SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)
Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.
Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.
Feminizmin genel tanım ve içeriğinin böyle ele alınıyor olmasında ciddi bir yanlışlık vede haksızlık olduğunu düşünüyorum. Heleki genelleme bir nitelemeyle feminizmin basbayağısından bir “burjuva kadın hareketi“ olarak yaftalanması bana asla doğru gelmiyor. Hani “orta sınıf“ kesimlerden kadınların baş çektiği feminizm fraksiyonuna “burjuva feminizmi“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ dense, yada “libral“ ve “radikal“ feminizm akımları olarak bilinen kesimlere dair bu türden nitelemeler yapılmış olsa, aslında belki daha isabetli ve hakaniyetli olabilirdi.
Fakat ne varki böyle ölçülü bir söylem değil bizimki. Feminizim bir bütün olarak karşıya alınarak; “burjuva kadın hareketi“ olarak niteleniyor. Haliyle de işin rengi değişiyor.
Bana öyle geliyorki, sankide bütün bu isabetsiz ve yerliyerine oturmayan tanım ve nitelemelerin kaynağında ciddi bir algı yanlışlığı ve çıkış noktası isabetsizliği sözkonusudur. Ve sankide ilk çıkış sürecindeki baskın söylem ve biçimine damga vuran, “orta sınıf“ olarak da nitelediğimiz “aydın kesim“ kadınların, o “sınıfsal konumları“nın aidiyetine sokularak, bununla “afaroz“ edilegelen bir durum varmış gibi! Ve keza sanki de bu algı ve kabullenişte, sosyalist-komünist harekete yöneltilegelen şu meşhur “CİNS KÖRÜ“ olma halinin, kendi perspektifi dışındaki kadın hakları hareketlerini, bir şekilde, “burjuva hareket“ler olarak niteleyip dışlama gibisinden bir durum oluşmuş ve bu, aşılamayıp, kuşaklara devredilen kötü bir miras olarak bizlere kadar ulaşıvermiş!
Herhalde genel kabul görürki kadının, “EZİLEN CİNS“ olarak, cins bilinci, her ne kadar da ta 1364-1431 yılları arasında yaşamış ve feminist düşüncenin öncülerinden sayılan düşünür Christine de PİZAN‘ın “Kadınlar Kentinin Kitabı“ adlı eserinde ve keza 1565-1645 yılları arasında yaşamış ve “Cinslerin Eşitliği“ isiimli o meşhur eseri kaleme almış Marie de GOURNAY‘ın öncü düşüncelerine kadar gerilerden (yada “erken dönemlerden“ de diyebiliriz) uç vermeye başlamışsada; fakat esasen Aydınlanma ve Rönesans döneminde “ete-kemiğe“ bürünmüştür.
Ve doğal olarak ilk önce, “eğitimli- aydın kesim“ tarafından, bir düşünce-teori ve hareket formatıyla ortaya çıkacaktı. Ve keza yine doğal olarak da, ilk ortaya çıkış şekliyle, ufku ve içeriği, verili tarihi sürecin olgusal gerçekliklerince koşullanacak ve ana ekseniyle o sürecin başat dinamiklerince şekillenecekti. Hangi düşünce akımı bu genel diyalektiksel gelişim seyrinin dışında bir evrim izlemiştir ki!..
Dolayısıyla, “ezilen cins“ olarak kadın bilincinin ve eşit haklar isteme irade ve hareketinin, döneminin “orta sınıf“ kadınlarınca ortaya konmuş olmasından hareketle, tarihin bu ilk kadın hakları hareketi ve düşüncesini “burjuva kadın hareketi-akımı“ olarak, yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ olarak damgalamak, bana pekte bilimsel bir yaklaşım ürünüymmüş gibi gelmiyor.
Heleki bu hareketi sırf “orta sınıf“ a mensup kadınların başlatmış olmasından hareketle ve “eşit haklar“ düşüncesini basbayağısından bir sınıf olarak “burjuva kadın hakları“ olarak nitelemek, hiç mi hiç isabetli olmaz diye düşünüyorum.
Bilebildiğim kadarıyla hiç bir burjuva demokratik devrimin, eşitlik-özgürlük-kardeşlik şiarının bayraktarlığını yapmış olan Fransız İhtilali‘nin bile, proğramında ve aktüel politik gündeminde kadınların eşit haklara kavuşturulması gibisinden bir madde yer almamıştır. Almadığı gibi de, tam tersine, eşitlik-özgürlük, kardeşlik şiarını bayrak edinerek kadınlara yasal hak eşitliği talebiyle ortaya çıkan kadın hakları hareketini de acımasızca ezip bastırmaya yönelmişlerdir.
Bütün bunlar yadsınamaz tarihsel gerçekler olarak orta yerde duruyorken, bu hareketi “burjuva kadın hareketi“ olarak tanımlamak bana ters geliyor doğrusu.
Ve ama maalesefki bir çoklarımızın kafasında şu türden görüşler, adeta “sabit fikir“ katılığında yer almaya devam ediyor: “Hayır“ diyorlar, “feminizm sadece ve sadece orta sınıf bir burjuva kadın hakları hareketi ve projesidir.“,“ feminizm dayandığı cinsiyetçi ayrımla erkek cinsine karşıtlığı ifade eden bir akım özüne oturur“, “Feminist mücadelenin, kadın sorunu zemininde oynadığı politik rol ve demokratik muhtevasını küçümsemeden onun özünde burjuva bir akım olduğu ve sınıf hareketi yada güçlerini bölüp zayıflatan bir işlev gördüğünü, (ilginçtir, feminizme “sınıf hareketi yada güçlerini bölüp zayıflatan bir işlev“ yüklenirken; örneğin ezilen ulus dinamiklerinin yürüttüğü ulusal özgürlük mücadelesine aynı gerekçelerle benzeri bir “bölücü/zayıflatıcı“ işlevi yüklememekte, tam aksine çeşitli şekillerde ittifak siyaseti izleyerek bunlarla birlikte olabiliyorlar. Soralım o halde; NİYE BU ÇİFTE STANDART?!!! Başka nedenlerini aramadan kısaca şunu söylemek yeterli olacaktır: KASKATI BİR ERKEK ŞÖVENİZMİ!..)“
Kimileri de, “ezilen cins“ olarak kadının, kadın özgürlük mücadelesinde feminizmin oynadığı tarihsel ve aktüel rolü sırf önemsizleştirmek adına şu tür söylemler dahi geliştirebilmektedirler: Kadın hakları mücadelesinde burjuva bir akım olarak feminizm ile, marksist bir hareket olarak proleter kadın hareketi eşzamanlı olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.
Bu tür bir eşzamanlı tarihsellendirmenin zorlama olduğu açıktır. Olguların izini sürerek böylesi bir çıkarımı doğrulayabilmek pek mümkün gözükmüyor. Çünkü “proleter kadın hareketi“nden, somut bir olgu olarak bahsedebilmek, ancak ki sorunun komünist partilerince ele alınıp bir programa kavuşturulmasıyla mümkün olabilmiştir. Öncesi sürecin işçi ve emekçi kadınlarının iş talebi, iş güvencesi, çalışma koşullarının düzeltilmesi, eşit işe eşit ücret ve benzeri “fevri“ ekonomik-demokratik taleplerde bulunuyor oluşlaraını baz alıp, buna “proleter kadın hareketi“ demek, herhaldeki aşırı zorlama bir payelendirme olacaktır.
Verili sürecin kadın hakları hareketini, “sistem içi reformsal iyileştirmeler“ şeklindeki talepleri ve duruşu üzerinden “burjuva hareket“ olarak tasniflemek doğru ve isabetliyse şayet; o halde çifte standarta düşmemeliyiz derim.
Evet, seçme-seçilme, eğitim görme , mülk edinme ve boşanma hakkı gibi talepler temelinde erkeklerle eşit yasal hak ve statüler elde etme mücadelesi veren aydın-orta sınıf kadın hakları hareketi, burjuva demokrasisi çeperini aşamayan, sistemi değiştirmeyi hedeflemeyen, bu özelliğinden ötürü ve keza işçi-emekçi kesim kadınların sosyal ve çalışma yaşamına ilişkin sorun ve taleplerine kayıtsız kalmış olmalarından ötürü ne kadar “burjuva kadın hakları hareketi“ olmayı hakediyorsa; aynı şekilde, ufku sadece iş yaşamı ve geçim koşulları sorunlarıyla sınırlı, talepleri esasen ekonomik içerikli olan, siyasal özgürlük ve demokrasi alanına kayıtsız durumda olan işçi-emekçi kadınların eylemi de, o oranda “sistem içi“dir. Belirgin gerçekliği bundan başka bir şey değildir.
Görüleceği üzere benzer karekterlerdir bunlar. Peki geriye ne kalıyor? Sadece ve sadece sosyal-sınıfsal statülerindeki farklılıkları!.. Herhaldeki toplumsal bir hareket ve düşünce sadece bu özel alt kimliğiyle belirlenip, siyasal kimlik belirlenimli bir “sınıfsal hareket“ aidiyeti kazanıyor olamaz. (Kriter bu olursa, sormak gerekmez mi, örneğin, ML teorisinin kurucu önderlerinden hangisi işçi veya işçi kökenlidir?)
Kaldıki “ezilen cins“ olarak kadın sadece işçi-emekçi kadın ve onun “işçi“ olma statüsünün var ettiği iktisadi sömürü ve baskı sorunlarından ibaret değildir. “Ezilen cins“ olgusunun siyasal-kültürel üst yapısal boyutunun ifadesi olan ATAERKİLLİK, kuşku yok ki (değişen oranlarla da olsa) tüm kadınların ortak sorunudur; çelişme özgülünde onların ortak baş düşmanıdır. Dolayısıylada, buna karşı mücadele tüm kadınların ortak paydasıdır. Öncelikle bu realitenin tastamam görülüp kabul edilmesi gerekiyor.
Ve bu kabulleniş, sanırım, ortaya genel bir “kadın hakları sorunu“ yada daha aşina olduğumuz ifadesiyle, “ezen-ezilen cins çelişmesi“ olgusunu getirir. İşte bu, çeşitli sınıfsal aidiyet ve ufuklara sahip farklı düşünsel akım ve franksiyonlara sahip olmaları kaçınılmaz olan bir kadın özgürlük mücadelesi hareketi ve cephesi anlamında, bir toplumsal düşünce ve hareketi kendiliğinden koşullamış olur.
Düşünceme göre işte feminizim, bu genel çerçevenin ve bütünsel kapsayıcılığının bir ifadesidir. Sorunun özünde kadının “ezilen cins“ olma “statü“süne, bunun cismani ifadesi olan ataerkil değerler sistemine esaslı bir itiraz, bir başkaldırı ve isyan vardır. FEMİNİZM İŞTE BU İTİRAZIN, BU BAŞKALDIRIŞIN VE BU İSYANIN ADIDIR. Feminizm, farklı farklı sosyal kesimlerden kadınların, çeşitli renk ve tonlardaki itiraz ve isyanın “çatı“ ifadesidir. Bütünlüklü bir “üst kimlik“idir. Yani MANİFESTOSUDUR!..
Kadının ezilen cins konumundan kurtarılarak, eşit haklara sahip özgür bir cins haline getirilmesi mücadelesi de, denilebilirki; feminizmin manifestosudur.
“Kadının kurtuluşu“ davası, kadının sosyolojik gerçekliğinden ötürü elbetteki tek biçimli ve tek perspektifli olmayacaktır/olamazda zaten. Çünkü kadınlar da nihayetinde yaşadıkları, mensubu oldukları toplumsal statü ve konumlarından bağımsız, yekpare bir bütün olamazlar. Böyle olunca da, ister istemez, sorunu ele alış ve “kurtuluş perspektifleri“ farklılıklar arz edecektir. Hatta yaşadıkları toplumun verili tarihi süreç gerçekliği dahi, bu perspektifleri çok farklı kılabilecek bir başka etmendir. vs. vs.
İşte bütün bu ana/öz ve yan/tali unsurlarıyla birlikte ele alındığında, “kadın hakları hareketi“nin-düşüncesinin daha o ilk ortaya çıkış biçimiyle, tüm yönleriyle yetkin ve yeterli olmasının/olabilmesinin beklenemeyeceği de kendiliğinden anlaşılır olmaz mı?
Bu, aslında tüm diğer düşünce akımları, bilimsel buluş ve keşifler için de böyle değil midir? Örneğin “sosyalizm“ teorisi ve düşüncesi ta en başından itibaren ML bilimince ortaya konmuş olan haliyle miydi? Biliyoruzki değildi! “Köylü sosyalizmi“, “ilkel sosyalizm“, “ütopik sosyalizm“, “küçük burjuva-halkçı sosyalizm“ vb. vb. gibi bir yığın türü sözkonusu olabilmiştir. Ve elbette bu her bir türü ve evreyi, tanımlanabilir kılan başat olgularca karakterize olmuşlardır. Ve elbetteki aynı şey, birebir feminizm için de geçerlidir.
Tarihsel süreçleri ve bu süreçlerin ilerici dinamikleri üzerinden ele alınıp sorgulanması gereken bu sorunu, yapay ve zorlama kalıplar cenderesinde kısırlaştırmak, genelde kadınlara, özel olarakda proleter kadın hareketine (ve tabiiki bir bütün olarak komünistlere) herhangi bir şey kazandırmaz. Nitekim kazandırmadı/kazandırmıyor da.
Evet, tarihsel olgular zemininde ele alındığında, sanırım feminist hareketi, ilk ortaya çıktığı o burjuva demmokratik devrimleri sürecinin eşitlik-özgürlük ve kardeşlik şiarıyla ifadesini bulan liberalizm ekseninde, onun etki ve çekim alanında duruyor oluşu itibarıyle, pek yadırgayamayız, değil mi?
Bu ilk dönem feminizim hareket ve düşüncesine pratiksel olarak önderlik yapan aydın-orta sınıf mensubu kadınllarının bilincinde şekillenen “kadının kurtuluşu“ perspektifinin, burjuvazinin bayrağına yazmış olduğu “eşitlik“ ve “özgürlük“ çeperinde duruyor oluşu, ve keza işçi-emekçi kadıların özgül artı sorunlarını kapsamıyor oluşu da, aslında öyle çok da anlaşılmayacak bir şey olmasa gerek (nitekim dikkat edilirse görülecektir ki; işçi-emekçi kadınlar kesiminde de ataerkil değerler sisteminin var ettiği diğer başlıca hak eşitsizlikleri ve toplumsal cinsiyet sorunları pekte gündemlerine girmemiştir). Ve işte bütün bunlardan hareketle, feminizmin bu ilk evresini (veya, baskın bu ilk feminist dalgayı), başat ana damarı üzerinden,“liberal-demokraat“ bir önkimlik ile tanımlamak hiçte yanlış olmaycaktır diye düşünüyorum.
Ve süregiden bu evrede, feminizmin bu liberal versiyonuna bir tepki ve alternatif olarak da, kadınların kurtuluşunu, kurulu kapitalist sistemi yıkıp, yerine yeni bir sosyal sistem inşaa etmekte gören; sorunu, sorunu vareden kökeniyle birlikte çözmek gerektiğini öngören proleter kadın hareketi de tarih sahnesindeki yerini almaya başlar.
Böylece feminizm, artık bu iki koldan akarak, kadınların kurtuluşu mücadelesini yürütür duruma evrilmiş olur.
Ancak ne var ki, feminizmin bu iki ana akımı, “düşman kardeşler“ misali, birbirlerinin varlığına tahammül gösteremez bir zıtlaşma içerisindedirler de (sanki hiç bir şey değişmemişcesine bugün de aynı döngü devam etmiyor mu? Yoldaş olarak birlikte yol alanlar, sürecin bir kesitinde şu veya bu nedenlerle yolarını ayımayı görsünler, hemen kanlı-bıçaklı düşman kardeşler oluveriyorlar.) Asla barışık olamazlar. Mesela ikincisi, her ne kadarda birincisinin öne çıkardığı talepleri de sahiplenmişse de, ama kadının kurtuluşunu sistem içi reformsal iyileştirmeler yoluyla sağlayabileceğini öngürüyor olması sebebiyle, burjuvazinin kadınlar içindeki “beşinci kol“u olarak damgalanıp afaroz ediilerek, mütemadiyen dışlanmıştır.
Tabii şu bir gerçek ki, “proleter kadın hareketi“nin bu dışlayıcı sol-sekter tutum ve yaklaşımı, olgusal gerçekliği ortadan kaldırmaya asla yeterli gelmez. Gelmemelidir de zaten!..
Liberal feminizm, herhalükarda ve en nihayetinde, feminizm ana damarının bir kolu ve farklı nüanslı bir fraksiyonudur. Azami değilse de, demokrasi ve siyasal özgürlükler zeminindeki ASGARİ PROĞRAM‘da, kadının kurtuluşu davasının önemli bir dinamiğidir (unutmamak gerekiyorki siyasal mücadelede “aktüel“ ittifaklar azami değil, asgari proğramlar zemninde kurulur ve bozulurlar.) Bu akımın “burjuva“lığı da, zaten esasen, ideolojik duruşu itibariyledir.
Sonraki evrelerinde zaten liberal feminizm, öngörmüş olduğu azami taleplerinin esasen karşılanmış olması sebebiyle de, daha esaslı bir şekilde ataerkil değerler sistemini hedefleyen “radikal kanat“ feminizm akımı tarafından, esasan aşılmış oldu.
Feminizmin, birbirinin devamı da olan bu her iki akımı, esasen, reformist karakterlidir. Çünkü “ezen-ezilen cins çelişmesinin“ köklü çözümünün yolunu açacak olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sistemini yıkarak aşma program ve perspektifine sahip değiller. En radikal çözümleri bile “sistem içi iyileştirmeler“ karakterindedir.
“Radikal feminizm“in, “sistem“ olarak, ataerkil sistemi hedefine oturtması, elbetteki toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı duruş ve mücadele bakımından, daha ileri bir duruştur. Ve elbette önemlidir de! Ancak nevarki bu ataerkil sistemi, değişen yeni koşullar altında yeniden yeniden üretip var eden, daha ince ve sinsi kalıplarla tahkim eden kapitalist-emperyalist sistem yerli yerinde durdukça, ataerkil toplumsal değer yargıları varlığını bir şekilde sürdürmeye devam edecektir. Bu anlamıyla burada “sivrisinek-bataklık“ meteforuyla anlatılmak istenen duruma düşülmüş oluyor kaçınılmaz olarak.
Fakat böyle de olsa, feminizmin bu fraksiyonunun ataerkil değerler sistemiyle dişe diş bir mücadele içinde olması, kadının eşit haklar kazanması mücadelesinde, hiç kuşku yok ki çok önemli ve değerlidir.
Ve bu eksenli mücadelenin tüm kadınların asgari müşterekli, asgari özgürleşme proğramı olduğu göz önünde bulundurulursa şayet, “radikal feminist“ hareketin oynadığı rol ve durdukları yer daha hakaniyetli bir şekilde teslim edilebilir belki.
Komünist hareketlere yakıştırılan “cins körü“ olmaları durumu, ideolojik değil, politiktir. Çünkü komünistlerin tarihi geçmişinde “ezen-ezilen cins çelişmesi“ esasen azami proğram üzerinden ele alınagelmitir. Böyle oluncada; sorunun çözümü yolunda asgari proğramı olan ataerkilizme karşı aktüel aktif mücadele esasen es geçilmiştir. Yani “cins körü“ şeklindeki eleştiri, bu zemin üzerinden bir haklılık payesi kazanıyor diye düşünüyorum. Düşünsenize, onca yaşanmışlıklara ve devrimsel tercübelere rağmen, UKH‘nin Türkiye ve K.Kürdistan kolu olma iddiasına sahip TKP-ML, kırk küsur yıllık yürüyüşünün çok büyük bir diliminde, “kadın sorunu“ diye bir sorunu gündemine dahi almamış olabiliyor. Peki sahi, nedir bunun asıl sebebi?!!!
Sorunun devrimle aşılacağını öngören kaba-materyalist bir “sınıf mücadelesi“ anlayışı yatar bunun temelinde. Kadının özgürleşmesi mücadelesinde asgari proğram eksenli bir mücedele gerekliliğinin es geçilmesinin esas nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Ve benzeri bir asgari proğram eksenli bir mücadele hattının proletarya diktatörlüğü koşullarında zorunlu olacağının bilincine tam olarak varılamamış olmasının da bunda bir payı vardır illeki.
İşte bu ve benzeri yaklaşımların bir sonucu olarak, “ezen-ezilen cins çelişmesi“ , son yıllara kadar, başlıca toplumsal çelişmelerden biri olarak dahi belirlenmemiş ve siyasal özgürlükler sorununun güncel bir unsuru/dinamiği olarak çözüm proğramına kavuşturulmamış olması, yani özetle, ataerkil sisteme ve bu sistemin ürünü olarak ortaya çıkan sorunlara karşı güncel bir mücadele yürütme görevi edinmemiş olması sebebiyle, “radikal feministler“ce (ve keza “sosyalist feministler“ce de) getirilen “cins körü“ olma yergisini rahatlıkla hakettiğini söyleyebiliriz.
Bir hakkın teslim edilmesi anlammında şunu da söylemek gerekiyor ki; bugün sol-sosyalist ve kommünist hareketler safında bu önemli tarihi eksikliğin aşılması yönünde bir bilinç sıçraması yaşanıyorsa, olumlu yönde gayretler içine girilebilmişse, kuşku yokki bunda hem yaşanan devrim deneylerinin acı derslerinin payı ve ama daha çokda “radikal feministler“in eleştiri ve ısrarlı mücadelelerinin payı vardır.
“Proleter kadın hareketi“ , feminizmin, “radikal feminizm“ akımının/fraksiyonunun reformist karekterini ve keza ataerkil sistemle mücadele adına yer yer sorunu “erkek“ ile mücadeleye indirgeyen ve keza, kadın-erkek doğasını yadsıyıp, “tek cinsiyet“ olarak kadını varetmeyi öngören kimi sol-sekter cinsiyetçi yaklaşımlarını dışta tutma koşuluyla sahiplenme ve onlarla asgari müştereklerde birleşebilmesi oranında, asgari program zemininde kadın özgürlük mücadelesi, tekil marjinal hareketlerin kısır döngüsünden çıkarak gelişip güçlenme şansı yakalayabilecektir.
Feminizmin, “liberal feminizm“ üzerinden “yasal eşitçilik“ ile, “radikal feminizm“ üzerinden de, “erkek düşmanlığı“ ve “kadın seviciliği“ (bu ifade, dar/alt anlamıyla, lezbiyenlik anlamında değildir.) olarak lansedilegelmesi, ve halende bunu aşma yönünde herhangi bir bilincin edinilmiyor olması, sanırım kadının kurtuluşu mücadelesinde büyük bir “talihsizlik“ olsa gerek.
Feminizmin “proleter kadın hareketi“ kolu, bahsini ettiğim çerçevedeki “cins körü“ yanlışlıklarına, eksikliklerine ve anlayışsal kusurlarına yöneldiği oranda, görülecektirki kadının kurtuluşu davasının önemli güncel boyutu olan TAM HAK EŞİTLİĞİ TALEBİ ve bir bütün olarak ATAERKİL DEĞERLER SİSTEMİYLE “radikal bir mücadele eksen ve zemininde feminizmin hemen hemen tüm akım ve fraksiyonları ile “asgari program“ ortak paydasında yolları buluşuyor/kesişiyor olacaktır. OLACAKTIR, çünkü sosyal yaşamın talebidir bu.
Bu realitenin görülüp kabul edilmesi, sanırım, hem feminizm konusundaki kalıpsal-ezberci önkabullerimizi sorgulamamızı koşullayacak ve hemde demokrasi ve siyasal özgürlükler hedefli mücadelenin bileşenlerinin-aktif dinamiklernin ve doğal ittifak güçlerinin belirlenmesinde ufkumuzun genişlemesine hizmet edecektir.
Öyle ya, demokratik devrim sürecinde “milli burjuvazinin sol kanadı“ ile, milli demokratik devrim sürecinde, işgalci-sömürgecilerin işbirlikçileri dışındaki tüm ulusal güçler ile asgari müşterekler zemininde birleşik cephe oluşturmayı öngörüp savunan birilerinin; “orta kesim“ yada “burjuva“ diyerek, ataerkil sistemele şu veya bu şekilde sorunu olan, ona karşı şu veya bu oranda mücadele yürüten güçleri, iradi olarak dışlama tutum ve yaklaşımları, siyasetende izah edilebilir olmaktan uzaktır. Sol-sekterizm tüm alanlarda yıkıcı olduğu gibi kadının özgürlüğü mücadelesinde de yıkıcıdır.
Halil Gündoğan
Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Ճշմարտություն մարտիկներն են ապրում! Şervanên rastiyê dijîn! Hakikat savaşçıları yaşıyor!
Üzerinde yaşadığımız coğrafyada savaşlar, göç, hastalık, açlık hiç eksik olmamış aksine ivmesi her geçen gün hızla yükselmektedir. Bereketli topraklar paylaşım savaşında emperyalist haydutlar tarafından kan gölüne çevrilirken bütün acı, gözyaşı ve savaşın faturası en ağır biçimde burada yaşayan mazlum halklara ödetilmiştir/ödetilmektedir.
“İlk ölen biz olmalıyız”
Tarih okuması doğru yapıldığında öğretmen rolünü oynar. Gerçekliğe yaklaşım ne kadar objetif olmayı gerektiriyorsa, tarihe ve yaşananlara da objektif bakılıp doğru yaklaşıldıkça özgürlük yürüyüşü anlam ve güç kazanır. Tarihe ve gerçekliğe tek yanlı inkarcı bakış, ayağı topal yürüyüşe tek gözü kör insana benzer.
Direnmek yaşamaktır
Bu gün açlık grevinin 44.günü ...
Siriza hükümeti tarafından uluslararası hukuk çiğnenerek başına para ödülü konulup Türkiye'de kırmızı bültenle aranan devrimci Turgut Kaya geri verilme işkencesine karşı tutsak olarak tutulduğu Kordilos hapishanesinde bedenini açlığa yatırdığının bu gün 44. günü .
Turgut Kaya,tüm baskılara,zorbalığa,geri verilme işkencesine,ihanete karşın açlık grevi silahını namluya sürerek sürece yanıt oluyor.
O, Kaypakkaya'nın mücadelesini/direnişini örnek alan,bu doğrultuda mücadele verdiğini kanıtlayan bir devrimci.
''M. Usta’nın Anakronizmi'' Dediğiniz Yerde Aslında Kendinizi Anlatıyorsunuz!(Sidar Hanoglu)
7 Temmuz 2018 tarihinde ''Avrupa Haber Merkezi'' adlı sitede ''M. Usta’nın Anakronizmi'' başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazı dikkatlice okunduğunda, yazı sahibinin bir tarihi dönemde yaşananları nasıl bu kadar ustaca çarpıtığına şaşmamak elde değil. Yalan söylemekte bir bir marifet her halde!
KİTLE ’de kaybolanlar ve SINIF
Kitle TDK’nin sitesinde şöyle tanımlanıyor:
‘Belirli işleviyle özellik gösteren büyük insan kalabalığı, kütle’
Kitlenin bizim için birinci anlamı, devrimci düşünüş, yaşayış tarzını yansıtmasıdır. Yakından uzağa sıralaması şöyledir. MLM’ler, Devrimciler, İlericiler vb.
Avrupa’da Faşizmin Ayak Sesleri
“Emperyalist Büyük Savaşa Doğru”1 yazı dizisinde ele almıştım. Dünya genelinde hızla bir gericileşme yaşandığını ve bu gericileşmenin AB ülkelerini de içine aldığını yazmıştım. Bu aynı zamanda emperyalist savaş hazırlığının bir göstergesi olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Ve Türkiye’deki gelişmelerin ve uzun yıllardır islamcı-faşist bir yönetimin iktidarda tutulmasınında bu gelişmelerden ayrı ele alınamayacağı saptamasında bulunmuştum.
Ateşin Yobaz Elinde Sınanışı Unut/MADIMAK/lımda
25 yıl önce insanlık dışı gerici, şeriatçı, faşist güruhlarca tutuşturulan insanlık ve Madımak Oteli halen yanmaya devam ediyor. 2 Temmuz 1993’te 33 Can, 33 fidan, 33 aydın, yazar, şair ve genci yitirdi bu ülke toprakları. Madımak’tan yükselen çığlıklar ve dumanlar ülkenin dört bir yanından duyulur ve görülür oldu.. Ancak gerçekleşmeyen adalet sebebiyledir ki, sadece Madımak’tan değil, bu ülke coğrafyasının her karışından dumanlar tütmeye, çığlıklar gelmeye devam ediyor..
Rojava’dan bir Partizan okuru “Katliam ve soykırım ancak halkların birleşik özgürlük mücadelesi ile son bulur!”
Tarihte yaşanmış bazı acı dolu olaylar vardır, yıl dönümleriyle sınırlı bir gün olarak anılamaz, olayın gerçekleştiği şehirle hatırlanamaz tek başına. Dersim, Maraş, Sivas katliamları sadece mekan olarak değil, dinmeyen acıların tarihe mal olduğu yerler olarak hafızalarımıza kazınmıştır.
Nasıl kazanmış olursa olsun AKP meşru değildir, tanımıyoruz!
24 Haziran 2018 tarihinde yapılan baskın seçimde AKP ve MHP’nin oluşturduğu “cumhur ittifakı” Erdoğan’ı “Türk tipi başkanlığa” taşırken, AKP, hedeflediği milletvekili çoğunluğunu elde edemedi. MHP eliyle erken seçim kararının alınması, kuşkusuz bir tesadüf değildi. Bu, önceden planlanmış ve gündeme getirilmişti. Efrin işgalinin “zafer” rüzgarını arkasına alan AKP’nin bu fırsatı 24 Haziran’a taşımak istediği bilinen bir senaryoydu. OHAL’in uzatılması, tutuklamalar ve HDP milletvekilliklerinin arka arkaya düşürülmesi bu oyunun birer parçasını oluşturuyordu.
“Kasketlinin ifadeleriyle önümüzde çetin ama şanlı mücadele günleri var, hazırlanalım!”
24 Haziran seçimleri sonuçlandı. Seçim sonuçları özellikle CHP’nin başını çektiği hakim sınıf partilerinde büyük bir moral bozukluğu yaratmış görünüyor. Seçimlerin en azından ikinci tura kalması beklentisiyle gidilen seçimlerde elde ettiği sonucu kabullenerek yoluna devam eden bu hakim sınıf partisinde bu durumun yeni tartışmalara yol açacağı görünüyor. AKP’de ise R.