Pazartesi Ekim 12, 2026

Siyasi partiler ve İslami sermaye ilişkileri içinde Fethullah Gülen

Türk siyasetinde bir tiyatro oyununa daha tanık olduk. Türk devleti, yıllardır bağrında büyüttüğü, hatta 12 Eylül darbesinden sonra Anavatan Partisi döneminde Türkiye Umumi Vaizi yapılan Fethullah Gülen’i terörist ilan edip darbe yapmakla suçlayarak demokrasi oyunu oynamaya başladı.

Bu tiyatro oyunu cumhuriyet tarihi boyunca farklı biçimlerde oynandı. Komünistleri katledip, Komünist Partilerini kapatan Kemalist burjuvalar, kurdukları sahte komünist partileriyle Sovyetler Birliği’nden yardım almışlardır. Batı Avrupa’yı ve burjuva demokrasileriyle yönetilen ülkeleri örnek aldığını söyleyerek kendi himayesinde birçok parti kurup kapatmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde, “Kürtlere özerklik vereceğiz “diyerek Kürtlerin desteğini almış ve 1924 anayasasında tek millet, tek bayrak, tek dil diyerek bu oyununu ortaya koymuştur. İslam’ı, devletin güvencesine alan Kemalistler, diğer inanç kurumlarını yasaklayarak baskı altına almıştır.

Cumhuriyetten günümüze kadar İslami sermayenin, siyasi partilerle ilişkilerini araştırabildiğimiz kadarıyla açıklamaya çalışacağız. Öncelikle İbrahim Kaypakkaya yoldaş’tan bir alıntı yapıp konumuza devam edelim. “Kurtuluş savaşından sonra egemen sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret etmiştik:

Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve ayrıcalıklı tabakasından oluşuyordu.

İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din adamları, eski ulema sınıfı artıklarından oluşuyordu.

Ulusal karekterdeki orta burjuvazi de,bu kamplardan birincisinde, CHP ve iktidar safında yedek güç olarak yer alıyordu. İkinci kampa mensup olanlar, örgütlenme olanağına kavuştukları zaman, Terakkiperver Fırka’da ve Serbest Fırka’da örgütlendiler; Bu olanağı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal bürokrasi, ulema artıkları,din adamları, vs…) da vardı.Fakat bunlar, ne o zaman, ne de daha sonra, mensup oldukları siyasi kampın egemen unsurları olamadılar. Egemen olanlar,komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları, tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs…. idi. Aynı hilafetçi unsurlar, ikinci bir güç olarak Demokrat Parti ve Adalet Partisi içinde yer aldılar. Daha sonraları bunların Milli Nizam Partisi’ni kurduklarını biliyoruz” (İbrahim Kaypakkaya/Seçme Eserler. Syf:156)

Birinci kampın yer aldığı CHP içinde yuvalanan ikinci kamptakiler tek parti diktatörlüğünden rahatsızlandıkları için yeni bir parti çalışmasına başladılar. Kazım Karabekir, Adnan Adıvar, Rauf Orbay ve Ali Fuat öncülüğündeki grup 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’ni kurdular.TCP’nin başkanı Kazım Karabekir, ikinci başkanları A.Adıvar ve Rauf Orbay oldular.Genel sekreterleri ise Ali Fuat oldu. Mecliste 30 kadar yandaşları vardı ve CHP’nin sağında ikinci kampın siyasi temsilcisi olarak yer aldılar.

Programlarına ”efkar ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” ibaresini alan TCP birçok radikal köktenci akımların çekim merkezi oldular. İlk şubelerini Urfa’ya açtılar. Böylelikle eski feodal bürokrasi, ulema artıkları, din adamları (padişah ve hilafetçi unsurlar) ikinci kampın siyasi partisinde yer almaya başlayarak güçlendiler.

Özerk Kürdistan sözünden vazgeçen Kemalist burjuvalara karşı, Şeyh Sait önderliğindeki  Kürt Ulusal Hareketi ayaklandı.13 Şubat 1925 yılında başlayan ayaklanma 31 Mayıs 1925’te bastırıldı. İsyanın TCP içinde uzantıları var diyen CHP, TCP’yi 3 Haziran 1925’te kapattı.

Şeyh Sait Ayaklanması karşısında Fethi Hükümeti çekilmiş, yerine İsmet İnönü hükümeti kurulmuştur (3 Mart 1925). Ayaklanmadan 4 gün sonra (17 Şubat 1925’de) Aşar Vergisi kaldırılmıştır. Yeni hükümet ertesi gün hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükun yasasını TBMM’ne kabul ettirmiş ve Sıkı Yönetim Mahkemeleri kurarak, Kürt isyanının öncü kadrolarını idam etmiştir.

Kemalist işbirlikçi kapitalistler birinci kampta ağırlıkta olduğundan, ikinci kamptaki egemen sınıfların gelişmesini baskı altında tutuyorlardı. Kemalist burjuvaların emperyalizmle işbirliği gelişiyor ve sermaye birikimleri günden güne artıyordu.

Gerek ikinci kampın kendi siyasi partisini kurma dayatmaları, gerekse de işbirliği yaptıkları emperyalist devletlerin baskıları sonucu Kemalist burjuvalar çok partili sisteme geçme girişiminde bulundular. Kemalistler kendi denetimlerinde olan kişilerle bir parti kurmaya başladılar. Bizzat M. Kemal’in yakın arkadaşı olan Fethi Okyar (Paris Büyükelçisi) bu işle görevlendirilmiştir. M. Kemal ile Fethi Okyar partinin nasıl olacağını, nasıl çalışma yürüteceğini aralarında belirlediler. M. Kemal’in kardeşi Makbule ve bir çok CHP milletvekili bu partide yer aldılar. Serbest Parti 12 Ağustos 1930’da kuruldu. CHP içinde yer alan ikinci kamptaki egemen sınıflar bu seferde Serbest Parti’de yer aldılar. Fethi Okyar ne kadar Kemalistlerin çıkarını savunsa da ikinci kampın egemenleri bunu dinlemeyerek iktidara gelme mücadelesini devam ettirdiler. Bu kampta yer alan hilafetçi ve padişahçı unsurlar hızla örgütlenerek sisteme ve şeriata yönelik söylemlerini arttırdılar. Gidişattan korkan Fethi ve arkadaşları 17 Kasım 1930’da SP’yi kapattılar. Başlarında Derviş Mehmet olan Nakşibendi tarikatının bazı mensupları Manisa’dan Menemen’e gelerek halkı, bir camiden aldıkları yeşil bayrağın altına topladılar. Olay yerine gelen asteğmen Fehmi Kubilay’ı öldürüp başını bir direğe diktiler.  CHP hükümeti sıkıyönetim ilan ederek Divan-ı Harp yasası kurdu. Bu yasayla 28 kişiyi idam etti ve ikinci çok partili sistemi de ortadan kaldırdı.

II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Türk devletinin batılı müttefikleri ve içte yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmeler yeniden çok partili sistemi gündeme getirmiştir. İlk olarak 18 Temmuz 1945’de Milli Kalkınma Partisi, arkasından 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kuruldu. Celal Bayar Demokrat Parti Genel Başkanı oldu.

1946 yılında CHP solundaki üç partiyi kapattı. Sosyal Demokrat Parti Mart’ta, Türkiye Sosyalist Partisi(genel başkanı Esat Adil Müstecaplıoğlu) Aralık’ta, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (genel başkanı Şefik Hüsnü Deymer) yine Aralık ayında kapatıldı.

Solundaki partileri kapatan CHP bu seferde sağındaki partileri kapatmaya başladı. Milli Kalkınma Partisini kapattıktan sonra sırasıyla; Sosyal Adalet Partisi(1946), Arıtma Koruma Partisi(1946), İslam Koruma Partisi(1946), Türk Muhafazakar Partisi(1947), Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi(1949)’da kapatıldılar. Bu partilerin kapatılmasıyla radikal İslamcılar DP saflarına geçtiler.

DP büyük bir oy potansiyeli olan İslamcı kesimlere geniş ayrıcalıklar tanıyarak kendi içlerinde rahat örgütlenmelerine müsaade ediyordu. Muhalefetteki ikinci kamp egemen sınıfları, iktidara gelmek için her türlü çabayı gösteriyordu. Batı ile özellikle ABD emperyalizmiyle ilişkiler kurup bu ilişkileri kalıcılaştırmaya çalışıyordu. Nisan 1946 başında  Missouri zırhlısının İstanbul’a gelmesi, gelişen ilişkilerin göstergesiydi. 12 Mart 1947 günü ABD Cumhurbaşkanı Truman, Kongre’ye, Türkiye ve Yunanistan’ı ”Sovyet tehdidinden” korumak üzere kendi adıyla anılan bir siyaset başlattığını bildirdi (Truman Doktrini). Aynı yıl Türkiye-ABD Askeri Yardım Antlaşması yapıldı.1948’de yine ABD ile bir iktisadi yardım antlaşması yapıldı. Bu, Avrupa’nın ”Sosyalizme kaymaması için” ABD’nin başlatmış olduğu ”Marshall Yardımı” çerçevesindeydi. 1949’da Türkiye Avrupa Konseyi üyesi oldu.

21 Temmuz 1946 seçimlerinde CHP 359 milletvekili, DP ise 66 milletvekili çıkarmıştır. CHP’nin baskıları sonucu DP ancak 16 il merkezi ve 36 ilçe de şube açabilmişti. Bu adaletsiz seçimden yenik çıkan DP iktidara gelme çalışmalarına hızla devam ediyordu. CHP iktidarından bir türlü umduğunu bulamayan orta burjuvazi  DP içerisinde toplanmaya başladı.

20 Temmuz 1948’de Millet Partisi (MP) kuruldu. Kurucuları arasında Mareşal Fevzi Çakmak, Osman Bölükbaşı, Kenan Öner vs… yer alıyordu. MP, DP’yi danışıklı dövüş yapmakla suçluyordu.

DP 14 Mayıs 1950 seçimlerini büyük bir farkla kazanarak tek parti diktatörlüğüne son vermiştir. 30 seneye yakın iktidar mücadelesi veren ikinci kamp egemenleri ve onların siyasi partisi DP oyların %53.35’ini alıp 487 üyelikten 408’ini kazandılar. CHP ise 69 milletvekili çıkarabilmişti. Refik Koraltan meclis başkanlığına,Celal Bayar Cumhurbaşkanlığına seçilmiş,Adnan Menderes de ilk DP hükümetini kurmakla görevlendirilmiştir.

Ve böylece: “1950 seçimlerinde komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka kliği iktidarı ele geçirdi.” (İbrahim Kaypakkaya/ Seçme Eserler.Syf:156)

İktidara gelen DP o güne kadar Türkçe okunan ezanın, Arapça aslından okunmasına izin vermiştir. Bu durumu radikal İslamcı kesimler sevinçle karşılamışlar ve DP’ye desteklerini arttırmışlardır. Nurcu ve Nakşibendi tarikatlarının ekonomik ve siyasi gelişmeleri belirginleşmeye başlamıştır. İslamcı kesimlerin gelişmesine izin veren DP hükümeti toplumun aydınlanmasını engelleme çabasına girmiştir.

1932’den 1950’ye kadar Türkiye’de 478 halkevi,4322 halk odası kurulmuştu. Halkevlerinin 9 etkinlik kolu vardı:1-Güzel Sanatlar.2-Dil- edebiyat-tarih.3-Temsil.4-Spor.5-İçtimai (toplumsal) yardım.6-Halk Dersaneleri ve Kurslar.7- Kütüphane ve Yayın. 8-Köycülük. 9- Müze ve Sergi. Ayrıca 17 Nisan 1940 günü Köy Enstitüleri kanunu kabul edildi. 1942’de Hasanoğlan’da üç yıllık bir yüksekokul açıldı. 1948’de Köy enstitüleri sayısı 21’e çıktı. 1954’e kadar 25.000 öğretmen yetiştirildi. Bu enstitüler çok yönlü eğitim veriyordu. Eğitim,tarih,edebiyat,hayvancılık, tarımsal bilgiler, ilk yardım bilgisi (sağlık alanında),hukuki bilgiler vs… Bu  enstitülerden bir çok aydın-yazar yetişti.Bunlardan bazıları şöyle: Fakir Baykurt, Mahmut Makal,T alip Apaydın, Hasan Kıyafet…

”Küçük Amerika olacağız” diyen DP hükümeti her türlü muhalafeti ve ilerici-demokrat kurum ve kuruluşları kapatıyor, kimilerini de denetimine alıyordu. Halkevlerini, halk odalarını devletleştirerek hazineye devreden  DP Köy Enstitülerini de yıkarak klasik ilköğretim okuluna dönüştürmüştür. 8 Temmuz 1953’de Millet Partisi’ni kapatmıştır.

Dinsel yayınlar, dinsel dergiler ve kitaplar ticari amacın itisiyle hızla artmaktadır. Taşradan göçen insanlar bu yayınlar tarafından da sömürülmeye başlanmıştır. Her seçim öncesinde DP iktidarı tarikat şeyhleriyle, aşiret reisleriyle ve dinci olan toprak ağalarıyla oy pazarlığına oturup bu kesimlere ayrıcalıklar vermektedir.

Görüldüğü gibi muhalefetteyken demokrasiden, özgürlükten bahseden partiler hükümeti kurunca tersine dönüyorlar. Neden bunu yapıyorlar? Çünkü Türkiye gibi emperyalizme göbekten bağlı yarı-sömürgeler de devletin karakteri faşist. Kaypakkaya yoldaşın bu konudaki tespitleri çok yerinde ve bu tespit hala geçerliliğini koruyor. Yasaması, yürütmesi ve yargısıyla faşist bir karaktere sahip devletin hükümetleri bu karaktere uymak zorunda. Uymayanı uyduruyorlar yada kapatıyorlar. Kemalist burjuva cumhuriyetinde bunu gördük-görüyoruz.

Emperyalist tekellerin yerli uşakları kendi aralarında iktidar mücadelesini sürdürmektedir. İslami kesimlerin örgütlenmeleri büyük aşamalar kat etmiş ve bu durumdan rahatsız olan laik çevreler tepkilerini arttırmıştır. DP iktidarından umduğunu bulamayan orta-burjuvazi (milli burjuvazi) bu sefer de tekrar CHP içinde toplanmaya başlamıştır.

Tüm bu gelişmelerden sonra ;CHP’ye egemen olan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği 27 Mayıs hareketine önderlik edip orta burjuvaziyi de yanlarına alarak DP iktidarını devirmişlerdir. 27 Mayıs’tan sonra DP kapatıldı. Başbakan Adnan Menderes ve iki bakan idam edildi. 27 Mayıs’tan sonra iki parti kuruldu. Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP).

1965 seçimlerini Süleyman Demirel’in Adalet Partisi kayandı. AP Demokrat Parti’nin devamı yönünde yol aldı. Seçimle gelen siyasetçilerin darbeyle devrilmesine ve idam edilmesine duyulan tepkileri AP iyi değerlendirdi.

AP de DP gibi tarikatlara ve dinci kesimlere ayrıcalıklar tanıdı ve oy için radikal İslamcılarla kol kola girdi. Oy potansiyeli geniş İslamcı kesimlerin desteğini almak için Süleyman Demirel şöyle diyordu o zamanlar: ”Laik olan devlettir,ben Müslümanım”.

AP’den ayrılan 40 milletvekili DP’yi yeniden kurdular. Başkanlığa  Feruh  Bozbeyli getirildi. Bu dönemlerde iyice güçlenen İslamcı kesimler AP ve DP’den ayrılarak Necmeddin Erbekan öncülüğünde Milli Nizam Partisi’ni kurdular. Radikal İslamcılar böylelikle kendi bağımsız partilerine kavuştular. Nakşibendi ve Nurcu tarikatlarının çoğunluğu MNP içinde yer aldı.

12 Mart darbesiyle Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Milli Nizam Partisi kapatıldı. Mendereslerin idamına tepki gösteren Demirel; devrimcileri idam etmek için çok uğraştı. CHP’den yeterli sayıda milletvekili desteği alan AP, 6 Mayıs şafağında THKO’nun önder kadrolarından Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı idam etti.

“Adalet dağıtacağız” söylemleriyle koltuğa oturanlar faşist karaktere bürünüyor ve zulüm dağıtıyor. Bu hep böyle geldi, böyle devam ediyor TC tarihinde. Radikal İslamcılar 12 Mart darbesinden sonra Milli Selamet Partisi içinde yer aldılar. 14 Ekim 1974 seçimlerinde CHP % 33.33; AP % 28.8; MSP % 11 oy aldı. CHP ile MSP hükümet kurdular ve böylece radikal İslamcılar yıllar sonra Komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları ile hükümet oluşturdular.

1970’li yıllardaki ekonomik krizlerini -özellikle petrol krizi- aşmaya çalışan emperyalistler, faturayı yine sömürge, yarı-sömürge ülkelere çıkarmaya başladılar. IMF ve Dünya Bankası’nın (DB)  hazırladığı ”Yapısal Uyum Proğramları” birçok sömürge ve yarı-sömürge ülkelere dayatılmaya başlandı bu dönemde. ABD politikalarının ağırlıklı olduğu ve IMF ve DB’nın Türkiye’de uygulamaya hazırladığı 24 Ocak 1980 Kararları devrimci muhalefetin engeliyle karşılaştı.

12 Eylül askeri faşist darbesi devrimci muhalefeti idamlarla, işkencelerle, katliamlarla, yargısız infazlarla, toplu tutuklamalarla ezdi. Darbeye karşı çıkan tüm kurum ve kuruluşlar kapatılarak açık faşizm uygulamasına geçildi.

24 Ocak Kararlarıyla ABD emperyalizminin çıkarları daha da sağlamlaştı ve sistemleşti.1950’lerde ortaya atılan ”küçük Amerika olacağız” söylemleri ANAP tarafından yeniden gündeme getirildi. Yıllar sonra eski devlet bakanı Işın Çelebi, ABD ile ilişkilerini şöyle açıklıyor: ”İki ülke arasındaki köklü ilişkiler 1980’li yıllarda başlatılan liberalizasyon süreci ile daha geniş bir alana yayılmaya başlamıştır”. (Liberal Bakış- 20/01/1998)

Çok partili sisteme yeniden geçmek zorunda kalan egemen sınıflar kendi politikaları doğrultusunda parti kurulmasını şart koşarak Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni kurmasını desteklediler. Sonra da Necdet Calp, CHP çizgisinde bir parti olan Halkçı Parti’yi kurmuştur.

Türk-İslam sentezini hayata geçirmeye çalışan Turgut Özal, kendisinin de tarikat üyesi olma fırsatını kullanarak radikal islamcıların ANAP içerisinde örgütlenmesine çalışmıştır. İslami sermayenin asıl olarak büyümesi bu dönemden sonra yoğunlaşacaktır.

12 Eylül askeri darbesine kadar arananlar listesinde yer alan Nurcu tarikatının önde gelenlerinden Fethullah Gülen, Özal iktidarı döneminde Türkiye Umumi Vaizi olarak yeniden sahneye çıktı. Bugünkü İslami çevre içerisinde ekonomik ve siyasi olarak öne çıkan cemaat, Gülen Cemaatidir.

İslami sermayenin o günkü durumuna değinelim sonra Fethullah Gülen ve AKP ilişkilerini, oynanan demokrasi tiyatrosunu açıklayalım.

Yeni Asya Cemaati, Med-Zehra Grubu, Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı, Koseyciler (kırkıncılar) Cemaati, İttihatçılar Grubu gibi birçok İslami çevre ANAP döneminde palazlanmıştır.

Bu İslami gruplar eskiden beri sırasıyla AP, MNP, MSP, ANAP, RP ve son olarak da AKP’yi desteklemişlerdir.

ANAP döneminde, Endüstri, Kombassan, Yimpaş, Ülker, Asya adlı holdinglere yıllarca teşvik primi dağıtıldı. Özelleştirilen Petlas, Kompassan tarafından yarı fiyatına satın alındı. Kamu bankaları ve stratejik öneme sahip enerji santralleri bu çevreler tarafından ya satın alındı ya da kiralandı. RefahYol hükümeti döneminde Anadolu’daki sanayi yatırımlarına sağlanan kolaylık bu çevrelere sağlandı.

Dışa açılarak uluslararası sermaye ile ortaklıklar kurmak isteyen İslami sermaye bunun adımlarını attı. MÜSİAD 40 kişilik bir işadamı grubuyla Chiago, New York ve Washington da çeşitli girişimlerde bulundular.

MÜSİAD resmi olarak Müstakil İşadamları Derneği olmakla birlikte asıl olarak kamuoyunda Müslüman İşadamları Derneği olarak biliniyor. Yurtdışında ve yurtiçinde onlarca şube açmıştır.

Yabancı sermaye ile iş yapmaya başlayan İslami sermaye aynı zamanda yerel yönetimleri elinde tutan Refah Partisi belediyelerinden oldukça faydalanmıştır. RP döneminde sadece İstanbul’daki kaçak yapılaşmadan milyarlarca para kazanmışlardır.

Refahlı belediyeler kendi bünyelerindeki işleri usulsüz ihalelerle yandaşlarına vererek yüz milyonlarca para kazandırmıştır. Refah Partili Kültür Bakanı İsmail Kahraman’ın kurucuları arasında bulunduğu Magic adlı reklam ajansı, başta İstanbul büyükşehir belediyesi olmak üzere çoğu Refah’lı olan belediyelerden aldığı reklam işleri sayesinde milyonlarca para kazanmıştır. İsmail Kahraman’ın damadı tarafından yönetilen ve İstanbul’daki tüm otobüs duraklarındaki reklam hakkını elinde bulunduran Magic tanıtım ve iletişim aracının yıllık geliri yaklaşık olarak 400 milyon liradır. Bu şirketin 1996 yılı içinde İstanbul Büyükşehir belediye- sine verdiği para yalnızca 170 bin liradır.

İslami sermayenin önde gelen kuruluşları: Kombassan holding, Endüstri holding,Yimpaş holding, İhlas holding,Ülker Gıda,İttifak, Asya,B.Anadolu vs… Bu kurumlar bir çok sektörde kendini gösterirken spor alanında da isim yapmaya başladılar.

Bu dönemlerde finans kuruluşları da açan İslami çevreler inanılmaz boyutlarda palazlandılar. Asya Finans, Albaraka Türk, Kuveyt Türk, Faisal Finans gibi finans kurumları açarak yüz milyonlarca para topladılar.

Görüldüğü gibi 12 Eylül darbesinden sonra iktidara gelen partilerden çok destek alıyorlar. ANAP, DYP, RP, ANASOL-D hükümetleri sürekli olarak bu kesimleri desteklemiştir.

Konya ve Yozgat illerini merkez olarak belirleyen İslami çevreler bu illerde düzenli olarak toplantılar yaptılar. Bugünkü AKP iktidarının temelleri oluşmaya başlamıştır. MÜSİAD’tan sonra Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM)’ı kurdular. Yozgat’ta yapılan bir ESAM toplantısına katılanları gördüğümüzde isimler oldukça tanıdık geliyor.

”Galata Çamlık Otel’de bir araya gelen ESAM üyeleri arasında Kombassan, Endüstri holding gibi İslamcı sermayenin tanınmış kuruluşları ile Cevat Ayhan, Zahid Akman (Kanal 7), Hasan Aksoy, Haşim Bayram, Ali Coşkun, Davut Dursun, Kahraman Emmioğlu, Sami Erdem, Arif Ersoy, Ahmet Fevzi İnceöz, Mustafa Kamalak, Hayrettin Karaman,Temel Karamollaoğlu, Fehmi Koru (zaman gazetesi), Hikmet Özdemir, Sabri Tekin, Salim Uslu(Hak-iş Başkanı) Dursun Uyar, Nevzat Yalçıntaş (Türkiye Gazetesi), Sabahattin Zaim, Bahri Zengin gibi İslamcı kesimden 83 kişi katıldı.” (14.03.1998- Cumhuriyet gazetesi)

Refah Partisi içindeki bu insanlar, daha sonra, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi kadroların katılmasıyla bugünkü AKP’nin temel kadrolarını oluşturuyorlar.

Şimdi de Fethullah Gülen cemaatini inceleyip sonuca gelelim.

Gülen cemaati İzmir’de ortaya çıkmıştır. Yurt, dersane ve özel lise açarak gelişti. Uzakdoğu’dan Amerika’ya kıtalararası tebliğ ağı kuran tek nur cemaatidir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya’da tartışılmaz bir etkinlik kazandı. Özal döneminde ANAP’ı destekledi. Başbakan Tansu Çiller ile görüşmesinden sonra daha da gelişti. Önceleri vakıf yoluyla faaliyet gösteren cemaat; sonra eğitim kurumları,ticari işletmeler ve basın-yayın kuruluşlarıyla etkinlik alanını genişletti. Bu kuruluşlardan bazıları şöyle: Akyazılı vakfı, FEM üniversiteye hazırlık dersaneleri zinciriyle, Fatih, Samanyolu, Yamanlar ve Nilüfer gibi özel liseler…

Bunların dışında da bir çok yurt ve okul var. Cemaat, Orta Asya’da da yüzlerce özel lise açmayı başardı.80’li yılların ikinci yarısında iddialı bir şekilde basına da girdi: Sızıntı dergisi, Zaman gazetesi, Samanyolu TV ve bazı özel radyolar. Asya Holding’in sahibi Gülen, Türkmenistan ve Kazakistan da bir çok şirket açmış ve bu ülkelerde Türk-İslam düşüncesini yaymak için okullar açıp Zaman gazetesinin de yayın yapmasını sağlamıştır. Türkiye’de yapılan Türkçe olimpiyatlarını da Fethullah Gülen’in organize ettiğini herkes biliyor.

1991 yılında Rus sosyal-emperyalizminin dağılmasıyla birlikte Türk kökenli cumhuriyetleri pazarına dönüştürmek isteyen ABD emperyalizmi F.Gülen gibi uşaklarını kullanarak bu ülkelere girmeye çalışmıştır.

Demirel, Türkeş, Erbakan,Tansu Çiller, Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, R.Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Melih Gökçek, Mustafa Sarıgül gibi bir çok siyasetçinin yakından tanıyıp desteklediği Fethullah Gülen devlet içinde devlet konumuna geldi.

İmamlık, vaizlik, öğrenci evleri, yaz kampları, kolejler, hazırlık dersaneleri, kültür tesisleri ve iletişim kuruluşları gibi halkalar birbirine eklenmiş, yüzlerce şirket ve holding oluşmuş ve bugün kıtalara yayılan dev bir zincir oluşmuş. Bu kadar gelişme devletten bağımsız olamazdı, olmadı da. Ortada büyük bir sermaye vardı ve AKP bu fırsatı kaçırmak istemedi. Daha önce Uzan grubunun milyarlarca sermayesine el koyan AKP hükümeti, bu seferde yol arkadaşı Gülen’i tasfiye ederek sermayesine ve ona ait tüm kurumlara el koydu. Kemalist devleti İslamcı motiflerle yeniden inşa planı devam ediyor. CHP ve MHP’nin AKP’yi desteklemesi bundandır.

“Esad kardeş’” nasıl ”terörist” olduysa,”Gülen kardeş” de bir gecede terörist oldu. AKP iktidarı o kadar borçlandı ki, kime saldıracağını şaşırdı. Gülen’den kalan sermaye de yetmeyecek kuşkusuz. Sırada batı illerinde yaşayan Kürtler ve azınlık milliyetlerin mal varlıkları var. Sonrasında Aleviler ve diğer muhalif kesimler. Bu cumhuriyet tarihinde benzer olayları çok gördük. Ermeni ve Rum vatandaşların mal varlıklarına el koymalar, Maraş katliamından sonra Alevi vatandaşların mallarına el koymalar, darbelerle sendika,siyasi parti ve emekçi kurumların mallarına el koymalar vs…

15 Temmuz darbe oyunu ve arkasından sahne alan demokrasi nöbeti çok ilginç olaylara tanık oldu. Padişah, Osmanlı yanlısı İslamcı kesimler demokrasi için sokaklara çıktılar. FETÖ’cü diye yakaladıklarını işkence ederek öldürdüler. Farklı meslek gruplarından yüzbine yakın insanı tutukladılar. İşin ilginci daha düne kadar Gülenle dost olan siyasetçilere hiç dokunmadılar. AKP hükümeti ile Gülen hareketi o kadar iç içe geçti ki AKP içindeki Gülencilere dokunamıyorlar. Dokunsalar kendileri de koltuklarında oturamayacaklar.

Yenikapı mitingi Kemalist devletin birlik mesajıdır. CHP, AKP ve MHP önümüzdeki süreçte birlikte hareket edecektir. Paralel yapılar da temizlendikten sonra saldırı sırası emekçi halklarda. Aleviler ve Kürtler, işçi ve emekçiler, tüm devrimci-demokrat kesimler kendi alanlarında direnişi örgütlemek zorunda. Öz savunma her yerde meşrudur ve oluşturmak hepimiz için olmazsa olmaz görevidir. (Almanya’dan bir ÖG okuru

54911

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan

Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi”  kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan

 24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı.  Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü.  Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin  hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer

normal tarihsel koşuldur.”[1]

i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…

Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan

Teori  proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak  dile gelişidir.

Konuya girmeden önce, 

Kapitalizmin.., işverenin..  karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...

Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.

Her şeye deva.

Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma  işin içine sömürgeciliği...,  sosyo - ekonomik yapının sınıflar  yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım

Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?

AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta.  Ülkeyi  öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Lenin ile Stalin arasinda ulusal sorun konusunda"çeliski var"miydi

 

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’

Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.

Sayfalar