TARİHİN ÖNÜNDE YÜRÜMEK…
TARİHİN ÖNÜNDE YÜRÜMEK…[1]
Yusuf KÖSE
Kitle mücadeleleri, Marksistlerin sınıf mücadelelerini geliştirme, ilerletme ve başarıya ulaştırmaları için öğrenme okulları ve aynı zamanda teorinin sınandığı büyük bir deneme alanıdır. Çünkü doğru politikalar kitlelerin sınıf mücadelelerinin imbiğinden süzülerek elede edilir. Tarihin en büyük devinimleri kitle hareketleriyle ortaya çıkar ve bu hareketlerle ilerler ya da geriler. Bu hareketler tarihin öznesi olduğundan, Marksitler de bu hareketlerden öğrenerek onların önünde yürüyebildikleri zaman o hareketlere yön verebilirler.
Sınıf hareketlerinin ülke içindeki yerini, yönelimini ve temel kaynağını doğru saptamak Marksistler açısından tarihin önünde yürümenin olmazsa olmazlarından biridir. Özellikle işçi sınıfı partilerini açısından varoluşlarının nedenlerini yerine getirebilmeleri ve tarihi rollerini oynayabilmeleri açısından bunu saptama önemlidir.
Türkiye’deki son 50 yıllık sınıf mücadelelerini belirleyen temel etkende emek-sermaye çelişkisi olmuştur. Egemen sınıflar arasındaki çatışmalar olsun, ezen-ezilenler arasındaki çatışma olsun ve en önemlisi de tarihinin devrimci öznesi olması açısından burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımında olsun emek-sermaye arasındaki çelişme belirleyici bir özelliğe sahip olagelmiştir.
Diğer çelişmeler ve bunlardan kaynaklı sınıf çatışmları ise emek-sermaye çelişmesinin belirleyiciliği etrafında var olmuşlardır. Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesi burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşımı keskinleştirirken, Türk egemen sınıfların kendi aralarındaki çatışmayı da keskinleştirici bir rol oynamıştır.
Türkiye’deki askeri darbeler kapitalizmi egemen kılma ve onun gelişiminin önünü açma rolü oynamış ya da ona böyle bir rol de vermişlerdir. Bir taraftan kapitalizm öncesi ilişkileri kapitalist ilişkiler lehine çözme rolleri üstlenirken, bir yandan da kapitalist ilişki ve sömürünün önündeki en büyük engel olan işçi ve emekçilerin mücadelelerini zaptı-rapt altına alma rolünü üstlenmişlerdir. Bu elbette, salt Türk büyük burjuvazisi tarafından oynana bir rol değil, aynı zamanda emperyalist burjuvazinin de desteği ve yönlendirmesi ile ola gelmiştir.
12 Eylül askeri darbesiyle beraber ve peşinden gelişen Kürt Ulusal Mücadelesi ile Türkiye ve (özellikle) Kuzey Kürdistan ekonomisi içinde çok tali olarak yer alan ve özellikle 1970’lerden itibaren belirleyici bir yanı kalmamış olan feodal toprak ağaları da tarihin çöplüğüne gitmiştir. Çözülmüştür. Ya „züğürt ağa“ gibi züğürt kalmışlardır ya da kapitalist ilişkiler içine girmişlerdir. Kürdistan’da koruculuğu üstlenen bu feodal ağalar, kısa süre içinde kapitalist ilişkiler içine girerek, toprak ağalığından kapitalist patronluğa terfi etmişlerdir. Kapitalizmin gelişimi karşısında önlerinde başka bir seçenekte yoktu. Çünkü kapitalizm, gittiği her yere kendi ilişkilerini götürür ve oraları kendine benzetir. (Marx).
Kürdistan’daki eski feodal aşiret reisleri ya kravatlı aşiret beylerine dönüşmüşlerdir ya da patron olmuşlardır. Bir çoğu da az yukarı da söylediğim gibi „züğürt ağa“ gibi eriyip gitmişlerdir. Kuzey Kürdistan’da var olan feodal üst yapı ilişkilerini de Kürt Ulusal Mücadelesi süreci içinde önemli ölçüde çözülmüştür. Bu çözülme de kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi temel olmakla birlikte, Kürt Ulusal Mücadelesi ise bu çözülmede radikal bir rol oynamış ve çözümü hızlandırmıştır ve bu rolü oynamaya hala devam etmektedir.
Bugün içinde Türk egemen sınıfları arasındaki mücadele aynı zamanda emperyalist ülke ve tekeller arasındaki mücadele olarak kendini ortaya koymaktadır. Özellikle AKP kanadının temsil ettiği yeşil sermaye kesmi, devlet yönetimini ele geçirmenin yanında, sömürüden daha fazla pay almak için diğer sermaye kesimleri ile ölümüne bir mücadele içine girmişlerdir Zaman zaman uzlaşarak, zaman zaman ise bir birlerini yok ederek gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Emperyalizmin içinde bulunduğu durum ve emperyalist tekeller arasındaki çatışmanın durumuda, AKP’nin temsil ettiği sermaye kesiminin palazlanmasının ve de iktidarda kalmasının önemli dış ayaklarını oluşturmuştur.
Türk egemen sınıfları arasındaki egemenlik savaşı, işçi ve emekçiler karşısında uzlaşmanın, birlikte hareket etmenin önünde engel olmamış, tersine, öncelikle emekçiler karşısında sınıf olarak uzalaşmayı esas hale getirmiştir.
Bugün de çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı (buna Kuzey Kürdistan[2] işçi sınıfı da dahil) ve emekçilerin mücadelesini doğru değerlendirmek ve doğru dersler çıkarmak, emek-sermaye çelişkisinin doğru yorumlamak ve analiz etmekten geçer. Bu sorunun ilk şartıdır ve proletaryanın sınıf mücadelesindeki taktikleri bu temell üzerinden ele alınmalıdır. Sınıfa ulaşmak, örgütlemek ve onun sorunlarına çözüm getirici doğru taktikleri üreterek mücadeleye sevk etmek, sınıfın öncüsünün oynaması gereken rollerdir. Tersi, ya subjektivizmin ya da dogmatizmin esiri olmak anlamına gelir ki, bu da, öncüyü öncü olmaktan çıkarır.
Proletarya önderliğindeki devrimlerin hedefinde, toplumsal gelişmenin önündeki engellerin ne olduğu, bir başka söylemle; üretici güçlerin önündeki esas engelin ne olduğu, toplumsal artı-emeğin gasp ediliş biçimi ve hangi üretim ilişkileri içinde bunun gerçekleştiği vardır. Bunun saptanması ve bunun üzerinde bu sorunların çözümünün strateji ve taktikleri belirlenir.
„Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekip alınmasının özgül iktisadi biçimi doğrudan doğruya üretimin kendisinden doğan ve sonra kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenlerle yöneticiler arasındaki ilişkiyi belirler.“(Marks, Kapital C.3, sf. 695, sol yay.)
Burada, bu sorunu derinleştirmenin yeri olmadığı için Marks’tan kısa bir alıntı ile, proletaryanın öncülerinin ekonomik ve sosyal yapıyı nasıl ele almaları gerektiğini vurgulamak istedim. Çünkü çalışanlardan art-değerin nasıl gasp edildiği hangi ekonomik ilişkiler içinde bunun gerçekleştiğinin doğru saptanması, esas çelişmenin ve bunun üzerinden devrimin yolu ve karakterinin belirlenmesi de bir o kadar önemlidir. „Gerçek özgürlük alemini“ gerçekleştirmenin yolu, emeğin „zorunluluk ve günlük kaygılardan„ kurtulmasıyla gerçekleşir. Bu süreci hızlandırmanın yolu; proletarya öncülerinin buna uygun hareket etmesi, daha doğrusu, emeğin özgürlüğünü gerçekleştirecek temel çelişmeleri doğru saptaması ve buna uygun olarak strateji ve taktiklerini belirlemesinden geçer.
Türkiye’de gelişen işçi ve emekçi sınıf hareketleri, dünyada ve özellikle de Kuzey Afrika ve son olarak Yunanistan ve İspanya’da gelişen sınıf hareketlerinden etkilenerek gelişimini katlayarak ilerletecektir.[3] Çünkü ülkedeki ekonomik ve siyasal gelişmeler ve özellikle emek-sermaye arsındaki çelişmenin boyutu bunun bir göstergesidir. Her ne kadar Kürt ulusal sorunundan dolayı milliyetçi-şövenist propagandalar ile kitleler etkilenmek istense de, sınıf mücadelesinin içinde taşıdığı dinamikler, üretim içindeki yerlerinden dolayı, bu etkilenmeleri etkisiz kılabilecek bir ideolojik siyasal dinamiğe sahiptir. Çünkü genel anlamda kitle hareketlerinin genel eğilimi ilerici bir öz taşırken, işçi hareketlerinin genel eğilimi ise devrimci bir öz taşır.
Halk hareketlerinin birbirinden öğrenmesi ve birbirinden etkilenmesi, günümüz koşullarında daha fazladır. Sermayenin alabildiğine küreselleşmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin her tarafa yayılması, ya da bir başka söylemle; kapitalizmin en ücra köşelere kadar şu veya bu şekilde girmesi, kitle hareketlerinin birbirinden etkileşimini de olumlu yönde etkilemektedir.
Halklar tarih boyu birbirinden öğrenmiştir. Bugün de birbirlerinden öğrenmeye devam etmektedir. Nasıl ki bir 1917 Rus Devrimi dünyadaki bütün işçi ve emekçi hareketlerini ve de ezilen ulus hareketlerini olumlu yönde etkilemişse, bugünde bir ülkedeki işçi hareketinin rüzgarı kısa zamanda diğer ülke işçi ve emekçilere ulaşmaktadır. Tekelci burjuvazi açısından dünya “global bir köye“ dönüşmüşse, aynı şekilde işçi ve emekçiler içinde evrensel bir köye dönüşmüştür.
Ülkede Kürt sorunun çözülmemiş olması, devrimin demokratik bir yönün varlığına işaret ederken, bu ülkedeki emek-sermaye çelişmesi ve onun çözümü içinde ele alınabilecek ve çözülebilecek bir sorundur. Her proleter devrimin demokratik bir yönü vardır. Ancak, bazıları esas iken bazıları da talidir. Ülkemizdeki emek-sermaye çelişmesinin boyutu açısından soruna yaklaşıldığında devrimin demokratik yükünün azaldığı ve sosyalist devrimin esas hale geldiği kendiliğinden görülebilir.
Evet, proletaryanın sınıf bilinçli hareketleri, tarihin önünde yürümek istiyorlarsa, doğru politika üretmeleri gerekir. Doğru politikaya sahip olanlar geleceği kazanacak olanlardır. Doğru politikalar ise somut koşulların somut tahlilinde kendini bulur.
Mayıs 2011
[1] Kaypakkaya'nın anıldığı bu günlerde, yeniden yayınlıyorum
[2] Bir ülke ya da bir yerleşim yerinin isim belirlemesini orada yaşayan halkın belirlediği isimi kullanmak en doğru ve en demokratik olanıdır.
[3] Not: Bu makale Mayıs 2011’de kaleme alınmış ve yayınlanmıştır ve 2013 Haziran’ında GEZİ (Büyük Haziran Ayaklanması) patlamıştır. Bu bağlamda, GEZİ bu saptamayı doğrulamıştır. YK, 14 Mayıs 2022.
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (6.Bölüm)
5-) “KUZEY KÜRDİSTAN’IN DEVRİM STRATEJİSİ” SORUNU:
Axparig Hrant /Nubar OZANYAN
Ocak, özgürlüğümüz ve kurtuluşumuz için umut ve gelecek vaadeden sevdiklerimizi kaybettiğimiz aydır. Ocak, buz içinde açan ve açmaya devam edecek olan kırmızı güllerimizi andığımız aydır. Devrimci hayaller yaşatılmadan idealler büyütülemez. Devrimci ideallerimizi süsleyen hayallerimizin orta yerinde çocukluk anılarımız gelir. Ocak’ta ölümsüzleşen her yoldaşla birlikte çocukluğumun koridorlarında dolaşırım.
M.Oruçoğlu’nda boy veren anarşizan ve revizyonist karekterli kimi görüşler üzerine bir değerlendirme
Bilenler bilir Sayın Oruçoğlu Halkın Günlüğü gazetesinde “Antagonizma” ismiyle tanımlamayı tercih ettiği köşesinde çeşitli konular/meselelere dair görüş ve düşünsel eğilimlerini paylaşır okuruyla.
Mecbur insanlar vardır... (1)
Yaşar Kemal bir röportajında şu cümleyi kuruyordu; “Mecbur insanlar vardır!” Hikaye şöyle; Osmanlı’nın son dönemlerinde, hikayenin geçtiği yöredeki köylülerin umudu, ağaların da korkulu rüyası olmuş bir eşkıya vardır.
Bu eşkıyaya, bölgeden ayrılması karşılığında para ve hayatının bağışlanması teklifinde bulunulur, fakat o, bölgeye yığılan güçle öldüreceğini anlamasına rağmen, Osmanlı’nın teklifini köylüleri düşünerek reddeder. Ve teklifi neden reddettiğini soranlara “mecburum” diye cevap verir.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (5.Bölüm)
4-4) “SHSS’NİN TAS’I TA EN BAŞINDAN DEVRE DIŞINDA BIRACAK OLMASI” SORUNU:
Kıvılcımları Çoğaltmalıyız!
Özellikle, 2013 yılından bu yana baskıları artırarak iktidarını sürdüren Erdoğan hükmetinin, hükmetme sınırları giderek daralıyor. Ekonomik-politik olarak sıkıştıkça, içerdeki baskıları artırarak, kendini ayakta tutmaya çalışan bir iktidarın, dayanma gücü; kitlelerin ekonomik ve özgürlük taleplerinin şiddetiyle sınırlıdır.
Kitlelerin ekonomik ve özgürlük talepleri arasına sıkışan faşist bir iktidarın ömrü de sonsuz değildir.
Bizim Sara…Nubar OZANYAN
Soğuk bir kış gecesi kırık bir radyo yayınında duydum. Sara ve iki kadın arkadaşın şehit düşüş haberini. Dışarıda bir metreyi geçkin kar altında aylarca toprak altında üşümeden direndim. Ta ki Sara’nın ölüm haberini duyuncaya kadar. Dersim/Aliboğazı’nın buz kesen havası ve sert esen rüzgarı hiç bu kadar işlemedi içime. Keskin bir bıçak gibi kesti boğazımı. Yutkundum. Sanki içime kan damladı. Kalleş pusular neden buz kesmiş Ocak’ı seçer? Neden Ocak’ta daha çok katledilir kadın devrimciler? Rosa, Sara ve Meral yoldaşlar...
Değiştirirsek yeni olur yıl…(Nubar OZANYAN)
Herkese yetecek kadar nimeti bol, toprağı zengin olan dünya; mazlumlar açısından neredeyse çekilmez hale geldi. Her geçen gün zenginle fakir, efendi ve yeryüzünün “lanetlileri” arasındaki çelişki, derinleşerek büyüyüp daha “ürkütücü” duruma geliyor. Daha fazla sermaye ve zenginlik, bir avuç tekelin ve kapitalistin ellerinde toplanırken, yoksulluk ve yokluk büyük kalabalıkların çekilmez kaderi haline getirildi. Dünyanın tüm mazlum halkları, büyük eziyet çekmeye devam ediyor.
Robotların Yeri Bizim Yanımız
Metofor... motofor...
- Öpüyorlar üretemiyorlar... öpüyorlar üretemiyorlar... Öpemiyoruz üretiyoruz... öpemiyoruz üretiyoruz.. Biz örgütlü olma kültüründe nasibini almamış proletaryaların kaderide ne kadar bozuk abi.
- Karşıdaki tiplere bak.
- Bizim musallat olacağımız kızlara musallat olmasınlar abi.
- Bizim musallat olacağımız kızlara niye musallat olsunlar. Onlar üreteni dudakta öperiz diyiyorlar. Bizim musallat olacağımız kızlar üretiyorlar mı? 40 yıldır aynılar. Ne söylesek başımız ağrıyor, başımız ağrıyor diyor duruyorlar.
Dünya Sınıf Mücadelesinin Üzerinde Dönüyor
Dünya güneş etrafında dönsede, bütün toplumsal gelişmelerin; “öküzün boynuzunun üzerinde” değil, sınıf mücadeleleri üzerinde döndüğünü, bütün sınıflar açısından çok çetin geçen 2020 yılı bir kere daha gösterdi.
Kapitalizmin kriz olduğunu, krizden başka bir şey üretmediğini ve bu krizinde esas olarak işçi sınıfı ve emekçileri vurduğunu; sermayenin bitmek, durmak bilmez her şeye egemen olma vahşetiyle kitlelerin üzerine yıkıldığını, bir kere daha, korona pandemisi adı altında ölerek gördük.
Interview with member of TKP-ML Polit Bureau “We have no other option but to Struggle and Fight for Liberation”
“We have no other option but to Struggle and Fight for Liberation”
-Hello, can you introduce yourself?
– How are you, my name is Ozgur Aren, I am a member of the Central Committee Polit Bureau of TKP-ML.
-You have announced that you held your 1st Congress last year. In what environment did you prepare for your Congress? both in terms of your Party agendas and the situation in your country?
Comment form