Cuma Ekim 2, 2026

‘Nenemin Masalları'

Bazı kitaplar sadece içerikleri ile değil, yaratım süreçleri açısından da övgüyü hak eder. Çünkü içerikleri kadar üretildikleri koşulların ağırlığına da direnmişlerdir. 1980 darbesinin en korkunç işkencehanelerinden birine dönüşen Diyarbakır Cezaevi’nde kalan bir tutuklu olarak Serdar Can’ın, 1991 gibi bir tarihte, 1915 Ermeni Soykırımı hafızasını neredeyse ilk defa ele aldığı ‘Nenemin Masalları’ kitabı tam da bu bağlamda övgüyü hak ediyor.

İdam cezasına mahkum edilmiş bu genç devrimci devletin soykırıma yönelik inkar duvarında bir gedik açmayı başardı. Ne mutlu ki, yalan perdesini aralamak isteyen cesur insanlar günden güne çoğaldı. Bu yüzden soykırım inkârına atılan ilk taşlardan birinin sahibi olan Serdar Can ile kitabın yayınlanmasından 24 yıl sonra, kitabın yazılış hikâyesini konuştuk. Hem bu iyi yürekli insanları hatırlamanın sorumluluğundan, hem de onların bu hakikat arayışlarının bize yeni umut patikaları açmasından dolayı...

‘Nenemin Masalları’nın ilk baskısı 1991’de çıktı. Ermeni Soykırımı üzerine yazılan ilk hafıza kitaplarından birisi olabilir. Kitabın hikâyesini anlatabilir misiniz? 

Ermeni Katliamı, 20. yüzyılın dünya çapındaki ilk ve en büyük insanlık kırımı. Bir tarafta ırkçı ve kafatasçı Turancı bir cellatlık, diğer tarafta ise köylüsü, rençperi ve zanaatkârıyla bir halk. İnsanlık düşmanı bir milliyetçi akım, kültürü bin yıllara dayanan, ağası, beyi dâhil çoluğu çocuğuyla bir milleti topraklarından sürüyor. Ülke boydan boya bir insan mezbahasına dönüyor. Her taraf kan, her taraf kıyamet. Atasının, dedesinin topraklarından köpek gibi kovuluyor insanlar. Bir yılan, bir çıyan gibi başı eziliyor insanlığın. Böylesine büyük ve utanç verici bir rezalet varken, ortada bunun edebiyat literatürüne girmemiş olması da aydınlar için ayrıca bir utanç vesilesidir. Bu çok büyük bir eksiklikti. Öte yandan, beni bu konuyu yazmaya iten kişisel hikâyemden de bahsedeyim. Anneannem katliam zamanında yani bizim Kürtlerin ‘qefle’, Türklerin ise ‘tehcir’ dediği olaylar esnasında 13-14 yaşında imiş. Dedemin üçüncü eşi oluyor. Anneannem tam olarak nerelidir bilmiyorum. Yer isimleri de değiştirilince hepten kaybettik izini. Ama Bitlis Ermenilerinden olduğunu söylerdi hep. Ermenice adı Xelat imiş. Daha sonra Rindê oluyor ismi. Dedemle evlendiğinde ise bu defa Ayşe olarak değiştiriyor adını. Orda bu isimde bir dağ da varmış. Çocuk yaşta alıkonulduğu için iyi hatırlamıyordu. Ailesinden zorla alınıp bir adama verilmiş. Bir abisinin duvar ustası olduğunu ve ortağı Kürt usta tarafından öldürüldüğünü söylerdi. Biz sekiz kardeştik ve nenem bizi büyüttü. 1970’te, doksan yaşında iken vefat etti. Ben o zaman on yaşındaydım. Onun Türkçesi yoktu, biz de iyi Kürtçe konuşamadığımız için sağlıklı bir iletişimimiz de olmadı maalesef. Nenem başından geçenleri sürekli anlatırdı, hayal meyal aklımda kalmış bazı şeyler. Bir de o dönemde geleneksel aile ortamında sürekli bu mesele konuşulurdu. Diyarbakır’da hangi ortama girsen mutlaka Ermeni Katliamı konuşulurdu. Kürtlerin bu soykırıma nasıl alet edildikleri anlatılırdı.

İdam cezası almıştım. Her an asılacağımızı düşünüyorduk. Bu Ermeni meselesinin kalıcılaşması gerektiğini düşündüm. Bir tarafım Kürt, bir tarafım Ermeni idi. Bunun toplumsal düzeyde özeleştirisini yapmak gerekir diye düşündüm.

Kitabı yazmanızı sağlayan anneannenizin hikâyesi miydi?

İdam cezası almıştım. Her an asılacağımızı düşünüyorduk. Bu Ermeni meselesinin kalıcılaşması gerektiğini düşündüm. Bir tarafım Kürt, bir tarafım Ermeni idi. Bunun toplumsal düzeyde özeleştirisini yapmak gerekir diye düşündüm. Bu yüzden 1985’ten itibaren hikâyeleri toplamaya başladım. Benim koğuşta Urfalı, Muşlu, Vanlı Kürt arkadaşlarım vardı. Hepsinden çokça soykırım hikâyesi dinledim. Sonra bazı isim ve yerlerin adlarını değiştirerek edebi bir formda kurguladım. Beni yazmaya iten temel neden cezaevinden çıkamayacağımı düşünmemdi. Zaten öleceğim, bari bu konuda bir yazılı belge kalsın istedim. Ermeni toplumuna karşı bir Kürt olarak özeleştiri sunmak istedim. Kitabı yazarken dili ile çok uğraştım. Mümkün olduğunca bir edebiyatçı duyarlılığı ile yaklaştım. Tekrarlardan kaçındım. Kitabı yazdığım esnada aynı zamanda kaçmak için tünel kazıyorduk. Geceleri tünel kazmayla geçiyordu. Gündüz yorgunluğa rağmen ara ara kitabı yazmaya çalışıyordum. Tüneli bitiremeden bizi Adana Ceyhan’a sürgün ettiler. Kitabı orada bitirdim. Zaten 1985’ten itibaren notlar tutmaya başlamıştım bu konuda. 1991’de son haline kavuşturup yayınladık.

Kitabı yazarken Türkiye’deki Ermeni tabusunun farkındaydınız. Bu sizi korkutmadı mı?

Kitap baskıya gittiğinde ölüm orucundaydık. Dedim ki bun son çıkış. Ya bu kitap çıkacak ya da mesele yazılı hâle gelmeden kaybolacak. Ölmeden basılı hâlini görmeyi hayal ediyordum. Kitabı yazarken Ermeni kelimesini doğrudan kullanamazdım. Ceza Yasası’nın 141 ve 142. maddelerinden dolayı bunu yapamazdım. O yüzden kitabı masalsı bir formda kurgulamaya karar verdim. Misal Ermeniler için ‘sarıputseverler’, Müslümanlar içinse ‘yeşilputseverler’ ismini kullandım.

Kitap nasıl basıldı?

1991’e gelindiğinde artık cezaevindeki baskılar kısmen azalmıştı, o yüzden yazdıklarımı dışarıya çıkarmak zor olmadı. Kitabı Umut Yayınevi’ne yolladım, hemen basmaya karar verdiler ama kitap çıktıktan sonra Adnan Özyalçıner’in yazdığı arka kapak yazısı beni çok rahatsız etti. Benden habersiz yapılmıştı bu. Kapakta Türklerin bu katliamda hiçbir rolleri olmadığına dair bir şeyler yazmıştı Özyalçıner. Hâlbuki ben soykırımı planlayan Türk liderlerinin dışında kimseden bahsetmemiştim kitapta. Benim derdim bir Kürt olarak kendi halkımın soykırımdaki rolünün özeleştirisini yapmaktı. 1991’den 2012’ye asker kaçağı olduğum için legal alanda hiçbir etkinliğe katılamadım. Kitabın ilk baskısı hemen bitti, ikinci baskısı 1993’te yapıldı. O dönemde çok fazla sayıda kitabın Fransa’ya gönderildiğini biliyorum.

Hücre arkadaşım kitabı okuduktan sonra hayretle bana ‘Ben burada çektiğimiz işkencelere dair bir kitap okuyacağımı sanırken Ermeni meselesi hakkında bir içerikle karşılaştım. Nasıl kendini bu şiddet gerçeğinin dışına çıkarabildin?’ diye sormuştu.

Kitap çıkınca nasıl tepkiler aldınız?

Genelde olumlu tepkiler aldım. Örneğin hücre arkadaşım kitabı okuduktan sonra hayretle bana “Ben burada çektiğimiz işkencelere dair bir kitap okuyacağımı sanırken Ermeni meselesi hakkında bir içerikle karşılaştım. Nasıl kendini bu şiddet gerçeğinin dışına çıkarabildin?” diye sormuştu. Ayrıca kitap 1991’de çıktıktan kısa bir süre sonra Hrant Dink tesadüfen denk geliyor ve hemen Umut Yayınevi’ni arayarak yazarı ile tanışmak istediğini belirtiyor. Kaç defa arıyor ama yayınevi benim örgütsel faaliyetlerimden dolayı bilgi veremiyor kendisine. Daha sonra bana bu durum aktarıldı. Bir gün Beyaz Adam Kitabevine gittim, Hrant’la tanıştık orda. Sonra bir gece Kör Agop Meyhanesi’nde Hrant, Margosyan ve diğer bazı arkadaşlar ile oturduk. Dostluğumuz Hrant katledilene kadar da devam etti. 

Kitabın içeriği ile ilgili kısa bir soru sormak istiyorum. Son yıllarda tanıklıklara dayanılarak yazılan kitaplardan farklı olarak öne çıkan birkaç farklı tema var çalışmanızda. Örneğin tüm hikâyelerde kıtlık, merkezi bir tema olarak öne çıkıyor. Ayrıca komitacılık ve kırsal bölgelerdeki Ermeni direnişlerinden de bahsediyorsunuz. Bunlar dinlediğiniz insanlardan duyduğunuz şeyler miydi?

Anneannem kıtlık zamanını hep söylerdi. Ayrıca annem de İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan kıtlıktan sürekli bahsederdi. Sıradan insanların soykırıma yönelmesinde kıtlığın önemli bir etkisi olduğu izlenimine kapıldım, o yüzden kitapta da işledim bunu. Komitacılık ve yerel direniş konusunda ise genelde şöyle bir yaklaşım vardı: Sanki bundan bahsedilse Ermeniler haksız görülür gibi bir korku vardı ama ben böyle düşünmüyorum. Her halkın örgütlenme ve kendi bağımsızlığını talep etme hakkı vardır. Her örgütlenen halkı soykırımdan geçirmek, soyunu mu kurutmak gerekiyor? Örgütlenmenin ve zulme direnmenin ne kadar doğal ve evrensel bir hak olduğunu vurgulamak için komitacılıktan ve yerel düzeydeki küçük direnişlerden bahsetmeyi tercih ettim.

Sizin kitabın basımı üzerinden 24 yıl geçti. Bu alanda ciddi bir sözlü tarih ve hafıza literatürü oluştu. Kürtlerin 1915’e dair yaklaşımları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kürtlerin 1915’teki rolleri ile ilgili bugüne kadar konuştuğum hiçbir Kürt ile ihtilafa düştüğümü hatırlamıyorum. Hiç kimse Kürtler haklıydı gibi bir savunmaya girişmedi. Herkes bir soykırım yaşandığını düşünüyor ve bununla yüzleşmek için çaba sarf ediyor. Bugün de Kürtler dünyanın demokrasi bayraktarlığını üstlenmiş konumdalar. Bu noktada Ermeni Soykırımı’na yaklaşımları da onları daha fazla sempatikleştiriyor dünyanın gözünde.

Kitabın baskısı uzun zamandır tükenmiş durumda. Yeni baskısını yapmayı düşünüyor musunuz?

Evet. Bazı ufak tefek düzenlemeler yaptıktan sonra kitabın üçüncü baskısını yapacağız. 

Serdar Can kimdir?

1961 doğumluyum. Babam 1920’lerin başında Kulp ilçesinin Araşka köyünden Amed’e göç etmiş. Amed’de büyüdüm. 1976’da politika ile ilgilenmeye başladım. Önce TKP ile tanıştım. Sonra Doktor Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi ile ilişkilendim bir süre. 1978’de Ankara’daki eğitimime ara verip Diyarbakır’a döndüğümde İbrahim Kaypakkaya’nın eserleriyle tanıştım. Kürt sorununa bakışı beni derinden etkiledi, hele Kemalizm tahlillerini okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Kemalist devlet ideolojisiyle ‘eğitim’ görmüş biri olarak ve katıldığı diğer ‘sol’ hareketler içinde de Kemalizm konusunda pek de matah bir şey duymamış biri olarak ‘Kemalizm eşittir faşizm’ formülüyle karşılaşınca adeta abandone oldum. 1970’lerde 23 yaşlarındaki biri nasıl bu tahlilleri yapabilmişti? Cumhuriyet tarihini ve Kürt ulusal hareketlerini ince detaylı ve doyurucu açıklamalarla anlatmıştı. Böylece İbocu oldum. Yine o dönem için hem Kürt meselesinin çözümü hem de Türkiye’deki devrimci kurtuluş açısından bana en yakın hareket oydu. 1978’de örgütün aktif bir militanı oldum ve 94’e kadar da devam etti bu. 1980 darbesinden önce gerilla faaliyetlerine başlamıştık. Amed’de ilk gerilla birliği TİKKO’nun idi. 1979-80’de Hazro bölgesinde gerilla faaliyetleri yürütmeye başladık. Darbeden sonra Hazro’da girdiğimiz bir silahlı çatışmada iki arkadaşım hayatını kaybetti, ben yaralı olarak askerin eline geçtim ve Ocak 1981’de TKP-ML/TİKKO davasından cezaevine girdim. 1983’te idam cezası aldım. 1991’de Özal affı ile idam cezası almış ve on yıldan fazla cezaevi yatmış kişiler bir defaya mahsus serbest bırakıldılar.

61188

J.STALİN,S.MÜSLÜM VE TÜRKİYE'DEKİ...

Faşist Türk devletinin 'Zeytin Dalı Harekatı' adını koyduğu Afrin işgal girişiminin bu gün 12. günü.Faşist Türk devleti uçaklarla, obüslerle, tanklarla Afrin'i bombalıyor .Afrin'de bir  katliam gerçekleştiriliyor,siviller ölüyor.Bombalanan binaların  yıkıntılarından çocuk,kadın cesetleri çıkarılıyor.Bu güne değin yapılan bombardımanlarda 17 si çocuk 51 kadın olmak üzere onlarca sivil yaşamını yitirdi.Yüzlerce yaralılar var.

Avrupa’da halk kültürünün izini sürmek-Özden Çiçek

Genel bir tarifle, bir toplumun tarihsel süreç içinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi özelliklerin bütününe kültür denir. Halk kültürü ise halkın ortak olarak kuşaktan kuşağa sözlü ve yazılı olarak aktarılmış ürünlerin tümünü içerir. Dolayısıyla masallar, deyimler, halk ezgileri ve çalgıları da halk kültürünün öğeleri arasında yer alır.

Rojava devrimi, Nubar’ın şehadeti ve Ermenilere bıraktığı miras

Kürtler ile Ermenilerin tarihsel olarak ortak bir yanları vardır. Her iki toplum da tarihlerinin uzun bir sürecinde ilhakçı devletlerin işgali ve şiddet-i cebri altında kalırlar. Ortaçağın feodal-fetihçi Osmanlı İmparatorluğu, İran (Fars, Safevi vb. İmparatorluklar), Çarlık Rusya’sı gibi devletler Kürtler ve Ermenileri baskı ve tahakküm altında tutarlar. Bu baskı ve tahakküm ortaçağ gericiliğinin 20. yüzyıl ardılları olan TC, İran, Irak, Suriye gibi devletler tarafından da günümüze değin uygulanır.

Proletaryanın Halini Yok Sayarak Siyaset Oluşturamazsınız

Yine dergilerin kimlere ulaştırılacağına dahil sözler.

Yine faaliyetçilerin nasıl olacağına dahil ahkam kesenler.

Sınıf başkanlarının akıllı, çalışkan, tuttuğunu koparan olması gerektiği düşüncesinin paylaşıldığı bir sınıfta kaç proletarya da bu kriterlere uyduğunu söyleyebilir bilmem.  

Zaten bir türlü de anlamamışımdır bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan bu insanlarda çoğunluğun ne aradığını ne beklediğini.

Sonuçta seçtikleri ne kendilerinin hissettiklerini hissedebilecek ne de kendilerini anlayabilecek biri olacak.

Emperyalist saldırı ve işgale karşı sınıfsal dayanışma güçlendirilmelidir

“Biz Türkiye için kafi derecede büyüdük, iki derece büyük geliyoruz artık”1

Bu söz, Türkiye ekonomisinin %10’nundan fazlasını elinde tutan ve dünyanın ilk en büyük 500 tekeli içinde yer alan Koç Holding onursal başkanına ait. Bu büyüme salt Koç Holding’e özgü olmayıp, genel olarak Türk sermayesine özgü bir büyümedir.

Ali Türker Ertuncay: “Tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır”

“Bir TKP/ML Sanığının Günlükleri: Görülememiştir” isimli kitabın yazarı Ali Türker Ertuncay ile hem kendisi, hem kitabı hem de geçtiğimiz günlerde Proletarya Partisi şehidi olarak sahiplenilen Haydar parti isimli Murat Bileydi’ye dair konuştuk.

Lise yıllarından beri yazı yazmakla arasının iyi olduğunu söyleyen Ertuncay’a ilk olarak bu kitabı yazmaya onu iten nedenleri sorduk. Ertuncay kitabın macerasını şöyle anlattı:

Efrin Türk İşgaline Direniyor ve Dünyaya Ders Veriyor-Dursun Ali Küçük

*Oyyy Efrin. Bir avuç kahramanların yurdu.

Zeytinlerin bol olduğu bir kent...

Şimdi iki yüzlü davranan batı dünyasına ders veriyorsun.

Başta TC işgali olmak üzere Rusya,İran ve Suriye Esad rejimine karşı direniyorsun.

Dünyanı önemli bir kısmı “endişeli”.

AB endişeli....

ABD endişeli....Bir an önce operasyon bitsin diyor.. Türkiyenin kaygılarını anlıyorlarmış...

İran: Hameney’in asker başdanışmanı “Efrin YPG işagalinde” diye buyurmuş, ama Esad a biat etmeliymiş...

OHAL ve KHK’lerle tırmanan faşizm

İlan edilen OHAL (Olağanüstü Hal) ve uygulamaya konan KHK’ler (Kanun Hükmünde Kararname) ile devletin baskıları en üst düzeye tırmandırılmıştır. Cumhurbaşkanı tarafından alınan kararlar hiçbir işlem görmeden yürürlüğe girmektedir. Bunun sonucu -burjuva normlara göre bile Türkiye’de yeterince uygulanmayan- devletin yasama, yargı ve yürütme kurumlarının özerkliği tümden lağvedilmiş ve hiçbir fonksiyonu kalmamıştır. TBMM iyice etkisizleştirilmiş, formalite bir konum almış, mahkemeler doğrudan cumhurbaşkanının talimatlarına göre karar alan “kurum” haline dönüşmüştür.

30. Ölümsüzlük Yılında MANUEL DEMİR/ՄԱՆՈՒԵԼ ՏԷՄԻՐ Yaşıyor! Partizanlar yaşıyor! (1)

Manuel Demir’i 30. ölümsüzlük yılında saygıyla anıyoruz. Bu vesileyle Ermeni Fedailer adıyla başlattıkları ve hayatlarını Ermeni halkının davasına adadıkları, bugün ise Partizan hareketine dönüşerek devam eden mücadelede sayısız Ermeni devrimciler Hrantlar, Hayrabetler, Armenaklar, Yalımyanlar, Ozanyanlar ve Manueller’i de anıyor ve aradan yüz yıl geçmiş olsa da bu mücadelenin devam edeceğini belirtiyoruz.

Suriye, PYD ve Marksist Tutum – 2 – Yetiş Çakıroğlu

Başlarken şunu belirtmekte fayda var: Bu yazı, bir ulusal hareket eleştirisi değildir; aslında kendini marksist olarak tanımlayanlara yöneliktir.

TKP/ML-(YDK) Faşist Türk ordusunun Efrin işgaline karşı her alanda protestolarımızı yükseltelim! Efrine sefer olsada zafer olmaz!

İşgalci faşist Türk ordusu haftalardır iç kamuoyuna yönelik yaptığı propagandayla işgal için zemin hazırladığı Efrin'e 20 Ocak 2018 tarihinde binlerce asker, yüzlerce tank ve ağır silahlarıyla girdi. AKP'nin İşgal harekatına diğer faşist odaklar MHP ve CHP de tam destek verdi. Bu, aynı zamanda “Yenikapı ruhu”nun yeni bir versiyonu “Milliyetçi Cephe”nin savaş ayağının da oluşturulmasıdır.

Sayfalar