Cuma Ekim 23, 2026

Öldürülüyoruz Kirvem! (Ozan Uğur)

Bazen, bağırarak başlamak iyi bir yöntem mi diye düşünürüm. Böyle zamanlarda aklıma hep Hande’nin* 2015 Trans Onur Yürüyüşü’ndeki görüntüleri gelir. Oturup üstüne düşündüğümüzde, Hande’nin gazetecilere „görüyorsunuz ama yazmıyorsunuz!“ diye bağırdığı şeyin, aslında birilerinin „hassasiyetlerine“ uygun bir biçimde yaşamadığımız için insan haklarımızdan mahrum bırakıldığımız olduğunu görürüz. Giydiğimiz kıyafetler, yatakta seviştiğimiz pozisyon, eğlence anlayışımız, bedenimizde yaptığımız/yapmak istediğimiz değişikler, sekse olan arzumuzun oranının ve/veya yönünün aynı/eşit olmayışı, cinsiyet beyanımızın/ifademizin farklı oluşu ya da hiç olmayışı, aşkı algılayışımızın tek eşli ya da tek aşklı olmayışı, aile kavramını normlara uygun yorumlamıyor oluşumuz gibi aslında kendimizden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen tercih ve/veya yönelimlerimizden kaynaklı; toplumsal tefrite maruz bırakılıyor, psikolojik veya fiziksel şiddet görüyor, güvenceli çalışma/barınma/ulaşım hakkımızdan yoksun bırakılıyor, eğitim/sağlık gibi sosyal hizmetlere erişimimiz engelleniyor, sistematik işkenceye uğruyor ve ÖL-DÜ-RÜ-LÜ-YOR-UZ!

Temel insan haklarından yoksun bırakılan herkes gibi de örgütlemek ve mücadele etmek istiyor, bunu da bir şekilde yapıyoruz. Ezildiğimiz yerden kalkıp hayatlarımızı kuşatan bu cendereyi dağıtmak için de olduğumuz „şey“ olarak mücadele ediyoruz. Bunu yaparken de bütün ezilenlerin kurtuluşunun aynı yerden olacağına olan inancımızla sadece LGBTİ+’lara yönelik nefretle ve şiddetle değil her türlü ayrımcılık ve şiddete karşı mücadele ediyoruz.

Bu mücadelenin doğalında işçi, köylü, kadın, Kürt, Alevi, Siyahi, göçmen, mülteci örgütleri gibi birçok dernek, parti, sendika/meslek odası, uluslararası örgütlenmelerle bir araya geliyor mücadele içinde birbirimizi tanıyor ve birbirimizden öğrenmeye çalışıyoruz. Şüphesiz bu her zaman böyle söylendiği ve yazıldığı gibi kolay olmuyor. Farklı ekonomik sınıflardan, cinsiyet kimliği/ifadesi ve cinsel yönelimlerden, uluslardan, kültürlerden, inançlardan/inançsızlık biçimlerinden birçok ezilenin ortak sorunu olan „genel ahlak“ gibi bir soruna karşı mücadele ederken kullandığımız „silahlar“ bazen bir şekilde siper yoldaşlarımızı rahatsız eder. Bu rahatsızlık da bilinçli ya da bilinçsiz olarak farklı şekillerde kendisini gösterir. Genellikle aslında iyi niyetlerle dile gelen bu tür söylemlerin altında da, sisteme karşı mücadele ederken kendi gerici ve sistemle uyum içinde olan yönlerimizle savaşmaktan kaçmamız yatar.

İçinde yaşadığımız ancak bir şekilde bir yerlerinden karşısında durduğumuz bu sistemin, geriliklerinden azade olmamızın mümkün olmadığı ya da bu geriliklerin kendi kendine yok olmayacağı aşikar. Tek bir ezilen sınıfın kurtuluşunun gerçek anlamda mümkün olmadığı da, sistemin her fırsatta can feda kazanılan haklara saldırdığı da öyle…

Bu nedenle de birilerinin emperyalizme karşı attığı bir kurşun, bir çığlık, bir taş, bir slogan, bir öpücük, bir sütyen, bazen bir tokat, bazen de bir göbek… Her ne olursa olsun, ezilenlere her tarafından saldıran bu sistemin herhangi bir tarafına indirilmiş her darbe, ezilenlerin ve dolayısı ile doğanın özgürlüğüne atılan bir adım olacaktır. Tabi ki atılan her göbek, birlikte mücadele ederken tek tek bizlerin de geri yönlerine çarpıp orayı sarsacak, ilerlememize yardım edecektir. Ancak bu çarpmanın bir sonraki aşamada geriliklerimizi yıkabilmesi için ezilenlerin adil, gönüllü ve özgür bir biçimde birlikte mücadeleye inanması gerekmektedir. Aksi takdirde atılan göbeğin çarptığı geri yönümüz yıkılmayacak ve hatta nasırlaşarak egemen sınıfların (ekonomik, cinsel, ulusal, kültürel, inançsal vb. tümü) koruma duvarı haline gelecektir.

„Sisteme karşı diye ahlaki yozlaşmayı da savunacak değiliz ki, kirvem“

Neyin „ahlaklı“ ya da yozlaşmamış olduğu tartışması bir yana birilerinin giydiği ya da giymediği şeylerin, ettiği ya da etmediği dansların kimi, niye rahatsız ettiği meçhul değil oldukça aşikardır. Zira kurmayı hayal ettiğimiz yeni bir yaşam biçimine daha şimdiden birilerinin sadece „farklı olduğu“ gerekçesiyle tehdit olduğunu düşünmek „yozlaşmış“ bir düşünce yapısının ürünüdür. Bugün Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan faşizme şöyle uzaktan baktığımızda dahi bunu görmek mümkündür. İktidar yatak odama kadar girdiyse ve beni katlettikten sonra soyup etimden utanmanızı bekleyecek kadar aptallaştı ve çıldırdıysa; işte o zaman benim tercih ettiğim herşey, iktidarın iktidarını iktidarsızlaştırmaya yarar. İç çamaşırımdan tercih ettiğim yatak örtüsüne, sevişme pozisyonumdan çırılçıplak etime kadar herşey!

Ve ezilmeye karşı sızlanmayı bırakıp ayağa kalktığım anda da iktidarın karşı çıktığı herşey bir silaha dönüşür. Bu nedenle erkin „cıvıklık, ahlaksızlık, gereksiz…“ diye tanımladığı ve aslında kendimiz dışında hiç kimseyi ilgilendirmeyen bu tercih ve seçimlerimiz artık sadece bizi değil bizimle aynı ya da benzer yerlerden herkesi ilgilendiren bir silaha dönüşmüştür.

Peki kim bu erk?

Direkt bir cevap olacak ise „özgürlüğüme (ekonomik, cinsel, ulusal, kültürel, inançsal) kasteden şeyin kendisi erktir.“ Bu bazen kötü bazen iyi niyetli bir patron, polis, ebeveyn, büyük kardeş, şef, başkan, „arkadaş“, komşu ve hatta „yoldaş“ olabilir. (Tırnak içine aldığım „yoldaş ve arkadaş“ kavramları ilk etapta her şekilde „pozitif“ görünse dahi iktidar algısı kendisini günlük hayat ve mücadele içerisinde bu maskelerle korumaya alabilir. Hatta daha „demokratik“ bir biçimde kendisini eşit ve adil görünen ilişkiler içerisinde dahi gösterebilir. Tırnak içine almadığım kavramlar ise küçük ya da büyük iktidar biçimlerini doğalında barındırdığından her zaman ve herkes için tam anlamı ile pozitif olmayabilir)

Bu arkadaşça ya da yoldaşça kurulan egemenlik ilişkisi ise bizler sisteme karşı mücadele ederken sistemin barikatlarımıza soktuğu bir silaha dönüşür. Örneğin siz erkek egemen algının size izin vermediği bir mini eteği ya da elbiseyi belki de ilk başta sadece kendi „ahlaksızlık ya da yozluğunuzdan“ kaynaklı giyersiniz. Sonra bu mini etek kurduğunuz „yoldaşlık“ ilişkileri içindeki iki yüzlü ahlakı teşhir eder ve bir silaha dönüşür. Ancak bu silahın doğru ve stratejik kullanımı konusunda „yoldaşlarınızı“ ikna edene kadar ya da siz bu silahın gücünün farkına varana kadar egemen ilişki biçimleri nedeniyle sistemin silahı haline gelebilir.

Toplumun hassasiyetleri ve ahlakı nedeniyle karşı çıktığımız birşey aslında bir başkasının özgürlük talebi olabilir ve aynı sistem sizi 100 yıl sonra buna sahip çıkarak gerici olmakla suçlayıp, özgürlük düşmanı olduğunuzu iddia edebilir. Işte tam da burada attığı göbeği sistemin kendisini hapsettiği yerler dışında yoldaşlarının veya arkadaşlarının yanında atmayı tercih eden birisinin eylemini sorgularken bizim de yanlış düşünüp aslında farkında olmadan yıllarca sistemi güçlendirmiş olabileceğimizi anlamak gerekir.

Kimdir bu erk ve nedir bu ahlak sorularının cevapları ise tam da burda yatar: „Özgürce göbek atmam kimin özgürlüğüne tacizdir? Kimsenin! Nasıl özgürlük için ölümsüzleşenlere hakarettir kendimi ifade ettiğim bir mini elbiseyi giymek? Öyleyse gerçekten de özgürce göbek atamayacaksam, sizin gözünüzde de ‚ahlaksız‘ olarak kalacaksam ben bu yeni ya da eski düzeni niye isteyim?“

*Hande Kader, trans aktivist, seks işçisi. Katıldığı 2015 Trans Onur Yürüyüşü’nde polis tarafından darp edilerek göz altına alınmış ve bu sırada da direnmeye devam etmiştir. Yürüyüşü ve polis saldırısını çeken medya çalışanlarına „görüyorsunuz ama yazmıyorsunuz!“ diye bağırarak translara yönelik sistematik şiddet ve ayrımcılığın medya tarafından görünmez kılındığına, bu sayede polis saldırılarının desteklendiğine dikkat çekmiştir. Hande Kader, 2016 yılında seks işçiliği yaptığı Istanbul’da bir caddede çalıştığı sırada müşteri kılığında gelen transfobik kişi ya da kişilerce kaçırılmış ve yakılarak katledilmiştir. Cenazesi kayıp ilanı veren arkadaşları tarafından bulunmuş, polis hiç bir çaba harcamamıştır. Aynı şekilde birçok kadın kurumu, insan hakları kurumu, devrimci demokrat kurum „seks işçisi ve trans kadın“ olduğu için Hande Kader cinayetine gereken tepkiyi vermemiş, yine bu tepkisizlik nedeniyle LGBTİ+ aktivistlerinin çabaları ile örgütlenen meclis ziyaretleri ve sokak eylemleri güçlü olmasına rağmen yalnız kalmış ve Hande Kader dosyasında bugüne kadar tek bir ilerleme kaydedilememiştir.

(Devam Edecek) 

51590

Dogmatizmin Eksensiz Çukurunda Yön Aramak-1

Bazıları tarihin önünde yürür, bazıları ise onu yazar. Bazıları ise ilerleyen tarihin ne tarafında yer alacaklarında kararsızdırlar.

Giriş:

Devrimci mücadelenin ve bu mücadele içinde yer alan örgütlerin tarihini yazmak, sınıf mücadelesini ilerletmek ve gelecek kuşaklara deneyimler aktarmak açısından, hiç kuşkusuz büyük bir önem taşımaktadır.

Tarih yazımında, burjuva sınıfı adına tarih yazıcılarıyla işçi sınıfı adına tarih yazıcıları arasında niteliksel bir sınıf varkı vardır ve bu eşyanın tabiyatına da uygundur.

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(4)- Kandil-Yerevan ve Şimdiki Duruşum(5)Dursun Ali Küçük

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(4)-Dursun Ali Küçük

*Şendinli- Xaxurke boğazından yolculuğa ve uzun yürüşüşe başlıyoruz.

Nasıl yaşayacağına karar verenler nasıl savaşacağına karar vermişlerdir!

Sınıf savaşımında devrimci yaşamın rolü ve yeri tartışılmaz düzeyde önemlidir. Ancak bu gerçeklik her zaman yeterince anlaşılmaz. Üzerinde yeterince düşünülmeyen, ciddiyetle durulmayan konuların başında devrimci yaşam gelir. En az dikkat ve ilginin olduğu, en az duyarlılığın gösterildiği, en az sorgulanan yerdir yaşam. Oysa en fazla hata ve zaafların, yanılgı ve yenilgilerin yaşandığı, kendisini gizleyip sakladığı yerdir yaşam. Deşifre edilip sorgulandığında bunun böyle olduğu görülüp anlaşılacaktır.

Psikolojik savaş ve gerilla savaşı karşısında faşizmin propaganda yöntemi üzerine…

2015 yılında savaşın yeniden başlaması ile birlikte faşist Türk devleti daha önceki savaş tecrübesini sentezleyerek yeni bir savaş konseptini devreye soktu. Daha öncesinde karadan gerilla karşısında ciddi bir varlık gösteremeyen Türk ordusu,  bu yeni konseptte teknik ve propaganda ağırlıklı farklı bir tarz geliştirmeye çalıştı. Bu tarzın ürünü olarak kimi başarılı sonuçlar alması, beraberinde oldukça yoğun bir kara propagandaya başvurmasına neden oldu.

Çin Devrimi ve Maoizm -1-

“Ancak uçurumun ağzında mevcuttur böylesi muhteşem bir manzara” , “Yangını ben başlattım”, “Enginleri fethetme ruhuna sahip değilseniz, Marksizm-Leninizm’i öğrenmeye kalkmak çok tehlikelidir.”

BPKD’ni anlatırken kullandığı bu ifadeler Mao Zedung’un devrimi, devrimciliği kavrayışını açıklıkla, yoruma yer vermeyecek şekilde anlatmaktadır.

Kandil Yerevan Yürüşümüz(3)-Dursun Ali Küçük

Yarın Xaxurke ‘den yolculuk başlıyor-Ekim 2004 yılıydı.
Benim yanımda eskiden kullandığım telefon vardı. Cemal arkadaş bizden istemedi. Karasu Xınere'de gelip telefonu almak istedi kabul etmedik. O kadar uzun bir yolculuk için herhangi bir duruma karşı telefon kullanmak gerekliydi.
Yolculuğa çıkmamıza bir gün kalmıştı. Kuryeler hazırdı. Biz hazırdık. Herşey tamamlanmıştı. Xaxurke karargahından ayrılmış, Xaxurke boğazının aşağılarına gelmiştik.

Tüm yaşamını devrimci mücadeleye adayan TKİP Kurucu Kadrolarından Teslim Demir (Sinan) kaybetmenin acısı içindeyiz.

Teslim Demir'i Mayıs 2018 tarihinde yakalandığı akciğer kanseri sonucu 29 Eylül 2018 tarihinde kaybettik. Onu kaybetmenin acısı içindeyiz. Başta TKİP'li yoldaşlarına, dostları ve ailesine baş sağlığı diliyoruz.

Teslim Demir dostumuzu 6 Ekim 2018 tarihinde Almanya’nın Oberhausen kentinde Alevi Kültür Merkezi’nde yapılacak anma töreninin ardından vasiyeti üzerine İzmir'e uğurlanacaktır. Tüm devrimcileri ve ilericileri yapılacak anma törenine katılmaya çağırıyoruz.

Teslim Demir Ölümsüzdür

 

Kara Tren: Charles Aznavour (22 MAYIS 1924 - 1 EKİM 2018) Gül ve Diken

Fransız şansonunun, 20. yüzyıl popunun anıt isimlerindendi. Piaf ve Trenet, Brel ve Sinatra arasında kendi sularında onyıllar boyunca abide gibi durdu, şarkı matematiğinin, hikâye kurgusunun, duyarak okuyuşun derslik örneklerini verdi. Anne tarafından İzmitli (bugünkü sınırlarla Adapazarlı) olan, Türkiye’de özellikle 60'larda, 70'lerde hemen her şarkısıyla çok sevilen ve dinlenen Ermeni Fransız Charles Aznavour, geçmiş ve gelecek, dostluk ve barış, tarih, hafıza ve hakikat için elini taşın altına koymaktan çekinmedi.

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(2)-Dursun Ali Küçük

*Ayrılık ve uzaklık zamanı başlıyor...
PKK'nin değişim göstermesi ve yeni koşullara göre amaç, örgüt, yönetim tarzı, çaılşma tarzı, tüzük ve iç işleyişini düzenlemesi, iç infazlara ve Kürdistani güçlerle arasındaki çatışmalara son vermesi zamanı gelip çatmıştı.
Eskisi gibi yürümek olamazdı. Ama bağımsız-demokratik ve birleşik Kürdistan dan vazgeçmek değil, bunu yeni koşullara göre güncellemek gerekiyordu.
İlk hayalimiz ve bütün Kürtlerin hayali terk edilemezdi.
PKK lideri Abdullah Öcalan Rusyadayken 6. kongredeydik.

“İstanbul’da işçi sınıfı hareketi kuvvet topluyor! Yeni bir fırtınaya doğru”*

3. Havalimanı yapımında çalışan inşaat işçilerinin eylemleri ve ardından 24 işçinin tutuklanması süreç açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi, faşizmin işçi sınıfı ve halka saldırısından doğrudan doğruya etkilemektedir. Bu olgu, rakamlar incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun son yıllara ilişkin yaptığı çalışmalar bu gerçeği göstermektedir.

Birleşik Mücadelenin Olanaklarını Emeğin Dünyasında Aramak!

‘Tek Adam Rejimi’ne karşı devrimci, ilerici ve yurtsever güçler, birleşik mücadelenin olanakları ve sürekliliğine dair verimli, anlamlı tartışmaları sürdürüyor.

OHAL altında, tamamen eşitsiz koşullarda gerçekleştirilen, AKP-MHP ittifakının hile ve devlet terörü ile kazandığı 24 Haziran seçimleri, söz konusu birleşik mücadelenin ne tür olanaklar sunabileceğine ve sahada nasıl bir sinerjiyi açığa çıkartabileceğine ilişkin zengin veriler sundu.

Sayfalar