Çarşamba Ekim 14, 2026

Sevgili Sarkis,/ GARİNE SEROPYAN

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla, bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Girişi ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde. Darmadağın kafalarımızın kâğıda dökümünün de düzgün olamayacağı aşikâr.

Giriş: Dördüncü evreye gelene kadar bahsetmediğin kanserin teşhisi

Anlayamamışız... Anlat(a)mamışsın... Ocak ortası, hayır, tam olarak 19 Ocak’ta başladığın “Midemde bir ağrı var, ama Manişağa söylemiyorum, üzülmesin” söylemlerinin son hali, 16 Mart Pazartesi günü, hani o sadece bir sayı çıkarıp sonra tetkikler için Şişli Etfal’in yollarını aşındırdığın haftadan sonra, günübirlik uğrayıp birden ‘sustuğun’ o gün, benimle telefonda 10 dakika boyunca konuşmaya çalışıp sustuğun, “Ha Garine tun es, ha ıse, ayo...” dışında, nefes nefese nasıl zorlanarak söylediğini hissettiğim “Hiç keyfim yok bugün” cümlesi oldu.

Önce kızdın sandık. Taşınmaya kızmış olamazdın. Çünkü çok ama çok uzun bir zamandır bana şevkle anlatıyordun yeni yeri. Konferans salonunu, kütüphaneyi, kütüphanedeki kitapları düzenlemek için Beyrut’tan gelen çocuğu, yeni binayı... Gözümün önünde zaten anlattıklarınla ‘yeni yer’, henüz görmemiş olsam da, muhtemelen hiç görmek istemiyor olsam da.

Sonra yorgunsun sandık. Ben telefonda çok üzgünsün sandım. Ağlamaklıydı sesin bana.

Meğer konuşamıyormuşsun. Sonra bir hafta boyunca, sen konuşmaya, dilinden dökülemeyen kelimeleri zorla çıkarmaya çalışırken, ellerin başında, alnında, gözlerinde o hallerini gördüğümde anladım. Özellikle telefonda cevap vermekte zorlanıp tekrara, yanlış kelimelere düştükçe zorlanan o dilinden çıkmayan kelimeler, cümleler, ömrünün son yıllarını anlatmaya adamış bir adamı nasıl delirtir, en büyük deşarj şekli anlatmak olan bir masalcıyı nasıl aciz kılar, işte ben o zaman gördüm gözlerimle. Görmek acıydı, ama ızdırabını anlayıp da bir şey yapamamak, inan ondan da acıydı.

Çok sustun ondan sonra. Bir daha konuşmayacakmış gibi sustun. Çok değil, iki gün sonra yanındaydım. Gelmeye çok korktum açıkçası. Maalesef haddinden fazla zeki bir adamdın ve muhtemelen beni gördüğünde aklına ilk gelecek şey “Ölüyorum da mı kız geldi çoluk çocuğunu bırakıp?”, ki biliyorsun, yayamın cenazesine bile gelememiştim “çoluk çocuğumu bırakıp”. Bunu bile göze aldım da geldim. İçeri girdiğimde Doktor Erdinç Bey muayene ediyordu seni. Geldim, sarıldık, sarmalaştık yıllardır görüşmemişiz gibi. Kemiklerini hissetti ellerim ilk kez hayatımda. Kürek kemiklerin kollarıma battı sana sarıldığımda. Beni gördüğünde gülen gözlerin olmasa hüngür hüngür ağlamaya başlayacaktım, “Ne oldu sana?” diye. Tuttum kendimi. Susman psikolojik mi, anlayabilmek için çok basit bir soru sordum: “Eee, ov egav aysor?” Cevabın açık ve netti. Gözlerinle doktoru göstererek “Ov bidi ka, as hayvanatı egav.” Bu kısacık ilk cümlenle, aslında bana “Bana bak... Nereden, kimden çıktığını unutma sakın, ve sakın beni denemeye kalkma!” dedin. Anladım ben seni. Ondan sonra merak ettiğim her şeyi açık açık sordum sana, hiç teklemeden. Sadece bildiklerimi anlatırken biraz tekledim. O kadarına da lütfen müsaade et, zorlanmak da insanlar için ve inanmayacaksın ama, ben de insanım!

Teşhisin, araya giren tanıdıklar sağ olsunlar, çok kısa sürdü. Daha doğrusu, zaten malumun ilanı gibi oldu son biyopsi raporun. O hayvanat dediğin Dr. Erdinç zaten teşhisi, algıları çok kuvvetli biri. Her dediği adım adım çıktı. Aslında tam da kitaplardaki gibi oldu teşhisin. Kitap gibi adamdın ya, düzgün yazılmış bir kitap gibi aşikârdı hastalığının aşamaları. Bir tek şey önümüze taş koydu: Korkunç yüksek bir ağrı eşiğin varmış. İkinci, hadi bilemedin üçüncü evrede dayanılmaz ağrılarla ortaya çıkan pankreas kanseri, sen “ah” dediğinde zaten dördüncü evredeymiş. Ve son gününe kadar Minoset’le idare ettik; bırak morfini, parasetamolden bir gıdım ileri gidemedik.

Araya giren tanıdık diyordum... Eğer Ani Tantiğim olmasaydı, muhtemelen sen son biyopsiyi bile yaptıramamış, teşhisinden bihaber gitmiş olacaktın. Hani derler ya, dostlar sağ olsun, aynen öyle olsun işte.

Gelişme: Hastane haftamız

Benim geldiğim akşam, bu susmanı, daha doğrusu konuşamamanı pek hayra yoramadığımızdan, Dr. Erdinç’in önerisiyle “Bir MR’a sokalım” dedik. Çarşamba akşamı yine ‘tanıdıklar sağ olsun’, hemen doktorlarla, Başhekim’le görüşüldü. “Perşembe sabahı gelsin” dediler. Ama daha önemli bir şey vardı. Artık ilgilenmediğin cep telefonuna bir mesaj gelmiş. Şişli Etfal’den. Biyopsi raporun çıkmış. Gecenin bir yarısı internetten herkesi, her şeyi zorladık. Olmadı, ulaşamadık rapora. Perşembe sabahı apar topar önce Etfal’e gidip, dörde katlanmış bir A4’teki ölüm fermanını okuduk, yarısını anlar yarısını anlamaz halde. Sonra bizim hastaneye gittik. Ve ‘iyileşme’ sandığımız gidiş sürecin başladı. Önce çok kızdın bize, küstün. İlk iki gün sancılıydı. Yemekler tatsız tuzsuz, ilaçlar acı, hemşireler haşin, doktorlar kötü, her şey kötüydü. Sana göre elbette. Bu konuda hemfikir olduğumuz tek nokta, yemeklerin tatsızlığıydı. Koskoca gurme Seropyan’a tuzsuz yemek verilmez! Çarpılır insan. Doktorunla konuştum, “Yahu merelıs bak doktor, bu adama işkence etmeyin, ne olur, adam bildiğin gurme, n’olur buna azıcık tuz verin. Tansiyon ilacı alıyor nasılsa” dedim. Resmen yalvardım adama. Öncesinde de, hani olur da izin vermez diye ben tuz stokladım odanda, sakladım çekmeceye çaktırmadan. Ama doktorun gayet insaflı çıktı, günde 1 grama izin verdi. Kalan 2 gramı da ben kaçak tuzlarla telafi ettim. Gözünün önünde döküyordum tuzu, inan diye. Çünkü o kadar inanmaz haldeydin ki... Haklıydın da. Ama inan, yalanım yoktu, sadece eksik anlattım, ki son gün eksik anlattıklarımı da tamamladım, vicdanım rahatladı.

Küstün dedim ya, şahit tuttum kendime. Yemin ederim biliyordum küstüğünü. “Yazın mangal yapacağız Baron, hadi iyileş” dedi Gökhan. Boş boş baktın. Boş değil, gayet doluydu aslında. Kısaca “Hadi oradan sen de, yazı göremeyeceğim ki ben” dedin sen gözlerinle, okudum ama görmezden geldim, görmek istemedim, inanmak istemedim, ondan. Sonra ben atladım tabii, mangal duyunca durur muyum? “Aaa, ben de geleceğim çocuklarla yaza, yaşasın mangal!” deyivermişim. Sonra, biliyorum ya olacakları, gözlerine baka baka sordum “Gelebilir miyim?” Önce kaşların kalktı sorar gibi, düşündün, kaşlarını iyice kaldırdın, “Hayır” dedin resmen. Sonra “Peki, çocuklarla Boğos gelsin mi mangala?” diye sordum. Hiç düşünmeden kafanı salladın, gelsinler manasında. Şahidim var, Kemal Gökhan Gürses ve Özlem Dalkıran. Bu da böyle biline... Söz uçar yazı kalır ya, bu da kalsın burada. Yok, hayır, kırılmadım; bilirim, bensiz rakıya mangala razı gelmez o yumuşacık kalbin. Ama geyiğin boynuzunu uzun süre iyi de kırdık “Bu adam beni mangala istemiyor, damatla torunları istiyor” söylemiyle.

Bir de Cumartesi ve Pazar günkü gezmelerimiz ve ziyaretçilerimiz pek keyiflendirdi bizi. Ha, bir de Newroz. Cumartesi berber geldi. Sinekkaydı traş etti, top sakalından kalan yanaklarını. Ellerine sağlık, cillop gibi oldun misafirler gelmeden. Sonra giyindik kuşandık, hemşireye çaktırmadan da serumun musluğunu azcık açtık ki çabuk bitsin, sen de böylece kendine geldin, yüzün güldü. Gelen gidenle eğlencemiz pek hoş oldu. Ama özellikle koridordaki koltuklara oturup, hastalığının sebep olduğu dalgınlıkla camdan görünen, karanlık basınca üzerinde kırmızı ışıklar yanıp sönen o üç gökdelen o kadar güldürdü ki bizi... Pazar günü sabahın köründe geldik hastaneye. Kapıya kadar yayılmış Newroz şenlikçileri o kadar rengârenk, o kadar şahane duruyordu ki, üşenmedim, iki puşi aldım. Birini attım çantama, diğerini boynuma. Çokbilmiş oğlun “Kızım, almazlar hastaneye seni böyle, manyak mısın nesin” diye uyarsa da dinlemedim. Sabahın sekizinde, yememiş içmemiş güvenlik görevlileri, dört gündür aşındırdığım girişte önüme atladılar “Nereye?” diye. Bende cevap hazır: “Babama, ne vardı?” Politik ve polisiye konularda benden tırsık olan oğlun “Hasta ziyaretine” diye düzeltince içeri, girmemize izin verdi güvenlikçi şekilci abi. Sonra da, son fotoğraflarımız olduğunu bilmeden, puşili anlarımızı ölümsüzleştirdik, asıl ölümün bu kadar yakın olduğunu bilmeden. Çok yakınmış şerefsiz.

Hastane süreci elbette neşeli anlardan ibaret değildi. Koluna takılı serumun asılı olduğu direk hareketlerini engelledikçe, kolundaki iğne uyumana mani oldukça kızıyordun bana, seni hastaneye yatırdım diye. Ama çarem yoktu. MR’da beynindeki onlarca emboliyi gözlerimle gördüm ben. O embolileri dağıtıp ya da bir noktaya toparlayıp, ani oluşup kansere gol atacak pıhtıyı engellemek için kortizon vermeleri gerekiyormuş. Diyabetik olduğun için ve pankreas da iflas ettiği için şekerin de fırlayabilirmiş. Çaresi vardı elbette, o beyaz saçlı tonton doktor “Şeker yükselirse insülin veririz yaaa, ne dert edeceğiz, ne var ki şekerde!” dedi. İşte bu yüzden kaldık hastanede Baron Seropyan. Ve aynı söz verdiğim gibi, Salı günü de çıktık geldik eve. Sen Agos’a gitmek istedin. Gerçekten istedin ama maalesef ödemler, pankreas, karaciğer, safra kesesi, midendeki “yumuşak dokulu zararsız(!) kütle” müsaade etmedi. Salı günü girdiğin evinde huzur içinde geçirdin son günlerini. Ağrı eşiğin o kadar yüksekmiş ki, morfinlerle kıvranan insanların geçirdiği dönemi sen Minoset’le kotardın.

Sonuç: Son

Evet, dolu dolu geçirdin yıllarını, bu da züğürt tesellimiz olsun. Son günlerini bile dolu dolu geçirdin. Efendiliğinden bir şey kaybolmamış; farkındaydın çünkü ve an be an arkanda kötü anı bırakmamak içindi çaban. En sevmediklerinle bile güler yüzle konuştun, kelimeler çıkamasa da ağzından sesli olarak, gözlerinle konuştun susarak. Nasıl demiştin Rakel’e? “Bazen susmak, konuşmaktan daha çok şey anlatır.”

Elden ayaktan düşmek, aklın gayet başındayken ‘bunadı’ damgası yemek istemedin çünkü, farkındaydım. En baba onkolog profesör, dördüncü evredeki pankreas kanseri için, sadece acıları hafifletecek en zararsız ilaç tedavisini önerirken, ben az da olsa umutlandım, sana anlattığımda ise gülerek “Tamam” dedin, kabul ettin tedavi olmayı hastane koridorunda. Müdahale edemeyeceğimizi biliyordun çünkü.‎ Yine geçtin dalganı ölümle. “Ben gidiciyim” derken biliyordun gideceğini bal gibi, kaldı ki, ne yazık ki kandıramayacağımız kadar zeki, bizden gayri kimsenin anlayamayacağı kadar aklı gayet başındaydın. Aman iyi, gidecektin, anladık, ama kanserden de gitmedin, yenik düşmedin o halta. Emboli götürdü seni.

Ama ne temiz ölüm...

Tûba Abla (Çandar) ziyaretindeymiş. Birden ellerin soğumuş. Terlemeye başlamışsın. Hani ecel teri var ya, o gerçekmiş işte. Kaçınılmaz sona sevdiklerinle, huzurla kavuşmuşsun sessizce.

Günler önce, senin iyi olmadığını söylediklerinde, kendimi bir kâbusun içinde hissetmiştim. Sanki uyanacaktım, ter su içinde, bir ferah oh çekecektim, bitti diye. En kötü yolculuğum sanmıştım sana ilk gelişimdeki o Zürih-İstanbul uçuşunu. Meğer kâbusun son penaltısı bu gelişimmiş. Bildiğin cenazene geldim yahu, ötesi var mı?

Daha 80. doğum gününe sürpriz parti yapacaktık, haftaya çocuklarla gelecektik, bekleyecektin...

Çantamı boşaltırken yan cepten senin yeşil 0,5 kalemin düştü, ajandanın üstündeydi, bir şey yazmak için yürütmüşüm. Görsen nasıl kalaylardın, “Ulan memlekette kalem mi kalmadı benimkine konuyorsun?” diye. Bense doktorların söylediği her bir şeyi o kalemle not aldım, kâh telefonda, kâh karşılıklı konuşmalarda. Sanki üstünden silgi geçince silinecekmiş gibi her şey. Şaka gibi her şey. Hâlâ, kalkıp, “Bak, ayaktayım yine” demeni bekliyordum, umudu sıfırlamışken bile.

Hep düşündük yıllardır karı koca, ara ara da dillendirdik karşılıklı. Ya birine “bir şey olursa” ne yapacak, nasıl söylenecek bana? Düşünceli adammışsın, hazırladın sona bizi. Ya da senin niyetin oydu ama kısmette hazır olmamak varmış henüz gidişine. Çarşamba günü döndüm. Cumartesi akşamüstü aldık haberi. Çıldırmanın eşiğini çoktan aşmışken ben, kendimi paltomu ayakkabılarımı giymeye çalışırken buldum. Kesik nefesimle son kelimelerimi söylemeye çalışır gibi “Gidiyorum ben, babama gideceğim” diye sayıklıyordum. En son hatırladığım bu en azından. Sonra bir sakinleşme süreci başlamak zorunda kaldı. İki el kadar bebe vardı evde çünkü, ölüme daha hazırlıklı, daha kabullenmiş ve benden daha olgun. Okulda öğrenmiş büyük torunun, duyunca bana sarıldı, “Ölüm çok kötü ama ölüm de hayata ait mamacım” dedi. Yok, hayır, su koyvermedim. Gayet metanetliydim. Ta ki Pazar akşamı eve girene kadar. O yolu nasıl geldim hatırlayamıyorum ama eve girdiğimde salon hınca hınç dolu, arka planda senin sesin, korkunç bir ortam vardı. Millet gözleri kıpkırmızı, ayaklarda galoşlar, gelip gelip bana sarılıp ağlayanlar, ne olduğumu şaşırdım. Ben herkes sarılmayı bitirse de odana gelip seni görsem diye düşünürken birden aramızda olan sana ait tek şeyin, laptopun hoparlöründen gelen sesinin olduğunu fark ediverdim.

Sonra hazırlık süreci başladı. Hangi kilise, kaç kokart, kaç papaz, kaç kahve, kaç paket pötibör bisküvi...

Şimdi ise, sırtımı yasladığım çınarın yokluğunun hissettirdiği bir sırt ağrısı, içimdeki o kocaman boşluğun yarattığı kalp ağrısı, ve engel olamadığım, geciktiremediğim bir ölüm, tıpkı diş ağrısı...

Çok bekletmeyiz seni, merak etme. İki sallan üç oyalan, su gibi geçer zaman. Sensiz azcık üşürüz, bolca öksüz hissederiz, ama torununun dediği gibi, “Ölüm de hayata ait”, bir şekilde idare ederiz.

 

58988

Siyonizm,anti-semitizm ve bir "Mugalata"üzerine

“Kişi ancak kalbiyle görür.Göz hiçbir şeyin özünü göremez.

 

Yıl 1975 ya da 1976 olmalı; Paris’te bir grup Türkiyeli devrimci öğrenciyiz. Aklımız ve yüreğimiz, bir yanıyla yükselen devrimci hareketin devlet destekli faşist çeteler eliyle kırılmaya çalışıldığı memlekette; bir yanıyla da hem yaşadığımız ülkedeki devrimci mücadelelerin içinde yer almaya, hem de Türkiye’deki devrimci/sosyalist hareketle dayanışma sağlamaya çabalıyoruz. Türkiyeli işçileri Fransız emek hareketi içerisinde örgütlemeye çalışıyoruz, örneğin.

TKP/ML TİKKO: “Kobanê Direnişi, Direnişimizdir”

TKP/ML TİKKO savaşçısı Agit Cem, İbrahim Kaypakkaya'nın ardılları olarak üstlerine düşeni,Kobanê'de yerine getirdiklerini ifade etti. Cem, "Önümüzde duran enternasyonal bir görev olarak hem Türkiyeli devrimcilere hem de diğer uluslardan demokratik çevrelere, Kobanê direnişinde yerlerini alma çağrısında bulunuyoruz. Artık 'Kürt halkının mücadelesini destekliyoruz' demek yetmez. Gün halkların ortak mücadelesi için pratik adım atma günüdür" dedi.

Çözüm Sürecini Yüzdük Kuyruğa Geldik- D. Ali Küçük

Kurbanın derisi yüzüldü, kuyruğuna geldik. Hani “dananın kuyruğu kopacak” diyorlar ya onun gibi bir şey.

İmralı heyeti(Barış-Çözüm-Süreç-müzakere heyeti vb ne derseniz deyin) Bu hafta Kandile gidemedi, ertelediler.

Gerekçelerini de şöyle sıraladılar:

“"Akdoğan ile görüşemedik, ondan"

Darbeye hazır mıyız?

La benim fikrim avrat bir teşti ekmek pişirmeye razı olsa da ailemizin tüm yaşantısı çağdaş kölelikte / patronlarda / kurtulsa diye çalışırken bu Marmaranın sömürgeciliğe entegre olmuş iş kollarında patronların yaşam mücadelesine karşı  işçilerin patronlarla kurduğu duygusal bağ beni baya etkiledi ya.

Neyse aman zaten gündemimizde lenizmle, maozmi tarih sahnesinde ortaya çıkaran işçilerin koşullarındaki farklılıklar da değil.

Gündemimiz darbeye hazır mıyız ?
Aslında:
Gündeme göre de uçuk bir konu.

İnsanlığa ve geleceğe açık mektup! H.GÜRER

Acılar dilsizdir. Derin acılar ise insanların iradesini çelikleştirir! Çelikleşmeyen iradelerin cesaretini aşındırır! Umudunu kırar! Acılar öğreticidir! Apansız yitirdiklerimizin acısı nefesimizi keser, ama öldürmez. Yönsüz bir öfke kalbimizi zorlar, zor kazanıp, kolay kaybederiz! Duruyoruz şimdi sessizce, kaybettiklerimizin mezarlarının yanıbaşında, biliyoruz öfkemizi, ölülerimizin acılarıyla… Kim kimi ne kadar anlayabilir diye düşünüyorum uzuncadır. Kim, kimin derinliğini görebilir, hangi gözle? Kaç kapıdan geçer de bir insanda bulur yerini söz?

H. Kılıç’ın Tehdidi ve Seçimin İşaret Fişeği!

“Seçim dönemleri yaklaştıkça, Ankara’da ‘Ali Cengiz oyunları’ da başlar” Bu sözler hükümetin medya temsilcilerinden Abdülkadir Selvi’ye ait. Pek de yanlış bir tespit değil. Türk egemen sınıfları arasındaki “Ali Cengiz oyunları”, pusular, operasyonlar, boğazlaşmalar aslında hiç eksik olmaz. Ama seçim atmosferine girildiğinde bu durum dozu artarak gerçekleşir. Türkiye’de seçimler,  Aziz Nesin’in “Zübük” hikâyesine taş çıkaracak “zenginlik”lere sahne olur. Şimdilik 2015 Haziran’ında yapılması planlanan genel seçimlerin de bu iklimden farklı yaşanmaması için tek bir neden yok.

Diktatörün Sarayındaki Paçoz Çariçe-Galip Munzam

Birkaç sene evvel –sanıyorum 2011 yılında– memlekette paçozluk ve onunla alakalı olarak paçozlaşma kavramları tartışılmaya başlandı.

Daha Neyi Bekliyoruz?

Yazıya ülkedeki tüm demokrasi güçlerini, toplumsal dinamikleri, siyasal yapı ve  kurumları, dostlarımızı, canlarımızı, Zorunlu Din Dersine karşı başlatılan ve önemli bir hak alma mücadelesi olan “Oturma  Eylemleriyle” dayanışmaya davetle başlayayım..

Demokrasi mücadelesinde bazen bir çığlık, bazen sessiz bir duruş, ya da bir oturma eylemi,  Plaza De Mayo Anneleri ile Cumartesi Annelerinin Oturma Eylemlerinde olduğu gibi çığ misali büyüyerek tüm ülkeye, hatta başka ülke ve kıtalara da ulaşabiliyor.

Faşizme Taş Atmak İyidir

Tas Atmak Degil, Tas Atmamak Provakasyondur   Yasalcilikla, mesruiyet/haklilik zemini arasindaki farki kavramak istiyorsaniz, cocugunuzun, sizin koydugunuz kurallarla, kendi ozgur ruhu arasinda yasadigi catismanin sonuclarina bakin...Orda iki dunya catisir; bir kendi disindaki dunya, ve onun kurallari, ve de cocugun kendi ozgur ruhu ve varmak istedigi dunya...Kural koyucular, dunyayi kendi istedikleri sekilde dizayn etmek, yonetmek, baslarinin agrimamasini isterler;, koleler ise, yine dunyayi kendi tasavur ettikleri seklide kazanmak arzusu guderler...Bu iki farkli dunya ve irade arasindaki cat

“DEMİR LEYDİ” DENİLEN BİR “MILK SNATCHER/ SÜT HIRSIZI”… [*]

“Torbada ne varsa,çorbada da o vardır.”[1]

İngiltere’nin ilk ve tek kadın Başbakanı Barones Margaret Thatcher 8 Nisan 2013’de geçirdiği felç sonrası 87 yaşında öldü. 11 Nisan 2013 tarihli ‘The Independent’in haberine göre ölümünün ardından ilk 3 saatte internete girenlerin yüzde 92’si, hayatlarını perişan ettiği kömür madencilerinin çocuklarıydı…

SOSYAL BİLİMLER: BİR ŞEY YAPMALI![*]

“Etik açıdan toplum bilimleri insanlığa hizmet etmeli;ancak sınıflar, etnik gruplar, uluslar vb.arasındaki çelişkilerle dolu bir dünyada,herkesin çıkarlarına hizmet etmek olanaksız gözükmektedir.Ezilenlerle ezenlerin dolayımsız çıkarları arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsak, sorumluluğumuz ilk elde ve öncelikle birincileredir: çünkü özel yetkinliğimiz bu alandadır.”[1]

Şu satırlara göz atar mısınız?

Sayfalar