Faşizme Ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR!
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kitlelere yaşatılanlar, tam da burjuvaziye özgü despotizmin, işçi ve emekçileri ise aşağılanmanın trajedisidir.
Çeşitli milliyetlerden Türkiye ve Kürdistan halkları, son 93 yıllık tarihin içinde bunlara tanıklık etti ve yaşadı. “tek vatan - tek millet - tek bayrak - tek din, tek devlet” ırkçı-faşist-dinci politikaların cenderesi içine alındı. Salt, burjuvazi sömürüsünü rahat yapsın, palazlansın ve içinde eşitlik, özgürlük ve demokrasinin olmadığı diktatörlüğünü sağlamlaştırsın diyedir.
Türk egemen sınıfları, siyasal ve ekonomik kriz içinde nasıl bir düzen tuturacaklarını bilemez duruma geldiler. Sınıflar mücadelesinin keskinliği ve üzerinde oturdukları ekonomik-politika, onların rotasını belirsizleştirmektedir. Tek bildikleri; sömürü düzenini koruma için devlet terörünü artırma-azdırma olmaktadır.
Emperyalist-kapitalist ekonomik sisteme bağlı olan Türk egemen sınıfları, 12 Eylül 1980’den bu yana, baskıları yumuşatma değil, daha da ağırlaştırma, demokratik hak ve özgürlükleri yok etme politikası izleye geldi. Olağan bir dönem değil, olağanüstü dönemler içinde, “demokrasicilik” oynadılar. İşçi sınıfı tarihsel devrimci rolünü bu süreç içinde oynayamadığı için, burjuva sistemi, kendini tek adam diktatörlüğüyle sürdürme savaşı içine girdi.
Ekonomik ve siyasi kriz nedenyile parçalanmışlık ve zayıflama egemen sınıfları tek adam diktatörlüğünde buluşturdu. Ortda ne siyasi ne de ekonomik istikrar var. Her kesim ve her tarafla savaş içindeler. “Vatandaşım” dediği Kürtlerle, azınlıklarla, alevilerle, işçisiyle, akademisyeni ve aydınıyla, gazetecisiyle, sanatçısıyla, yazarı-çizeriyle, kadınıyla, öğrencisi ve gençliğiyle kavga içindedir.
“Dost” diyebileceği bir komşusu kalmadı. Hepsiyle şu veya bu şekilde kavgalı. Emperyal amaçlarla, saldırmayacağı ve yapmayacağı bir şey kalmadı. Burjuvazinin en temel ilkesi, ilkesizliktir. Çünkü, kapitalist sömürü ve yağma ekonomisinin ilkesi, niyetlerden bağımsız olarak, kaçınılmaz olarak kaos ortamı yaratır.
Türk egemen sınıfları, (ABD ve AB emperyalistlerin politikalarına bağlı olarak da) işçi sınıfının devrimci ideolojisine karşı, “ılımlı islam” modelini öne çıkraması da dertlerine deva olmadı. Kelimenin tam anlamıyla, ülke karanlık bir kuyunun içine atıldı. Irkçı-dinci iktidar eliyle; ne ülkede, ne Kürdistan’da ne de Suriye’de, “Kuşların da şarkı söyleyemeyeceği”1 bir ortam yaratıldı. İşçi sınıfı ve halkların demokratik kazanım ve bilinçleri, dinci, ırkçı söylem ve uygulamalarla içiçe geçen faşist devlet terörünün kuşatması altına alındı.
Faşist Türk egemen sınıfların “ılımlı islam” modeli, tek adam diktatörlüğünü kaçınılmaz kıldı. Nereye adım atacağını bilemez durumdalar. Bir taraftan Kürt ulusunun ulusal kazanımları; katliamlar, toplu tutuklamalar ve yıkımlarla geriletilemeyecek bir sürecin içine girdi. Öte yandan kapitalist soygun ekonomisinin yürütülemez hali, dış borcun ekonomideki kaldırılamaz yükü, ulusalarası alanda sıkışmışlık ve dışatalanmışlık durumu, kapitalizmin krizini derinleştirici faktörler olarak öne çıktı.
Ancak, “tek adam diktatörlüğü”, tüm devlet terörünün harekete geçirilmesine karşın, devrimci, ilerici ve demokrat muhalefet cephesinin bastırılamamış, ezilememiş ve suturulamamış olması, faşist diktatörlüğü uygulamalarıyla daha da uçuruma itmektedir. Bunlara ek olarak, sendikaların yasak ve baskılarla işlevsizleştirilmiş olması gerçeğine karşın, işçi sınıfının sınıf bilincini bütünüyle yok edemediği ve edilemeyeceğini, metal işçilerin son grev ve direniş kararlılığı; burjuvazinin (grev yasaklarının derhal devreye sokulması) korku hanesindeki yerini korumaya devam ettiğini gösterdi.
Köklü bir mücadele deneyimlerinin yanında, yüzyılı aşan sınıf bilinçli örgütlülüklere sahip olmuş ve nicel olarak gelişmiş işçi sınıfının varlığı karşısında, tek adam diktatörlüğünün uzun süre ayakta kalması oldukça zordur. Burjuvazinin bütün kutuplaştırıcı, islamlaştırıcı, ırkçı ve cinsiyet ayrımcı politikalarına karşın, güçlü bir sınıf varlığı gerçeği karşısında daha fazla tutunamayacaktır.
Burjuvazinin, “insan hakları”, “demokrasi” vb. aldatmacaları, kitlelerin küçümsenmeyecek bir kesiminin gözünde, artık, faşizmin birer demogoji araçları olduğunu daha net ortaya koymuştur. “Anayasa değişikliği”, yeni hukuksal kılıflar, KHK’ler ve Türk parlemontosundaki “demokrasi” oyunları, kapitalist sistem içindeki ülkelerin sıradan birer muz cumhuriyetlerine dönüşebildiğinin en yakın örnekleri olmuştur.
“Anayasa değişikliği”ni içeren maddelerin içeriği, İŞİD’in “emirliği”nin” benzerinin Türkiye’de yasallaşmasını kapsadığını söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Ve bunun uygulamaları okullardan başlatılmıştır.
Önümüzdeki Nisan ayı başlarında yapılacağı söylenen “anayasa değişikliği” referandumu, tek adam diktaörlüğünün yasal kılıfı olmasının yanında, faşist-dinci devlet terörünün daha da tırmandırılmasının oylanması anlamını taşımaktadır. Bu nedenle de, en büyük zararı gören ve görecek olan işçi sınıfı başta olmak üzere bütün ezilen kesimlerin buna karşı koyması ve HAYIR demesi en doğru olanıdır.
“Anayasa değişikliği referandumu”nda kitleleri sandık başına gitmelerini ve HAYIR oyu vermelerini söylemek, faşizmi onaylamak anlamına da gelmez. Referandum sonucu, iktidar partisinin istediği doğrultuda çıksın çıkmasın, değişen bir şey olmayacak. Faşist diktatörlük yıkılana kadar devlet teröründen vazgeçmeyecektir. Hayır oyları fazla da çıksa, Erdoğan kendiliğinden o koltuğu terk etmeyeceği gibi, faşist-dinci baskıları tırmandırmaktan da geri durmayacaktır. Referanduma katılmak, faşizmin oynuna gelmek ya da ona meşru bir statü vermek anlamına da gelmez.
Bütün bunlara rağmen, HAYIR kampanyasının örgütlenmesi, kitlelerde demokrasi bilincini artırma ve faşizmi teşhir etmeye hizmet edecek olmasıdır. Referandum sonucu “Evet” çıktığında, tek parti rejmine geçilmesi ve şu anda var olan bazı demokrat ve ilerici yayınlarında kapatılması ve yasaklanaması beraberinde gelecektir. Yani, sistem, baskılara karşın ayakta durmaya çalışan işçi ve emekçilerin tüm demokratik soluk borularını tıkama yolunu seçecektir. ABD - AB’deki iç faşistleşme bu olguyu fazlasıyla destekleyeci rol oynayacaktır. Ancak, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin çoğunluğu, bu devlet terörünü daha fazla taşıyamayacak ve toplumsal kalkışma bir yerden patlak verecektir.
“Faşizme ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR” kampanyasının örgütlenmesinin zorluklarla dolu olduğu bir gerçektir. Çünkü, iktidarı elinde tutanlar bunu her yönüyle etkisizleştirmeye ve önlemeye çalışıyor ve çalışacaklardır. Ancak, tüm olanaksızlıklara karşın bu konuda çabaları artırarak, birleşilebilecek tüm kesimlerle ortaklaşa mücadeleyi yükseltmek önem taşımaktadır. HAYIR kampanyası, hareketlenmenin, örgütlenmenin, sessizleştirilmiş ve sindirilmiş kitlelerin sokaklara taşımanın aracı olursa, kitlelere, önümüzdeki mücadele günleri için güçlü deneyimler kazandırmış olacaktır.
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Somut Duruma Dair Bazı Gerçekler
Gerek uluslararası planda ve gerekse yaşadığımız coğrafyada devrimci ve komünist hareket emperyalizm ve dünya gericiliğine karşı mücadelede geniş emekçi yığınların desteğine sahip değildir. Yine kendiliğinden gelişen kitle hareketlerini örgütlemede ve uluslararası dayanışmayı geliştirip büyütmede de yetersizdir.
NATO, SAVAŞ KIŞKIRTICISI BİR ODAKTIR; DERHAL DAĞITILMALIDIR!
Başını ABD’nin çektiği, emperyalist bir saldırganlık paktı olarak kurulan ve icraatlarıyla bunun gereğince davranan NATO’nun 75. Kuruluş yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirilen zirvede, ABD Başkanı Biden, NATO’nun: “Saldırganlığa ve saldırganlık korkusuna karşı bir kalkan yaratma umuduyla kurulduğunu” söylüyorsa da ama tarihsel gerçekler bunun külliyen kaba bir yalandan ve de arsızca bir manipüle edişten ibaret olduğunu kolayca gözler önüne serer.
Bozkurt’un anlamı (Nubar Ozanyan)
Yoksullar ve ötekiler için her yer ölüm kokan mayın tarlasına döndü. Türk olmayanların, -ötekilerin- Türkiye’de soluk alması ve yaşaması zulme dönüştü. Öteki olarak yaşamak, çalışmak, kendi ana dilinde Kürtçe, Arapça konuşmak, şarkı söylemek, yasak ve suç olan bir ülkede demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından bahsedilebilir mi?
Seçimler ve siyasi parti konusunda proletaryalarla sohbet
İstanbul'u kazanan türkiye'yi kazanır.
Nedir bu tayyip'in sözleriyle vücut bulan yaklaşım.
Bir hayel mi yoksa bir gerçeklik mi?
Veyahut da burjuvaların içerisinde bir insanın söyledikleri hala dört nala giden atlarıyla şehirlerin surlarını yıkabileceğini düşünen bizim insanların söylediklerinden daha gerçekçi sözler mi?
Gerçekten noelibarel politikaların en yoğun olarak hissedildiği şehirleri kazanmak türkiye'yi kazanmak mı demek?
Peki bunu böyle kabul etmek kolay mı?
DEVRİMCİ SİYASAL MÜCADELEYİ ANIN SOMUT GÜNCEL TOPLUMSAL SORUNLARI ÜZERİNDEN ÖRGÜTLEMEK.
Temel hedefleri, mevcut kurulu düzeni devrimci bir kitlesel kalkışmayla tasfiye edip, yerine sosyalist bir sistem kurmak olan devrimci sol-sosyalist ve komünist güç ve yapıların, devrimi gerçekleştirebilmeleri esasen, devrim öncesi süreci, devrimi örgütleyebilme hedefiyle ele almalarına ve bundaki performans ve başarılarına bağlıdır.
ADİL OLAMASINI BECEREMEYECEKSEK; BU SİSTEMİ YIKMAYA NE GEREK VAR Kİ?
Bugün, Devletin “üst aklı” denilen birimlerince organize edilip, şeriat özlemcisi dinci yobaz karanlık güçlerce gerçekleştirilen Sivas-Madımak vahşetinin 31. Yıl dönümü. Tam iki gün sonra da yine devletin aynı karanlık derin güçlerinin bir şekilde yönlendirdiği besbelli olan bir başka vahşetin, Erzincan-Başbağlar katliamının 31. Yıl dönümü.
BUGÜN ARTIK ÇOK DAHA AÇIK BİR HÂL ALAN ŞERİAT TEHDİDİNE KARŞI LAİKLİĞİ SAVUNMAK, SÜRECİN ÖNE ÇIKAN ACİL VE ÖNEMLİ GÖREVLERİNDENDİR.
Kendisini “Anayasal Hukuk Devleti” olarak tanımlayan bir devlet düşünün ki Anayasasında hâlâ; “Türkiye Cumhuriyeti, (…), demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” İlkesi yürürlükteyken; bu ülkede şeriat propagandası yapmak serbest olsun ve ama dayanağını mevcut Anayasa ve yasalardan alan, şeriata karşı çıkmak ve de laikliği savunmak suç olsun!
Oy Zemano (Nubar Ozanyan)
Her yönüyle çürümüş sistemin katilleri, Kürdistan topraklarını yakmaya devam ediyor. Amed ve Merdin’de hem insanları hem de buğday ve mısırları yaktı. Evlat kokan Kürdistan toprakları şimdi duman kokuyor. Ateş ve dumanla yazılı TC’nin yüz yıllık tarihi “yakma ve yıkma”nın tarihidir. Bilmeyenler bilsin, duymayanlar duysun. Dün Ermeni kadın ve çocukları kiliselerde, Alevileri inanç ve ibadet mekanlarında, Kürtleri mağaralarda, köylerde yakanlar bugün yine Kürdü kadim topraklarında yakıyor.
CHP’NİN “Türkiye yüzyılı maarif modeli ”Ve kürtlerin iradesinin gaspı karşısında laisizm ve hukuk sınavı.
İslamo-faşist Erdoğan diktatörlüğünün, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile yapmaya çalıştığının, tam olarak,eğitim ve öğretim sistemininSunni İslamcı dini esasları üzerine oturtulması olduğu, daha önceki iki yazıda ve keza Kürtlerin iradesine karşı bir sömürge siyaseti olan kayyum uygulaması da bir başka yazıda özetlenmişti.
Kadro Olmak Aynı Zamanda Kendimize Karşı da Kadro Olmak Demektir
Bir kadronun ihtiyaç duyduğu nitelikler bugün sürekli ideolojik saldırı altındadır. Burjuvazi sadece protestoları, teoriyi, örgütleri değil aynı zamanda doğrudan tek tek kadroları da hedef almakta ve onları ideolojik etki yoluyla etkisizleştirmeye ya da kendi tarafına çekmeye çalışmaktadır.