Perşembe Ekim 22, 2026

Öldürülüyoruz Kirvem! (Ozan Uğur)

Bazen, bağırarak başlamak iyi bir yöntem mi diye düşünürüm. Böyle zamanlarda aklıma hep Hande’nin* 2015 Trans Onur Yürüyüşü’ndeki görüntüleri gelir. Oturup üstüne düşündüğümüzde, Hande’nin gazetecilere „görüyorsunuz ama yazmıyorsunuz!“ diye bağırdığı şeyin, aslında birilerinin „hassasiyetlerine“ uygun bir biçimde yaşamadığımız için insan haklarımızdan mahrum bırakıldığımız olduğunu görürüz. Giydiğimiz kıyafetler, yatakta seviştiğimiz pozisyon, eğlence anlayışımız, bedenimizde yaptığımız/yapmak istediğimiz değişikler, sekse olan arzumuzun oranının ve/veya yönünün aynı/eşit olmayışı, cinsiyet beyanımızın/ifademizin farklı oluşu ya da hiç olmayışı, aşkı algılayışımızın tek eşli ya da tek aşklı olmayışı, aile kavramını normlara uygun yorumlamıyor oluşumuz gibi aslında kendimizden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen tercih ve/veya yönelimlerimizden kaynaklı; toplumsal tefrite maruz bırakılıyor, psikolojik veya fiziksel şiddet görüyor, güvenceli çalışma/barınma/ulaşım hakkımızdan yoksun bırakılıyor, eğitim/sağlık gibi sosyal hizmetlere erişimimiz engelleniyor, sistematik işkenceye uğruyor ve ÖL-DÜ-RÜ-LÜ-YOR-UZ!

Temel insan haklarından yoksun bırakılan herkes gibi de örgütlemek ve mücadele etmek istiyor, bunu da bir şekilde yapıyoruz. Ezildiğimiz yerden kalkıp hayatlarımızı kuşatan bu cendereyi dağıtmak için de olduğumuz „şey“ olarak mücadele ediyoruz. Bunu yaparken de bütün ezilenlerin kurtuluşunun aynı yerden olacağına olan inancımızla sadece LGBTİ+’lara yönelik nefretle ve şiddetle değil her türlü ayrımcılık ve şiddete karşı mücadele ediyoruz.

Bu mücadelenin doğalında işçi, köylü, kadın, Kürt, Alevi, Siyahi, göçmen, mülteci örgütleri gibi birçok dernek, parti, sendika/meslek odası, uluslararası örgütlenmelerle bir araya geliyor mücadele içinde birbirimizi tanıyor ve birbirimizden öğrenmeye çalışıyoruz. Şüphesiz bu her zaman böyle söylendiği ve yazıldığı gibi kolay olmuyor. Farklı ekonomik sınıflardan, cinsiyet kimliği/ifadesi ve cinsel yönelimlerden, uluslardan, kültürlerden, inançlardan/inançsızlık biçimlerinden birçok ezilenin ortak sorunu olan „genel ahlak“ gibi bir soruna karşı mücadele ederken kullandığımız „silahlar“ bazen bir şekilde siper yoldaşlarımızı rahatsız eder. Bu rahatsızlık da bilinçli ya da bilinçsiz olarak farklı şekillerde kendisini gösterir. Genellikle aslında iyi niyetlerle dile gelen bu tür söylemlerin altında da, sisteme karşı mücadele ederken kendi gerici ve sistemle uyum içinde olan yönlerimizle savaşmaktan kaçmamız yatar.

İçinde yaşadığımız ancak bir şekilde bir yerlerinden karşısında durduğumuz bu sistemin, geriliklerinden azade olmamızın mümkün olmadığı ya da bu geriliklerin kendi kendine yok olmayacağı aşikar. Tek bir ezilen sınıfın kurtuluşunun gerçek anlamda mümkün olmadığı da, sistemin her fırsatta can feda kazanılan haklara saldırdığı da öyle…

Bu nedenle de birilerinin emperyalizme karşı attığı bir kurşun, bir çığlık, bir taş, bir slogan, bir öpücük, bir sütyen, bazen bir tokat, bazen de bir göbek… Her ne olursa olsun, ezilenlere her tarafından saldıran bu sistemin herhangi bir tarafına indirilmiş her darbe, ezilenlerin ve dolayısı ile doğanın özgürlüğüne atılan bir adım olacaktır. Tabi ki atılan her göbek, birlikte mücadele ederken tek tek bizlerin de geri yönlerine çarpıp orayı sarsacak, ilerlememize yardım edecektir. Ancak bu çarpmanın bir sonraki aşamada geriliklerimizi yıkabilmesi için ezilenlerin adil, gönüllü ve özgür bir biçimde birlikte mücadeleye inanması gerekmektedir. Aksi takdirde atılan göbeğin çarptığı geri yönümüz yıkılmayacak ve hatta nasırlaşarak egemen sınıfların (ekonomik, cinsel, ulusal, kültürel, inançsal vb. tümü) koruma duvarı haline gelecektir.

„Sisteme karşı diye ahlaki yozlaşmayı da savunacak değiliz ki, kirvem“

Neyin „ahlaklı“ ya da yozlaşmamış olduğu tartışması bir yana birilerinin giydiği ya da giymediği şeylerin, ettiği ya da etmediği dansların kimi, niye rahatsız ettiği meçhul değil oldukça aşikardır. Zira kurmayı hayal ettiğimiz yeni bir yaşam biçimine daha şimdiden birilerinin sadece „farklı olduğu“ gerekçesiyle tehdit olduğunu düşünmek „yozlaşmış“ bir düşünce yapısının ürünüdür. Bugün Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan faşizme şöyle uzaktan baktığımızda dahi bunu görmek mümkündür. İktidar yatak odama kadar girdiyse ve beni katlettikten sonra soyup etimden utanmanızı bekleyecek kadar aptallaştı ve çıldırdıysa; işte o zaman benim tercih ettiğim herşey, iktidarın iktidarını iktidarsızlaştırmaya yarar. İç çamaşırımdan tercih ettiğim yatak örtüsüne, sevişme pozisyonumdan çırılçıplak etime kadar herşey!

Ve ezilmeye karşı sızlanmayı bırakıp ayağa kalktığım anda da iktidarın karşı çıktığı herşey bir silaha dönüşür. Bu nedenle erkin „cıvıklık, ahlaksızlık, gereksiz…“ diye tanımladığı ve aslında kendimiz dışında hiç kimseyi ilgilendirmeyen bu tercih ve seçimlerimiz artık sadece bizi değil bizimle aynı ya da benzer yerlerden herkesi ilgilendiren bir silaha dönüşmüştür.

Peki kim bu erk?

Direkt bir cevap olacak ise „özgürlüğüme (ekonomik, cinsel, ulusal, kültürel, inançsal) kasteden şeyin kendisi erktir.“ Bu bazen kötü bazen iyi niyetli bir patron, polis, ebeveyn, büyük kardeş, şef, başkan, „arkadaş“, komşu ve hatta „yoldaş“ olabilir. (Tırnak içine aldığım „yoldaş ve arkadaş“ kavramları ilk etapta her şekilde „pozitif“ görünse dahi iktidar algısı kendisini günlük hayat ve mücadele içerisinde bu maskelerle korumaya alabilir. Hatta daha „demokratik“ bir biçimde kendisini eşit ve adil görünen ilişkiler içerisinde dahi gösterebilir. Tırnak içine almadığım kavramlar ise küçük ya da büyük iktidar biçimlerini doğalında barındırdığından her zaman ve herkes için tam anlamı ile pozitif olmayabilir)

Bu arkadaşça ya da yoldaşça kurulan egemenlik ilişkisi ise bizler sisteme karşı mücadele ederken sistemin barikatlarımıza soktuğu bir silaha dönüşür. Örneğin siz erkek egemen algının size izin vermediği bir mini eteği ya da elbiseyi belki de ilk başta sadece kendi „ahlaksızlık ya da yozluğunuzdan“ kaynaklı giyersiniz. Sonra bu mini etek kurduğunuz „yoldaşlık“ ilişkileri içindeki iki yüzlü ahlakı teşhir eder ve bir silaha dönüşür. Ancak bu silahın doğru ve stratejik kullanımı konusunda „yoldaşlarınızı“ ikna edene kadar ya da siz bu silahın gücünün farkına varana kadar egemen ilişki biçimleri nedeniyle sistemin silahı haline gelebilir.

Toplumun hassasiyetleri ve ahlakı nedeniyle karşı çıktığımız birşey aslında bir başkasının özgürlük talebi olabilir ve aynı sistem sizi 100 yıl sonra buna sahip çıkarak gerici olmakla suçlayıp, özgürlük düşmanı olduğunuzu iddia edebilir. Işte tam da burada attığı göbeği sistemin kendisini hapsettiği yerler dışında yoldaşlarının veya arkadaşlarının yanında atmayı tercih eden birisinin eylemini sorgularken bizim de yanlış düşünüp aslında farkında olmadan yıllarca sistemi güçlendirmiş olabileceğimizi anlamak gerekir.

Kimdir bu erk ve nedir bu ahlak sorularının cevapları ise tam da burda yatar: „Özgürce göbek atmam kimin özgürlüğüne tacizdir? Kimsenin! Nasıl özgürlük için ölümsüzleşenlere hakarettir kendimi ifade ettiğim bir mini elbiseyi giymek? Öyleyse gerçekten de özgürce göbek atamayacaksam, sizin gözünüzde de ‚ahlaksız‘ olarak kalacaksam ben bu yeni ya da eski düzeni niye isteyim?“

*Hande Kader, trans aktivist, seks işçisi. Katıldığı 2015 Trans Onur Yürüyüşü’nde polis tarafından darp edilerek göz altına alınmış ve bu sırada da direnmeye devam etmiştir. Yürüyüşü ve polis saldırısını çeken medya çalışanlarına „görüyorsunuz ama yazmıyorsunuz!“ diye bağırarak translara yönelik sistematik şiddet ve ayrımcılığın medya tarafından görünmez kılındığına, bu sayede polis saldırılarının desteklendiğine dikkat çekmiştir. Hande Kader, 2016 yılında seks işçiliği yaptığı Istanbul’da bir caddede çalıştığı sırada müşteri kılığında gelen transfobik kişi ya da kişilerce kaçırılmış ve yakılarak katledilmiştir. Cenazesi kayıp ilanı veren arkadaşları tarafından bulunmuş, polis hiç bir çaba harcamamıştır. Aynı şekilde birçok kadın kurumu, insan hakları kurumu, devrimci demokrat kurum „seks işçisi ve trans kadın“ olduğu için Hande Kader cinayetine gereken tepkiyi vermemiş, yine bu tepkisizlik nedeniyle LGBTİ+ aktivistlerinin çabaları ile örgütlenen meclis ziyaretleri ve sokak eylemleri güçlü olmasına rağmen yalnız kalmış ve Hande Kader dosyasında bugüne kadar tek bir ilerleme kaydedilememiştir.

(Devam Edecek) 

51573

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (2.ve 3 bölüm)

Bir doğal muhabirimizin gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümünde Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile 2017 Ağustos’unda Rojava’da ölümsüzleşen halk ordusu komutanlarından Nubar Ozanyan ve geçtiğimiz günlerde bir haber sitesinde yayımlanan darbeci-tasfiyeci güçlerin röportajında yer alan “Rojava güçlerine çağrı”ya yanıt konu edinildi. “Tek cümleyle ifade edecek olursam: Partiye mi darbeciliğe mi katılım?” diyen Siyasi Komiser’in röportajının devamı şu şekilde:(2)

Ölülerinin Üzerine Basa Basa Geliyorlar!

Göçmenler adı verilen; işçiler, emekçiler, toprakları alınmış köylüler, üretim araçları yok edilmiş ya da ellerinden alınmış mülksüzleştirilmişler; evleri başlarına yıkılmışlar, bombalarla yok edilmiş ya da sakat bırakılmış tüm ezilenler, açlığa mahkum edilmişler kararlı adımlarla, haramilerin üstüne üstüne yürüyorlar

Geliyorlar, barikatları, tel örgüleri, denizleri, okyanusları aşarak, önlerine dikilmiş askeri barikatları, ölüm melekleri adı verilen insanlık düşmanı burjuvaziden kendi yarattıklarını, emeklerini, alın terlerini, topraklarını geri almak için geliyorlar.

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (1)

Bir doğal muhabirimiz Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Ortadoğu Bölge Komitesi Üyesi ve Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ve bir halk ordusu komutanı ile röportaj gerçekleştirdi. Elimize e-posta yoluyla ulaşan röportajı üç bölüm halinde yayımlayacağız. İlk bölümde halk ordusunun Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile Proletarya Partisi içerisinde yaşanan süreç, HBDH gibi başlıklar konu edinildi. “Söz eğer gerçeği yansıtıyorsa anlamlı ve değerlidir.

TKP/ML Kadın Komitesi :Kadınlar ve kadın mücadelesi KBDH ile daha güçlü

“Kadın sorunu” olarak tarif edilen cinsiyet sorununa giriş, kadının binlerce yıllık süreçte köleleştirilmesi, sömürülmesi, emeğinin, cinselliğinin, kimliğinin baskı altında tutulması, yok sayılması vs. ile yapılır. Bu elbette doğrudur, ancak eksik bir yaklaşımdır. Zira kadının tarihi (kimi sosyalizm ve demokratik halk iktidarları deneyimlerinde bu zincirlerin belli oranlarda da olsa zayıflatıldığı süreçler hariç) aynı zamanda direnişin, mücadelenin, bedel ödemenin ve ödetmenin de tarihi olarak anılmalıdır.

Ali Asker / İsmail Cem Özkan

Hozat’lı bir delikanlının atalarından duyduğu türkülere yaşadığı çağın ruhunu katarak yeniden üretmesi ile oluşur Ali Asker. Ali Asker devrime inanmıştır, devrimcidir. Bir gün gelecek eşit haklar içinde çok kültürlü bir ülkede yaşama hayalindedir. O Dersim’lidir. Acı ile yoğrulmuştur yakın tarih ve acıyı yaşayanlardan almıştır ağıdın, öfkenin nefesini. Henüz bitmemiş bir sürecin ara kuşağı olarak doğmuştur, zorunlu kalmıştır Elazığ'a göç etmeye. İyi ki de etmiştir, orada öğrenmiş ve yaşamıştır aşık geleneğini.

Mevsimlik işçilik, sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır

Sofrayı zenginleştiren olmazsa olmazlar arasında bulunan, onları tüketmeden hayatın olmayacağı temel yiyeceklerden ekmekten domatese, çaydan patlıcana, pancarından patatesine… üretim süreçlerinde yaşanan sıkıntıların, zorlukların, sömürülerin, ırkçı tehditlerin; saymakla bitiremeyeceğimiz olağanüstü koşullarda yaşam mücadelesi vererek, üretilen besin kaynaklarımızın kimler tarafından toplanarak o sofraya ulaştığını düşündünüz mü acaba?

Onlar mevsimlik işçilerdir!

Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]

Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer.

Kolektif çalışmanın önemi üzerine -1-

Kolektifle yürümenin, örgütlü kişiliğin adıdır kolektif çalışma

Kolektif çalışma, kolektivizm üzerine literatürümüzde haylice bir külliyat mevcuttur. Hatta sekizinci oturumun ana gündemlerinden olan kültürel yozlaşmanın alt başlıklarından birini de kolektif çalışmada yaşanan problemler oluşturuyordu. Ancak bu oturumda merkezi düzeyde önem atfedilen konu hakkında kavrayışımızı sorgulamamız gerektiği açıktır.

Anadilde Birlik-Yerel Seçimlerde Birlik- Dursun Ali Küçük

9 Kürt partsinin anadilde eğitim ve her alanda kullanma ve geliştirme çağrısını ve çabalarını kutluyorum.
Çok isabetli bir adım olarak görüyorum.
Kurmanci ve Kırmanncki'de kesin ve mutlak birlik sağlamalıyız.
Anadilimiz hepimizin, ülkenin ve ulusun dilidir.
Burada ideoloji aranmaz.
Burada amacın nedir diye sorulmaz.
Dilimize sahip çıkmak ve resmi eğitim dil haline getirmek için; hangi görüş ve hangi parti ve hangi aydın ve şahsiyet olursa olsun kayıtsız şartsız üzerinde birleşmeliyiz.
Bunun sağa sola çekilecek bir yanı yoktur.

Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!

Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S.

Emperyalistlerin Ortadoğu’daki siyaseti ve Türkiye:M. USTA

Emperyalistler yalnız 20. yüzyılda çıkarmış oldukları haksız dünya savaşlarıyla insanlığı büyük bir felakete sürüklemedi. Yarattıkları bölgesel savaşlarla, elde ettikleri aşırı karla, ezilen halklar üzerinde kurdukları sınırsız denetim ve sömürü politikalarıyla bu felaketlerine süreklilik kazandırmış durumdadırlar. Yani emperyalistlerin yol açtıkları yıkım, çok yönlü ve kapsamlıdır. Özünde emperyalizm bugün ezilen halklar için her gün yaşanan bir doğa felaketidir. Yaşama dair ne varsa yok ediyor. Dünya zenginliğinin esası bir avuç emperyalist tekelin denetimindedir.

Sayfalar