Cuma Eylül 18, 2026

Ali Türker Ertuncay: “Tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır”

“Bir TKP/ML Sanığının Günlükleri: Görülememiştir” isimli kitabın yazarı Ali Türker Ertuncay ile hem kendisi, hem kitabı hem de geçtiğimiz günlerde Proletarya Partisi şehidi olarak sahiplenilen Haydar parti isimli Murat Bileydi’ye dair konuştuk.

Lise yıllarından beri yazı yazmakla arasının iyi olduğunu söyleyen Ertuncay’a ilk olarak bu kitabı yazmaya onu iten nedenleri sorduk. Ertuncay kitabın macerasını şöyle anlattı:

“Görülememiştir’in üzerine oturduğu günlükler Sultanahmet Cezaevi’nde tutuklu olduğum dönemlerde tuttuğum günlüklerdi. Günlükleri kâğıt mendilin ince yapraklarına yazdığım için okumak çok zor oluyordu. Günlükleri ilk toparlama denememde mendillere yazdığım notları okumakta çok zorlandım. Sağlık sorunları girdi araya, vazgeçtim. En kötü ihtimalle geleceğe yönelik arşiv olarak, kayıt olarak bir kenarda durur diye düşünmeye başladım. Daha sonraları günlüklerden bağımsız olarak geçmişimi yazmaya başladım. Geçmişimi yazmaya başlamamla beraber çevrem ve arkadaşlarım günlüklerden de faydalanmam gerektiğini ve yardımcı olabileceklerini söylediler. Günlüklerin fotoğrafları çekildi. Arkadaşlarımın yardımı ile günlüklerimi okumak daha kolay bir hale geldi. Çalışma tamamlandığı zaman çalışmam Görülememiştir kitabına dönüştü.”

“Kitabınızı yazdıktan sonra okuyanların tepkileri ne oldu?” sorusuna “Kitabı ilk okuyanlar kendi yakın çevrem oldu. Bu kayıtların tutulup, kitaba dönüştürülmüş olması güzeldi. Bu sebeple aldığım tepkilerin olumlu olduğunu söyleyebilirim” diyen Ertuncay’a kitapla ilgili sorularımız bitmemişti. Merakla ve art arda sorduk:

“Tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır”

- Kitabı yazmaya başladığınız dönem herhangi bir hedefiniz var mıydı? Varsa hedeflerinize ulaşabildiğinizi düşünüyor musunuz?

- Geleceğe yönelik hedeflerim vardı. Ben bu kitabı tarih kayıt altına alınsın, araştırmacılar için belge olsun, genç nesiller geçmişimizi öğrenmek isterlerse onlar da öğrensinler diye yazdım. Eğer bizler kendi yaşadıklarımızı anlatmasaydık bizim adımıza bunları başkaları yazacaktı. Bizim çevremizde kitap yazma veya anıları yazma alışkanlıkları pek yok. Yanılmıyorsam 2 kitap var Görülememiştir’den önce yayınlanan. Yıllarımızı verdiğimiz ve önemli bedeller ödenen bir sürecin kalıcı olarak belgelenmesini önemli görüyorum.

- Kitabın olay örgüsünü ve dilini nasıl belirlediniz?

- Anımsadığım kadarıyla doğduğum tarihten kısa özetler vererek politikleştiğim dönemlere kadar hızlı bir aktarım yaptım. Kitabın dili için ise özel bir çaba sarf ettiğimi söyleyemem. Bir şeyler yazarken oturttuğum bir dildi. Muhtemelen yazmaya başladığım dönemden bu yana bende oluşan yazma diliydi. Cezaevinde tuttuğum günlüklerde ve uzun mektuplarda da aynı dili kullandığım görülebilir.

- Son olarak kitabınız ile ilgili ne söylemek istersiniz?

- Belki kitabımdan hareketle bellek konusuna biraz değinmek gerek. Tarihe nasıl bakmamız gerektiğini düşünmemiz gerek. Geçmiş süreci anımsıyorum, geriye dönük olarak ya romanlar yazıldı ya da mahkeme dosyaları, iddianameler yazıldı. Kişisel anı kitapları 12 Eylül sürecinde de pek yaygın değildi. Çeşitli siyasal çevrelerden arkadaşlar bu işleri yaptılar. Yapmakta da iyi ettiler. Bu yazılan anı kitapları neden yazılıyor konusuna tekrar dönmekte yarar var. Şöyle düşünüyorum, tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır. Buradan hareketle ortaya dökmemiz gerekiyor bu bellekleri. Bazı anı kitapları var örneğin, geçmişe dönüp “askerlik hatıralarını” anlatıyor tabiri caizse. Bu çok da yararlı bir şey değil. Herkesin kendine göre anıları vardır. Bunlar, aynı dönemi, aynı yılları yaşamış insanların yazdıklarını okuyup geri dönüp gülüp ağlayabilecekleri belgeler olabilir. Ama bununla sınırlı kalır. Bir başka şey de, o yıllarda savunduğumuz tezler var. O yıllarda yapılanlar var. Tutarlılık tartışması yürütmek. Geçmişte savunulanlar ile yapılanların muhasebesini yapmak gerek yani. Sonuç olarak, geçmişi geleceğe taşımak gibi bir kaygı varsa, o geçmişte kalmış bir dönemi açığa çıkarmak doğrultusunda işe yarar. Söylemek istediğim son nokta ise, o dönemlerde savunduğumuz tezler vardı. O tezler hayatla ne kadar örtüşüyordu? O gün savunduğumuz tezler bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde hâlâ yaşamla örtüşüyor mu? Bu belki, geçmişi geleceğe taşıma dediğim meselenin sonuç noktasıdır. Bunlara; anılara ve anlatılanlara böyle bakmak gerek.

Örnek vermek istiyorum: 1 Mayıs 77’deki Taksim katliamı. Bunu şöyle anlatabilirsiniz. Türkiye’nin her yerinden toplandık, her şey çok güzelken birden kurşunlar patladı. Şu arkadaşım yaralandı vs. Diğer anlatım tarzı ise o gün orada ne olduğunu anlatırsınız ve yaşanan olayın politik yanını irdelersiniz. O gün orada olan bitenin politik yanına bakmazsanız, burada bizim ne eksikliğimiz var, katliamın amacı neydi gibi sorularını irdelemezseniz, bugünkü nesillere pek bir şey bırakmazsınız. Yazdıklarınızın aynısı zaten internette bulunabilen şeyler. İnternette bulamayacağınız şeyleri, cevabı verilmemiş soruların cevaplanması gerek. Anıları anlatmak için beni dürten esas mesele budur. Bazı anı kitapları okudum, çok şey yazmışlar ama okura pek bir şey verdiğini söyleyemem. Bugün bizim yaşımız 60’ı aştı. Bu yaşlarda ve bu tecrübelerdeki insanların yeni nesillere veya araştırmacılara sunacakları veriler olması lazım. Aksi takdirde çok işe yaramaz.

“Kadıköy Maarif Koleji’nden Cemil Oka, Murat Bileydi çıktı”

- Faaliyet yürüttüğünüz dönemde devlet eliyle katledilen ve şimdiye kadar isimleri veya mezarlarının nerede olduğu bilinmeyen isimler var mı?

- Benim faaliyet yürüttüğüm dönemlerdeki cinayetler pek faili meçhul sayılmaz. Yasal boyutu ile katiller bulunamasa bile genelde failler belli idi. Sivil faşist güçlerce de katledildik. Yahut çatışmalarda kaybettiğimiz isimler oldu. 90’lı yıllarda yaşanan faili meçhullerden farklıydı bizimkiler. Bizdekilerde failler belliydi. Öyle bir şansımız(!) vardı.

- Son olarak, geleneğimiz her Ocak ayının son haftasını devrim ve komünizm şehitleri haftası olarak kabul eder ve bu bağlamda anma etkinlikleri gerçekleştirir. İçerde ve dışarda zorlu bir süreç yaşadığımızı da düşünürsek devrim şehitleri ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Öncelikle şehit kavramından bahsetmek istiyorum. “Şehit” sözcüğüne kendi inançları doğrultusunda mücadele edip bu inançlar doğrultusunda kaybettiğimiz arkadaşlarımız olarak bakıyorum. Elimizde iyi yaşamak için olanaklarımız bulunduğu halde halk için bir şeyler yapmak için mücadele ettik. Bu uğurda çok bedeller ödendi ve ödenmeye de devam ediyor. Örneğin ben, Kadıköy Maarif Koleji’nde okudum. O okuldan çıktıktan sonra iyi bir yaşamı elde etmek için çok fazla çaba sarf etmenize gerek yoktu. O okuldan Cemil Oka, Murat Bileydi çıktı. Murat Bileydi tam anlamıyla bir faili meçhuldü. Murat’ın bedenini bile bulamadık. Yine 1 Mayıs Mahallesi’nde ölen 9 kişi vardı. Orada sadece o mahalleden insanlar yoktu. Keza hayatını kaybedenler arasında mahalle halkından olmayan insanlar vardı. Yani başka insanlar için uğraşan, didinen ve bu nedenlerle hayatını kaybeden insanlar vardı. Bu ciddi bir emek ve can bedeli verilen bir mücadeledir. Kaybettiğimiz bütün arkadaşlarımızın önünde saygıyla eğilmek gerekiyor.

“Gebze’nin bir karanlık köşesinde kaybettik güzel Murat’ımızı”

- Murat Bileydi için tam bir faili meçhuldü dediniz. Bize Murat Bileydi’nin kendisini anlatır mısınız?

- 18 Mayıs 1978 günü Murat’la beraber müzik odasına girip herkes dersteyken yaklaşık beş dakika İbrahim Kaypakkaya’yı anlatan bir anons yaptık. Murat kapıyı tutarken ben mikrofonda konuşuyordum. Okul sessizlik içinde beni dinlemişti. Sonra bizi disipline verdiler. “İkimiz de sevdiğimiz biriydi. İşkencede öldürüldü. Herkes bilsin istedik’’ gibi siyasi bir savunu verdik. Murat da benim arkamdan okulu bırakmıştı. İdare çaresizdi. Okulu bırakmıştık ama kayıtlarda öğrenciydik. Sonunda kendilerini hep iyilikleri ile hatırlayacağımız Erdoğan ve Atagün hocaların girişimiyle, “suçunu itiraf etme” gibi hafifletici bir sebep bulunarak bir hafta uzaklaştırma cezası vermekle yetinmişlerdi.

Eylemi birlikte yapıp okuldan beraber uzaklaştırıldığım Murat Bileydi arkadaşımız 1980 yılından beri kayıp. Başka türlüsü mümkün görünmediğinden, öldürüldüğünü düşünüyoruz. Murat da benim gibi kısa bir zaman aralığında kaybolmuştur. Nasıl benim için “Öldürülüp bir çukura atılmıştır’’ rahatlığı sergilenmişse, aynı şekilde Murat içinde o rahatlık sergilenmiştir. Üstelik Murat için daha da fazlası yapılmış ve olay “Burjuva babasının yanına gitmiştir” tarzı sözlerle geçiştirilmeye çalışılmıştı.

Adını koyalım Murat, ailesinin maddi olanaklarına karşılık önce devrimci olmuş sonra ise parti saflarında mücadeleyi tercih etmiştir. Devrimciliği yoksulluktan ve zorunluluktan kaynaklı değil tamamen iradi bir tercihti. Bu tavır alkışlanacağına, burjuva denerek küçümseme yoluna gidilmiştir. Murat kaçırılarak öldürülmüş yine de kendisini partiye kabul ettirememiştir. Çünkü partinin yitirdiklerimiz listesinde ne adı anılmakta ne olaydan bahsedilmektedir. Doğrudur, bir umutla hep ölmediğini umduk biz Maarifliler. Ama üzerinden yıllar geçti. Doluya koyduk olmadı boşa koyduk dolmadı. Ne yazık ki Murat yok… Murat’ın kaçırılıp öldürüldüğüne dair en ufak bir şüphem bile kalmadı. Bunca yıla rağmen Parti belgelerinde de bir militan olarak kaçırıldığı veya öldürüldüğünün kaydı yok.

Murat Gebze örgütünde çalışıyordu. Ben ise o yıllarda tutukluydum. İtiraf etmeliyim ki, ilk duyduğum andan itibaren “acaba” kuşkum ve umudum hep varolageldi. Ama artık eminim. Maarifte yetişmiş ve göğe kanatlanmışların içinde Murat da var. Gebze’nin bir karanlık köşesinde kaybettik güzel Murat’ımızı.

54410

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Misafir yazarlar

ALEVİLERİ İSTİSMAR ETMEKTEN VAZ GEÇİN, SAMİMİYETLE LAİKLİĞİ TALEP EDİP SAVUNUN!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir etkinlik vesilesiyle, şöyle demekte: “(…) Cemevleri ile ilgili taleplerimiz yıllardır ortadayken, bir yanda bu ülkede anayasaya göre her yurttaş eşitken, Sünni bir yurttaşın ibadethanesi camilerin her ihtiyacı karşılanırken, aynı vergiyi ödeyen; vergi verirken eşit ama hizmet alırken eşit olmayan Alevi yurttaşlarımızın ibadethaneleri Cemevleri, devlet nezdinde ibadethane kabul edilip, camiye ne yapılıyorsa Cemevine de  aynısı yapılacağı güne kadar bu talebinizin sonuna kadar arkasındayım.” (T24, 21.07.2024)

Kendi topraklarında özgür yaşayamayanlar (Nubar Ozanyan)

Nasıl bir adalet, nasıl bir vicdandır ki yüzyıldır Kürtler kendi topraklarında özgür yaşayamıyor? Nasıl bir kara zulümdür ki, on binlerce gerilla canını feda etmesine, on binlerce tutsak kör hücrelerde ömür çürütürcesine özgürlüğe ellerini uzatmasına karşın karanlık iş başında kalmaya devam ediyor? Ve yüz yıldır Kürt halkı bunca büyük bedel ödemesi karşısında sanki bir şey olmamış gibi duran Devlet, utanmadan elini “kardeşlik” adına DEM’e uzatıyor? Tarihte böylesine aymaz bir düşman görülmüş mü?

Nobel Ekonomi Ödülleri Hangi "Bilimsel" Buluş İçin Verildi?

Emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumdan liberal ekonomistler, liberal entellektüellerde memnun değiller. „Eşitsizlikler“ büyümüş, „doğanın tahribatı alarm“ veriyormuş, „demokrasiler“ gerilemiş, „ekonomiler teknolojik gelişmelerin gerisinde“ kalıyormuş. „ekonomik büyümeler yavaşlamış“ vs. vs. En büyük buluşu 2005-2006'dan beri dünyada „demokrasi“lerin gerilemesiymiş.

SAVAŞA AKTARILAN PARA, EMEKÇİYE YAŞATILAN YOKSULLUĞUN BAŞLICA NEDENLERİNDENDİR!..

“Çözüm sürecinin en önemli sonuçlarından biri de kesinlikle ekonomik göstergeler, ekonomik nedenler olacaktır. Yapılan bir hesaplamaya göre, terörün Türkiye’ye son 29 yıldaki maliyeti yaklaşık 300 milyar dolardır. Çözüm süreciyle birlikte canları tehditten kurtardığımız kadar, ekonomiye de can suyu olacak yeni bir dönemi, yeni bir süreci başlatmış olacağız.”

“Filistin’de direnişin bir yılı ve Bahçeli’nin sözleri”(Deniz Aras)

7 Ekim Aksa Tufanı hamlesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Bu süre içinde Ortadoğu, emperyalistlerin askeri, siyasi, lojistik ve istihbarat desteğiyle adeta bir koçbaşı olarak işlevselleştirdikleri Siyonist İsrail tarafından kan gölüne çevrildi.

İmha ve İnkar Politikalarına Karşı Direniş Sürüyor

Türk devletinin kuruluş süreci aynı zamanda Kürdistan coğrafyasında imha ve inkâr politikalarına sistemlilik kazandırma sürecidir. “Tek vatan, tek bayrak, tek millet” söylemi bu ırkçı, inkârcı politikanın en açık ve özlü ifadesidir.

Ve aynı zamanda bir devlet politikasıdır. Dolayısıyla Kürt coğrafyasına dönük saldırıları dönemsel görmek veya kimi burjuva partilerinin izlemiş olduğu politikalarla açıklamaya kalkmak yanılgılı bir tutum olur.

3. Dünya Savaşı riski hâlâ “güçlü olasılık” mı yoksa artık “kaçınılmaz akıbet” mi?

Son bir yılın ve ama özellikle de son ayların olguları öyle gösteriyor ki 3. Dünya savaşı artık sadece “güçlü bir olasılık” olarak değil; “kaçınılamaz bir akıbet” olarak ele alınmayı gerektiriyor. Bu hızlı tırmanış ise esasen şu iki ana etmen üzerinden yaşanıyor: Birinci etmen Rusya-Ukrayna Savaşı iken; ikinci etmen ise İsrail saldırganlığının tırmandırdığı savaştır.

Önderlerin Ardından… (Nubar Ozanyan)

Kafkaslar’ın en ileri devrim beyni ve en güçlü çarpan sosyalist yüreği, zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışan Ermeni halkının yetiştirdiği en kalifiye önder kadrolardan olan ISTEPAN ŞAHUMYAN’IN başına gelenler bütün Sovyet devrim önderlerinin başına gelenler gibi oldu. Yok sayılmak, yaşanmamış kabul edilmek, itibarsızlaştırılmak, unutturulmak, nefret, işçiler ve ezilen halklar için yaptıkları büyük fedakarlıklarının ters yüz edilmesi, kahramanların hain olarak tanıtılmaya çalışılması kötülüklerin en büyüğüdür. Acıların en derinidir.

Emperyalizm Üzerine Notlar-7

Yarı-Sömürgeciliğe“ Sığnan Sosyal Şovenist Teoriler

Başka ülkelerin işçi ve emekçilerini sömüren bir ülke yarı-sömürge olamaz. Eğer bir ülke içinde yüksek düzeyde tekelleşme gerçekleşmişse, başka ülkelere sermaye ihraç ediyor, oralarda yatırım yapıyor, işçi çalıştırıyor, maden ocakları açıp işletiyor, banka açıp mevduat topluyor, kredi veriyorsa ve  bu ülke, ML literatürde, kapitalist sistem içinde  emperyalist bir ülke olarak adlandırılır.

Düşünüş ve Hareket Tarzında Devrimcileşmek

Kürt ulusuna, diğer azınlık milliyetlere uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarına karşı sessiz kalıp harekete geçmemek, özünde işçi ve emekçilerin birliğine, ortak yürüyüşüne zarar vermektir. Dolayısıyla bu yönlü yapılan çağrılara kayıtsızlık ya meselenin özünü yeteri kadar kavramamaktan ya da bu demokratik istemlere karşı samimi bir tutum sergilememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü samimi bir birlik istemi, ortak mücadele anlayışı Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını savunmayı, bu yönlü yapılan tüm saldırılara karşı net bir tutum almayı gerekli kılmakta.

Bay Özkök gibilerinin vicdan muhakemesi

Ertuğrul Özkök; “Akıl ve vicdan Orta Doğu’yu terk etti. Geriye sadece fanatizmi bıraktı.” Sözleriyle, kendince bir durum tespiti yapıyor. Ve “Hadi artık soralım” diyerek, T24’deki yazısında soruyor: “Orta Doğu’yu kim harabeye çevirdi; İsrail F-35’leri mi, Hizbullah Fadi füzeleri mi?” (25 Eylül 2024)

Sayfalar