Soysuzluğunda debelen Süleyman* (Fuat Kav)
Süleyman Soylu, 2012’de AKP’ye katıldığında, “Ben AK Parti'ye makam için gelmedim, kendi istikbali için gelen namerttir, alçaktır, namussuzdur” demişti.
AKP’ye katıldığı günden beri hep üst düzeyde görev alan Soylu, deyim yerindeyse tek ayak üstünde kırk yalan atan bir tüccardı da. AKP’ye katıldığı 2012-2014 yılları arasında sahibi olduğu Engin Sigortacılık Şirketi’nin THY’den milyarlarca dolarlık ihaleler aldığı Türkiye Meclisi’nin arşivlerinde kayıtlı. Yalan marifetini, İçişleri Bakanı sıfatıyla da sürdüren Soylu, aslen Trabzon Oflu. Gençlik yıllarından bugüne kadar tutarsız, zikzaklar çizen tam bir tüccar profiliyle siyaset sahnesinde yer aldı.
Soylu için Türk devlet yönetimine giden yolun açılması öyle tesadüfi bir gelişme değildi. Daha genç yaşlarda bir kontra adayı olarak seçilip, yetiştirildi. Soylu, Tansu Çiller’in başında olduğu Doğru Yol Partisi’ne gençlik yıllarında katıldı, daha doğrusu Tansu Çiller’in yanına verildi. Bu dönemde aynı klikte ve kontra faaliyetlerinin başında olan, dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ve aynı dönemde İçişleri Bakanı olan Mehmet Ağar da vardı. Bu ekip, o döneme kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin en kanlı ve en barbar yönetimi olarak tarihe geçti. Öyle ki, binlerce köy yakılıp yıkıldı; yüz binlerce Kürt evsiz ve çaresiz bir biçimde metropollere sürgün edildi; şehirler, kasabalar, dağlar, ormanlar bombalandı; 17 binden fazla “failli meçhul” cinayet işlendi. Kürdistan’ın yakılıp yıkılması ve binlerce insanın hunharca katledilmesi, yine Hizbi-kontra çetesinin çok vahşice kullanılması bu döneme denk gelmekteydi.
SOYKIRIMCI EKİBİN GENÇ KONTRASI
İşte Süleyman Soylu genç bir kontra olarak bu katil güruhla birlikte çalıştı. Kürt soykırımını temel alan bu ekibin içinde Türk soykırım siyasetini öğrendi. Soylu, o günden Kürt halkına karşı uyguladığı politikaların temelini oluşturdu. Mehmet Ağar, Doğan Güreş ve Tansu Çiller’i örnek olarak siyaset merdivenlerini yavaş yavaş tırmanırken, aynı zamanda Tansu Çiler’in partili genç gözdelerinden birisi oldu.
DYP’nin 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri öncesinde ANAP’la birleşme çabaları esnasında, Demokrat Parti ismini alarak girdiği seçimlerde baraj altında kaldı. Sonrasında Mehmet Ağar’ın istifasıyla yapılan olağanüstü genel kurulun 3. turunda, Süleyman Soylu genel başkan olarak seçildi. Aslında Mehmet Ağar, Süleyman Soylu’yu veliahttı olarak tayin etti.
NAYLON MUHALEFETİN AGRESİFİ
Süleyman Soylu, Demokrat Parti’nin başındayken Erdoğan’a ve partisi AKP’ye karşı, hep yalanla ve sert bir üslupla kendini muhalefet odağına oturtmak isteyen bir çizgi izledi. Özellikle bu muhalefet tarzıyla kendini iktidardan ve Erdoğan’dan farklıymış gibi göstererek Türk siyaset sahnesinde yer edinme çabasına girdi. Oysa öyle değildi, TC’nin en soykırımcı, en katil kişisi olarak yetişmiş ve siyasete bu bağlamda yer almıştı.
ERDOĞAN REİSLİĞİNDEKİ SOYKIRIMCI CEPHE
‘Diyalog süreci’ bitirilince Kürt soykırımını gerçekleştirme stratejisi etrafında birleşildi. Bu dönemde “vurun”, “öldürün”, “yakın yıkın”, “ne gerekiyorsa onu yapın”, kısacası “her şey mubahtır” sloganı etrafında Erdoğan’ın öncülüğünde oluşturulan savaş ve soykırım kabinesinde bir araya geldiler. Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Demokrat Partisi Genel Başkanı Süleyman Soylu ile cezaevinde olup ağırlaştırılmış müebbet cezasını alan Ergenekoncu generaller “kutsal ittifak” anlayışıyla Kürt soykırımının altına imza attılar. Generaller beraat ettirilip Kürt soykırımında görev aldı, Devlet Bahçeli kendini Erdoğan ve AKP ile birleştirip tek bir parti haline getirdi, Doğu Perinçek kendini soykırımın merkezine oturttu, Ergenekon zaten tüm gücüyle bu stratejinin içinde yer aldı. İşte Süleyman Soylu da bu süreçte Kürt soykırımında aktif görev almak için dahil oldu.
İÇİŞLERİ BAKANI YAPILDI
Tüm direnme dinamikleri kırılacak, şehirler teslim alınacak, gençlik ve kadın direnişi yok edilecek, köyler 90’larda olduğu gibi boşaltılacak, tüm bunların karşısına çıkan kim varsa yok edilecekti. Ardında sıra dağlara, gerillaya gelecekti. Tüm bu uygulama ve kirli savaş tarzına “Çöktürme” adı verildi. Sıra bu konsepti uygulayacak ekibin belirlemesine gelmişti. Soykırımı gerçekleştirecek, şehirleri yakıp yıkacak, belediyeleri gasp edecek, on binlerce insanı cezaevine koyacak, on binleri sürgüne gönderecek olan bu ekip, tamamen ırkçı faşistlerden oluşacaktı. Erdoğan’ın reisliğinde bir araya gelen Türk devletinin çekirdek kadrosu, “terörle mücadelede en etkili makam İçişleri Bakanlığı”dır diyerek, bu makama en uygun isim olarak: Ağar, Doğan Güreş ve Tansu Çiler’in ekibinde yetişen ırkçı, faşist ve Kürt düşmanı Süleyman Soylu’yu atadı.
Evet, Süleyman Soylu artık İçişleri bakanıydı. Göreve başlamadan önce Mehmet Ağar, ardından Doğan Güreş’i, sonra da Tansu Çiller’i ziyaret etti.
TAM BİR ÖZEL SAVAŞ ELEMANI
Erdoğan’ın oluşturduğu savaş kabinesinin vazgeçilmezi olan Süleyman Soylu yapılan tüm katliam ve savaş suçlarının altındaki imzalara, imzasını ekleyen bir bakandı. Süleyman Soylu sürdürdüğü, psikolojik savaşı, özel savaşta en çok kullanan bir savaş baronu olarak nam saldı. Özel savaşın medyasını çok iyi kullandı, çok konuştu ve her konuştuğunda Erdoğan medyasının üzerinden kamuoyunu oluşturdu. Gittiği her yerde, çıktığı her ekranda “PKK’yi bitireceğim” dedi, ancak bitmedi, bir ara “sizden altı ay zaman istiyorum, altı ay sonra PKK diye bir ismi ağzınıza almayacaksınız, çünkü bitecek” dedi, ancak aradan iki yıl geçmesine rağmen değil bitmesi her gün biraz daha güçlenerek büyüdü.
Süleyman Soylu’nun başvurduğu temel araçlardan birisi yalandır, gerçek anlamıyla bir yalan makinesi gibi çalıştı. Bir bakan, devleti temsil eden bir devlet adamı olmaktan ziyade, hep bir kabadayı, bir mafya ve bir uyuşturucu baronu gibi davrandı.
BAŞARISIZ OLDUKÇA VAHŞİLEŞTİ
Süleyman Soylu, PKK’yi tasfiye edemeyince, gerillanın eylem ve mücadelesi karşısında acze düştüğü oranda daha fazla çılgınlaştı, daha fazla savaş ve yalan makinesini çalıştırdı. Özel savaşı en üst düzeyde devreye soktu, devletin tüm imkânlarını, silahını, ekonomisini, güç ve diğer imkanları savaşın hizmetine soktu. Süleyman Soylu’nun devreye soktuğu temel araçlardan birisi de çatışma alanlarında esir düşen gerillaların olduğu yerde kurşuna dizilmesiydi. Savaşta hiçbir kural tanımayan Soylu, yaralıların yerlerden sürükleme, parçaladığı gerilla bedenleri sosyal medya üzerinde korku yaratma amacıyla teşhir eden bir strateji izledi.
“PKK bitecek” dedi bitiremedi, “gerilla bir daha eylem yapamaz” dedi, ancak gerilla eylemlerini durduramadı, “bundan sonra teknikle savaşacağımız için askerler şehit olmayacak” dedi, ancak işgal ettiği her yerde cenazeler gelmeye, darbe almaya devam etti. Kesintisiz ve süreklileşen gerilla eylemleri karşısında çıldıran Süleyman Soylu, düşmanlığı da aşan bir uygulama sahibi oldu.
Soylu son günlerde çok daha vahşileşen bir politika izledi. Savaş suçu olarak yaptığı operasyonların ekrana yansıması çok daha belirgin oldu.
En son Kulp’ta yaşanan bir olayın ardından “Komutana talimat verdim, onları yakaladığınızda lime lime edeceksiniz. İbreti alem olsun fotoğraflarını paylaşacağız” dedi. Hemen iki gün sonra 2017’de Dersim’de şehit düşen Agit İpek’in cenazesini postayla ailesine gönderdi. Kargonun parasını da ailesinden imza karşılığında alan Süleyman Soylu ekibi, belki de tarihte bir ilke imzasını attı. Görülmemiş bir vahşet sergileyen Soylu, “Bundan sonra böyle ya çocuklarınızı dağa göndermeyecek ya da bundan böyle cenazelerinizi kargo ile paket içinde alacaksınız” demeye çalıştı.
Korku, şiddet, panik ve kaosla yoğrulmuş devlet imajıyla, Kürt halkının iradesini kırmayı, savaşı daha üst düzeye tırmandırarak, vahşileştirerek amacına ulaşacağını sandı. Oysa bunun da çözüm olmadığını hem Soylu ve hem de reisi Erdoğan gayet iyi biliyor. Çünkü 30 yıldan fazladır başvurmadıkları yol, kullanmadıkları araç kalmadı. Çok iyi biliyoruz ki; tarih, Agitleri büyük bir saygıyla takdir edip onların alınlarından öpecek, işkenceci ve ruhunu son hücresine kadar kirletmiş olan Soyluları da lanetleyecek...
*Bu yazı, Soylu istifa edilmeden önce Fuat Kav tarafından kaleme alındı.
Son Haberler
Sayfalar
Halk saflarındaki çelişmeleri ele almadaki hastalıklı bakış açısı, aczin ve ahlaki kokuşmuşluğun devrimci saflardaki izdüşümü olarak ŞİDDET!
Türkiye devrimci hareketinin tarihi, bu başlığı doğrulayan örneklerle dopdoludur. Olayları ve sonuçlarını tarihin büyük terazisinde ölçmek yerine düşünce darlığı üzerinden ele almak, devrimci saflardaki çelişmeleri çözmede ikna ve demokratik yöntemi kullanmak yerine zorbalığı işe koşmak, devrimci saflardaki hastalıklı bir bakış açısının dışa vurumudur, kendisine devrimciyim diyenler için utanç ve devrimci sorumlulukların bittiği duraktır. Bu konumlanış, Maoizm tabelası “altında” duranlar için yozlaşma ve dejenerasyon halidir.
Referandumda doğru tavır nedir? Neden HAYIR?
Referanduma az bir zaman kalmış olmasına rağmen devrimci saflarda doğru tavrın ne olacağı üzerine tartışmalar var. Komünistlerin içinde de bu konuda tartışmalar canlılığını koruyor.
Zindanlar direnişte ses ver
Bugün Süresiz Açlık Grevinin 58. günü...
T.C. nin hapishanelerinde eksik olmayan eylem biçimi Açlık Grevi bugün 58. gününü tamamladı.Ve bu Açlık Grevindeki insanlarımız ' eşiği aşma ' sınırındalar.
Yani yaşam için geriye dönüşün eşiğindeler...
T.C. hapishanelerinde bir süre de olsa kalanlar -özellikle de 12 eylül ve devamındaki süreçte- yaşadıklarından dolayı iyi bilirler 60 lı günlerde geriye-yaşama dönüşün ne denli sancılı,sıkıntılı olduğunu..
Soslandırılmış başkanlığa da geleceksizleştirme saldırılarına da H-A-Y-I-R
“Referandum sürecinde en çok durmam gereken şey 18 yaş meselesidir. Seçme hakkı olan yaş grubuna seçilme hakkını da vermek en büyük reformdur. Bu bizim gençlerimize ufuk getirecek!”
Bu sözler Pakistan dönüşünde uçakta gazetecilere açıklamada bulunan R. T. Erdoğan’a ait. 16 Nisan referandumunda oylanacak olan ve var olan faşist sistemi daha da boyutlandıracak anayasa değişikliğinin gençlere getireceği “en büyük reform” buymuş. Artık 18 yaşında meclise seçilebilecekmişiz!
Toplumsal Tarihin Öne çıkardığı Komünist Kadınlar
Toplumsal tarihin başlangıcından günümüze kadınlar, toplumsal kurtuluş mücadeleleri içinde her zaman yer almışlardır. Kadınlar, yok sayıldıkları toplumsal süreçlerde dahi, tarihi daha ileriye taşıma mücadelesinin dışında kalmamışlardır. Her süreçte onlar kendi önderlerini de yaratmıştır. Özellikle kapitalizmin gelişmesiyle beraber, sınıflar mücadelesinin en önlerinde kadın hakları ve sosyalizm mücadelesinde yerlerini almasını bilmişlerdir.
Kandıra’dan Tutsak Partizan: “Pandora’nın Kutusu’nu açan kadınların siyaset sahnesine çıkması oldu”
Gazetemiz Özgür Gelecek’in bürolarına dönük gaspın devam etmesine ilişkin gazetemize mesaj gönderen Kandıra 1 Nolu F Tipi Hapishane’den Tutsak Partizan Resmiye Vatansever “…dinamiklerini yapıya kurumsal olarak mal etmeye kalkışan kadınlar değişmek isteyenlere cesaret, statükoculara ise sıkıntı vermiştir. Bu nedenle saldırıların kadınlara ve kadınların daha fazla çalıştığı, söz sahibi olduğu kurumlara yapılması tesadüf değildir” dedi.
“Pandora’nın Kutusu’nu açan kadınların siyaset sahnesine çıkması oldu”
Gerçeğe ışık, devrime pusula: Mehmet Demirdağ -4-
Mehmet Demirdağ ve “birlik anlayışı” üzerine
Demirdağ yoldaşın tarihsel pratiğini, belirli ve gündeme denk düşen özellikleri ile tartışmaya çalıştığımız yazı dizisinin son bölümünü, onun 94 tasfiyeciliği ile yürüttüğü hesaplaşmadaki en kritik nokta olarak “birlik sorunu”na yaklaşımı olarak belirledik. Zira, Demirdağ yoldaşın “kolektifi ilkeleri üzerinden ayağa dikme” sürecindeki en kritik manevra alanını ve kolektifin o dönemki tasfiyeci etkiden arındırılması çabasını en net özetleyen yönelimlerin başında birlik sorununa yaklaşım gelmektedir.
Diyalektik
Teori ve Komünist Partisi
„Öncü savaşçı rolünün –der Lenin- ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirebileceğini belirtmek istiyoruz.“2
Parlayan herşey altın değildir-1
Sınıflardan müteşekkil bir toplum gerçekliği içinde yaşıyoruz. Özel mülkiyetin ortaya çıktığı günden bugüne bu böyle. Hiçbir şey bunun dışında değil. İktidarı elinde tutan sınıf, bunu korumak ve güçlendirmek adına tüm topluma kendi ideolojisini ve bunun değişik alanlardaki iz düşümlerini dayatır. Bunun en etkin ve öncelikli aracı ise devlettir. Toplum geliştikçe bu mekanizmalar da çoğalır, çeşitlenir ve devleti de içine alan daha büyük bir daire çizer. Bir yanıyla uzlaşmaz karşıtlıkların birbiriyle sürekli bir mücadelesi söz konusu.
Dürüstlük…
Zamanında Engels yoldaş tarafından söylenen “Her şeyin başı dürüstlüktür” sözünün ne kadar anlamlı ve önemli olduğu kolektif içinde proleterleşemeyen küçük burjuva tasfiyeciler tarafından öne sürülen yalanlar karşısında daha iyi anlaşılıyor.