Pazartesi Ekim 12, 2026

Sevgili Sarkis,/ GARİNE SEROPYAN

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla, bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Girişi ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kâğıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikâr.

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız... Anlat(a)mamışsın... Ocak ortası, hayır, tam olarak 19 Ocak’ta başladığın “Midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden ‘sustuğun’ o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “Ha Garine tun es, ha ıse, ayo...” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “Hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı... Gözümün önünde zaten anlattıklarınla ‘yeni yer’, henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra bir hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım. Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar, işte ben o zaman gördüm gözlerimle. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak, inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil, iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “Ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?”, ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde Doktor Erdinç Bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık, sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım, “Ne oldu sana?” diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi, anlayabilmek için çok basit bir soru sordum: “Eee, ov egav aysor?” Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav.” Bu kısacık ilk cümlenle, aslında bana “Bana bak... Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana, hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama, ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu, zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli biri. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi aşikârdı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu: Korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen “ah” dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar Minoset’le idare ettik; bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum... Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağ olsun, aynen öyle olsun işte.

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “Bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine ‘tanıdıklar sağ olsun’, hemen doktorlarla, Başhekim’le görüşüldü. “Perşembe sabahı gelsin” dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir mesaj gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfal’e gidip, dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk, yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve ‘iyileşme’ sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk iki gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konuda hemfikir olduğumuz tek nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin, ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de, hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki... Haklıydın da. Ama inan, yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil, gayet doluydu aslında. Kısaca “Hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii, mangal duyunca durur muyum? “Aaa, ben de geleceğim çocuklarla yaza, yaşasın mangal!” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?” Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın, “Hayır” dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline... Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok, hayır, kırılmadım; bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “Bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyiflendirdi bizi. Ha, bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti, top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık, cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi... Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengârenk, o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim, iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “Kızım, almazlar hastaneye seni böyle, manyak mısın nesin” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın sekizinde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, dört gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “Nereye?” diye. Bende cevap hazır: “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “Hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri, girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden, puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden. Çok yakınmış şerefsiz.

Hastane süreci elbette neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana, seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu. MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “Şeker yükselirse insülin veririz yaaa, ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde!” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen Agos’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı günü girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen Minoset’le kotardın.

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken ‘bunadı’ damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken, ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek “Tamam” dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

Ama ne temiz ölüm...

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle, huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kâbusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim, bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşunu. Meğer kâbusun son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim yahu, ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin...

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0,5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, bir şey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın, “Ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye. Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım, kâh telefonda, kâh karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi her şey. Şaka gibi her şey. Hâlâ, kalkıp, “Bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum, umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana? Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba günü döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “Gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum. En son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı, “Ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok, hayır, su koyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi...

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı, içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı, ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı...

Çok bekletmeyiz seni, merak etme. İki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman. Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama torununun dediği gibi, “Ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz.

 

58951

Bitip Tükenmeyen İçten Sesleniş: Orhan Velİ Kanık.

 

“Deli eder insanı bu dünya; Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”[1]

Şiirin en kendine has şairlerinden, yaramaz çocuğuydu. Şiirleri gibi hep genç kaldı; ölmedi.

Ve 14 Nisan 2014’de 100’üncü kez doğdu Orhan Veli Kanık.

Onu hep 36 yaşında biliyoruz bilmesine de, meğer O, 100 yaşına gelivermiş. 

Ama hâlâ öyle genç, öyle yeni, öyle sıcak, öyle yaratıcı ki... 

* * * * *

TKP/ML TİKKO DERSİM BÖLGE KOMUTANLIĞI

TKP/ML TİKKO'ya bağlı gerilla grubu tarafından 13 Ekim tarihinde Dersim-Merkez’de bulunan Deşt (Geyiksuyu) Köyü’ndeki asker taburuna yönelik Kobanê için yapılan eyleme ilişkin bir açıklama yayınladı.Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) tarafından yapılan açıklamanın tam metni şöyledir:

Halkımıza,

Giderken...

Hayat yolculuğu bugün beni alıp tekrar cezaevine götürürken, ümitlerini yalan üzerine kurulmuş Ankara siyasetine bağlayanlarla  bir veda sohbeti etmek ve kardeşçe bir uyarıda bulunmak istiyorum.

Belkide kendi kendimi tekrarlamış olacağım, ancak gönül yine de bir şeyler söyle diyor bana. Söyleyeceğim ilk şey: Ey ezilenler, dil, din, millet, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmadan ezenlere karşı birleşiniz. Kurtuluşunuzun tek yolu budur. 

Seçimler

Partinin mi Halkın mı İnsanı

Sen hangisi olacaksın

Ben sevdim Dadaistçe yazmayı

 

Evet ...

Uluslararası alanda meşrulaşmak işid karşısında kazanılabilecek bir zaferden daha önemli bir zaferdi.

Tüm dünyadaki sınıfsal içerikli insanlar bir daha bu dünyada emperyalistlerin halklarca kurtarıcı olarak alkışlandığını görerek meşrulaşmaların gerçekleştiğini görmek istemiyorsa;

Sınıfsal içerikli partilerin sınırları aşamayışını aşıp toplumlarımızın ortak mücadelesinin harcı olabilecek üslubu  bulmak zorunda

De.... artık darısı da.....

Rojava’dan Şengal’e, Filistin’den Ukranya’ya; İşgal, Katliam ve Direniş

Bugün Ortadoğu yine kan gölüne çevrilmiş durumda. Yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının yoğun olduğu bu bölgeye akbabalar gibi gözlerini diken uluslararası para babaları, insanlığın tepesinde taklalar atmaya devam ediyorlar. Milyonlar, mevcut sistemim kâr hırsı uğruna gerici savaşlar, işgal ve talanlar sonucunda en vahşi yöntemlerle katledilerek yaşam hakları ellerinden alınmakta, evlerinden, yaşadıkları yerlerden göçe mecbur bırakılmaktalar.

Peki ya Erkekler? Ganime Gülmez

“Görüntü yetseydi, bilime gerek olmazdı. Geçmişe göre, herşey daha fazla gözümüzün önünde dönüyor…Burada kavrayabildiğimiz oranda, geçmişten-günümüze Ortadoğu düzenini kavramamız gerekiyor öncelikle…. Milliyetçilik ve dinin çürütücü-bozucu, insanın ortak özelliklerini ayırıcı-bozucu-yabancılaştırıcı tarihsel rolü açıktır…” ve daha bir dizi ufkumuzu aydınlatabilecek bilgiler verdi Haluk Gerger, önceki gün Frankfurt’ta gerçekleşen toplantıda.

Kobanê direnişi görmezden geliniyor

Denilebilir ki bugün Kobanê’de yaşananlar hem bütün Kürdistan tarihinde görülen işgale ve hem de işgalcilere yönelik olan Kürt isyanlarının destansı özetine denk düşüyor. Adeta tarih günümüzde her iki hali de yaşıyor. Bir tarafta direkt olarak işgal kuvvetleri diğer tarafta da isyanlar vardı. Şimdi de dünya bir taraftan IŞİD şahsında Emperyalizmin hortlamış ve Kürdistan’ı tekrar baştanbaşa işgal etmek istemesini izliyorken, diğer taraftan da yüzyılın destansı direnişine şahitlik ediyor. 

Kobanê'de Kürt ulusal hareketi emperyalizm'in siyasal gericiligi ile kusatiliyor!

(IŞ)İD’in Kobanê kuşatması, Kürt siyasi hareketleri arasındaki ve Kürtlerle emperyalizm ve bölge egemen güçleri arasındaki ilişkilere yeni bir siyasi zemin sunmaktadır. Bu gelişmeler; bir yandan Rojava’da oluşan Kürt kazanımlarının meşruiyet alanını genişletirken, diğer yandan Kürt ulusal birliğine olanak sunmaktadır. Ancak bu gelişmelere eklenmesi gereken bir nokta daha vardır. O da Kürt ulusal kazanımlarına yönelik emperyalizmin kendi siyasi hesaplarıyla müdahale etmede büyük olanaklar bulmasıdır.

Kürtler utanılacak bir tarihle övünmemelidir :Tamer Çilingir

 

Kürt ulusunun, cumhuriyetle birlikte egemenler tarafından maruz kaldığı uygulama inkar ve imhadır. Her fırsatta iktidarın ’’barış sürecine’’ denk düşmeyen uygulamalarını eleştirirken,’’Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaştık’’ vurgusu yapılarak, uğradıkları büyük haksızlık dile getirilirken yapılan hesaplaşma yanlış ve eksiklikler içeriyor.

Kobanê bizimdir, biz Kobanê'yiz

Gözümüzdeki kıymık
en iyi büyüteçtir.”[1]

Kobanê, sokak sokak çatışıyor.
Müthiş bir hâl bu; belki de mitolojideki kahramanları kıskandıran türden cüretkâr ve çocuksu içtenlik yüklü...

Dövüşenler, düşenler insan(lık) tarihine yeni(lenen) bir direniş destanı armağan ediyorlar.
14 Eylül 2013’de Serêkaniyê’de düşen Yılmaz (Serkan Tosun) ile 5 Ekim 2014’de Kobanê yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş’ın (Suphi Nejat Ağırnaslı) ölümsüzleşmesi gibi…
Karanlığa karşı büyük bir yangın bu; hepimizi, herkesi, her yeri aydınlatan!
“İyi de ne olacak” mı?

Sol Gösterip Sağ Vurma Ve Şekere Bulanmış “Çözüm”(!)

Son haftalarda TC devletini yönetenler birbirinden ilginç açıklamaları yapar oldular. Bakanlar Kurulu Başkanı Ahmet Davutoğlu rüyalarında Hegel ve Gazali ile hasbıhal ettiğini ileriye sürerken; Tayyip Erdoğan’da din dersleriyle ilgili AİHM'in kararını yorumlarken, "Mademki fizik dersi, matematik dersi zorunlu olarak okutuluyor, niye din dersi de zorunlu olarak okutulmasın” diye sormakta ve "Din dersi okutulursa toplumda terörizm, ırkçılık, şiddet, antisemitizm, uyuşturucu bağımlılığı da olmaz" fetvasını vermektedir.

Sayfalar