareketi“ olmayı hakediyorsa; aynı şekilde, ufku sadece iş yaşamı ve geçim koşulları sorunlarıyla sınırlı, talepleri esasen ekonomik içerikli olan, siyasal özgürlük ve demokrasi alanına kayıtsız durumda olan işçi-emekçi kadınların eylemi de, o oranda “sistem içi“dir. Belirgin gerçekliği bundan başka bir şey değildir.
Görüleceği üzere benzer karekterlerdir bunlar. Peki geriye ne kalıyor? Sadece ve sadece sosyal-sınıfsal statülerindeki farklılıkları!.. Herhaldeki toplumsal bir hareket ve düşünce sadece bu özel alt kimliğiyle belirlenip, siyasal kimlik belirlenimli bir “sınıfsal hareket“ aidiyeti kazanıyor olamaz. (Kriter bu olursa, sormak gerekmez mi, örneğin, ML teorisinin kurucu önderlerinden hangisi işçi veya işçi kökenlidir?)
Kaldıki “ezilen cins“ olarak kadın sadece işçi-emekçi kadın ve onun “işçi“ olma statüsünün var ettiği iktisadi sömürü ve baskı sorunlarından ibaret değildir. “Ezilen cins“ olgusunun siyasal-kültürel üst yapısal boyutunun ifadesi olan ATAERKİLLİK, kuşku yok ki (değişen oranlarla da olsa) tüm kadınların ortak sorunudur; çelişme özgülünde onların ortak baş düşmanıdır. Dolayısıylada, buna karşı mücadele tüm kadınların ortak paydasıdır. Öncelikle bu realitenin tastamam görülüp kabul edilmesi gerekiyor.
Ve bu kabulleniş, sanırım, ortaya genel bir “kadın hakları sorunu“ yada daha aşina olduğumuz ifadesiyle, “ezen-ezilen cins çelişmesi“ olgusunu getirir. İşte bu, çeşitli sınıfsal aidiyet ve ufuklara sahip farklı düşünsel akım ve franksiyonlara sahip olmaları kaçınılmaz olan bir kadın özgürlük mücadelesi hareketi ve cephesi anlamında, bir toplumsal düşünce ve hareketi kendiliğinden koşullamış olur.
Düşünceme göre işte feminizim, bu genel çerçevenin ve bütünsel kapsayıcılığının bir ifadesidir. Sorunun özünde kadının “ezilen cins“ olma “statü“süne, bunun cismani ifadesi olan ataerkil değerler sistemine esaslı bir itiraz, bir başkaldırı ve isyan vardır. FEMİNİZM İŞTE BU İTİRAZIN, BU BAŞKALDIRIŞIN VE BU İSYANIN ADIDIR. Feminizm, farklı farklı sosyal kesimlerden kadınların, çeşitli renk ve tonlardaki itiraz ve isyanın “çatı“ ifadesidir. Bütünlüklü bir “üst kimlik“idir. Yani MANİFESTOSUDUR!..
Kadının ezilen cins konumundan kurtarılarak, eşit haklara sahip özgür bir cins haline getirilmesi mücadelesi de, denilebilirki; feminizmin manifestosudur.
“Kadının kurtuluşu“ davası, kadının sosyolojik gerçekliğinden ötürü elbetteki tek biçimli ve tek perspektifli olmayacaktır/olamazda zaten. Çünkü kadınlar da nihayetinde yaşadıkları, mensubu oldukları toplumsal statü ve konumlarından bağımsız, yekpare bir bütün olamazlar. Böyle olunca da, ister istemez, sorunu ele alış ve “kurtuluş perspektifleri“ farklılıklar arz edecektir. Hatta yaşadıkları toplumun verili tarihi süreç gerçekliği dahi, bu perspektifleri çok farklı kılabilecek bir başka etmendir. vs. vs.
İşte bütün bu ana/öz ve yan/tali unsurlarıyla birlikte ele alındığında, “kadın hakları hareketi“nin-düşüncesinin daha o ilk ortaya çıkış biçimiyle, tüm yönleriyle yetkin ve yeterli olmasının/olabilmesinin beklenemeyeceği de kendiliğinden anlaşılır olmaz mı?
Bu, aslında tüm diğer düşünce akımları, bilimsel buluş ve keşifler için de böyle değil midir? Örneğin “sosyalizm“ teorisi ve düşüncesi ta en başından itibaren ML bilimince ortaya konmuş olan haliyle miydi? Biliyoruzki değildi! “Köylü sosyalizmi“, “ilkel sosyalizm“, “ütopik sosyalizm“, “küçük burjuva-halkçı sosyalizm“ vb. vb. gibi bir yığın türü sözkonusu olabilmiştir. Ve elbette bu her bir türü ve evreyi, tanımlanabilir kılan başat olgularca karakterize olmuşlardır. Ve elbetteki aynı şey, birebir feminizm için de geçerlidir.
Tarihsel süreçleri ve bu süreçlerin ilerici dinamikleri üzerinden ele alınıp sorgulanması gereken bu sorunu, yapay ve zorlama kalıplar cenderesinde kısırlaştırmak, genelde kadınlara, özel olarakda proleter kadın hareketine (ve tabiiki bir bütün olarak komünistlere) herhangi bir şey kazandırmaz. Nitekim kazandırmadı/kazandırmıyor da.
Evet, tarihsel olgular zemininde ele alındığında, sanırım feminist hareketi, ilk ortaya çıktığı o burjuva demmokratik devrimleri sürecinin eşitlik-özgürlük ve kardeşlik şiarıyla ifadesini bulan liberalizm ekseninde, onun etki ve çekim alanında duruyor oluşu itibarıyle, pek yadırgayamayız, değil mi?
Bu ilk dönem feminizim hareket ve düşüncesine pratiksel olarak önderlik yapan aydın-orta sınıf mensubu kadınllarının bilincinde şekillenen “kadının kurtuluşu“ perspektifinin, burjuvazinin bayrağına yazmış olduğu “eşitlik“ ve “özgürlük“ çeperinde duruyor oluşu, ve keza işçi-emekçi kadıların özgül artı sorunlarını kapsamıyor oluşu da, aslında öyle çok da anlaşılmayacak bir şey olmasa gerek (nitekim dikkat edilirse görülecektir ki; işçi-emekçi kadınlar kesiminde de ataerkil değerler sisteminin var ettiği diğer başlıca hak eşitsizlikleri ve toplumsal cinsiyet sorunları pekte gündemlerine girmemiştir). Ve işte bütün bunlardan hareketle, feminizmin bu ilk evresini (veya, baskın bu ilk feminist dalgayı), başat ana damarı üzerinden,“liberal-demokraat“ bir önkimlik ile tanımlamak hiçte yanlış olmaycaktır diye düşünüyorum.
Ve süregiden bu evrede, feminizmin bu liberal versiyonuna bir tepki ve alternatif olarak da, kadınların kurtuluşunu, kurulu kapitalist sistemi yıkıp, yerine yeni bir sosyal sistem inşaa etmekte gören; sorunu, sorunu vareden kökeniyle birlikte çözmek gerektiğini öngören proleter kadın hareketi de tarih sahnesindeki yerini almaya başlar.
Böylece feminizm, artık bu iki koldan akarak, kadınların kurtuluşu mücadelesini yürütür duruma evrilmiş olur.
Ancak ne var ki, feminizmin bu iki ana akımı, “düşman kardeşler“ misali, birbirlerinin varlığına tahammül gösteremez bir zıtlaşma içerisindedirler de (sanki hiç bir şey değişmemişcesine bugün de aynı döngü devam etmiyor mu? Yoldaş olarak birlikte yol alanlar, sürecin bir kesitinde şu veya bu nedenlerle yolarını ayımayı görsünler, hemen kanlı-bıçaklı düşman kardeşler oluveriyorlar.) Asla barışık olamazlar. Mesela ikincisi, her ne kadarda birincisinin öne çıkardığı talepleri de sahiplenmişse de, ama kadının kurtuluşunu sistem içi reformsal iyileştirmeler yoluyla sağlayabileceğini öngürüyor olması sebebiyle, burjuvazinin kadınlar içindeki “beşinci kol“u olarak damgalanıp afaroz ediilerek, mütemadiyen dışlanmıştır.
Tabii şu bir gerçek ki, “proleter kadın hareketi“nin bu dışlayıcı sol-sekter tutum ve yaklaşımı, olgusal gerçekliği ortadan kaldırmaya asla yeterli gelmez. Gelmemelidir de zaten!..
Liberal feminizm, herhalükarda ve en nihayetinde, feminizm ana damarının bir kolu ve farklı nüanslı bir fraksiyonudur. Azami değilse de, demokrasi ve siyasal özgürlükler zeminindeki ASGARİ PROĞRAM‘da, kadının kurtuluşu davasının önemli bir dinamiğidir (unutmamak gerekiyorki siyasal mücadelede “aktüel“ ittifaklar azami değil, asgari proğramlar zemninde kurulur ve bozulurlar.) Bu akımın “burjuva“lığı da, zaten esasen, ideolojik duruşu itibariyledir.
Sonraki evrelerinde zaten liberal feminizm, öngörmüş olduğu azami taleplerinin esasen karşılanmış olması sebebiyle de, daha esaslı bir şekilde ataerkil değerler sistemini hedefleyen “radikal kanat“ feminizm akımı tarafından, esasan aşılmış oldu.
Feminizmin, birbirinin devamı da olan bu her iki akımı, esasen, reformist karakterlidir. Çünkü “ezen-ezilen cins çelişmesinin“ köklü çözümünün yolunu açacak olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sistemini yıkarak aşma program ve perspektifine sahip değiller. En radikal çözümleri bile “sistem içi iyileştirmeler“ karakterindedir.
“Radikal feminizm“in, “sistem“ olarak, ataerkil sistemi hedefine oturtması, elbetteki toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı duruş ve mücadele bakımından, daha ileri bir duruştur. Ve elbette önemlidir de! Ancak nevarki bu ataerkil sistemi, değişen yeni koşullar altında yeniden yeniden üretip var eden, daha ince ve sinsi kalıplarla tahkim eden kapitalist-emperyalist sistem yerli yerinde durdukça, ataerkil toplumsal değer yargıları varlığını bir şekilde sürdürmeye devam edecektir. Bu anlamıyla burada “sivrisinek-bataklık“ meteforuyla anlatılmak istenen duruma düşülmüş oluyor kaçınılmaz olarak.
Fakat böyle de olsa, feminizmin bu fraksiyonunun ataerkil değerler sistemiyle dişe diş bir mücadele içinde olması, kadının eşit haklar kazanması mücadelesinde, hiç kuşku yok ki çok önemli ve değerlidir.
Ve bu eksenli mücadelenin tüm kadınların asgari müşterekli, asgari özgürleşme proğramı olduğu göz önünde bulundurulursa şayet, “radikal feminist“ hareketin oynadığı rol ve durdukları yer daha hakaniyetli bir şekilde teslim edilebilir belki.
Komünist hareketlere yakıştırılan “cins körü“ olmaları durumu, ideolojik değil, politiktir. Çünkü komünistlerin tarihi geçmişinde “ezen-ezilen cins çelişmesi“ esasen azami proğram üzerinden ele alınagelmitir. Böyle oluncada; sorunun çözümü yolunda asgari proğramı olan ataerkilizme karşı aktüel aktif mücadele esasen es geçilmiştir. Yani “cins körü“ şeklindeki eleştiri, bu zemin üzerinden bir haklılık payesi kazanıyor diye düşünüyorum. Düşünsenize, onca yaşanmışlıklara ve devrimsel tercübelere rağmen, UKH‘nin Türkiye ve K.Kürdistan kolu olma iddiasına sahip TKP-ML, kırk küsur yıllık yürüyüşünün çok büyük bir diliminde, “kadın sorunu“ diye bir sorunu gündemine dahi almamış olabiliyor. Peki sahi, nedir bunun asıl sebebi?!!!
Sorunun devrimle aşılacağını öngören kaba-materyalist bir “sınıf mücadelesi“ anlayışı yatar bunun temelinde. Kadının özgürleşmesi mücadelesinde asgari proğram eksenli bir mücedele gerekliliğinin es geçilmesinin esas nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Ve benzeri bir asgari proğram eksenli bir mücadele hattının proletarya diktatörlüğü koşullarında zorunlu olacağının bilincine tam olarak varılamamış olmasının da bunda bir payı vardır illeki.
İşte bu ve benzeri yaklaşımların bir sonucu olarak, “ezen-ezilen cins çelişmesi“ , son yıllara kadar, başlıca toplumsal çelişmelerden biri olarak dahi belirlenmemiş ve siyasal özgürlükler sorununun güncel bir unsuru/dinamiği olarak çözüm proğramına kavuşturulmamış olması, yani özetle, ataerkil sisteme ve bu sistemin ürünü olarak ortaya çıkan sorunlara karşı güncel bir mücadele yürütme görevi edinmemiş olması sebebiyle, “radikal feministler“ce (ve keza “sosyalist feministler“ce de) getirilen “cins körü“ olma yergisini rahatlıkla hakettiğini söyleyebiliriz.
Bir hakkın teslim edilmesi anlammında şunu da söylemek gerekiyor ki; bugün sol-sosyalist ve kommünist hareketler safında bu önemli tarihi eksikliğin aşılması yönünde bir bilinç sıçraması yaşanıyorsa, olumlu yönde gayretler içine girilebilmişse, kuşku yokki bunda hem yaşanan devrim deneylerinin acı derslerinin payı ve ama daha çokda “radikal feministler“in eleştiri ve ısrarlı mücadelelerinin payı vardır.
“Proleter kadın hareketi“ , feminizmin, “radikal feminizm“ akımının/fraksiyonunun reformist karekterini ve keza ataerkil sistemle mücadele adına yer yer sorunu “erkek“ ile mücadeleye indirgeyen ve keza, kadın-erkek doğasını yadsıyıp, “tek cinsiyet“ olarak kadını varetmeyi öngören kimi sol-sekter cinsiyetçi yaklaşımlarını dışta tutma koşuluyla sahiplenme ve onlarla asgari müştereklerde birleşebilmesi oranında, asgari program zemininde kadın özgürlük mücadelesi, tekil marjinal hareketlerin kısır döngüsünden çıkarak gelişip güçlenme şansı yakalayabilecektir.
Feminizmin, “liberal feminizm“ üzerinden “yasal eşitçilik“ ile, “radikal feminizm“ üzerinden de, “erkek düşmanlığı“ ve “kadın seviciliği“ (bu ifade, dar/alt anlamıyla, lezbiyenlik anlamında değildir.) olarak lansedilegelmesi, ve halende bunu aşma yönünde herhangi bir bilincin edinilmiyor olması, sanırım kadının kurtuluşu mücadelesinde büyük bir “talihsizlik“ olsa gerek.
Feminizmin “proleter kadın hareketi“ kolu, bahsini ettiğim çerçevedeki “cins körü“ yanlışlıklarına, eksikliklerine ve anlayışsal kusurlarına yöneldiği oranda, görülecektirki kadının kurtuluşu davasının önemli güncel boyutu olan TAM HAK EŞİTLİĞİ TALEBİ ve bir bütün olarak ATAERKİL DEĞERLER SİSTEMİYLE “radikal bir mücadele eksen ve zemininde feminizmin hemen hemen tüm akım ve fraksiyonları ile “asgari program“ ortak paydasında yolları buluşuyor/kesişiyor olacaktır. OLACAKTIR, çünkü sosyal yaşamın talebidir bu.
Bu realitenin görülüp kabul edilmesi, sanırım, hem feminizm konusundaki kalıpsal-ezberci önkabullerimizi sorgulamamızı koşullayacak ve hemde demokrasi ve siyasal özgürlükler hedefli mücadelenin bileşenlerinin-aktif dinamiklernin ve doğal ittifak güçlerinin belirlenmesinde ufkumuzun genişlemesine hizmet edecektir.
Öyle ya, demokratik devrim sürecinde “milli burjuvazinin sol kanadı“ ile, milli demokratik devrim sürecinde, işgalci-sömürgecilerin işbirlikçileri dışındaki tüm ulusal güçler ile asgari müşterekler zemininde birleşik cephe oluşturmayı öngörüp savunan birilerinin; “orta kesim“ yada “burjuva“ diyerek, ataerkil sistemele şu veya bu şekilde sorunu olan, ona karşı şu veya bu oranda mücadele yürüten güçleri, iradi olarak dışlama tutum ve yaklaşımları, siyasetende izah edilebilir olmaktan uzaktır. Sol-sekterizm tüm alanlarda yıkıcı olduğu gibi kadının özgürlüğü mücadelesinde de yıkıcıdır.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (2)
1-) “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİNTAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
MKP III. Kongresi’nin devrimin niteliğine (ya da aşamasına) ilişkin bu söylediklerine Partizan Özel Sayı (PÖS)‘da esaslı bir itiraz söz konusu olduğundan, sorunu biraz da bu itirazlar üzerinden ele almanın tartışmalara katkı sunacağını düşünüyoruz. Ve tabii ki söylenenler karşısında tavır belirlemekte gerekiyor.
PÖS’nın konuya ilişkin itirazının özü-özeti şöyle: “(…) Anlaşılır ki en ileri bölgeler açısından bile önemi azalmasına, muhtevası büzülmesine, görevleri sınırlanmasına karşın, demokratik halk devrimi, özellikle ülkemizin geniş bölgeleri açısından tüm ülkenin iktisadi ve toplumsal yaşantısını serflik kalıntılarının baskısından kurtarması bakımından tayin edici önemini bütünüyle korumaktadır.Kaypakkaya’nın isabetli sözleriyle; “yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkede feodalizmin zayıflığı, toprak devriminin görevlerini azaltır veya sınırlarını daraltır, o kadar.” (abç)
“Toplumsal taban olarak köylülük ayağına dayalı ulusal sorununu henüz çözememiş, bu köylüğü tarla yaşamının yalnızlığından kurtaracak iktisadi düzeyi henüz yakalayamamış, derebeyi iktisadı bekleyen feodal hukuk cenderesinin kahredici baskısını henüz üzerinden atamamış, tüm toplumsal yaşam üzerindeki gelişmenin ‘frenleyici engeli’ feodal sömürü biçimlerinin kıskacını henüz bütünüyle kıramamış, burjuva devrimleri tarihi trenini yakalamadan yabancı kapitalizmin sömürü zinciriyle eli kolu bağlanarak emperyalizmin arka bahçesine dönüşmüş olan ülkemizde devrimimiz demokratik halk devrimidir ve bu devrimin temeli ve içreği toprak devrimi tabanına dayalıdır.
“Bu nesnel gerçeğe karşın, kapitalizmin gelişme derecesini fevkâlâde abartıp feodal kalıntıları ‘öze ait’ olman bir sorun olarak ‘önemsiz’ bir şeymiş gibi görmektedir III. Kongre. Bu özümlenememiş teorik açmaz, MKP’yi tasfiyeci kulvara sürüklemiştir. Gelişmenin ‘sol’undan atağa kalkan tasfiyeci – revizyonizm, devrimin tarihsel perspektifini atlayarak demokratik devrim yerine sosyalist devrim ile devrimin temel gövdesi köylülüğe sırtını çevirerek ve de devrimci birleşik cephenin stratejik bir bileşeni olarak milli burjuvaziyi karşı-devim saflarına iteleyerek güncel görevlerine ve bu arada demokratik devrimin görevlerine sırtını dönen bir yola, tasfiyecilik yoluna Troçkizm’in tezleri üzerinden sürüklenmiştir.”[1]
Görüldüğü üzere burada inşa edilen bu itiraz esasta Kaypakkaya’nın “(…) ve feodalizm, kökünden tasfiye edilmediği sürece de (…) devrimin muhtevası, demokratik devrim kalır.”[2](abç) şeklindeki bu görüşünü referans alarak, ‘üniter ülke’ Türkiye’de gündemdeki devrimin niteliğinin hâlâ demokratik devrim olduğu görüşünü ileri sürmektedir. Ve tabii haliyle de sosyalist devrim tezi ‘devrimin tarihsel perspektifi’ni atlayan ‘sol’ Troçkist ve de ‘tasfiyeci-revizyonizm’ olarak değer buluyor olacaktır. Evet, Partizan Dergisi Özel Sayısında (PÖS) ileri sürülen bu anlayış, sosyalist devrim tezini öngörüyor olması sebebiyle, MKP’ninTroçkizmin tezleri üzerinden tasfiyecilik yoluna girdiği iddiasına sahiptir.
- “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNUDA KAYPAKKAYA’NIN REFERANS ALINMASI” SORUNU:
Her haldeki burada öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki; devrimin aşaması veya niteliği muhtevası hususunda Partizan Dergisi Özel Sayı da ki haliyle hâlâ referans alınmaya ve sunulmaya devam edilen Kaypakkaya’nın yukarıya aktardığımız bu görüşü, genellemeci ve katı-mutlak’çı karakter arzeden bu haliyle, asla doğru ve isabetli bir referans özelliği arzetmez.
Çünkü her şeyden önce böylesi bir sav diyalektiğin çelişme yasasının ruhuna aykırı düşer. Ne demek yani “kökten tasfiye edilmediği sürece”?! Açıktır ki böyle bir kıstas olamaz. Biliyoruz ki gerek burjuva demokratik devrimi yoluyla gerekse iç başkalaşım yoluyla kapitalizmin hâkim hale gelmiş olduğu yerlerde gerek iktisadi ve gerekse kültürel – sosyal vb. alanlarda çok farklı feodal/orta çağ kalıntıları daha uzunca bir süre var olmayı sürdürmüşlerdir. Ve bunlar ancak ki çok çok sonraları sönümlenip gitmişlerdir. Dolayısıyla da devrimlerin bile ilk anda ve bir anda ‘kökten’ yani tamamen tasfiye edemediği ve ama toplum yaşamının ‘önemsiz kalıntıları’ olarak geri planlara itip attığı bu türden şeyleri de kapsayan ‘kökten tasfiye’ koşulunu öngörmenin doğru bir yaklaşım ve ele alış olmayacağı, herhaldeki, kendiliğinden anlaşılır olsa gerek.
Bu durumda demek ki feodal kalıntılar sorununu devrimin niteliği bağlamında sorgularken, baz alınacak kıstas onların şu veya bu orandaki varlıkları değil, söz konusu kalıntıların üretici güçlerin gelişmesinin toplumun ilerleyişinin önündeki baş engelleyen faktör durumunda olup olmadıkları, yani hâlâ sürecin baş çelişmesi ve sosyal devrimin baş hedefi olmak karakteri taşıyıp taşımadıklarının somut nesnel veri ve olgular üzerinden açıklığa kavuşturulması olacaktır. Şayet söz konusu kalıntılar verili anın sosyo-iktisadi gerçekliği içinde hâkim üretim ilişkileri olma vasfını esasen yitirmişlerse ve üretici güçlerin ve toplumun gelişmesinin önündeki baş engel olma özelliğini yitirmişlerse, bu demektir ki bunların şu veya bu orandaki varlıkları toplumsal bir devrim için nesnel zemin sunma karakteri arzetmiyor olacaktır. Dolayısıyla da bunların bu derecedeki varlığını yinede toplumsal bir devrimin nesnel zemini saymak, devrim teorisini Marksist-Leninistlerin temel desturu olan somut koşulların somut tahlili üzerinden kurmak değil; öznel ön kabullerimiz üzerinden kurmak olur.
Şayet çözülme sürecinin devam ediyor olmasına karşın, ancak feodal üretim ilişkileri verili anın hâkim üretim ilişkileri olma konumlarını koruyorsa, bu demektir ki feodal üretim ilişkileri hem hâlâ üretici güçlerin ve toplumsal gelişmenin baş engelleyeni olma güç ve özelliğini taşımaya devam ediyordur ve hem de bu özelliğinden ötürü de sürecin baş çelişmesi olma özelliğini koruyordur. İşte Kaypakkaya ancak ki böylesi bir somutluk karşısında; “(…) feodalizmin zayıflığı, toprak devriminin görevlerini azaltır veya sınırlarını daraltır, o kadar.” [“Ve –demeliydi- bilmek gerekir ki bu denklem sürdükçe de” (BN)] “Köylü kitlesi önemli bir devrimci güç olarak mevcut olur ve devrimin muhtevası, demokratik devrim kalır.” Şeklindeki bu görüşlerini ileri sürme hakkı elde edebilirdi. Ancak ne var ki, görüleceği üzere, Kaypakkaya’nın değerlendirmelerinde böylesi özel bir kıstas saptaması bulunmamaktadır. Haliyle de Kaypakkaya’nın ardıllarınca referans ala geldiğimiz söz konusu genellemeci ve katı mutlakçı özellikler arzeden bu görüşü, Marksist-Leninist teoriyle örtüşük olmakta problemleri olan, öznelci bir görüştür.
TKP/ML haydi neyse de, MKP’nin devrimin niteliğini sorguladığı bir kongre ortamında dahi Kaypakkaya’nın bu görüşünü sorgulamaması, ve bizzat kendileri de “feodal kalıntılar vardır, ama belirleyici değildir” diyorken, onun ‘feodalizm kökten tasfiye edilmediği sürece devrimin muhtevası demokratik devrim olarak kalır’ şeklindeki açık-net bu belirlemesi orta yerde duruyorken dahi bu sorgulamayı yapmaması, yanlışları-eksik ve hatalı yönleri açık-tutarlı eleştiri yöntemiyle aşma yoluna değil de, tabiri caizse çaktırmadan arkadan dolanmayı tercih etmesi, besbelli ki son derece kötü bir mücadelecilik tarzıdır.
TKP/ML’nin Partizan Dergisi Özel Sayısında sergilenin tutum ve yaklaşımının ise Kaypakkaya sonrası süreçte takınılan o ‘savunmacı’ katı dogmatik/mekanik tutum ve yaklaşımın, denilebilir ki üst dereceden bir ‘tutarlılık’ ve de ‘iman gücüyle’ huşuyla devam ettiriliyor olması ve keza tabiri caizse “Kaypakkaya’ Sopası”yla farklı düşüncelerin kolay yoldan “Troçkist-revizyonist” olarak damgalanıp ‘terbiye edilmesi’ne devam ediliyor olması dışında bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Bırakın toplumsal gelişimi ve değişimin gelinen aşamadaki gerçekliği karşısında Kaypakkaya’nın bu bariz öznelci ön kabullü görüşünü referans almanın ne kadar doğru olacağının sorgulanmasını yapmayı, hayatın nesnel gerçeklerini ‘Kaypakkaya görüşleri kalıbı’na uydurma ve bunun üzerinden yorulmama gayreti sergilenmiş ve karşı görüşlerin güya ‘bilimsel’ olan eleştirisi de işte tamamen bu ‘kalıba’ ne oranda uygun olup olmadığı ölçüsü üzerinden yapılmış. Ve tabii bu güzel de ‘mahkûm’ edilmiş(!)
Konu bağlamında bilimsel perspektif olarak Kaypakkaya’nın söz konusu görüşü baz alındıktan sonra, devrimin niteliğinin demokratik devrim olarak belirlenmesi zaten kendiliğinden/otomatikman varılacak bir sonuç olacaktır. Hele ki feodal kalıntıların hâlâ demokratik devrim seçeneğini tartışılır kılacak kadar bir hayli güçlü olduğu Kuzey Kürdistan’ı ayrı bir sosyo-ekonomik yapı değil de, Türkiye’nin ‘dengesiz iktisadi gelişme’sinin bir marifeti olarak feodalizmin görece daha az çözüldüğü, geri bıraktırılmış bir bölgesi addedip, “Türkiye-Türkiye Kürdistanı” üniter ülkesinin sosyo-ekonomik yapısını da esasen bu ‘bölge’sinin “son derece abartılmış” olan olguları üzerinden yapılırsa; ve hele de MKP III. Kongresi de, baş çelişme olmaktan çıksa da, “feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme”ninhâlâ başlıca çelişmelerden biri olarak varlığını devam ettirdiğini söylüyorsa, bu durumda elbette ki ‘Türkiye’deki devrim hâlâ demokratik devrim olmaya devam edecektir. Ve bu ‘coğrafya’da “feodalizm kökten tasfiye edilmedikçe” de böyle olmaya ‘el mecbur’ devam edecektir.
1.2. “FEODALİZMLE – HALK YIĞINLARI ARASINDAKİ ÇELİŞMENİN NEDEN HÂLÂ BAŞ ÇELİŞME OLMASI GEREKTİĞİ” SORUNU:
İşte Partizan Dergisi Özel Sayısında sergilenen yaklaşım böylesine de anti bilimsel bir ele alışın ve uç boyutlu bir dogmatizmin değişmeksizin süregeldiğine ve hâlâ da bir ‘sürüm alanı’ bulabildiğine işaret ediyor. Şu söylenenlere bakar mısınız, bunların somut olgusal gerçeklerimizle ne türden bir örtüşmüşlüğü olabilir ki hiçbir kayıt koymadan, “bilimsel doğrularımız” mışcasına bunları sunma cüreti gösterebiliyor. Şöyle deniyor örneğin 60. Sayfada:
a-)“Feodalizmdeki çözülmenin derinleştiği ama köklüce tasfiye olmadığı”,
b-)“Ulusal sorunun çözümsüzce orta yerde durduğu”,
c-)“Emperyalizmin kapitalizm öncesi sömürü biçimlerini ayakta tuttuğu”,
d-)“Feodalizmin kendine özgü sopasının iktidara ortak olduğu”,
e) “ve dahası, tüm toplumsal yaşam üzerinde kapitalizm öncesi biçimlerin kahredici baskısının özellikle köylerde devam ettiği.”
f) ve de feodalizmin özellikleriyle kapitalizmin çizgilerinin iç içe geçtiği ülkemizde”
İşte bütün bunlardan ötürü de: “ülkemizde baş çelişmenin, elbette ki, feodal sistemle-geniş halk yığınları arasında ki çelişmeden başkası olamayacağı apaçık bir gerçektir.” (abç) denilmektedir. Görüleceği gibi son derece özgüvenli iddialı ve de kararlı net bir sonuç ortaya konmaktadır.
Evet, bunlar daha önce de ifade ettiğimiz gibi Türkiye v T. Kürdistanı sosyo-ekonomik yapılarının ortalamacı toplamı üzerinden ileri sürülüyor ve bu iki farklı soysa-ekonomik yapının farklı sorun ve haliyle de farklı olması kaçınılmaz olan farklı devrim süreçleri, ancak ki bunlardan en geri durumunda olan sosyo-ekonomik yapı özgülünde söz konusu olabilecek baş çelişme ve bunun özgün çözüm tarzı üzerinden ele alınıyor ki; zaten en başta bu ele alı tarzının kendisi sakattır.
Söylenenleri, yukarıda tanımı yapılarak baz alınan ‘baş çelişme’ zemininde Türkiye somutu nezdinde ele aldığımızda ortaya çıkacak gerçeklik şu olacaktır:
‘a’ şıkkında söylenen şeyini iddia edildiği gibi Türkiye özgülünde de ‘feodal sistem ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’nin ‘toplumun toplumsal evrimleşmesi sürecinde diğer tüm çelişmeler üzerinde etkili’ olma ve ‘bu çelişmelerin varlığını ve gelişmesini derinden etkileyen başta gelen çelişme’ olma şeklinde olgusal bir gerçekliğin bulunduğu verilere dayalı olarak ortaya konamaz. Bu olsa olsa en nihayetinde sadece ‘başlıca çelişmelerden biri’ olarak yer tutabilir. Çünkü önceki bölümde gerek Kongre’nin vermiş olduğu ve erekse H. Yeşil’in çalışmasından aktardığımız verilerden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına ilişkin bütün veriler burada özellikle de alt yapıda baskın hâkim unsurun, tartışma götürmez bir netlikle artık kapitalist üretim ilişkileri olduğu, Türkiye’nin artık her halükârda, ‘gelişmekte olan ülkeler’ listesinde, orta düzeylerde gelişmiş kapitalist bir ülke olduğunu ortaya koyar. Yani nesnel gerçeklikPartizan Dergisinin Özel Sayısının 51. Sayısında sözü edilen: “Toprağın egemenliğinden paranın egemenliğine doğru bir süreci adımladığımız, eski egemenlik sisteminden yeniye doğru ilerlediğimiz doğrudur; gelişmenin ‘yönü’nün pazarın üretici üzerindeki egemenliğine doğru, meta egemenliğine doğru bir süreci koşullandırdığı ne kadar doğruysa, (…)” şeklindeki bu dolaylı kabulün çok çok ötesinde olup, bahsi edilen yönelim ve adımların esasen gerçekleştiği ve nitel bir değişimin ortaya çıkmış olduğuna tanıklık eder.
Evet, elbette Türkiye somutunda da hâlâ çeşitli tür ve oranlarda feodal kalıntılar mevcuttur. Ancak bunlar artık çelişmenin hâkim değil, tali unsuru konumundadır. Dolayısıyla da ‘e’ şıklında ifade edilen “Tüm toplumsal yaşam üzerinde (…) kahredici baskısının özellikle de köylerde devam ettiği” şeklindeki bu uç boyutlu öznelci ezber savın herhangi bir gerçekliğin bulunmadığının, bir kez daha kalın çizgilerle altını çizmek gerekiyor.
Hal böyle olunca da çelişmenin hayli zayıflayıp gerilemiş konumda olan bu tali unsuruna, “diğer tüm çelişmeler üzerinde etkili olan” ve bu çelişmelerin varlığını ve gelişmesini derinden etkileyen” özellikler sahibi ‘baş çelişme’ değeri atfetmek, her haldeki ancak ki, kaskatı bir dogmatizmle ve kaba mekaniksel bir öznelci düşünüş tazıyla mümkün olabilir.
‘b’ şıkkında “çözümsüzce orta yerde durduğu” ve ezen-ezilen ulus çelişmesi varlığının bir ifadesi olarak ‘ulusal sorun’un varlığı da kendi başına ne feodal üretim ilişkilerinin hakimiyetinin bir kanıtı ve göstergesi olabilir, ve bu bağlamda ne de feodal sistemle geniş halk yığınları arasındaki çelişmeyi baş çelişme kılmaya muktedir olabilir. Çünkü bu çelişme pekâlâ proletarya-burjuvazi çelişmesinin hâkim çelişme olduğu kapitalizm şartlarında da hem varlık gösterebiliyor ve hem de bir demokrasi sorunu olarak çözüm talep edebiliyor. Nitekim biliyoruz ki bu sorun, özellikle bir ‘iç sorun’ olarak bugünde çok uluslu pek çok kapitalist ülkede hâlâ güncel bir sorun olma özelliğini koruyabilmektedir. Dolayısıyla da bu sonunun varlığı da gerek tek başına ve gerekse çelişmenin tali unsuru durumuna düşmüş daha pek çok feodal alıntıyla birlikte, ‘feodal sistem ile geniş halk yığınları arasındaki çelişmeyi baş çelişme olarak konumlandırma kudreti arzetmez.
‘c’ şıkkında söylenenler elbette feodal sistemin hâlâ çelişmenin hakim yönünü temsil etme özelliğini koruduğunun bir kanıtı olarak ileri sürülüyorsa da; ancak bunun tamamenfaraziyesel bir argüman olduğu, somut gerçeklik karşısında her hangi bir karşılığının bulunmadığı, yani tabiri caizse tamamıyla bir ‘şehir efsanesi’nden ibaret olduğu, somut verilere dayalı olgularca sabittir. Hal böyle olunca da Partizan Dergisi Özel Sayısında ileri sürülen bu argümanlarla, bir şeyler ispatlanmış olmuyor.
‘d’ şıkkında ifade edilen “feodalizmin kendine özgü sopasının iktidara ortak olması” meselesi de adeta T.C’nin kuruluşunun ilk yıllarındaki veya 1960’lara varan sonraki yıllarındaki o en güçlü olduğu haliyle, değişmez kadri mutlak bir ölümsüz ‘ortaklık’ ve ittifak biçimiymiş gibi sunulmaktadır.
Oysa bilinir ki bu ortaklığın gücü de varlığı da varlığının oranı da verili andaki realitesi de doğrudan söz konusu kesimlerin iktisadi gerçeklikleriyle koşulludur. Alt yapıda esaslı olarak erozyona uğramış, hakimiyet özelliğini yitirmiş ve önemsiz tali bir unsur/güç durumuna düşmüş feodalitenin iktidarda söz sahipliği artık ne kadar olabilirse, ‘feodalizmin kendisine özgü sopası’nın mevcut iktidarın karakterine katacağı ‘renk’ de ancak ki somutu üzerinden sorgulamaksızın, değişmez mutlak bir olguymuşcasına ileri sürmek, bilimsellik adına her haldeki abesle iştigalden başka bir şey olmasa gerek. Hal böyle olunca da ancak ki alt yapısal olguların verili andaki gerçekliğine denk düşecek bir gerçekliği söz konusu olabilecek böylesi bir sorunun varlığı da ‘feodal sistem ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’yi sürecin baş çelişmesi yapmaya muktedir olamayacaktır. Kaldı ki kapitalist emperyalist sistemde hem genel olarak burjuva demokrasinin kendisi ve hem de gerek emperyalizm koşullarında kazandığı baskın gerilicilik karakteriyle ve gerekse de faşizm ya da oligarşik diktatörlük biçimiyle zaten siyasal özgürlükler anlamıyla bir demokrasi sorunu ve talebini güncel kılmaktadır da. Dolayısıyla da baskın özelliğiyle burjuva demokrasinin bir biçimini arzeder olan Türkiye’deki faşist karakterli iktidar olgusunun güncelleştirdiği demokrasi talebiyle; feodalizmin/ortaç ağa özgü rejimlerin koyu gericilik sistemlerini alternatifi olarak gündemleşen ve bu anlamıyla da demokratik devrimin başta gelen dinamiklerinden olan siyasal özgürlükler talebini aynılaştırmak ve bunu da ‘feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’yi baş çelişme kılan bir diğer temel unsurmuş gibi sunmak, herhalde ki isabetli bir ele alış olmasa gerek.
Burjuva demokrasinin, gelişmesinin bir evresinde kendisini faşist veya oligarşik diktatörlük biçiminde iade etmeye yönelmiş olması, orada demokrasi talebini baş sorun haline getirebilir elbet; ancak bu, sürecin devrimini hiç de ‘demokratik devrim’ muhtevalı bir devrim kılmaz. Devrim yine sosyalist devrim olacaktır. Siyasal özgürlükler sorunu ya da diğer bir ifadeyle demokrasi sorunu da tamamen sosyalist devrimin zemin ve kapsamında çözümünü buluyor olacaktır. Şimdiden hazır reçeteler sunarak ahkamlar kesmenin bir gereği yok. Anti-faşist bir birleşik cephenin ve bunun geçici bir iktidarını gündeme getirip getirmeyeceği de tamamen proletaryanın ve halk güçlerinin andaki örgütlülüğüne ve gücüne bağlı olacaktır: Dolayısıyla da gerek faşizmin varlığını ve gerekse faşizmin hâlâ belli oranlarda feodal zorbalık tonları taşıyor olmasını demokratik devrimin temel gerekçeleri arasında sayan görüşlerin[3] pek de isabetli ele alış ürünleri olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
‘f’ şıkkında söylenenler de aynı şekilde hem feodalizmi çelişmenin hakim unsuru ve dolayısıyla hem de ‘feodal sistem ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’yi sürecin baş çelişmesi kılma özelliği taşımıyor. Çünkü söz konusu iç içe geçme durumu, çelişmede feodalizmin hâkim unsur olma durumunda da kapitalizmin hâkim unsur haline geçmesi durumunda da pekâlâ görülebilecek vasat bir özelliktir. Dolayısıyla da iç içe geçme durumu hiç de Partizan Dergisi Özel Sayısında ki anlayışın öngördüğü gibi otomatikman feodalizmin hakimiyetinin kanıtı/göstergesi olamaz. Ve dolayısıyla bu özellik hiç de ‘feodal sistem ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’yi baş-çelişme olarak göstermez, böylesi bir ele alışı haklı kılmaz.
Özetle; ileri sürdüğümüz tüm bu argümanlardan da anlaşılacağı gibi, Partizan Dergisi Özel Sayısında ki görüş ve yaklaşım, üst perdeden ahkam kesmelerle şırıngalanmaya çalışılan biçimiyle, hiç de öyle zannedildiği gibi ‘tartışılmaz doğru’ falan değil, bilakis Türkiye coğrafyası somutunda kayda değer herhangi bir karşılığı bulunmayan, son derece zorlama öznelci ve bir o kadar da kas katı dogmatik mekanik bir yaklaşım ürünüdür.
Partizan Dergisi Özel Sayısındaki bu görüşün Kuzey Kürdistan somutundaki gerçekliği ise; ileri sürülen gerekçelendirmelerden bağımsız olarak, devrimin niteliğini sosyalist olmaktan çok demokratik devrim kılacak etmenlerin daha baskın olduğu söylenebilir. (Daha önce de belirttiğimiz gibi somut verilerin tam olarak neye tekabül ettiği bizim açımızdan bir araştırma ve tahlil sorunu olmaya devam ediyor olduğundan, net/kesin hüküm tarzında görüşler ileri sürmekten önemle imtina ediyor ve ancak ki, kaba gözlemler üzerinden şekillenen kanatsal düşüncelerimizi ifade edebiliriz). Yani kaba gözlemsel verilerin bizde oluşturduğu kanaat T. Kürdistan’da feodal kalıntıların karakter ve boyutu, çelişmenin hâkim unsurunun hâlâ feodalizm olduğu yönündedir: Ve dolayısıyla da ‘feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’ gibi gözüküyor. Dolayısıyla da T. Kürdistan’daki devrimin niteliği henüz sosyalist değil, demokratik devrim karakterindedir. Ancak Kuzey Kürdistan’ın tabi bir de ezilen bağımlı ulus olmasının var ettiği bir çelişmesi söz konusudur. Ve bu çelişmenin arzettiği keskinlik derecesi, denilebilir ki, küçük burjuva önderlikli Kürt Ulusal Hareketi’nin ateşlemesiyle keskinleşerek sınıfsal çelişmenin önüne geçmiştir. Ve bu evre itibariyle sürecin baş çelişmesi ‘ezen-ezilen ulus çelişmesi’ olmuştur. Yani özetle söylemek gerekirse 1970’li yılların sonlarından itibaren olgusal bir realite halini almış olan ulusal demokratik devrim süreci günümüz koşularında da öncelikli halini korumaktadır.
Mevcut Kürt ulusal sorununa Apoönderlikli PKK hareketinin devrimci rotayı terk ederek, ezen ulusun egemenlik imtiyazlarını tümüyle koruyan, sistem içi reformist talepler zemininde öngörülen kısmi çözümün gerçekleşmesi durumunda, bu çelişme sürecin baş çelişmesi olmaktan çıkacak ve ama elbette ki tam özümünü bulmamış olduğundan, başlıca çelişmelerden biri olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir de. Bu aşama itibariyle sınıfsal çelişme tekrardan sürecin baş çelişmesi olarak önü çıkacaktır. Ulusal çelişmenin çözümü baş çelişmenin çözümüne bağlı olarak sürecin devrimci görevlerinden biri olacaktır.
Hali hazırda ulusal çelişmeye öngörülen bir reformist kısmi çözümün gerçekleşmesi durumunda, diğer mevcut çelişmeler üzerinde somut olarak ne türden dinamik etkilerde bulunacağı elbette göz önünde bulundurulması ve hesaba katılması gereken bir husus olacaktır.
Hali hazırda ulusal çelişmeye öngörülen bu reformist kısmi çözümün gerçekleşmesi durumunda, diğer mevcut çelişmeler üzerinde somut olarak ne türden dinamik etkilerde bulunacağı elbette göz önünde bulundurulması ve hesaba katılması gereken bir husus olacaktır.
Bugün hâlâ yeni demokratik devrimi güncelleyen feodal kalıntıların o gün de bu baskın özelliklerini koruyup koruyamadıklarının somut olarak sorgulanıp saptanması gerekecektir.
Özetle söylemek gerekirse Türkiye ve T. Kürdistanı coğrafyasında işte bu iki farklı sosyo-ekonomik yapı gerçekliğinin ve bunların arzettiği somut özgünlükleri üzerinden yarı ayrı ele alınmayı gerektiriyor. Ancak ne var ki gerek MKP III. Kongresi’nin ve gerekse TKP/ML’ninPÖS’te ortaya koydukları yaklaşım ve tutumlarında bu yönlü bir perspektife sahip olmadıkları anlaşılıyor. (Tabii yeri gelmişken belirtmek ve altını çözmek gerekiyor ki bu tarz bir perspektif yoksunluğu adeta mevcut tüm devrimci örgütlerin ortak paydasıdır. Konuya ilişkin sergilenen hâkim tutum, her iki yapının yaklaşımında da eski ezberin değişik biçimler altında korunup tekrarlanmasından ibarettir. Dolayısıyla da ‘devrimin niteliği’ sorununa ilişkin her iki anlayıştaki bu ‘tekçi’/’üniter ülke’ şablonu üzerinden ‘ortalamacı’ bir ele alış tarzıyla varılan ‘demokratik halk devrimi’ ve “sosyalist devrim’ şeklindeki bu her iki sonucun da “Türkiye – K. Kürdistan” diye addettikleri ‘ülkemiz’ ‘coğrafyamız’ gerçekliğiyle buluşmadığı rahatlıkla söylenebilir. Biri Türkiye’ye Türkiye Kürdistanı gömleği giydirerek Türkiye gerçekliğini es geçiyorken, diğeri ise K. Kürdistan’a Türkiye gömleği giydirmeye soyunarak K. Kürdistan gerçekliğini es geçiyor. Ve sonuçta her ikisi de Türkiye ve Kuzey Kürdistan devriminin iki farklı devrim aşamasından oluştuğu gerçeğini es geçmekte buluşuveriyor. Tabii haliyle, bu nesnel gerçeklerin kaçınılmaz sonuçlarından olan Birleşik devrim Stratejisi olgusunu da[4] böyle es geçmiş oluyorlar.
2-) “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA BOLŞEVİK PARZİTAN’IN TAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
Geçmeden, ‘Devrimin niteliği’ sorununda Bolşevik Partizan’dan H. Yeşil’in savunusunu yaptığı şu görüş ve yaklaşım hakkında da kısa bir değerlendirmede bulunmanın faydalı olacağını düşünüyoruz. “Demokratik devrim mi sosyalist devrim mi?” konulu iç tartışmalarında sosyalist devrim tezine karşı demokratik devrim tezini savunan H. Yeşil bunu özetle şöyle gerekçelendiriyor.
“Tartıştığımız ‘henüz burjuva demokratik devrimini tamamlamamış’ önemli demokratik devrim sorunlarının hâlâ gündemde olduğu, orta derecede gelişmiş, bağımlı bir kapitalist ekonomiye sahip Türkiye’de devrim aşaması sorunudur. Önce tartıştığımızın adını doğru koyalım” diyor ve bunun hemen ardından temel tezine referans ol arak “Tam da bu tartışma bağlamında Lenin’in yaklaşımı aynen şöyledir” diyerek Lenin’in şu değerlendirmesini aktarıyor:
“ ‘Her şey dediğimiz gibi oldu. Devrimin seyri gerekçelerimizin doğruluğunu onayladı. Önce ‘tüm’ köylülükle birlikte monarşiye karşı, büyük toprak sahiplerine karşı, orta çağa karşı (ve devrim o noktaya kadar bir burjuva devrimi, burjuva demokratik devrimi olarak kaldı.) Sonra yoksul köylülükle birlikte, yarı proleterlerle birlikte tüm sömürülenlerle birlikte, zengin köylüler, kulaklar, spekülatörler dahil kapitalizme karşı ve bu ölçüde devrim sosyalist devrim olacaktır. (Tam da burada MKP III. Kongresi’nin eleştiri konusu yaptığımız zengin köylüye ve ‘milli’’ortaburjuvazi’ye ilişmeyen sosyalist devrim görüşünün Lenin’deki karşılığının ne olduğuna bir kez daha dikkat çekmek isabetli olacaktır. BN). Birincisi ile ikincisi arasında yapay olarak bir Çin Seddi çekmeye, ikisini birbirinden proletaryanın hazırlık derecesi ve yoksul köylülükle birleşme derecesinden başka şeyle ayırmaya çalışmak, Marksizm’in en büyük tahrifidir, onu yüzeyselleştirmektir, onun yerine liberalizmi geçirmektir.”[5]
2-1) “DEVRİM AŞAMASININ PROLETARYANIN HAZIRLIK VE YOKSUL KÖYLÜLÜKLE BİRLEŞME DERECESİ KRİTERİ ÜZERİNDEN BELİRLENMEYE ÇALIŞILMASI” SORUNU:
Burada öncelikle belirtmek ve altını önemle çizmek gerekiyor ki; Lenin’den aktarılan ve de referans alınan bu görüşler aslında yanıtı aranan ‘demokratik devrim mi, sosyalist devrim mi?” tartışmasında doğrudan referans alınabilecek bir içeriğe sahip değil ve dolayısıyla da isabetli bir ‘kanıt’ olarak sunulamaz. Çünkü Lenin burada önce her iki devrimin ana yöneliminin ve sınıflar arası ittifakının nasıl olması gerektiğini, sonra da demokratik devrimin sosyalist devrime dönüştürülebilmesinde aranması gereken temel kriterin ne olması gerektiğini açımlıyor. Hal böyle olunca da açıktır ki burada tartışmanın ana sorusunun doğrudan bir yanıtı bulunmuyor. Fakat böyleyken H. Yeşil ile sosyalist devrim tezi savunucuları arasındaki tartışmada Lenin’in “Proletaryanın hazırlık derecesi ve yoksul köylülükle birleşme derecesi” şeklindeki bu kriteri devrimin demokratik mi, sosyalist olacağını belirleyen temel ölçülerden biri haline dönüşüyor.
Aynen şöyle diyor H. Yeşil:
“(…) Fakat bizim tartıştığımız bağlamda Türkiye’de sosyalist devrimin hazırlığı olarak demokratik devrim aşamasının yaşanması zorunluluğunun tek veya esas gerekçesi faşizmin vardığı değil, çözülmemiş demokratik devrim görevlerinin ağırlığı ve proletaryanın hazırlık derecesinin ve kır yoksullarıyla birleşme derecesinin olağanüstü geriliğidir. (…)”[6]
Rahatlıkla görüleceği gibi Lenin’de demokratik devrimden sosyalist devrime geçişte, ya da sosyalist devrime kalkışmada aranması gereken “proletaryanın hazırlık derecesi ve yoksul köylülükle birleşme derecesi” kriteri H. Yeşil de gündemdeki devrimin demokratik mi, sosyalist devrim mi olduğunu belirleyen temel ölçütlerden biri halini almış. Tabii tam da burada, sosyalist devrim tezini öngörenlerin bu kriteri bugünün ileri kapitalist emperyalist ülkeler üzerinden sorgulayan ‘karşı atak’ tutumlarına hak vermek kaçınılmaz oluyor.
H. Yeşil demokratik devrim sonrası sürecin,demokratik devrimden sosyalist devrime geçişte proletaryanın gözetmesi gereken bir kriteri, bu özel ve özgün bağlamından kopararak “çözülmemiş demokratik devrim görevlerinin ağırlığı” kriteriyle birlikte, gündemdeki devrimin neden demokratik devrim olması gerektiğinin temel ölçütlerinden birine dönüştürmesi, hiç kuşku yok ki isabetsiz, yanlış ve yanıltıcı bir fikir yürütümüdür. Kaldı ki, H.Yeşil’in kendi deyimiyle, proletaryanın ‘kır yoksullarıyla birleşme derecesinin olağan üstü geriliği’ devrimin niteliğini demokratik devrim olarak belirlemeyi koşullayan bir unsur olabiliyorsa, şayet o halde bugün proletaryanın demokratik devrimin temel sınıfsal ittifakı olan Lenin’in deyimiyle “tüm köylülükle” birleşme derecesindeki olağanüstü geriliği de demokratik devrimin günün isabetli devrim aşaması olup olmadığını sorgulatması gerekmez mi?
Anlaşılacağı üzere H. Yeşil burada devrimin aşama ve niteliğini, esasen sürecin iktisadi ve sosyal olgularının öne çıkardığı baş çelişme unsuru üzerinden değil, bunun kerhen gözetilmesiyle birlikte ve ama esas olarak devrime kalkışma anının, devrimin başarıya ulaşabilmesinin koşullarından olan diğer bir kısım sübjektif unsurları baz alarak, ortaya karma eklektik suni bir gerekçelendirme teorisi sürmüş oluyor.
H. Yeşil, Lenin’den yukarıya aktarılan görüşlerini kastederek, “Eğer” diyor “Lenin çıkış noktamız olacaksa, ki bence olmalıdır, o zaman Türkiye bağlamında tartıştığımız da şu sorulara cevap vermemiz gereklidir:
a)Türkiye’de burjuva demokratik devrim tamamlanmış mıdır? Türkiye’de demokratik devrimin çözülmemiş görevlerinin devrimin önünde temizlenmesi gereken engeller içinde ağırlığı nedir?
“Eğer bu sorulara Türkiye’de burjuva demokratik devrim tamamlanmıştır: Türkiye’de demokratik devrimin çözülmemiş görevleri devrimin gelişmesi açısından önemli değildir. vb. şeklinde cevap veriyorsak, o zaman tartışma gereksizdir. Sosyalist devrim gündemdedir der geçeriz.
“O bağlamda tabii şu vb. sorulara cevap verilmek zorundadır. (Kendi yanıtımızın aktarımında daha pratik olması bakımından H. Yeşil’in görüşlerini numaralandırarak aktaracağız. BN.)
1-) “Türkiye siyasi açıdan ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ (Komintern Programı. Sayfa 61) bir ülke midir?” (Ben bu soruya hayır cevabı veriyorum)
2-) “Ekonomik açıdan küçük işletmeler ‘önemsiz özgül ağırlığa mı sahiptir?” (Ben bu soruya hayır cevabı veriyorum.)
3-) “Nüfusun yaklaşık %35’ini (her üç kişiden birini) oluşturan küçük burjuvazinin devrimde oynayacağı rol nedir? Küçük burjuvaziye rağmen, onunla ittifak gerçekleştirmeden bir devrim mümkün müdür?” (Ben bu soruya hayır cevabı veriyorum.)
4-) “Köylülük (ki nüfusun hâlâ %30’u ‘köyde’ yaşamaktadır.) devrim açısından ‘devrimci potansiyeli tükenmiş’ bir kitle midir? Yoksa hâlâ büyük çoğunluğu hâlâ devrimci bir potansiyele sahip midir?” (Ben bu soruya Kuzey Kürdistan-Türkiye’de köylülüğün devrimci potansiyeli tükenmemiştir cevabını veriyorum.)
5-) “Bugün emekçi hareketi açısından en gelişmiş kitle hareketi konusunda olan Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi sınıfsal olarak neyin nesidir?” (Ben bu soruya Kürt ulusal hareketi, hareketin kitle tabanı açısından köylü hareketidir cevabını veriyorum.)
6-) “Kuzey Kürdistan-Türkiye’de üst yapıda (kültür, siyaset, bilinç, devlet yapılanması vb.) feodal artıkların, yaklaşımların, gelenek-göreneğin, alışkanlıkların etkinliği ne ölçüdedir? (Ben bu soruya Kuzey Kürdistan-Türkiye’de üst yapıda feodal artıkların, yaklaşımların önemli bir etkinliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de devlet memuru kendini devletin sahibi, cahil halkın amiri olarak görür. Ve toplumun genelinde de bu böyle kabul görür. Erkek egemenliği çok önemli ölçüde feodal dönemin izlerini taşır. Geriye dönük dinci yaklaşımlar toplum içinde yaygındır. Dini cemaat örgütlenmeleri ve mezhepsel örgütlenmeler bugün Türkiye’de en yaygın örgütlenmelerdir. Bunların toplumdaki yaygınlığı ve etkisi, yerleşik –tabii gerici- burjuva demokrasisi sistemine sahip ülkelerle karşılaştırılmayacak kadar büyüktür. Din-devlet işleri zaten hiçbir dönemde birbirinden ayrılmamıştır. Devlet karşısında birey hiçtir. Feodalizmin artığı kimi düşünce davranış biçimleri devrimci etkinliğini sürdürmektedir. vb. vb.)” diyerek bunları ifade ettikten sonra sorunu sonuca şöyle bağlıyor:
7-)“b) Eğer bu sorulara cevaplarımız, Kuzey Kürdistan-Türkiye’de devrimin önünde hâlâ çok önemli çözülmemiş demokratik devrim görevleri vardır. Anlamına gelen cevaplarsa, o zaman evethâlâ demokratik devrim mi, yoksa şimdi sosyalist devrim mi sorusuna cevap vermek için tek kıstas vardır:
“İşçi sınıfının hazırlık derecesi (bundan anlaşılan genel olarak işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme seviyesi, komünist partisinin işçi sınıfı hareketi ile komünizmi birleştirme derecesidir) ve yoksul köylülükle birlik derecesi (bundan anlaşılan yoksul köylülüğün işçi sınıfının sosyalist devrim programı temelinde onunla ittifaka hazır olmasıdır)”[7]
Söylenenler böyle. Burada her haldeki öncelikle şunu ifade etmek gerekecektir: H. Yeşil’in 7. Maddede ‘b’ şıkkında dile getirdikleri, aslında sorunu esasen öznelci bir yaklaşımla ele almak anlamına gelir. Çünkü burada çok açık ve net olarak sürecin devriminin demokratik devrim mi yoksa sosyalist devrim mi olduğunu belirleyen temel kıstas, hakim üretim ilişkilerinin somut bir ifadesi olarak, verili anda üretici güçlerin gelişmesinin ve toplumsal ilerlemenin önünde öncelikli engel olan, sürecin baş çelişmesi değil; görecelilik karakteri arzedecek olan verili andaki ‘işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme seviyesi, komünist partisinin işçi sınıf hareketi ile komünizmi birleştirme derecesi’ anlamında açımlanan 7işçi sınıfının hazırlık derecesi’ ile ‘yoksul köylülüğün işçi sınıfının sosyalist devrim programı temelinde’ işçi sınıfıyla ‘ittifaka hazır olması’ anlamında açımlanan işçi sınıfının ‘yoksul köylülükle birlik derecesi’ belirlemiş oluyor. Ve hem de ‘tek kıstas’ şeklindeki bu açık vurguyla! Yani burada baş çelişmenin şu veya bu olmasının pek bir önemi bulunmuyor. Öyle ki, nesnel veriler hâlâ demokratik devrimi gündemliyor olsa bile (ki yukarıdaki ifadeleriyle H. Yeşil böyle olduğu görüşündedir.) Şayet açımlanan şekliyle ‘işçi sınıfının hazırlık derecesi ve yoksul köylülükle birlik derecesi’, bunu değerlendirmeleriyle belirleyecek durumda olan karar merciinin kanaatine göre ‘geçer not’ alabacak derecede gelişkin ise, sürecin devrimi sosyalist, değilse, demokratik devrim olacaktır.
Yani H. Yeşil’de dile gelen bu yaklaşıma göre verili anda feodal kalıntıların üretici güçlerin gelişmesinin ve toplumsal ilerlemenin önündeki en baş engel olmasının sürecin devrimini de otomatikman insan irade ve isteminden bağımsız olarak zorunlu bir şekilde demokratik devrim kılacak olmasının pek bir hükmü olmamış oluyor. H. Yeşil’de dile gelen bu düşünüşe göre şayet işçi sınıfının hazırlık v e yoksul köylülükle birleşme derecesi sosyalist bir devrime kalkışmaya imkan tanıyacak derecede gelişkinse (tabii bu ‘derece’nin belirlenmiş somut genel geçer bir standart ölçüsü olmadığına/olamayacağına göre o özgülde bunu zorunlu olarak belirleyecek yegane ölçü, değerlendirmeyi yapacak olanların öznel düşünceleri olacaktır.), orada pekâlâ demokratik devrim aşaması üzerinden atlanabilir ve sosyalist devrim öne alınabilirmiş.
H. Yeşil bu yaklaşımın Marksizm-Leninizm teorisi içinde bir yerlere oturtabilir mi bilemiyoruz. Düşüncemiz odur ki bu türden yaklaşımlar Marksizm ustaları tarafından Marksizm dışı düşünceler olarak payelendirilmişlerdir. Devrim aşamalarının devrimin sübjektif unsurlarının öznel tercihleriyle belirlenebileceğini öngören yaklaşımlar bilindiği üzere Lenin, Stalin ve Mao tarafından ‘sol’ sübjektivizm olarak nitelendirilmiştir.
Ve bu düşünüş tarzı bir de şöylesi bir sonucun ortaya çıkmasına yol açıyor: Mevcut hâkim üretim ilişkileri istediği kadar kapitalist olsun ve istediği kadar sürecin olgusal baş çelişmesi proletarya-burjuvazi çelişmesi olsun, şayet orada hâlâ ‘çok önemli çözülmemiş demokratik devrim görevleri’ var ise (ki, buradaki şu ‘çok önemli’ belirlememesi de haliyle görecelilik arzeden bir ölçüdür. Değerlendirene göre farklılıklar gösterecek, tartışma götürür bir kıstastır.) orada söz konusu edilen yukarıdaki şu malın tek kıstas’ olarak belirlenen ölçü elvermediği sürece sosyalist devrimin gündeme alınması mümkün olamayacak ve devrim demokratik devrim kazığına çakılı olmaya devam edecektir.
Dikkat edilirse bu yaklaşım, gerçeklendirme farklılığı olmakla birlikte, biraz da Partizan Dergisi Özel Sayısındaki yaklaşımın sıkı sıkıya referans aldığı Kaypakkaya’nın şu feodalizm kökten tasfiye olmadıkça devrimin niteliğinin demokratik devrim olarak kalacağını öngören malum yaklaşıma benziyor.
Yani özetle demek oluyor ki öngörülen o ‘tek kıstas’ koşulu yerine gelmedikçe “Kuzey Kürdistan-Türkiye” devrimi asla sosyalist devrim aşamasına geçemeyip, demokratik devrim aşamasında çakılı kalmaya mahkûm olacaktır.
Yaklaşımdaki saçmalık boyutu işte böylesine de bir derinlik arzediyor. Oysa, daha önce de vurguladığımız gibi, H. Yeşil’in ‘tek kıstas’ olarak öne sürdüğü bu koşul, sosyalist devrime kalkışmanın ve devrimi başarıya ulaşmasının sağlamanın kriterlerindendir. Bu iki koşulun zayıflığı doğrudan devrimin başarıya ulaşmasını ve yürütülmesini belirliyor olacağından; devrime önderlik yapacak komünist partisi devrimi başlatma startını vermeden önce illa ki bu kriteri gözetecektir. Ve devrimin başarısını koşullayan bu kıstası elverişli kılabilmek için illa ki var gücüyle ve tüm olanaklarıyla çalışacak ve koşulları uygun hale gelmedikçe de iradi olarak bir devrimci kalkışma çağırısında bulunmaktan özenle geri duracaktır.
Evet, H. Yeşil’in ‘tek kıstas’ olarak ileri sürdüğü kriter devrimin nesnel değil, öznel koşullarından olup, öz gerçekliği bundan ibarettir. Nitekim Leninist devrim stratejisi olarak Toplu Ayaklanma Stratejisi de esasen devrimin bu sübjektif koşullarının komünist partisince hazırlanması esası üzerine oturan bir strateji değil midir?
Sonuç itibariyle; devrim aşamasına ilişkin H. Yeşil’in yaklaşımın da üne sürülen bu ‘tek kıstas’ belirlemesi, adeta ‘işi yokuşa sürme’ işlevli, özneli yapay bir gerekçelendirme ürünü olarak, isabetli olmamıştır.
H. Yeşil’in öne sürdüğü görüşün ‘a’ şıkkında her ne kadar da şayet ‘Kuzey Kürdistan-Türkiye’de burjuva demokratik devrim tamamlanmıştır veya demokratik devrimin henüz çözülmemiş birtakım görevleri mevcutsa da ancak bunlar sosyalist devrimin gerçekleşmesinin önünde engel oluşturacak türden görevler olmayıp, sosyalist devrim sürecinde de çözülebilecek karakter de sorunlarıdır diyebiliyorsak, ‘o zaman tartışma gereksizdir. Sosyalist devrim gündemdedir ‘b’ şıkkındaki ‘tek kıstas’ koşuluyla, böylesi bir yaklaşım ve tutumun hiç de doğru olmayacağının ‘Lenin kanıtı’ ile ispatlanmaya çalışıldığı da yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Anlaşılıyor ki, bütün o keskin net görünümlü söylemlerine karşın H. Yeşil’in bu konuda kafası aslında hiç de netleşmiş değildir. Ama böyleyken izlemiş olduğu tartışma yöntemi ve tercih ettiği ‘ezberin tekrarı’ pozisyonu, kendisini alenen ‘minder dışı’nda güreşme durumuna düşürmüş. Sorunu teorinin öngördüğü temel esaslar üzerinden değil de kendisine çıkış imkânı sağlayacak yan-tali unsurlar üzerinden tartışmaya sokmasının hikmeti de buradan geliyor.
Örneğin ‘a’ şıkkında ileri sürdüğü ‘burjuva demokratik devrim tamamlanmış mıdır?’ ya da ‘demokratik devrimin çözülmemiş görüşlerinin devrimin önünde temizlenmesi gereken engelleri çinde ağırlığı nedir?’ şeklinde ifade ettiği soruna açıklık getirmeye çalışırken; konu bütünlüğünü asla iki farklı ülke ve bu iki farklı ülkenin sosyo-ekonomik yapılarının hâkim üretim ilişkileri ve de verili süreci niteleyen baş çelişme olguları zemininde ele almıyor.[8] Tıpkı diğer birçokları gibi her iki soysa-ekonomik yapı toplamından ‘ortalamacı’ sonuçlar çıkarmayı ve devrim sorununu varılan bu öznellik üzerinden soyutlamayı tercih ediyor. Ve ama burada daha da önemlisi H. Yeşil burjuva demokratik devriminin tamamlanmamış olduğu gerçeğini dayanak yaparak, kendince ‘çözülmemiş olan görevler’i artarda sıralayarak şöylesi bir algı oluşturmayı hedeflemiş: Bakın bunca önemli görev çözülmemiş olarak bekliyor. Bunlar son derece önemli ve ağır görevlerdir. Proletaryanın hazırlık derecesinin ve yoksul köylülükle birleşme derecesinin son derece geri olduğu koşullarda sosyalist devrim tüm bu görevleri çözüme kavuşturamaz. Dolayısıyla da hayalci değil, gerçekçi olalım. Mevcut koşullarda bu görevi ancak ki demokratik devrim çözebilir.
Bilindiği üzere H. Yeşil ‘Nereden Nereye Türkiye’ başlıklı soysa-ekonomik yapı araştırması sonucunda şu hükme varıyordu: ‘(…) 1950 sonu Türkiye’si (…) feodal kalıntılar ülke geneli Kuzey Kürdistan’da birlikte ele alındığında, esas olarak üst yapıda belli ölçüde önemini koruyordu” ve “(…) GSYH içindeki sektör payları açısından 1977’de Türkiye artık bir tarım ülkesi değil, sanayi ülkesiydi; bağımlı ve geri bir sanayi ülkesi. (…)”
Bu sonuçlar baz alındığında, H. Yeşil açısından varılan bu sonuç bağlayıcı ise şayet, o halde şunu da kabullenmesi gerekir: Bu nesnel olgular sürecin baş çelişmesinin artık feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme olmadığını, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme olduğunu, var olan feodal kalıntıları özgülünde, gerileyerek aleni bir şekilde tali plana düşmüş olan ‘feodalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişme’de dahil olmak diğer tüm çelişmelerin çözümünün artık esasen bu yeni baş çelişmenin çözümünü bulmasına bağlandığını kendiliğinden, olgunun doğası gereği, ortaya koyar.
Dolayısıyla da H. Yeşil’in neden sosyalist değil de demokratik devrim olması gerektiğinin gerekçeleri olarak ileri sürdüğü bu ‘çözülmemiş demokratik devrim görevleri’nin yaşanan sürecin baş çelişmesi olma karakterine sahip olup olmadığını sorgulaması gerekiyordu.
Doğru ve olması gereken buyken; ancak ne var ki H. Yeşil bunu yapmamıştır. Bunun yerine; şayet işçi sınıfının hazırlık ve yoksul köylülükle birleşme derecesi geri durumdaysa, bu ‘çözülmemiş görevler’in varlığının kendi başına demokratik devrimin gerekçesi olmaya yeterli geleceğinin teorisini yapmayı yeğlemiş.
H. Yeşil’in sorgulamadığı şeyi, sorduğu 6 soru üzerinden biz sorgulayalım ve bakalım söz konusu kalıntılar sürecin devriminin demokratik devrim olmasını gerçekten de zorunlu tarihi bir gereklilik olarak koşulluyor mu, hep birlikte görelim.
[1] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 55-56. (abç)
[2] İ. Kaypakkaya. Seçme Yazılar. Sayfa: 111.
[3] Bu konuda örneğin H. Yeşil’in “Demokratik Devrim mi Sosyalist Devrim mi?” isimli kitabında ve keza H. Ozan’ın age’inde sorunu ele alışları esasen işte böylesi kusurlu bir ele alışa işaret etmektedir.
[4] Burada kullandığımız “Birleşik Devrim Stratejisi” kavramı MLKP ve daha başka kesimlerin kullana geldiği, demokratik devrim ile sosyalist devrimin, mesela H. Ozan’ın ifade edişiyle: “Çağımızda anti-emperyalist demokratik devrimle sosyalist devrim., tek bir devrimci sürecin iki stratejik aşamasını oluşturur.” (Sayfa: 171) şeklinde iç içe ve artarda birleşip bütünleşmesi tarzı bir şey değildir. Bizim görüşümüzdeki Birleşik Devrim Stratejisi, Kuzey Kürdistan fiilen ayrılmadığı sürece, farklı aşamalar arzeder bu her iki ülke devriminin diyalektik birliğini sağlayıp, devrimci süreci birleşik-merkezi bir devrimle taçlandırabilmenin ifadesidir. Konuyu ele alacağımız sonraki sayfalarda buna ayrıca da vereceğimizden bu ön özet bilgiyle yetinebiliriz.
[5] Lenin. Proleter Devrim ve Dönek Kautsky’den. Lenin Seçme Eserler. c. 7. Sayfa: 204.
[6] age. Sayfa: 85.
[7] H. Yeşil. age Sayfa: 89-90-91.
[8] Aynı yaklaşım adeta birebir benzer bir ele alışla, MLKP’nin hâkim yaklaşımını da yansıtan. H. Ozan’da da mevcut. Bkz. age. İlgili bölümler.
1ci bölümü linkten okuyabilirsiniz
https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/devrimimizin-niteligi-ve-stratejisi-uzerine-1
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (1)
MKP III. Kongre iradesi, sosyo-ekonomik yapı tahliline ilişkin öngördüğü yeni belirlemelerine koşut olarak, savuna geldiği devrimin niteliği/aşaması ve devrim stratejisi konularında da ‘köklü’ değişikliklere imza atmış bulunmakta.
Elimizdeki materyalde sorunu ‘devrimimizin niteliği ve stratejisi’ ile ‘program’ başlıklı olmak üzere esasen iki, ancak ‘ordu örgütlenmesi’ ve ‘illegal alan ve açık alan çalışmaları’ ana başlıkları altındaki değinileriyle birlikte, toplamda dört ayrı başlık altında ele aldıkları örülmektedir.
Özetle vermek gerekirse, DEVRİMİN NİTELİĞİ’ne ilişkin olarak şunlar söylenmekte:
“Partimiz, III. Kongremizde önce Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısının yarı-feodal yarı-sömürge olarak değerlendirilmesinden hareketle yakın devrim görevimizi demokratik halk devrimi olarak tanımlamaktaydı. III. Kongre irademizin sosyo-ekonomik yapı değerlendirilmesi bağlamında vardığı sentez olarak Türkiye – Kuzey Kürdistan’ı emperyalizme bağımlı yarı-sömürge komprador tekelci kapitalist olarak değerlendirmesi, yakın devrimimizin niteliğinin demokratik halk devriminden sosyalist devrim biçimine dönüştürülmüştür. Bu bağlamda devrimimizin niteliğini, demokratik devrimin kalan görevlerini de içeren sosyalist devrim olarak tanımlamaktayız.”[1]
Kongre bilinci ‘devrimin niteliği’ sorununu esas olarak şu kıstas üzerine oturmaktadır:
Bir devrimin niteliğini ve hedefini belirleyen temel mesele o ülkedeki mevcut üretim ilişkileridir. Türkiye-Kuzey Kürdistan devriminin niteliğinin sosyalist devrim olarak açığa çıkması, Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın çeşitli ulus ve milliyetlerden halkımızın emeğinin egemen sınıflar tarafından gasp ediliş biçiminden dolayıdır. (…)”[2]
Devremin aktüel hedefini ise şöyle belirlemektedir:
Devrimimizin uluslararası sermayeyi (emperyalizmi) ve onun işbirlikçisi komprador tekelci kapitalizmi hedef alır. Bu bağlamda temel olarak devrimimiz anti-emperyalist, anti-kapitalist bir muhtevaya sahiptir. Yine feodal üretim ilişkilerinden geriye kalan ekonomik ve siyasal kültürel bütün gerici anlayış, üretim ve siyasal uygulamaları bu genel hedeflerinden bağımsız olarak ele almayıp bunlara karşı da demokratik devrimin-toprak sorunu vb. görevlerini de yüklenmiş sosyalist devrim perspektifi ile hareket eder.”[3]
“DEVRİMİN NİTELİĞİNİ/AŞAMASINI BELİRLEYEN KRİTERLER” SORUNU:
Kongre iradesinin devrimin niteliğini (bir diğer ifadeyle ‘aşamasını’) sosyo-ekonomik olgular üzerinden izah ediyor olmasına har haldeki kimsenin bir itirazı olmayacaktır. Burada sorun ancak ki sosyo-ekonomik olguların andaki sürecin gerçekliğinin ne olduğunun, nasıl ele alındığı ve yorumlandığı üzerinden tartışma konusu olabilir.
Feodalizmin kökten tasfiye olduğu ve bu anlamıyla sosyo-ekonomik yapının artık esasen kapitalist bir özellik arzettiği toplumlarda andaki güncel devrimin sosyalist devrim olacağı görüşümüzce, elbette ki her türlü tartışmanın dışındadır. Faşizm ve emperyalizm unsurların varlığı devrimin bu niteliğini değiştirmez.
Ancak feodalizmin kökten tasfiye olmadığı, kapitalist üretim ilişkilerinin hakimiyetine rağmen, hâlâ görece önem arzeden feodal/ortaçağ kalıntılarının söz konusu olduğu bir sosyo-ekonomik yapıda, devrimin demokratik mi, yoksa sosyalist mi olacağı, illa ki tartışma götürür olacaktır.
Bu tartışmanın odağında da kuşkusuz ki, verili süreçteki feodal kalıntılar gerçeklinin hâlâ bir demokratik devrime zemin sunma karakteri taşıyıp taşımadığı sorunu yer alacaktır. Ele alanın, değerlendirip yorumlayanın yangılarının belirleyici olacağı böylesi göreceli ölçütlü konularda tartışmalar biteviye devam edip gider. Nitekim sorun ve boyutuyla Lenin’de de ve sonrasında UKH içerisinde de Komünistlerle Troçkist ve farklı tondan revizyonistler arasında da tartışıla gelmiştir.
Yani bu özgülde sorun şu veya bu oranda feodal kalıntıların buluyor olmasının tespitinden daha çok, nitelik ve kapsam olarak söz konusu feodal kalıntıların hâlâ bir demokratik devrim olanağına nesnel zemin sunma gerçekliklerinin bulunup bulunmadığının sorgulanması sorunudur.
Ve öte yandan sorun bir yönüyle de mevcut alt yapısal koşulların (yani iktisadi gelişmişlik derecesinin) sosyalist iktisada geçişe asgari zemin sunma yeterliliğinde olup olmadığı boyutuyla da sorgulanmayı, gerektirir. Çoğu yaklaşımlarda bu yönün üzerinden atlanılıyorsa da aslında önemle üzerinde durulması gereken bir boyuttur. Tarihi tecrübeler buna işaret eder. Nitekim bilinir ki sorun bu yönüyle SSCB’de Sovyet iktiranına şu malum NEP sürecini yaşatmıştır. Balkanlarda ve Doğru Avrupa’da halk iktidarları sürecinin yaşanması bilincini edinmişti. Ve keza bilineceği üzere Mao Zedung’ta bu tecrübeleri ‘yeni Demokratik Cumhuriyet’ senteziyle teorileştirmiştir. vs. vs.
Kongre iradesinin sorunu böylesi bir bütünlük içerisinde ele almadığı, esasen feodalizmdeki çözülme derecesinin feodalizmle geniş halk yığınları arasındaki çelişmeyi baş çelişme olmaktan çıkarıp çıkarmadığı yönüyle ele aldığı görülmektedir. Yani Kongre iradesi sorunu esasen kapitalist gelişme derecesinin demokratik devrimin nesnel zeminini ortadan kaldırıp kaldırmadığı üzerinden sorgulamış oluyor.
Ancak ne var ki iki farklı sosyo-ekonomik yapı gerçekliğini dışta bırakan ‘ortalama sosyo-ekonomik yapı tahlili’ üzerinden vardığı sonuçların bir hayli problemli ve tartışma götürür olması, haliyle ‘sentez’ olarak ileri sürdüğü ‘sosyalist devrim aşaması’ tezinin ikna ediciliğini de önemli oranda zaafa uğratmaktadır.
Tabii öte taraftan bu ele alış ciddi şekilde eksiktir de. Çünkü karakteri itibariyle sorunun sadece baş çelişme üzerinden mekanik bir tarzla ele alınamayacağını Ekim Devrimi deneyimi gösteriyor olsa gerek. Geri ve de savaş yıkımı sosyo-ekonomik koşulları Sovyet iktidarını önce oldukça sert ve ileri bir yönelimle (‘savaş komünizmi’) sonucu aşmaya yöneltmiş, ardından ise bunun çare olmadığını görerek, taktik bir geri manevrayla, NEP gibi özgün bir ‘geçiş evresi’ni denemeyi yöneltmiştir. NEP sürecinin proletarya diktatörlüğü altında yaşanmış olması, onu otomatikman sosyalist kılmıyor. Lenin de Stalin de çok açık olarak bu olguya vurgu yapar ve bu süreci sosyalist iktisadın inşası için alt yapısal hazırlık anlamında bir ‘geçiş evresi’ olarak tanımlar.[4]Dolayısıyla da sorunun bu boyutuyla birlikte, bir bütün olarak, ele alınıp sorgulanması gerekiyor.
Böylesi bir ‘geçiş evresi’ gerekliliği ister doğrudan proletarya diktatörlüğü koşullarında olsun, ve isterse özü itibariyle proletarya diktatörlüğü kapsamında olan ve ama olgusal olarak onun daha alt biçimlerine tekabül eden halk veya devrimci işçi-köylü iktidarı altında yaşanıyor olsun; şurası yadsınamazdır ki, her halükarda, kısıtlanmış/sınırlandırılmış ve de illa ki dönüştürülüp tasfiye dilme mekaniğine alınmış olan burjuva kesimlerle, yani kapitalist öğelerle, bir uzlaşı ve ‘ittifak’ durum söz konusudur.
Böylesi bir ‘geçiş evresi’ gerekliliği ister doğrudan proletarya diktatörlüğü koşullarında olsun, ve isterse özü itibariyle proletarya diktatörlüğü kapsamında olan ve ama olgusal olarak onun daha alt biçimlerine tekabül eden halk veya devrimci işçi-köylü iktidarı altında yaşanıyor olsun, şurası yadsınamazdır ki, her halükarda, kısıtlanmış/sınırlandırılmış ve de illaki dönüştürülüp tasfiye edilme mekaniğine alınmış olan burjuva kesimlerle, yani kapitalist öğelerle, bir uzlaşı ve ‘ittifak durumu söz konusudur.
Evet her ne kadar da Leninist proletarya diktatörlüğü teorisinden yer yer sapma özellikleri barındırıyor olsa da[5]ancak bu yönü gözden kaçırılmadan Mao Zedung’un ‘yeni Demokratik Cumhuriyet’ teorisinde bu ‘geçiş evresi’ne dair söyledikleri, illa ki dikkate alınması gereken belirleme ve tecrübelerdir.
İşte tüm bu yönleriyle bir bütün olarak ele alınıp sorgulanacak olursa görülecektir ki Kongre bilincinin öngörmüş olduğu ‘sosyalist devrim aşaması’ tezi, baş çelişme boyutuyla da sosyalist inşanın asgari iktisadi alt yapısı koşulları boyutuyla da, Kuzey Kürdistan özgülünde ciddi şekilde tartışmalı bir tez özelliği arzeder.
Somut verilere dayalı bir tahlile değil ama, kaba gözlemsel olgulardan hareketle Kuzey Kürdistan gerçekliğinin sosyalist değil, ulusal-demokratik devrim aşamasında bulunduğunu söylemek pek ala mümkün. Evet, bir kanaat olarak bunu söylemek pekâlâ mümkündür.
Bu, ezen-ezilen ulus çelişmesinin öngörülen sistem içi reformsal çözümüyle baş çelişme durumundan çıkıp, ikinci çelişmelerden iri pozisyonuna gerileyecek olması halinde de böyledir. Bunun temel belirleyeni hem feodal kalıntıların demokratik devrimin zeminini tümden ortadan kaldıracak düzeyde gerilmemiş olması v ehem de iktisadının özellikle de sanayisel geriliğinin sosyalist devrim öncesi bir ara evreye gereksinimi, bir olgu olarak, gösteriyor olmasıdır.
Tekrar altını çizelim ki su söylediklerimiz elbette ki sadece kaba gözleme dayalı kanaatlerimizdir. Gerçeğin tam olarak neye tekabül ettiğinin somut nesnel verileri üzerinden ortaya konması ve kesin hükmün ancak bunun üzerinden ortaya konması gerekiyor.
“DEVRİMİN AKTÜEL HEDEFİ” SORUNU:
Keza bununla birlikte Kongre’nin yukarıda ‘devrimin güncel hedefi’ sunumuyla aktardığımız görüşü de ciddi oranda problemlidir. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki ortada ‘toprak sorunu’ gibi esaslı/temel ve kapsamlı demokratik devrim gerekçeleri/sorunları var ise, burada gündemdeki devrimin sosyalist mi demokratik mi olacağının ciddi şekilde sorgulanması gerekir. Şayet bir dil alışkanlığı (sürçmesi) değil de ‘toprak sorunu’nu kapsayacak denli demokratik devrim görevleri var ve haliyle de öncelikli çözüm talep ediyorlarsa, demektir ki gündemdeki devrim hem demokratik devrimdir ve hem de somut koşulların öngöreceği ‘yeni demokratik cumhuriyet’ veya ‘devrimci işi-köylü iktidarı’ tarzında bir ‘geçiş evresi’ söz konusudur. Yok şayet somut gerçekliğin böyle olmadığı düşünülüyorsa o zaman sosyalist devrime havale edilen anın somut demokratik devrim görevleri tam olarak nelerse, bunlar dosdoğru ifade edilmelidir. Çünkü diğer türlüsü, yani gösterilen özensizlik ve genelleme/kabala söylemler kafa karşılığı ve gereksiz tartışmalar vesilesi olur.
Ancak burada şunun görülmesi gerekiyor ki; Kongre bilincinin bu geniş yelpazeli sosyalist devrim hedefleri, aslında daha önce bahsini ettiğimiz sosyo-ekonomik yapı tahlilinde içine düştüğü ‘ortalamacı’ tutumunun bir sonucudur. Çünkü ortada es geçilemeyecek olgusal gerçekler var ve bunlar bir şekilde kendilerini muhatap aldırıyor işte.
“Bugün ‘Türkiye-Kuzey Kürdistan’ coğrafyasında toprak sorunu esasen gündemden çıkmış mıdır?” diye sorulacak olsa, açıktır ki bu sorunun yanıtı, genelmeme tek bir yanıt olmayacaktır. Neden? Çünkü ortada gelişim seyri ve dinamikleri farklı olan iki ayrı ülke var ve bunlar aynı sosyo-ekonomik gerçekliğe sahip değiller. Genelleme özetiyle söylemek gerekirse, yukarıdaki sorunun Türkiye açısından yanıtı; “evet, elbette toprak sorunu, gündemde olan bir sorun değildir” olur. Kuzey Kürdistan açısından ise; “Hayır, toprak sorunu tamamen gündemden çıkmıştır denemez. Bugünün çözüm talep eden başlıca sorunları arasındadır toprak sorunu”. Şeklinde olur diye düşünmekteyiz. Hatırlatmak gerekir ki Kuzey Kürdistan’da ‘toprak sorunu’nun bir boyutu sosyal iken, diğer boyutu da ‘ulusal çelişme’ bağlamlıdır. Bu iki olguyu birlikte gözetmek gerekir Kuzey Kürdistan’da ‘toprak sorunu’ meselesini sorgularken. Dolayısıyla da burası için ‘toprak sorunu’nu ‘temel/başlıca sorunlara arsındadır’ şeklinde ifade etmekte herhangi bir yanlışlık/isabetsizlik olacağını düşünmüyoruz.
Özetle, sırf alt yapısal bağlamda her iki ülkede de kapitalist üretim ilişkileri, hakimdir diye, buradan hareketle devrimin aşamasını otomatikman sosyalist devrim olarak belirlemek, doğru bir ele alış değildir.
Öte yandan bilinir ki farklı çelişmelerin farklı çözüm tarzları vardır. Bu diyalektiksel yasaya uygun davranılmayıp, ‘sol’ sekter yaklaşımlar, iradeci, dayatmalarla toplumsal sorunlar çözülmeye çalışılırsa, akıbetin her halükârda hüsranla biteceği açıktır. Örneğin Kuzey Kürdistan’ın özgünlüğünü es geçip, buranın demokratik devrim görevlerini Türkiye’nin sosyalist devrimine yedekler ve çözümün bu yolla olabileceği öngörülürse, açıktır ki bu yaklaşım her iki ülkede de devrimi ciddi sıkıntılarla yüz yüze bırakacaktır.
III. Kongre iradesinin şekillendirmiş olduğu devrim teorisi işte böylesi ciddi sonuçların ortaya çıkmasına güçlü olanaklar sunan niteliktedir.
Keza söz konusu alıntıda sosyalist devrimin diğer iki esaslı hedefi olarak da “uluslararası sermaye (emperyalizm)’ anti-emperyalist ve anti kapitalist bir muhteva taşıyacağı ifade edilmiş.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, şayet alıntıda öngörülen biçimiyle söz konusu olacaksa, bu demektir ki, “Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyası” sosyalist devrimin muhtevası, yukarıda belirtilenlere ilaveten bir de anti-emperyalist bir özellik taşıyor olacaktır. Dolayısıyla da doğru ve isabetli bir belirlemeyle denmesi gerekiyordu ki; “Bu bağlamda da temel olarak devrimimiz anti-feodal, anti emperyalist ve anti-kapitalist bir muhtevaya sahiptir.
Böyle ifade (veya formüle) edilmesi teorilerinin iç tutarlığı bakımından herhangi bir sıkıntı/arıza oluşturmazdı da. Çünkü devrimin muhtevası, çözmeyi hedeflediği başlıca çelişme (veya çelişmeler) tarafından belirleniyor olacaktır.
Kongre bilinci ‘feodalizm ile halk yığınları arasındaki çelişme’yi toplumun verili andaki başlıca çelişmelerden biri olarak saptamış olduğuna ve toprak sorunu dahil, demokratik devrimin günceliği olan tüm diğer görevlerinin çözümünü sosyalist devrim katarına yüklediğine göre, demektir ki bu çelişmenin çözümü de sosyalist devrimle olacaktır. Ve haliyle sosyalist devrimin bir diğer aktüel hedefi de ‘feodal kalıntılar’ olacağından, muhtevası kaçınılmaz olarak bu özelliği de kapsıyor olacaktır.
Yukarıda aldığımız yaklaşımların da aslında bundan çok daha önemlisi, sosyalist devrimin ayırt edici en temel, en karakteristik varlıksal koşullarından olan anti-kapitalistliğini ‘komprador tekelci kapitalizm’e indirgeyip, bununla sınırlandırmış olmasıdır. Ve tabii böyle olunca da bu muhteva o devrimi sosyalist değil, demokratik devrim limanına demirler. Böyle olunca da Kongre bilincinin bu devrimi demokratik halk devrimi veya devrimci işi-köylü iktidarı değil de sosyalist devrim kılan ayırt edici özelliğinin ne olduğunu açıklaması gerekecektir.
Kongre iradesi bu esaslı açmazı uluslararası sermayenin ve komprador kapitalizmin tesis ettiği tekelcilik ve kapatmaya çalışmışsa da ancak bunun hayatın ve olguların gerçeklikleriyle buluşmayan sübjektif bir gerekçelendirme olduğu son derece açıktır. Çünkü Kongre iradesinin iddiasının aksine ‘Türkiye-Kuzey Kürdistan Coğrafyası’nda ki kapitalizm sadece uluslararası/çok uluslu yabancı işletmelerin ve ‘tekelci komprador burjuvazi’nin temsil ettiği ‘komprador tekelci kapitalizm’den ibaret değildir. Bunun dışında mesele 123. Dip notta bahsi edilen ‘yerel’ bir kapitalizm de söz konusudur.
Sosyalist devrimi, kaçınılmaz olarak Kongre bilincinin adeta ‘hokus-pokus’ marifeti vari bir marifetle yok saydığı ‘milli’ veya ‘orta burjuvazi’nin ana gövdesini de temel eden bu kapitalizmi ve keza ‘zengin köylülük’ün dahil olduğu ‘kır burjuvazisi’ni de hedeflemek zorundadır. Aksi halde öngörülen bu muhteva devrimi sosyalist değil, demokratik kılar.[6] (Kongre bilincinin sosyalist devrim ile yeni demokratik devrim arasındaki bir benzer bocalaması da sosyo-ekonomik yapı tahlili bölümündeki şu sözleriyle karşımıza çıkıyor: “(…) üçüncüsü, kamulaştırma sınırı en düşük haliyle ancak 1000 dekara (100 hektar) yani zengin köylü ile sınırlandırmalıdır. Milli burjuva kesimlerin dahi topraklarına el konulmayacağı savunulurken halk sınıf ve tabakaları içerisinde yer alan zengin köylülerin topraklarını zorlama bir yaklaşımla toprak reformu yapacağım diyerek kamulaştırma daha başından halk güçlerini bölmekten başka işe yaramayacaktır.[7]
Görüleceği gibi Kongre bilinci sorunu burada çok bariz bir şekilde hâlâ yeni demokratik devrim perspektifli refleksiyle ele almaktadır. Oysa ön gördüğü ve kanıtlama gayreti gösterdiği devrim sosyalist devrimdir. Sosyalist devrim de doğası gereği, kaçınılmaz bir şekilde ve kararlılıkla kapitalizmin tasfiyesini öngörür. Ve bu anlamda kır burjuvazisini temsil eden zengin köylüğü ve keza ‘milli’ diye literatürümüze girmiş olan, tekelci burjuvazi/işbirlikçi büyük burjuvazi vb. ile kıyaslanmasında ‘orta burjuva’ kesim olarak tasnif olunan kapitalistleri de hedef almak zorundadır. Aksi halde bu devrim, arzettiği muhtevası itibariyle sosyalist değil, demokratik devrim zemininde kalan bir devrim olur. Bunu böylesi bir netlik ve açıklıkla ayrıştırıp koymak gerekiyor.)
Keza, konuluş biçimiyle, sosyalist devrimin muhtevasındaki ‘anti-emperyalist’lik sorunu da ciddi şekilde problemlidir. Bu problemli hal özellikle de uluslararası/çok uluslu sermayenin parantez içinde ‘emperyalizm’ özdeşliğiyle sunulmuş olması ve daha başka bir yerde de devrimin düşmanları arasında ülkede doğrudan veya ortaklıklar üzerinden yatırımlar yapmış, işletmeler kurmuş ve bu anlamıyla da ülke kapitalizminin bir bileşeni olarak işlem gören “çok uluslu tekel sahipleri”[8] bahsedilmesiyle ve emperyalizmin ülkedeki baş çelişmenin unsurları arasında sayılmasıyla daha bir belirginleşiyor.
Sosyalist devrimin doğası gereği kapitalist ve bunun en yüksek aşaması olan emperyalist sistem karşıtı olması ile; sömürge, yarı-sömürge veya daha başka biçimli bağımlılık ilişkilerinin bir ifadesi olarak; yani emperyalizm ile ezilen bağımlı ülke halkı arasındaki çelişmenin bir ifadesi olarak andaki devrime ‘anti-emperyalist’lik misyonu biçmek ve buradan hareketle devrimin ‘anti-emperyalist, anti-kapitalist’ bir muhtevaya sahip olması her haldeki apayrı şeylerdir.
Bilinir ki doğrudan emperyalist bir işgal söz konusu olmadıkça emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişme baş çelişme olarak devrimin doğrudan ve de öncelikli hedefi haline gelmez. Devrimin anti-emperyalist özellik arzetmesi, emperyalizmin doğrudan değil, yerli işbirlikçileri sisteminin hedef alınmış olmasıyla, onun çıkarlarının bu yolla darbelenmiş olması, devrimle onun iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel tüm dayanaklarının hedefleniyor olması sebebiyledir.
Kongre bilinci elbette bütün bunları biliyordur, ancak söz konusu karışıklığa sebep olduğu da bir gerçekti. Bunun başlıca nedenlerinden birisi de her haldeki devrimin doğrudan hedefleyeceği ülke kapitalizminin bileşenleri durumunda olan uluslararası/çok uluslu sermayeyi ‘emperyalizm ile özdeş tutan buna indirgeyerek sunan yaklaşımı olsa gerek. Ülke kapitalizmin bir unsuru konumunda olan ve kaçınılmaz olarak da devrimin doğrudan hedefi olacak olan uluslararası tekelci sermaye kuruluşlarını başlı başına ‘emperyalizm’ olgusuna indirgemiş ve bu da özellikle baş çelişme konusundaki o esaslı karmaşaya neden olmuş. Hani deniyor ya: “(…) bu bağlamda başlıca çelişkiler içerisinde somut olarak baş çelişki, emperyalizm ve komprador tekelci kapitalizm ile geniş halk yığınları arasındaki çelişki olarak değişikliğe uğramıştır.”[9]
Sorunu böyle koymak, bir süreçte farklı iki çelişkiyi aynı esnada baş çelişme ilan etmektedir de. Kongre bilincinin bunun doğru olmayacağını bilebilecek durumda olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, burada bahsettiğimiz anlamda bir karışıklığın yaşında daha rahat görülebilir. Ve sanırız baş çelişme olarak ‘komprador tekelci burjuvazi’ ile birlikte ‘devrimin düşmanları’ arasında ifade ettikleri ve kurum ve kuruluşlarıyla, işletme ve iştirakleriyle ülke kapitalizminin doğrudan unsuru durumunda olan şu ‘çok uluslu tekel sahipleri”[10] de belirtilmek istenmiş. Yani bu durumda söylenmek istenen şu olmuş oluyor: “Baş çelişki ülkemizdeki çok uluslu tekel sahipleri ve komprador tekelci burjuvazi ile…”
Evet, karışıklığa sebep olan güçlü öğenin esasen bu olduğu görülüyor. Ancak sadece tek başına bunun olduğunu söylemek de pek isabetli olmayacak gibi. Çünkü bunun yanında ülkede hâkim olan kapitalizmin emperyalizm tarafından geliştirilmiş olması ve onunla organik bir bağımlılık ilişkisi içinde, bir bakıma bir nevi bir entegrasyonun oluşmuş olduğu şeklindeki bu görüşün de böylesi bir sonuca, varmada perde arkası bir rol oynadığı söylenebilir. Yani mantıksal fikir yürütüşleri şöylesi bir şey olsa gerek: Komprador kapitalizm kendi başına bir şey olmadığına ve doğrudan emperyalizmin bir unsuru olduğuna göre ve komprador kapitalizme ve çokuluslu şirketlere karşı gelişecek her devrimin karşısına otomatikman emperyalist güçler dikileceğine göre, o halde bunları ayrı olgular olarak değil, birlikte olgular olarak değerlendirmek ve haliyle de komprador burjuvaziyle birlikte devrimin doğrudan baş hedefi saymak gerekir.
Kongre bilinci muhtemelen işte böylesi bir düşünüş tarzından hareketle, emperyalizmi, yukarıda bahsettiğimiz bu her iki şekliyle, sosyalist devrim sürecinin baş çelişme unsurlarından/bileşenlerinden bir olarak belirlemektedir. Nitekim Kongre iradesinin dünya çapındaki baş düşman ve baş çelişme tespitlerinin de aynı düşünüş ve fikir yürütüş tarzının bir ürünü olduğu dikkate alınırsa, bu söylediklerimizin spekülatif bir söylem olmadığı daha rahat görülebilir.
Ancak düşüncemize göre, ülke kapitalist sistemin doğrudan unsurları olarak konumlanmış olan uluslararası/çok uluslu kapitalist işletme, şirket, firma ve çeşitli finans kuruluşların sahibi olarak yabancı tekelci burjuvazinin yerli işbirlikçi burjuvazisiyle birlikte sosyalist devrim sürecinin baş çelişmesi kapsamına alınması isabetli ve doğru iken; ‘entegrasyon’ olgusundan yola çıkarak, emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişmenin bir unsuru olan ‘emperyalizm’ olgusunu sosyalist devrim sürecinin baş çelişmesinin doğrudan bir bileşeni/unsuru olarak ilan etmek; yani yarı-sömürgelik olgusunun ifadesi olan çelişmeyle, proletarya-burjuvazi çelişmesini kaynaştırıp tek bir baş çelişmeye dönüştürmek, her halükarda isabetsizdir, yanlıştır.
Neden doğru olmadığını uzun uzadıya tartışmak elbette mümkün; ancak biz bu konuda sorunun gerek ‘baş çelişme’ ve gerek ‘baş düşman’ olguları bakamından Marksizm-Leninizm teorisindeki perspektifin, özellikle de Mao Zedung’unaçılımsal yorumlarının günümüzde de geçerliliğini ve yeterliliğini koruduğunu ifade etmenin, en azından bu çalışma bağlamında, yeterli geleceğini düşündüğümüzden, konuyu daha fazla teferruatlandırmadan, bunları belirtmiş olmayı yeterli buluyoruz.
Devam edecek: “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİN TAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
[1] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 90.
[2] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 91.
[3] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 93.
[4] Geniş Değerlendirmeler için 2 no.lu dipnotta age. bakılabilir.
[5] Geniş Değerlendirmeler için 2 no.lu dipnotta age. bakılabilir.
[6] Sorunun bu yönüne ilişkin farklı görüşlerin ve sert tartışmaların olanca hararetiyle devam etmekte olduğunu da belirtmek gerekiyor. Mesela, “Türkiye’deki üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi, maddi-teknik-ekonomik temeli, sosyalizmin inşası bakımından asgari bir temel sunmaktadır”, “Yukarıdaki tablo, dünya proleter devriminin bir bileşeni olan Türkiye devriminin, proleter devriminin nesnel koşulları bakımından, çok daha fazla olgunlaştığını göstermektedir. Diyen, diyebilin MLKP çizgisinden Hasan Ozan (Bkz. ‘Kesintisiz devrim ve İktidar sorunu’ abç ve ama buna rağmen sıralamış olduğu pek çok gerekçeyle (ki, malum gerekçeler) birlikte: “Türkiye’deki kapitalist gelişme düzeyi bu gelişme düzeyinin belirlediği sınıflaşma düzeyi, proletaryanın hemen ve doğrudan tüm burjuvaziyi ve kapitalizmi hedef alarak tasfiye etmesini önlemektedir. Doğal olarak, her devrim iktidarda (aç. H. Ocak) olan sınıfa yönelir ve iktidarda olan sınıfı ya da sınıfları yıkar. Bugün Türkiye’de iktidarı elde tutan sınıf, bir bütün olarak burjuvazi değil, işbirlikçi tekelci burjuvazinindir. (…)” (sayfa 127) şeklindeki bu ‘orijinal’ gerekçeyle de gündemdeki devrimin neden sosyalist olamayacağını ve neden demokratik devrim olması gerektiğini açıklamaya koyulmuş: “(…) işbirlikçi tekelci burjuvazinin iktidarının tasfiyesi görevi bizleri sosyalizme yaklaştıran, sosyalizme doğru bir adım karakteri taşıyan burjuva demokratik içerikli bir görevdir ve bu olgu, devrimimizin anti-tekel yanını açığa çıkarmaktadır. (..)” Tabii bu yaklaşımdaki bariz açmazlar ve çelişkiler son derece aleni olduğu gibi ‘her devrim iktidarda olan sınıfa yönelir ve iktidarda olan sınıfı ya da sınıfları yıkar’ temel kriteriyle devlet iktidarını elinde bulunduran hakim sınıf kliğini yıkılacak güç olarak belirleyen ve diğer burjuva kesimleri güncel devrimin hedefi dışında tutan ve devrimin bir de ‘anti-tekel’ yönünün olacağını savlayan bir yaklaşım her haldeki aynı anlayışla emperyalist kapitalist ülkelerde de doğrudan sosyalist devrimi öngörmüyor olacaktır: Çünkü oralarda da iktidarda olan klik tekelci mali sermeyedir ve onun oligarşik hakimiyeti söz konusudur. “Her devrim iktidarda olan sınıfa yönelir. (…)” onları yıkıp tasfiye etme öncelikli göreviyle hareket edeceğine göre, öyle ya, demek ki buralar devrimleri de ‘anti-tekel’ öncelikli tarihsel görevleri itibariyle sosyalist değil, demokratik devrimci bir muhtevayla, devrimin tüm burjuvaziyi ve kapitalizmi hedefleyebilmesinin zeminini hazırlamaya çalışacaktır doğal olaraktan. Tabii buradaki beylik savunuları ‘hayır öyle olmayacak. Çünkü buralarda işçi sınıf ve tekelci burjuvazi dışındaki kesimler çapsızdır. Dolayısıyla da izlenecek strateji farklı olacaktır. “vs. vs. Yani özetle H. Ozan ve benzeri yaklaşım sahiplerinin teorilerindeki zorlama yönler işte böylesine uç boyutlu uçuk sonuçlara vardırıyor kaçınılmaz olaraktan.
[7] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 60.
[8] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 46.
[9] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 94.
[10] MKP III.Kongre Belgeleri. bkz. Sayfa: 90.
„Dersim katliamının gerçek sorumlusu„ sorunu üzerine
Taner Akçam, „Dersim ve Tarihle Yüzleşmek“ başlığı taşıyan sunumunda ; „Dersim idamlarından hareketle, Türkiye‘de tarihle yüzleşme sorunları üzerine yedi tez ileri sürmek istedim.“ der, ve bu tezlerin birinde de şunları ileri sürer:
„Tez dört: Dersim katliamını Cumhuriyet Halk Partisi örgütlemiş ve hayata geçirmiştir; bu cümle bu açıklıkta söylenmedikçe bu ülkeye demokrasi ve barış gelmez.Cumhuriyet Halk Partisi‘nin Dersim insanına özür borcu vardır.(...)“ (Özgür Gelecek .16.11.2020).
Taner Akçam bu tezini hangi niyet ve bağlamda ileri sürmüş olursa olsun; bu ifade ediliş biçimiyle bu tez, Dersim ve tüm diğer etnik , mezhepsel ve siyasi katliamların DOĞRUDAN SORUMLUSU, ÖRGÜTLEYİP HAYATA GEÇİRENİ olan DEVLETİ aklama tezi olabilir.
1915 Ermeni soykırımından İttihat-Terakki ve daha özel olarakta Enver Paşayı , Pontus kıyımından Topal Osman‘ı. Divriği kıyımından Sakallı Nurettin Paşayı, 1955 6-7 Eylül katliamları DP‘yi ve 19 Aralık siyasi kıyımından Ecevit‘i sorumlu tutmak ne kadar doğru ve isabetliyse;
Akçam‘ın bu tezinde ileri sürdükleri de, ancak bir o kadar doğru olabilir!
Taner Akçam kuramsal olarak DEVLET olgusunun anlamını ve mahiyetini bilmez biri değildir. Helede yaşamının bir kesitinde Marksizmle ilişkilenmişse!...Dolayısıyla da devlet ve onun adına icracı hükümetler arasındaki ayrımları bilebileceği gibi; devlet-hükümet denkleminde, hükümetlerin ve dolayısıylada icracı hükümeti temsil eden siyasi partilerin devlet karşısında ne dereceye kadar özerk olabileceklerini de, rahatlıkla bilebilecek akademik birikime sahip birisidir.
Ve keza belli koşullarda icracı hükümetlerin ve onların siyasal temsilcisi partilerin nasıl devletle yekvücut hale gelerek /özdeşleştiklerini de bilebilecek biridir. „Devlet partisi“ kavramının bu özdeşleşmenin bir ifadesi olarak ortaya çıktığını ve bu tür durumlarda o parti ve hükümetin tüm icraatlarının doğrudan devlet politikaları ve icraatları olacağını da bilebilecek biridir.
Devrim-karşı devrim , savaş ve daha başka olağanüstü koşullar ortamında , o sürece önderlik yapan siyasi parti ve önderi şahsiyetler devletin tüm kurumları üzerinde tek otorite olarak sahneye çıkabilirler. Veya darbeler yoluyla (sivil veya asker farketmez) devlet yönetimini ele geçirerek faşist veya başka türden otoriter yönetimleri hakim kılabilirler. İşte tüm bu durumlarda artık orda kişi veya hükümet ve parti devletin doğrudan temsilcisi haline geçmiş olur ve her icraatları devlet adınadır, artık. Bugünün „tek adam diktatörlüğü“nde olduğu gibi.
1915 lerin İttiat Terakkisi nasıl ki doğrudan bir devlet partisi-hükümeti idiyse ve Ermeni soykırımı dahil, yaptığı herşeyi doğrudan devlet politikası olarak hayata geçiriyorduysa; 1920 lerin „Kurtuluş Savaşı“ sürecinin önderi M.Kemal nasıl ki Türklerin atası ve yeni Türk Devletinin kurucusu olduysa, partisi CHP de devletin kurucu partisi olarak kabul gördü.
İşte bu özdeş olma durumundan ötürü, o tarihi kesitte gerçekleşen hükümet icratları ve parti politikalarını devletin icratları ve politikalarından ayırmak hem mümkün olamayacaktır ve ama hem de, böylesi yapay zorlama bir ayrıştırma, eşyanın tabiatı gereği, doğru olmayacaktır.
Akçam da bilir ki M.Kemal, „Milli Şef“tir ve CHP de „DEVLET PARTİSİ“dir burjuva kliklerinin.
Hemen hemen tamamı, dönemin tarihi önder şahsiyetleriyle (Fevzi Çakmak‘ın dan tutun da Celal Bayar‘ına kadar) bu devlet partisinin içinde olup icracı görev ve sorumlulukları paylaşmaktadırlar. Nitekim Dersim katliamında Fevzi Çakmak ordunun başındayken, Celal Bayar da, bir süreden sonra, İnönü‘nün yerine Başbakan olarak katliamın icraatını üstlenmiştir.Ve bunlar afaki bilgiler de değil, tarihi gerçeklerdir.
Tarihsel olgu buyken, kalkıpda doğrudan bir devlet politikası olarak İttiat Terakki ile birlikte hayata geçirilen „tek vatan“, „tek millet“, „tek dil“ ve tek devlet kurma kutsal davasının bir gereği olarak hayata geçirilen etnik temizliklerden biri olan Dersim katliamını, „Cumhuriyet Halk Partisi örgütlemiş ve hayata geçirmiştir“ denilirse; burada hem asli sorumlu olan devlet aklanmaya çalışılıyordur ve hem de siyasi hasmını pataklamak isteyen R.T.Erdoğan ile aynı dil konuşuluyordur.
Hatırlanacağını üzere bir vakitler, R.T.Erdoğan da Dersim katliamının sorumluluğunu CHP ye yıkarak, devleti aklama gayreti sergilemişti: „Dersimde yaşanan trajik hadiselerin sorumlusu CHP‘dir.“ demişti.
R.T.Erdoğan‘ın demogojik bir söylem ile, bilinçli bir şekilde hedef şaşırtmaya ve gerçekleri manüpile etmeye çalışmasını anlamak mümkünken; T.Akçam‘ın bu gayretini anlamak çokta kolay olmuyor…
„… bu cümle bu açıklıkta söylenmedikçe bu ülkeye demokrasi ve barış gelmez.“ diyor Akçam! Bu cümleyi tamda bu açıklıkta, bu ülkenin, muvcut kojöktürde en etkili ve yetkili şahsiyeti kamuoyuna hitaben dile getirdi sayın Akçam! Ama bu ülkeye demokrasi de barış da gelmedi. Tam aksine demokrasi ve barışın, belki ençok da bizzat R.T.Erdoğan eliyle karanlık delhizlere itildiği bir dönem yaşanmakta bugün.
Bir de şunu söylüyor Akçam: „CHP‘nin Dersim insanına özür borcu vardır.(...)“ Evet elbette, bir devlet politikası olarak Dersim soykırımının birinci dereceden planlayıp uygulama icraatçısı olması nedeniyle CHP‘nin de enbaşta Dersim insanı olmak üzere bu halka tarihsel bir özür borcu olduğu doğrudur. Ama asıl özür dilemesi gerekenin bizzat devletin kendisi olduğu, hertürlü tartışmanın dışındadır. Fakat görüldüğü gibi T.Akçam, maşayı tutan eli ve o eli yönlendiren kafayı değil, doğrudan maşayı hedef seçmeyi tercih ediyor.
Denilebilir ki nihayetinde bir duruş ve görüştür. Evet elbette öyledir. Ama benim bu yaptığımda bir duruşun ve bir görüşün ifadesidir. Demek olur ki; sarf ettiğimiz sözler, bir bakıma da, duruşumuzun ve dünya görüşümüzün ifadesidirler. Bir halk deyimi vardır: Denir ki; „herkes kendi meşrebince laf eder.“ Aynen de böyle işte. 16.11.2020
İttifaklar sorunu üzerine
Kısa bir süre önce, “Partizan ile Özgür Gelecek ayrılığının” merkezindeki konu olarak ‘ittifaklar sorunu’na dair başlıklı bir makale okudum.
Makale, “Partizanın Defteri”nde, fikret karavaz tarafından kaleme alınmış.
Yazarın kim olduğu hakkında herhangi bir bilgim yok. Ancak muhtemelen kaypakkaya geleneğinden bir arkadaştır.
Böyle olması durumunda da attığı başlığı bir yerlere oturtmak pek mümkün olamıyor: Çünkü bilebildiğim kadarıyla yakın dönemde “Partizan” ve ‘‘Özgür Gelecek” ismi altında bir ayrılık yaşanmadı.
En son paraçalanmanın tarihi bundan üç dört yıl öncesine aittir. ‘Partizan’ ismini o günden bu yana her iki taraf da kullanmaya devam ediyorken; yazarın böyle bir tasarrufta bulunma hakkı olmasa gerek.
Yazar isimlendirmeyi illede gazeteler üzerinden yapacaktıysa, bilmeliydiki bunun isabetli karşılığı özgür gelecek ve yeni demokrasi olabilirdi ancakki.
Öncelikle bunu böylece düzeltmek gerekiyor galiba.
Düzeltilmesi gereken ikinci öncelikli nokta da şudur: yaşanan sözkonusu ayrılığın merkezi gerekçesinin ittifaklar sorunu olduğunu ileri sürmek asla doğru olmaz! Evet, elbette o süreçte yapı içinde HBDH’ye (Halkların Birleşik Devrimci Hareketi) katılıp katılmama konusunda bir tartışma (ve haliylede bir saflaşma) realitesi sözkonusudur. Ve keza bu süreçte henüz yapının iradesi sonuçlanmamışken; “merkez” adına, kamuoyuna HBDH’ye dahil olunmayacağının açıklanmaısı yapılmıştır. İradeyi hiçe sayan bu aleni darbeci tutuma karşı, mealen: “Hayır, HBDH’nin bir bileşeni olmaya devam edeceğiz. Çünkü bu karar, iradeyi temsil etme yetkisini henüz yitirmemiş olan PMK’nın kararıdır. Alınan kayıplardan ötürü şu an MK iradesine sahip resmi yönetici bir organımız yoktur” şeklinde, ikinci bir açıklama daha yapılmştır.
Ancak kamuoyu önünde yapılan bu karşılıklı restleşmelere karşın, henüz bir ayrılık ilanı yapılmış değildir.
Evet bu restleşme, yapı içinde bir saflaşma durumunun yaşandığının bariz bir ifadesidir. Ancak saflaşmanın asıl nedeninin, hbdh somutunda yaşanan görüş ayrılığı olmadığı, yukarıda mealen verdiğim kamuoyu açıklamasındanda anlaşılacağı gibi; mevcutta yapının iradesini temsil eden bir mk olmamasına rağmen, birilerinin kendisinde bu yetkiyi görüyor ve öyle davranıyor olmasıdır.
Zamanında yapılmayan ve tüzüğün tanıdığı erteleme yetkisini de kullandığı halde kongreyi toplama becerisi gösteremeyerek zaten iradeyi temsil etme yetkisini hukuken, 2015 yılında alınan kayıplarla sayısal yeterliliğini de yitirmesiyle, iradeyi temsil etme hakkını tamamen yitrmiş olan bir “yönetici organ” gerçekliği sözkonusudur. Yapı içindeki asıl tartışma ve saflaşma, tamamen bunun üzerinedir.
Yapının o sürecine ilişkin resmi iç belgeleri incelendiğinde görülecektirki; 2015 de verilen kayıplarla, PMK’sı tüzükce öngörülen sayısal yeterliliğini yitirerek, iradeyi temsil edemez duruma düşmüştür.
Ancak kalan MK üyelerinden biri ısraren bunu kabullenmez. Diğer üye ise temsil yetkilerinin kalmadığını ileri sürerek istifa beyanında bulunur.
Yetkili olduğunu ileri süren üye, tek başına karar alma yetkisi olmamasına rağmen, ikinci sırada bulunan yedek üyeyi mk ya alarak güya üç kişilik bi organ oluşturur. Ve ama diğer asıl üye zaten istifa etmiştir. Yani bu durumda bile organ olma vasfı bulunmamaktadır. Ancak bu‚ ufak ayrıntı ‘es’ geçilir. Üç kişilik bir organ var sayılır ve yanına aldığı ikinci üyenin koşulsuz desteğiyle, bire karşı iki oy çokluğuyla(!) MK adına kararlar alınır. HBDH ile ilgili alınan karar da işte bu türde darbeci bir karardır.
Yapı içerisinde bu tutumu darbecilik olarak tanımlayıp karşı çıkanlar hizipçilik ve yapının birliğini sabote etmekle itham edilir.
Karşı taraf da son derece haklı olarak, bunu, yapı iradesinin darbe yoluyla gasp edilmesi olarak tanımlar ve uymayacağını, yapıyı acilen kongreye taşıyacak geçici bir oluşuma gidilmesini dayatır.
Ayrışma ve restleşmeler tamamen bu konu üzerinde yaşanır. Tabanın baskısıyla bölünme yaşanmadan yapıyı kongreye götürme sahte arayışlarında bir süre mesai harcandıktan sonra, ilginçtir, tıpkı 1994’tekine benzer bir‚ fırsatı ganimete çevirme marifetiyle kamuoyuna; hizipçilerin yapıdan atıldığı açıklanır.
Özetle: 1994 darbeciliğinin bir başka versiyonu yaşatılmıştır yapıya. Yani yapının bölünmesinin değil, parçalanmasının gerekçesi asla somut bir ideolojik-siyasi konu değildir. Bundan ötürüde şunu tereddütsüce ifade ediyorum: bu yapının yaşaya geldiği en boktan gerekçeli ayrılıktır son yaşatılanı. Birileri adeta özel bir gayret ile bu yapıyı parçalanmaya sürüklemiş ve diğer bir kısmı ise maalesefki basiretsizlikleriyle bunu kolaylaştırmıştır.
(Burada, parantez içinde, kişisel tavrıma ilişkin olarak da şunları kamuoyuyla paylaşmakta herhangi bir sakınca görmüyorum: hapishane koşullarında öğrendim olup biteni. En başından itibaren yapılanın darbecilik olduğunu söyledim ve buna karşı çıktım. Bu örgütsel krizin aşılabilmesi için yol ve yöntemler önerdim. Ancak ne yazıkki parçalamaya kilitlenenleri ısrarlarından vazgeçirmeyi beceremedim. Sonuçta yapı ikiye bölündü ve bir şekilde bir yerlerde durup mücadeleye devam etmek gerekiyordu. Hapisten çıktıktan sonra her iki tarafla da görüşmelerde bulundum. Yaşananın 1994 tarzı bir darbe olduğu benim için netti. O dönem nasılki darbecilere karşı tereddütsüzce yapıdan yana tavır aldıysam, elbetteki bu kezde öyle yaptım. Yani ben de darbeci tutum ve dayatmalar karşısında yapının meşru işleyişini öne çıkararak yapının genel ilkesel çıkarlarını önceleyenlere verilen ad ile, bir “hizipçi”yim.)
Fikret Karavaz’ın konu bağlamında söylemiş olduğu şeyleri düzelteme adına bunları ifade etmiş olayım.
Böylece yazarın ele almaya çalıştığı asıl mevzuya geçebiliriz: Komünist-Devrimciler ittifak sorununu nasıl ele almalı?
Öncelikle belirtmek gerekiyorki Komünist Devrimciler için ittifaklar sorunu ideolojik-ilkesel bir sorun olmayıp; siyasal mücadelenin taktiksel bir sorunudur. Dolayısıylada sorun her türlü katı- basma kalıp formülerin dışında, günün objektif ve subjektif somut koşulları içerisinde, dinamik olarak ele alınacak bir sorundur.
Temel prensibimizin ne olması gerektiğini (Fikret’in de alıntıladığı) Lenin’in şu sözlerinde bulabiliriz:
“Güçlü bir düşman ancak, güçlerin en yoğun biçimde biraraya toplanmasıyla ve ancak hem düşmanlar arasındaki en küçük‚ çatlak‘larda dahil her çatlaktan, çeşitli ülkelerin burjuvazileri arasındaki, tek tek ülkelerde burjuvazinin çeşitli grup ve kesimleri arasındaki her türlü çıkar çatışmasından, hem de geçici, istikrarsız, emniyetsiz, güvenilmez ve koşulluda olsa, kitlesel bir müttefik kazanmak için en küçük imkan da dahil her imkandan mutlaka en ihtimamlı, en itinallı, en dikkatli ve en usta şekilde yararlanılırsa yenilebilir. (…)” (Sol komünizm.)
Lenin’in verdiği bu perspekktife itirazı olanlara bir diyeceğimiz yok. Ancak bunu kendi doğruları olarak benimsemiş olanlar için, Lenin’in burada öne çıkardığı şu “olmazsa olmazlar”ı doğru tarzda özümsemek, ittifaklar sorununun doğru tarzda ele alınabilmesinde belirleyici önemdedir.
Sorunun özü tamamen şudur: siyasal mücadelede, güçlü bir düşmanı yenilgiye uğratmada ittifaklar sorununun önemi nedir?
Lenin bunun tek bir “sihirli” formülünün oldğunu söyler: güçlerin en yoğun biçimde biraraya toplanması!
Bunu yapabilmek için der Lenin; “geçici, istikrarsız, emniyetsiz, güvenilmez ve koşullu da olsa kitlesel bir müttefik kazanmak için en küçük imkân da dahil her imkândan mutlaka en ihtimamlı, en itinalı, en usta şekilde yararlanmak” şarttır.
Bunun için de der Lenin; “düşmanlar arasındaki en küçük çatlaklar da dahil her çatlaktan ve burjuvazinin çeşitli grup ve kesimleri arasındaki her türlü çıkar çatışmasından ustaca yararlanmak” gerekir.
Yani mesele bu kadar açık ve nettir!.. İttifaklar sorununda bize başka herhangi bir kayıt-koşul gerekmiyor.
Sınıflar arasındaki siyasal iktidar mücadelesi bir hamlelik, ani darbesel bir kalkışma durumu olmadığına göre; mücadele, uzunca evrimsel bir süreç içerisinde çok çeşitli aşamalardan ve biçimlerden geçerek final evresine varacağına göre; ve mücadelenin herbir aşamasındaki muharebeler de kaçınılmaz olarak yengi-yenilgiler şeklinde sonuçlanacağından,ve final sahnesine de ancakki bu evrelerde kazanılacak muharebelerle varılacağına göre; demekki komünist-devrimciler için devrim anına kadar olan o kıyasıya mücadelede de düşmanı yenilgiye uğratabilmenin en önemli araçlarından biri, kaçınılmaz olarak, “geçici, istikrarsız, emniyetsiz, güvenilmez ve koşullu da olsa kitlesel bir müttefik kazanma” siyaseti gütmek, bir keyfiyet değil, bir zorunluluktur.
Komünist-devrimci hareketin devrime önderlik yapabilmesi için gelişip güçlenerek, güçlü kitlesel bir tabana sahip olabilmesi gerekiyor. Bu ise, devrim öncesi sürecin mücadelesinde göşterdiği performansıyla doğrudan ilgili bir durumdur. Sınıf mücadelesinde kimseye bileğinin gücüyle kazanmadıkça öyle durup dururken önderlik rolü başedilmez. Bunu hakkiyla mücadele ederek kazanabilirsin ancakki.
Kazanmanın “sihirli koşulları”ndan biri de, Lenin’in yukarıda anlattığı tarzda bir mücadeleciliğin gereğince davranabilme becerisi ve başarısı gösterebilmeye bağlıdır.
Komünist-devrimcilerin, devrimin güçlü fiili önderi haline gelebilmesi, düşmanla yürüteceği doğrudan mücadele seyrinde göstereceği başarılara endeksli olduğuna göre ve bu başarılar da önemli oranda güdeceği ittifaklar siyaseti ve bundaki başarısına bağlı olacağına göre; demekki “Maoizm” adına kesilen şu türden ahkamların gerçek yaşamda kayda değer bir karşılığı olmayacaktır/yoktur da nitekim:
* İttifaklar sorununu, Mao Zedung’un uzun süreli halk savaşı stratejisi içinde tanımlayıp çerçevelediği halkın birleşik cephesi anlayışına indirgemek.
* İttifaklar sorununu, demokratik devrime, demokratik devrimi de toprak sorununa/ köylü sorununa indirgeyip, “milli burjuvazi”yi bu ittifakın “olmazsa olmaz” bir bileşeni saymak.
* Komünist partisinin önderliği koşuluyla ittifaklar kurmayı veya içinde yer almayı öngörmek.
* Komünist-devrimcilerin gücünü, “bir veya birkaç bölgede kızıl siyasi iktidar kurmuş olma” veya Fikret’in açılımıyla; “KP’nin demokratik devrimin sorunlarını kapsayan asgari programının geniş kitleler tarafından kabuledilmiş olması”na indirgemek.
Evet bütün bunlar, ittifaklar sorununda “Maoizm” adına kesilen ahkamlardır.
Buna göre demekki, Lenin’den yapılan alıntıdaki o sözlerin bir hükmü bulunmuyor. Aksesuar olarak kullanılmak maksadıyla aktarılmış olmalı.
Mao Zedung (ÇKP’nin 8. Kongresi sürecinde, kısa bir süreliğine, içine düştüğü hatalı yaklaşımları dışında) çok sıkı bir leninisttir. Ama “Maoizm” teorisi, sol subjektif bir teori olarak, esasta birçok temel sorunda Leninizmi yatsır. (Nitekim MKP’nin 1. Kongresinde bu açıkça dile getrilir de. Leninist devrim teorisinin 1935 yılında Mao’nun çizgisinin ÇKP’ye hâkim olmasıyla birlikte aşıldığını, eski döneme ait bir teori olarak geçerliliğini yitirdiği iddia edilir. MKP’nin tarihi muhasebesi üzerine yazdığım kitapta bu sorunu detaylıca görmek mümkün.)
Leninizmin aleni yatsınması üzerine kurulu bu sol-sübjektif perspektif; hem adeta tüm ülkeleri yarı-feodal, yarı-sömürge olarak görmekte ve hem de böyle değilse bile, diğer sosyo-ekonomik yapıları es geçmekte ve devrim stratejisinden tutun da ittifaklar sorununa kadar devrim teorisinin hemen tüm unsurlarında Leninist devrim teorisi itinayla es geçer.
Somut olarak ittifaklar sorununda irdelenecek olursa görülecektirki; “Maoist Birleşik Halk Cephesi anlayışı”, devrim mücadelesinin başarıya ulaşmasının “olmazsa olmaz” üç stratejik silahından biri olan ittifaklar sorununda, komünist-devrimcileri esasen silahsızlandırmaktadır.
Çünkü öngörülen anlayış; komünist-devrimcileri, öncelikle yarı-sömürge, yarı-feodal sosyo-ekonomik koşullar ile sınırlıyor. Ve buna göre de o basma kalıp şablon ile reçeteler yazmaya koşulluyor:
“Halkın Birleşik Cephesi, işçi-köylü temel ittifakı üzerinde, devrimden çıkarı olan anti-feodal, anti-emperyalist ve anti-komprador sınıf ve katmanların ittifakıdır. Esası toprak devrimi olan Demokratik Halk Devrimi sürecinde milli burjuvazi, bu ittifakın vazgeçilemez bileşenidir. Halkın Birleşik Cephesi (HBC), KP öderliğini şart koşar. Halkın birleşik cephesinin kurulabilmesi için KP önderliğinde bir veya birkaç bölgede kızıl siyasi üslerin kurulmuş olması gerekir. Bu, yürütülen savaşın en azından stratejik denge aşamasında olması anlamına gelir. KP bu güce, savaş bu düzeye varmadan HBC kurulamaz. KP önderliğinde kurulmamış olan ittifaklar da hem HBC olarak tanımlanamazlar ve hemde bunlar içinde yer almak kuyrukçu, sınıf işbirlikçi pozisyona düşürür. HBC bir iktidar orgaınıdır. Devrimle kurulacak yeni demokrasinin iktidar organıdır ve milli burjuvazi, sosyalist devrime kadar bu halk iktidarının bir bileşeni olarak varlığını devam ettirir.”
“Maoist HBC anlayışı” diye sunulan sol-sübjektif perspektifin kaba özeti budur! Görüleceği üzere bu perspektifte;
a-) ülkenin sosyo-ekonomik yapısında yaşanmış olan değişim ve dönüşümlerin, örneğin kapitalist üretim ilişkilerinin hakim hale geçmiş olmasının ve bunun devrim aşamasında ve ittifaklar sorununda ne tür farklılaşmalar yarattığının bir önemi bulunmuyor.
b-) Türkiye ve K.Kürdistan somutunda yaşanan gelişmelerin tolumsal ve ulusal çelişmeleri ve keza savaş strateji ve taktiklerini nasıl etkilediği ve değiştirdiğinin bir hükmü bulunmuyor. Türkiye ve K. Kürdistan’ın iki farklı sosyo-ekonomik yapıya, iki farklı devrim aşamasına ve iki farklı devrim stratejisine, iki farklı itifaklar siyasetine ve bunlarla birlikte çok daha ivedilikle öne çıkan birleşik devrim stratejisi ihtiyacına göre devrim teorisini yenilemek geregtiğinin bir önemi bulunmuyor.
c-) derimci mücadelenin öncü öznesi olarak komünist-devrimcilerin, devrimci mücadeleye fiilen başladıkları andan itibaren, mücadelenin herbir evresini başarıyla tamamlayabilmek için, mücadelenin farklı herbir evresinde düşmanı o özgülün somutunda yenilgiye uğratma mücadelesinin de, Lenin’in önemle vurguladığı tarzda bir “kitlesel müttefikler” siyasetiyle mümkün olabileceğinin bir önemi bulunmuyor. Komünist-devrimcilerin, diğer sınıf ve katmanlara, onların siyasal önderi örgütlerine önderliklerini kabul ettirecek o güçlü duruma hangi mücadele yol ve araçlarını kulanarak varabileceklerinin bir önemi bulunmuyor. (Tipik bir öncü savaş mantığı mı güdülüyor acaba? Biz gerilla mücadelesiyle düşmana darbeler vurdukça, düşman zayıflayacak ve ters orantılı olarak bizde güçleneceğiz. Ve böylece kitleleşeceğiz. Işte bu sayede devrimden çıkarı bulunan diğer sınıf ve katmanlar dahil, milli burjuvazinin sol kanadıda önderliğimizi kabul ederek HBC’yi oluşturma koşularını olgunlaştırmış olacağız.) vs. vs.
Fikret’in yaklaşımı da bunun tipik örneklerindendir. Lenin referansıyla konu özgülündeki doğmatik-mekanik yaklaşıların eleştirisi yapılmak istenmişse de ancak anlaşılan o ki, tedrisatından geçtiği “Maoizim” buna pek fazla şans tanımamış. Karşımızda farklı versiyonuyla kaskatı bir dogmatizm var.
Bu öylesine tipiktir ki; Mao Zedung’un Çin koşulları ve uzun süreli halk savaşı stratejisi bağlamında formüle ettiği, Kaypakkaya’nın da (indirgemeci bir tarzla) doğrudan Türkiye ve K. Kürdistan koşulları için öngördüğü, tanımlı, “Halkın Birleşik Cephesi” teorisini, “Maoist Birleşik Cephe Anlayışı” adı altında, genel geçerliğe sahip bir teoriymiş gibi, ittifaklar sorununa ilişkin tüm teorisini bunun kantarına vurarak oluşturmaya çalışmış.
Fikret ittifaklar sorununda bir şeylerin yerli yerine oturmadığının, düşmana karşı başarılı bir mücadele yürütebilmek için (ve hatta güçlerin korunabilmesi için bile), hiç olmazsa, öncelikle devrimci güçlerin enerji ve imkanlarını birleştirmek zorunda olduğunun ayırdında. Bunun önem ve aciliyetini görüyor ve kendince çözüm önerileri geliştirme gayreti sergiliyor. Bu değerli bir duyarlılık elbet; ancak ufuk parametreleri “Maoist birleşik cephe anlayışı” belirlenmiş olduğundan; ortaya koydukları da, kaçınılmaz olarak, hem dogmatik-mekanik yaklaşımın bir başka versiyonu olmanın ötesine geçemesine pek şans tanımamıştır, ve hem de ittifaklar sorununa bugün hangi biçim ve yöntemlerle yanıt vermek gerektiği noktasında ileri sürdükleriyle tam bir, “iki arada bir derede durumu”nda kalmasına yol açmıştır.
Tüm diğer “Maoist”ler gibi Fikret de Leninist ittifaklar sorununu götürüp, belli koşulların ve belli bir devrim stratejisinin özgün ifadesi olarak tanımlanıp formüle edilen HBC kalıbına uyarlı olarak ele alıp sunmaya çalışıyor. Haliylede ortaya konanlar ya hayatta karşılığı bulunmayan boş/hoş teorik şeyler oluyor, ya da Fikret’in ki gibi (sözü mazur görün lütven) uçuk-kaçık özelliklerle sakatlanmış görüşler olabiliyor.
Fikret bu yazısında, “Partizan ile Özgür Gelecek” arasındaki ayrılığın temel nedeni olarak gördüğü HBDH (Halkların Birleşik Devrimci Hareketi) oluşumunu, “Maoist birleşik cephe anlayışı”na uyarlamış ve bunun bugünün koşulları içinde, HBC olarak değil ama, oluşan somut acil ihtiyaca asgari oranda da olsa yanıt verebileceğinden hareketle, HBDH’ni, HBC’nin özgün bir “prototipi” olarak kabul edilebileceğini ileri sürüyor. Örneğin şöyle diyor:
* “HBDH oluşumu dar anlamda devrimci güçleri ve Kürt Özgürlük Hareketini kapsayan anti faşist, anti emperyalist, anti şoven bir birleşik cephe prototipidir.”
* “Peki coğrafyamızda birleşik cephenin bir prototipinin gerçekleşme koşulları var mıdır? Coğrafyamızda köylülük genel olarak kendi tarlasını ekip biçen küçük köylü karakterindedir. Topraksız köylülüğün oranı genel ortalama içinde düşük kalmaktadır. Bu olgu, toprak talebinin cılız olması sebebiyle, köylüllğün geniş kitleler halinde hızla demokratik devrime politize olmasını engellemektedir. (Bu saptama, kendi sebep-sonuç denklemini doğru kuramayan kusurlu bir saptamadır. “Coğrafya” nızdaki köylülük zaten kendi tarlasını ekip biçen küçük üretici karakterindeki bir köylülükse; eşyanın tabiatı gereği, bu karakterli bir köylülüğün, toprak sorununa endeksli bir demokratik devrim talebi olmayacaktırki! Böyle bir talebi olmayan köylüyü, sırf “köylü”dür diye “özü toprak sorunu olan demokratik devrim”in otomatikmen temel öznelerinden biri saymak nasıl bir şey olabilir acaba? Sorunu, verili anda tanımlanan köylülüğün, mevcut sistemle olan temel çelişmeleri üzerinden ele almak yerine, sırf onun sınıfsal/sosyolojik tanımı baz alınarak analizler yapılırsa, kaçınılmaz olarak ortaya böylesi absürt belirlemeler çıkar. Bu karakterli bir köylülüğün demokratik devrime neden hızlıca akmadığının “makul” bir nedenini bulup izah etmek gerekiyorki “kutsal teori”ye gölge düşmesin! “Türk köylülüğü halen şovenizmin etkisi altında olduğu için geniş kitleler halinde halk savaşına politize olamamakta…” BN.) Buna karşılık bileşenleri içinde Kürt köylülüğü, proletaryası ve küçük burjuvazisi ile birlikte milli burjuvazisi ve bir kısım büyük toprak mülkiyetini de barındıran Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) anti faşist karekteri (KÖH’nin anti-faşistliği de anti-emperyalistliği de konjöktüreldir, bunu asla akıldan çıkarmamak gerekir. PKK’nin demokratlığı da anti-faşitliği ve anti-emperyalistliği de ulusal davalarına stratejik olarak öngördükleri çözüme endeksli olup, koşulludur! Bunu anlamak için akademik analizler yapmaya da gerek yok. A. Öcalan’ın paradigmaları ve PKK’nin bunları nasıl sahiplendiği de ortada. Ve ama daha da önemlisi KÖH’nin buğün faşist ilan edip devirmek istediği gücün sadece Tayip-Bahçeli şahsında somutlaşan mevcut hükümet olduğu da alenen ortada. Ve keza daha dün denilecek kadar yakın bir tarihte Kürtlere bir takım kırıntı haklar elde etme pahasına bunlarla barışmak isteğiyle masaya oturdukları da herkesin hafızasında tazedir henüz. Öte taraftan çeşitli emperyalist güç ve odaklar ile kurdukları ve içine girdikleri ilişkiler ve bu ilişkilerin onları nasıl bir “kurt kapanı”na soktuğu da yine herkesce malüm olan bir durum. Peki bütün bunları yok sayan yukarıdaki o genelleme nitelemeleri kullanmak ne kadar doğru olabilir acaba? Bunları söylüyor olmak, günün realitesi içinde KÖH’nin halk ve demokrasi güçleri ve devrimçi dinamikler arasında olmadığını söylemek anlamına gelmez elbetteki. Teslim etmek gerekiyorki KÖH, bugünün en önemli, en örgütlü, en güçlü vede en dinamik devrimci gücüdür. Devrim davası güdenlerin, faşizmi darbeleyip geriletmek adına da olsa, bu hareketle, günün ihtiyacı olan birleşik mücadele gücü oluşturabilmek için ittifak kurma siyaseti gütmesi bir zorunluluktur. Ve ama bunu yaparken PKK hareketinin demokratlığının da anti-faşist ve anti-emperyalistliğinin de konjöktürel olduğunu, asla unutmadan yapmak gerekiyor. Sorunun püf noktası burasıdır. BN.) ile varlığı ve bileşenleri içinde asıl savaşan güçlerin Kürt köylülüğünden olluşması Kürt özgürlük hareketine aynı zamanda köylü sorununun coğrafyamıza özgü politik biçimi karakterini vermektedir.”
* “Kürt özgürlük hareketinin varlığı koşullarında anti faşist, anti emperyalist gerilla savaşı (KÖH’nin yürüttüğü gerilla savaşını bütünlüklü bir karakter olarak bu şekilde tanımlamak da yukarıda ifade ettiğim gerekçelerden ötürü doğru olmayacaktır. Öncelikle şunu net olarak koymak gerekiyorki PKK önderliğinde yürütüle gelen gerilla savaşı, asla doğrudan anti-emperyalist bir özelliğe sahip olmamıştır. Bu dün de böyleydi bugünde. Bu gerilla savaşı, bağımsız Kürdistan hedefiyle, “sömürgeci Türk devleti”ne karşı başlatılmıştı. Bu özelliğiyle, devletin faşist veya burjuva demokrasisi olmasının bir önemi olmayacaktır onun için. Dolayısıylada onu karakterize eden özelliği anti-sömürgeciliğidir. Sömürgeci devletin faşist olup olmaması belirleyici bir özelik değildir bu denklemde... Benimsediği yeni paradigma ve stratejik hedefi bakımından ise PKK hareketi bugün devrimci değil reformist bir harekettir: silahli reformist! Bugün yürüttüğü gerilla savaşı ise, sadece mevcut faşist hükümete geri adım attırma veya olmuyorsa devirmeyle sınırlı bir anti-faşist özellik kazanmış oluyor ki; bu da tamamen objektif bir sonuçtur. BN) Kürt Özgürlük Hareketini Irak ve Suriye’de askeri üslere (bu ifade ediş yanlış! Artık şu dört parça Kürdistan’ı, şuranın-buranın Kürdistanı veya parçanın bulunduğu ülkenin içinde bir eyaletmiş gibi, sadece o ülke adını zikretmekle veya “coğrafyamız” gibi, geride kalmış bir dönemin kavramlarıyla Kürdistan ismini örtülemek doğru değildir. Kürtler dört parçanın her birini hangi isimle anıyorlarsa, biz de öyle adlandırmalıyız. BN) sahip olması, kitle desteği ve gerilla savaşı itibari ile halen stratejik savunma aşamasında olmasına rağmean stratejik denge aşamasına yakın özellikler göstermektedir. (...)”
* “(…) Kürt sorunu mevcut niteliği ile demokratik devrimin dinamosu rolünü oynamaktadır. Kürt özgürlük mücadelesindeki her gelişme demokratik devrim sürecinde ileri bir aşamaya karşılık gelmektedir. (Oldukça ölçüsüz abartılı sübjektif bir misyon biçme! BN.) Mevcut siyasal konjöktürde demokratik devrim mücadelesi sürdüren siyasal yapıların Kürt Özgürlük Hareketi ile birleşik cephe prototipi etrafında birleşmeleri siyasal ve askeri bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.”
* “Geniş anlamda halkın birleşik cephesinin oluşması ise” diyor; “yukarıda değinilen nesnel şartların gerçekleşmesine bağlıdır. (Yani özetlemek gerekirse bu “nesnel şartlar”ı; a) Komünist Parti önderliği ve b) KP önderliğinde bir ya da birkaç bölgede KSİ’nın kurulmuş olması, yani bir başka ifadeyle; KP’nin öngörmüş olduğu asgari proğramın geniş kitleler tarafından benimsenerek, KP önderliğinin fiiliyatta da kabuledilmiş olmasıdır. BN.) Demokratik devrim mücadelesi sürdüren siyasal yapılar KSİ’ların gerçekleşmesi ve geniş kitlelerin demokratik devrime politize olmasını beklemeden dar anlamda bir birleşik cephe protipi etrafında Kürt hareketi ile HBDH oluşumu etrafında doğru bir siyasal hamle ile ortaklaşmalıdırlar. (Sıkı bir paradoks!.. Dogmatik-mekanik ele alış maalesef ki, somut koşulların somut tahlili üzerinden günün ihtiyacı olan siyasal çözümlemeleri geliştirmenin önüne işte böyle koca bir duvar olarak dikiliveriyor. Yaşanan sürecin realitesinin öne çıkarmış olduğu temel toplumsal çelişme tarafından karakterize olan devrimci mücadelenin başarıyla sürdürebilmesi için, devrimci güçlerin ihtiyacı olan ittifaklar sorununun nasıl ve hangi biçimlerde mümkün olabileceğini tartışma yerine; tanımlı HBC’ye koşullu tanım ve analizlerle, sorunu kısır döngü tartışmalar girdabında boğmak!.. Bir kesim, “HBC’nin nesnel koşulları henüz oluşmamıştır” desturuyla, günün siyasal mücadelesinde siyasetsizlik ile karakterize olurken; bir kesim ise, Fikret’in yaptığına benzer tarzlarla ve adeta binbir türlü akil hileleri ile, tanımlı HBC’ni, kendince tanımladığı günün koşullarına uydurmaya çabalar. Doğma referanslardan ötürü doğrudan, günün ittifak siyaseti, HBDH oluşumudur’ diyemeyince, mecburen “kitabına uydurma” halçaresiyle “makul” kılma devreye giriyor. Ve ama tanımlı HBC olgusunun hatları ve kriterleri çok keskin olduğundan, maalesefki bu iyi niyetli gayretleri çırılçıplak açıkta bırakıyor. Çünkü tanımlı HBC, çok açık ve net olarak, önderliğini kabul ettirmiş olan bir KP önderliğini şart koşar. Bu “olmazsa olmaz” şartı içermeyen hiçbir ittifak türü HBC’nin bir versiyonu olma özelliği taşıyamaz. Olgu işte böylesine katıdır. Bu bağlamda rahatlıkla görülebilirki; HBDH, HBC’nin bir prototipi olma özeliğine sahip değildir. Çünkü öngörülen hiçbir şartı taşımamaktadır. Şayet, mevcut haliyle HBDH, örneğin KP önderliğinde kurulmuş bir oluşum olsaydı da yine örneğin bu cepheye kazanılması öngörülen sınıf ve katmanlardan önemlice bir bölümünü veya temel ittifak unsurundan birini henüz gerektiği gibi içermiyor olsaydı, işte o zaman buna HBC’nin öncülü bir ittifak şekli demek mümkün olabilirdi. Oysa HBDH bu özelliklerin hiçbirini taşımıyor. Dolayısıylada rahatlıkla söylenebilirki; HBDH, tanımlı HBC’nin asla bir “prototipi” olamaz. BN.) (...)”
Fikret ise, tanımlı HBC’ni referans almasına karşın, KP önderliği şartını es geçerek, HBDH nin neden HBC’nin bir prototipi olarak tanımlanabileceğini şu argümanlarla “kitabına uydurma”ya çalışıyor:
* “Halkların birleşik cephesinin gerçekleşme koşullarından en önemlisi demokratik devrimin asgari programının geniş kitlelerce benimsenmesidir. Bu anlamda demokratik devrimin asgari programı Kürt Özgürlük Hareketi’nin kitlesi tarafından kabul görmektedir. (...)”
* “Kürt Özgürlük Hareketi’nin sınır dışında da olsa askeri üs bölgelerine sahip olması ve bu bölgelerin komünist faaliyete uygun (“Komünist faaliyete uygun olması”! Bununla anlatılmak istenen herhaldeki komünistlerin buralardan yararlanmalarına PKK’nin şimdilik izin veriyor oluşudur. BN.) Birleşik cephe için KSİ şartına özgün bir nitelik vermektedir. (...)”
* “Ulusal sorunun var olduğu ve geniş kitlesel örgütlülüğe dönüştüğü bir ülkede milli burjuvazi ve köylülük siyaseten bölünmüştür. Hem ezen ulus milli burajuvazisi hem de ezilen ulus milli burjuvazisi ile anti emperyalist, anti faşist, anti şöven temelde ittifak yapmanın nesnel koşulları yoktur. Ezen ulus milli burjuvazisi şövendir. (…) demokratik devrim mücadelesi sürdüren siyasal yapıların ittifak siyasetinde ezilen ulus milli burjuvazisi ve halk sınıfları ile ittifak nesnel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. (...)”
Fikret işte bu şekilde kitabına uydurmaya çalışmış. Ama besbelliki üç şıkta özet olarak aktardığım bu argümanlar, tanımlı HBC’nin hiçbir koşulunun karşılığı değil. Neden değil? Çünkü ne PKK’nin güney ve batı Kürdistan topraklarında olan askeri üsleri ve özerk alanları KP’nin önderliğinde kurulmuş KSİ olarak onun savaşı stratejik denge aşamasına getirmiş olduğunun bir ifadesidir; ne KÖH’nin örgütlü taban kitlesi demokratik devrim asgari programı etrafına KP otoritesi altındaki bir kitledir ve ne de ezilen ulus milli burjuvazisi KP’nin öngördüğü demokratik devrimin asgari programını kabul etmiş bir gerçekliğe sahiptir.
Çünkü herşeyden önce ortada farklı iki devrim proğramı var: biri sosyal/sınıfsal, diğeri ise ulusal karakterlidir. Ulusal çelişmenin çözümüne dair asgari proğramları da farklıdır. Komünist-devrimciler ulusal çelişmeyi UKKTH ilkesinin gereğince çözmeyi öngörüyorlarken; PKK, ezen ulusun en temel imtiyazı olan ezilen ulus üzerindeki hakimiyet unsuru olan tek devlet otoritesine bağlı kalan bir çözüm öngörmektedir. Yani komünist-devrimcilerin yıkmayı önceliklediği devleti, onlar, koruyacaklarına dair taahhütte bulunmaktalar. vs. vs. Yani en temel başlıklarda bile farklı asgari programlar sözkonusudur. Hal böyle oluncada, ne PKK önderliği altındaki örgütlü kitleler ve nede ulusal çelişmenin öncelikli çözümü talebiyle KÖH ile belli düzeylerde birlikte hareket eden ezilen ulus burjuvazisi KP’nin öngörmüş olduğu demokratik devrimin asgari programı üzerinden ittifak kurulmuş bir güçtür.
Olgulardan hareket edilecekse şayet, olgusal gerçeklik budur. Bir diğer olgusal gerçeklikte; baskın bileşeni itibarıyla, HBDH’nin, esasen PKK’nin inisiyatifi ve kotrolü altında olduğudur. PKK’nin ise, değil demokratik devrim, ulusal çelişmenin çözümünde de devrimci olmayıp, reformist bir hareket olduğu, bir başka olgusal gerçektir. (Fikret kendisini öylesine kaptırmışki görüşlerinin heyecanına, şunları dahi söylemekte bir sıkıntı görmüyor: “(…) Kürt Özgürlük Hareketinin siyaseten reformist niteliği geçici ve konjöktürel bir durumdur. Demokratik devrim mücadelesinin ilerleyen aşamalarında (…) demokratik devrimin başarısından geçtiğini kendi deneyimleri ile öğrenecektir. (...)” abç. Bu bir saptama değil, bir temenni olabilir ancakki. İyi de günün siyasetini afaki fikirler üzerinden kuramayız, değilmi? PKK’nin bugünkü olgusal gerçekliğini baz almak zorundayız. Yarın olurda değişip devrimcileşirse veya bugünki duruşunu dahi aratır bir pozisyona girerse, bunu o zaman değerlendirebiliriz ancak ki.)
Peki böylesi bir realitede HBDH nasıl olacakta Demokratik Halk Devrimi olarak tanımlı olan bir devrimi gerçekleştirmenin esaslı silahlarından biri olan HBC’nin bugünkü koşullarda oluşmuş bir öncülü olabilecek acaba?
HBDH’ni niye olduğu gibi, yani günün somutunun doğurduğu acil bir ihtiyacın yanıtı olarak, kendi gerçekliği içinde, bir ittifak oluşumu olarak değil de başka koşulların ürünü olan, tanımlanmış bir şey üzerinden ele alıyor ve onun kriterlerine uydurmaya çalışıyoruz acaba?
HBDH, devrimci demokrasi güçlerinin ve ama esasta da KÖH’nin, işgalci-sömürgeci faşist Türk devleti barbarlığının, 2015 yılı itibariyle startını verdiği azgın saldırı ve imha etme politikasına karşı anlamlı bir direniş hattı oluşturabilmenin ihtiyacı olarak gündeme gelmiştir. Vurgulamak gerekirki bu talep KÖH’den gelmiştir ve elbette öncelikle kendileri açısından, sonderece isabetli bir siyasi hamledir de. Mücadelenin, hayatın gerçeklerinin ve de savaş yasalarının zorunlu hükümlerince davranmışlardır. Oluşumun bileşeni diğer devrimci demokrasi güçleri ise (MLKP hariç, çünkü bunlar zaten Kürt ulusal sorununu çözme görevini doğrudan üstlendiklerinden, kendilerini adeta KÖH’nin özerk bir bileşeni olarak konumlandırmışlardı), esasta KÖH ile dayanışma, bir nevi “enternasyonal güç” olarak işgalci faşist saldırılar karşısında Kürt halkının saflarında savaşabilmenin bir aracı olarak görüp kabul ettiklerinden ötürü HBDH’ne dahil olmuşlardır. Ve elbette bu da çok anlamlı ve tarihi bir görev ve sorumluluk örneğidir de. (Fakat şunu da belirtmek gerekiyorki; normalde bu tür siyasal hamleler öncelikle kendisini komünist devrimci addeden öncü öznelerce, öncü olmalarının bir gereği olarak, gündeme getirilir ve oluşumuna önayak olunur. Ama bizde zaten hemen hemen hiçbirşey asla olması gereken gibi olmadı şimdiye dek. Ezen-ezilen ulus çelişmesinin çözümü görevinin demokratik devrime ve ezilen ulusun burjuva ve küçük burjuva unsularına havele edilmesi ve aktüel görvin ise desteklemekle sınırlı tutulmasının yeterli görülüyor olması gibi daha birçok sorunda asla bir öncü misyonu üslenilememiştir. vs. vs.)
Yani özcesi, HBDH’nin “gizli öyküsü”nün easası budur demek hiçte yanlış olmaz. Hal böyle olunca da, bu oluşuma daha farklı misyonlar yüklemenin anlamı da gereği de yoktur aslında, değil mi?
Özetle altını çizerek vurgulamak gerekirse; ittifaklar sorununun ele alınmasında rehber alınması gereken temel perspektif Lenin’in sunduğu perspektiftir. Mao Zedung’un temel aldığı ve uyarladığı perspektif de budur.