Sermayenin Cennet Devleti
TC, kuruluşundan bugüne, işçi sınıfı ve köylülerin ve tüm ezilenlerin karşısında gericiliğin kalesi oldu. Bir taraftan emperyalizmin ileri karakolu olurken, bir taraftan ise işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin karşısında yerini aldı. Hem ülke burjuvazisinin ve gericiliğin savunucusu olurken, hem de emperyalist burjuvazinin çıkarlarının koruyucusu oldu.
Özellikle SSCB’nin komşusu olması, emperyalist burjuvaznin daha fazla bu ülkenin kontrolünü elinde tutmaya itti. Bu nedenle de ideolojik ve pratik olarak da komünizm karşıtı bir politika izlemeyi hep ön planda yürüttü.
Daha önceki tarihin devamı olarak 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’da, başta emperyalist burjuvazinin bölgesel çıkarlarını ve içeride neoliberal politikaların hayata geçirilmesi için gündeme getirilirken, bunların karşısında yer alan komünist ve devrimcilerin ezilmesi ve yok edilmesi politikaları vahşice yaşama geçirildi. Çünkü, işçi ve emkçileri sermayenin politika ve uygulamalarına karşı örgütleyip harekete geçirecek yegane güç bunlardı.
Dün 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cunta’sını (AFC) destekleyen burjuvazi, içeride komünist ve devrimcilere karşı, hiç bir zaman elinin altından bırakmadığı dinciliği öne çıkardı. Devrimciliğin karşısına siyasal islamı çıkardı, besledi, destekledi ve büyüttü. Anlı şanlı, kemalistler, “laik” burjuvalar, liberal aydınlar AFC’yi el üstünde tuttular. Türk egemen sınıfların işçi ve emekçiler üzerindeki “balyozu”, ABD emperyalizminin apoletli “boys”ları, kısa zamanda ülkenin tüm ilerici güçleri üzerinde terör estirdi. Ülkede bir avuç kalmış azınlıkları iyice sindirdi ve kovdu. Kürtlere karşı ise ırkçı politika ve uygulamalarını ayyuka çıkardılar.
AKP, işte böylesi bir emperyalist ve ulusal politikanın ürünü olarak ortaya çıktı. Ve AKP, hala burjuvazinin çok "demokratik seçimleri"ni kazanmaya devam ediyorsa,, ayakta kalıyorsa, devlete egemen hale gelmişse, bu Türk egemen sınıflarının ve emperyalistlerin isteği ve desteği ile olmuştur.
Sınıflar arası mücadele, salt, ezilen sınıflarla (işçiler, emekçiler) burjuvazi arasında olmuyor. Egemen sınıfların kendi aralarında, iktidarın nimetlerinden daha fazla yaralanmak, daha fazla sermayeye sahip olmak içinde yapılıyor. Ve bu mücadelede yeri geldiğinde oldukça sert geçebiliyor, birbirinden karşılıklı kelle alabiliyor. Buna ülke tarihi çok yakından tanıktır.
Bugün, AKP ve Erdoğan’dan “şikayetçi” olan burjuvazinin bir kesimi, şikayetlerinin tek nedeni; devletin nimetlerinin (emekçilerin sömürüsü), “eşitçe” paylaşılmadığını, daha doğrusu, AKP’nin temsil ettiği sermaye kesmine daha fazla peşkeş çekilmesindendir. Bunların, AKP’nin, toplumu, zorla, dinin kara örtüsü altına sokması, kadınları kara çarşafa kapatması, okulları bütünüyle imam hatiplere çevirmesinden fazlaca bir şikayetleri olmadığı açıktır. Önemli olan sermayenin karının artması, yani büyümesi ve bu büyümenin önündeki sınıf engellerinin, yani, işçilerin direnişlerinin kırılması ve yasaların bütünüyle kendi çıkarları doğrultusunda yapılmasıdır. Bunlarda, AKP burjuvazisinin “iman” gücüyle yerine getirilmektedir.
Bazı liberaller, “laik burjuvazi” diye bir kavram çıkardı. Bu, 1800’lü yılların ortalarında kaldı. Artık burjuvazinin “laik”liği, sermayenin büyümesiyle yakından ilgilidir. “Laik”lik, sermayenin büyümesine, burjuvazinin palazlanmasına hizmet ediyorsa, burjuvazi “laik” ve hatta Çin burjuvazisi gibi “komünist” dahi olurlar. Ama, “laik”lik, sermayenin çıkarlarına ters geliyorsa, en geri dinciliğe dahi sarılırlar. Dincilik, ya da günümüz islam şeriatçılığı (aynen Suudi Arabistan’da olduğu gibi) neoliberal politikaların önünde engel değil, tersine, onu yürütmenin bir arcı haline getirilmiştir. Başka türlü ayakta kalması söz konusu dahi olamaz.
AKP’nin dinciliği, şeriatçılığı ve siyasal islamcılığı ve Türk devletini siyasi islam kılıfına büründürülmesi, emperyalist neo liberal politikaların önünde engel değil, tersine bu politikaların en iyi (burjuvazinin çıkarlarına uygun) bir şekilde hayata geçirilmesidir. ABD, AB burjuvazisi boşuna AKP’yi desteklemedi. AKP, bunların eliyle büyüdü, palazlandı, işçi ve emekçiler üzerindeki faşist iktidarını pekiştirdi.
Türk burjuvazisi, AKP’nin siyasal islamcı politikasıyla, toplumu dizayn etmeye çalışıyor. Özellikle de işçi sınıfı ve emekçiler içinde biat külütürünü, yani, kayıtsız şartsız boyun eğme politikasını yerleştirmeye çalışıyorlar. AKP’de, bunu, toplumu kutplaştırarak yapıyor. Sunni, alevi kutuplaştırmasından diğer azınlıklara karşı dışlayıcı politikaları öne çıkarıyorlar. Böylece, sınıf mücadelesinin önüne geçmeyi ve onu en gerilere itmeyi hesaolıyorlar. Tabi, böylesine kutuplaştırıcı bir politika Erdoğan’ın iktidarda kalmasına da zemin hazırlıyor.
Faşist AKP iktidarı, siyasal islamı bir rejim haline getirmesi ve burjuvazinin bunu desteklemesi, Türkiye’nin, Avrupanın kıyısında yeni bir Pakistan olarak çıkma tehlikesini ciddi bir şekilde taşımaktadır. Türk egemen sınıfları, din savaşlarını kontrol edebileceğini umuyor olmalı ki, “kutuplaştırıcı politikayı” pek önemsememiş gözüküyor. Ancak, toplumsal gelişmeler her zaman kontrol altında olmaz, onu yaratnaları ya da körükleyenleride kendi kör bıçağı altına yatırabilir. Özellikle dinsel kutuplaşmanın başını çeken Erdoğan ve diğer AKP politikacılarının boğazında böyle bir kör bıçak duruyor. İD’i (İŞİD) desteklemek, onun bölgede varlığını pekiştirmesi için her türlü yardımı yapmanın, ülke içinde karşılığı olmaması düşünülemez. Çünkü, sunni dinciliğin geliştirilmesi, bunun en geniş bir şekilde devlet eliyle propagandasının yapılması, ülke içinde de İD’nin örgütlenmesinin koşullarının yaratılmasını beraberinde getiriyor.
Ancak, bu dinci kutuplaştırıcı politika, burjuvaziye uzun süre “yar” olmaz. Çünkü kitleler, özellikle de işçi sınıfı, uzun süre din lapasıyla daha fazla oyalanamaz. Ekonomik ve sosyal gerçekler her zaman öne çıkar ve kendi koşullarını ve içinde taşıdıkları çelişkileri sınıf mücadelesi arenası içine kaçınılmaz olarak sokar.
Türk egemen sınıfları arasında bir çelişme var. Bu doğru. Ancak, sanıldığının aksine, AKP karşıtı gibi gözüken sermaye grupları, Erdoğanın tüm politikalarına karşı değiller. Karşı oldukları yan, sömürüden daha az pay almaları, devlet olanaklarının kendilerine daha fazla cömertçe sunulmamasıdır. Son cumhurbaşkanlığı seçiminde bunu açıktan gösterdiler.
AKP-İD İşbirliği
Daha önceki yazımda belirttiğim için yeniden uzunca üzerinde durmayacağım. İD, emperyalist burjuvazinin ürünü olarak ortaya çıktı. Özellikle Suriye’nin kaosa sürüklenmesi ve parçalanmasıyla birlikte, İD’nin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi içinde zemin oluşturuldu. Özellikle Türk devletinin İD ile yakın bir işbirliği söz konusudur. Musul Konsolosluğunda bulunanların “rehin” alınmasıysa tamamen AKP-İD arasında danışıklı dövüş olarak gözükmektedir. AKP, ABD ve AB gibi emperyalist ülkelerin İD’e yönelik yaptırım ve saldırılarını önlemek için böyle bir yol seçildiği gözlemleniyor. Nitekim, ABD önderliğindeki AB’li emperyalistlerin İD’e yönelik hava saldırılarına çekince koyması ve gerekçe olarak da “rehinleri” göstermesi, bu olayın danışıklı-dövüş olduğunu gösteriyor.
AKP’nin dış politikasında tek dayanağı İD kaldı. Onunda ortadan kalkması, bütün politikalarının geri tepmesi olacaktır. Ayrıca, yukarıda da belirttiğim gibi ülke içinde de İD’nin örgütlenmesi söz konusudur. İçerde bombaların patlaması, AKP’nin sonunu getirebilir.
Burada bir gelişmeyi daha vurgulamak gerekiyor. ABD önderliğindeki batılı güçlerin İD’e (Irak ve Suriye içlerine) hava saldırısı kararı almalarının arka planında Rusya-Ukrayna sorunu olduğu görmek gerekiyor. Rusya’nın, Ukrayna’nın doğusundaki faaliyetleri ve bundan geri adım atmamasına karşılık, “İD terörüne karşı savaş” gerekçesi adı altında Suriye’de Esad rejminede açıktan saldırma olanağı verdi. Bir başka söylemle, Ukrayna’ya karşı Suriye’de esad rejminin bütünüyle ortadan kaldırılması resti.
Kısacası, emperyalistler arasındaki dalaş, enerji yataklarının kontrolü, pazar paylaşımı ve egemenlik alanlarını genişletme mücadelesi, emperyalist savaş tamtamlarının sesini de yükseltmişe benziyor. ABD ve AB’nin politikasına destek vermeyen ya da bölgesel çıkarlarına zarar verebilecek bir AKP ve Erdoğan iktidarda kalamaz. Bu nedenlede AKP ve onun başı Erdoğan, ABD ve AB’ye gereksinimi vardır ve onların çıkarlarına karşı duracak ne ekonomik ne de siyasal bir durmu söz konusu değildir.
CHP Muhalefetçiliği, AKP’yi Ayakta Tutma Politikasıdır
Türk egemen sınıfların muhalif kanatları, AKP’nin kendilerini kısmen dışlayıcı politikaları dışında diğer politikalarına destek veriyorlar. CHP’de toplumu yeniden dizayn etme politikalarına destek vermiştir. Muhalifliği, kiiteleri sessizliğe davet etmenin ve pasifize etmenin ötesine geçmemiştir. Çünkü, Türk egemen sınıfların muhalif kanadı böyle istiyor. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde de kitleleri sağcılaştırma ve "sermaye düzenin bekası" politikalarını daha net ortaya koymuşlardır.
CHP’nin, düzen partisi olduğu ve egemen sınıfların bir kanadının temsilciliğini yaptığı açıktır. CHP’nin sınıfsal niteliğini belirsizleştirmeye çalışan ve onu ezilen sınıflardan (halktan) yana göstermek isteyen bazı küçük burjuva kesimler mevcut. Bunların görmek istemediği ya da kabullenemedikleri CHP’nin düzenin, yani sermayenin koruyucusu bir parti olduğudur. Bu nedenle de, kitlelere CHP’yi “ilerici” bir parti olarak göstermeye çalışıyorlar ve kitleleri böylesi bir gerici partinin peşine takmak istiyorlar. Çünkü bu küçük burjuva kesimlerin kendi politikaları da düzenin revize edilmesinin ötesine geçememektedir.
Burjuvazinin tüm kanatları, Erdoğan’ın seçilmesi için her türlü olanağı sundular. Bu nedenle de CHP-MHP’e ye seçilmeyecek bir kişiyi aday gösterttiler. Bu aynı zamanda, burjuvazinin, ülkeyi daha da gerici bir ortamın içine, özellikle de siyasal islam gericilği içine çekilmesine açıktan verilen bir destekti.
AKP’yi bir zaman destekleyen liberal aydınların bir kesimi, gelinen aşamada, kendilerini “ihanete uğramış” olarak görmeleri, onların ideolojik duruşlarıyla ilgilidir. Onlar, her zaman, burjuvazinin iki kliği arasında yer almışlardır. Birinden birine top gibi ortada yuvarlanıp durmuşlardır. Ama, tek koktukları işçi sınıfının sınıf mücadelesi ve sosyalizm olmuştur. Burjuvazinin işçi ve emekçilere karşı mücadelesini ise doğal bir hak olarak kabullenmişlerdir.
Emperyalistler ve Türk egemen sınıfların bir kanadı, Erdoğan ve AKP’yi, ekonomiye zarar vererek yıkmak istemediler. Seçimlerle yıkılmasını ya da en azından hizaya getirlmesi politikasını yürüttüler. Piyasaya çıkarılan telefon konuşmaları (tapeler), Erdoğan önderliğindeki AKP’yi yıpratmak ve uzlaşmaya zorlamaktı. Özellikle emperyalist burjuvazi AKP ve Erdoğan’ı açıktan yıkma savaşına katılmadı. Sıcak parayı (sermaye) çekme (2001 Şubat Krizi’nde olduğu) gibi bir yönelime girmediler. Çünkü %70’i emperyalist sermayeninin elinde olan borsanın düşmesi, emperyalist sermayenin zararınaydı ve daha 2008 krizi atlatamamış ve yeni bir kriz kapının eşiğine gelip dayanmışken (en azından durgunluk), Türk ekonomisinin zayıflatılması ya da açıktan krize sokulması, emperyalist burjuvazi ve Türk burjuvazisinin (muhaliflerde dahil) zararınaydı ve böyle bir yönelime girmeye karşı çıktılar.
Ayrıca Erdoğan’ın yıkılması, kayıt dışı para (sermaye) akışını ve bundan çıkarları olanları (ki, bu uluslararası sermaye ve özellikle de Arap petrol krallıkları)[1] da büyük zarara uğratacaktır. Bu nedenle, Erdoğan önderliğindeki AKP uluslararası sermaye tarafından açıktan desteklenmiştir. Erdoğan kayıt dışı paralarla ayakta duruyor dense yeridir. Üstelik Erdoğanın cumhurbaşkanı seçilmesiyle sıcak para akışı artmış. Bu da, uluslararası sermayenin, Erdoğan ile olan ilişkisini ve ona güvenini ortaya koyan bir veridir.
Emperyalist burjuvazinin AKP ve Erdoğan’dan rahatsız oldukları yanlar var. Özellikle “dış politika” ve içeride anti-semitiz (ya da anti-İsrail) politikanın yürütülmesidir. Oysa, el altında İsrail ile ekonomik ilişkiler yürütüldü. AKP döneminde İsrail ile Türk devletinin ticareti %170 arttı. Örneğin, 2005 yılında 1.5 milyar dolar olan ikili ticaret, 2011 yılında 4 milyara yükselirken, 2014 yılı tahminleri ise 5 milyarı geçeceğidir.[[2] Bu veriler, AKP’nin “anti-İsrail” propagandasının esas nedeninin kitleleri aldatmaya yönelik olduğunun göstergesidir.
Erdoğan ve önderliğindeki AKP’nin yıkılmaması için yoğun çaba harcaması, kendi yasalarını dahi kuşa çevirmesi, hukuk tanımaması, burjuvazinin kendi yasa ve kanunlarını kendine göre "yormlaması" ve uygulaması ve istediği gibi hareket etmesinin arkasındaki güç, yerli ve uluslararası sermaye çevrelerinin açıktan desteğini almasındandır.
Sermaye Cenneti Türkiye
AKP, “Bugünün alçaklıklarını dünü alçaklıklarıyla maruz göstermek”(Marx[3] politikası izliyor. Kitlelerin en geri duygularına hitap ediyor. Dine, dinsel ve mezhepsel farklılıklara sarılıyor ve bunları birbirine karşı kışkırtıyor. TC’nin kuruluşundan beri sürdürülen ırkçı politikalar nedeniyle ülkede kalmayan azınlıklara ve Kürtlere yönelik ırkçı-faşist politikaların sürdürülerek, kitleler içinde ırkçılık ve şovenizm geliştiriliyor. Ve bunlar, bir taraftan AKP’nin iktidarda kalması için araç olarak kullanılırken, bir yandan ise işçi ve emekçiler arasındaki sınıfsal daynışma, örgütlenme ve sınıfsal hareket etmenin yolu tıkanmaya çalışılıyor.
Kendinden önce yürütülen “alçakça politikalar”ı kulanarak, kendini “madur” gösterirken, yine dünün (kendinden önceki burjuva iktidarların) alçaklıklarına sarılıyor. 12 Eylül’e karşı çıkar gibi yapıp, 12 Eylül yasalarını aratacak denli faşist yasa ve uygulamalarla kitlelerin karşısına çıkıyor.
AKP ve Erdoğan, yerli ve uluslararası sermaye için bir cennet yaratı. Son 8 ayda 1270 işçi “iş kazası” adı altında öldürüldü. Sadece Soma’da aynı anda 301 maden işçisi diri diri madene gömüldü. Son 14 yılda 13 bini aşkın işçi iş kazasından öldü. Bunlar resmi olarak açıklanan rakamlar. Ama bir de açıklanmayan, kayıt altına alınmayanlar var. Diğer yanda, sigortasız, kayıt dışı çalışma, kölelik ücretiyle çalıştırılma ve taşeronlaştırılma ise, ülkenin, sermaye açısından tam bir cenete, işçiler açısından ise cehenneme çevrildği bir yer haline getirilmiştir. Cennetin olduğu yerde cehennemin olmaması düşünülemez. Her şey kendi karşıtıyla vardır.
Bir ülkede iş kazalarının fazlalığı, o ülkede sermayenin hoyartça hareket etmesinden ve işçileri kölece (tüm sağlık ve güvenlik tedbirlerinden yoksun ve aşırı kar için) çalıştırmasından kaynaklıdır.
AKP’nin 12 yıllık iktidarı sürecinde bir çok “torba yasası” çıkarıldı. Ve bu yasaların hiç birinde işçilerin lehine bir madde yoktu. Son (10 eylül 2014’de mecliste kabul edilen) torba yasası da aynı niteliğe sahiptir.
OECD’nin[[4] 2014 verilerine göre, dünyada, gelir dağılımı sıralamasında Şili ve Meksika’nın ardından Türkiye 3. sırada yer alıyor.
Devletin resmi istatistik kurumu TUİK’in bir yıl önceki (Eylül 2013) açıklamasına göre, nüfusun en alt ve en üst % 20’lik dilimi arasındaki gelir farkı 8 kat artmış. Yani, en üst %20’lik dilim en alttakininin aldığı toplam gelirden 8 kat fazlasına el koyuyormuş. TÜİK bunu böyle açıkladığına göre, artık saklanamaz bir durum olmasından kaynaklıdır.
Bir avuç burjuvazinin cenneti, milyonlara ise cehennem olmaya devam ediyor. Bu iki zıt sosyal yaşam ve toplam gelirden alınan pay arasındaki eşitsizlik ve bundan kaynaklı çelişki, AKP ve Erdoğan’ı en çok köşeye sıkıştıracak olgulardan birisi olarak durmaktadır. Ne var ki, burjuvaziyi köşeye sıkıştıracak olan işçi sınıfıdır. Bütün baskılara karşın grevlerin sürmesi, yer yer direnişlerin olması, toplumsal protestoların varlığı, AKP ve arkasındaki sermaye çevresini köşeye sıkıştıracak olgular olarak gözükmektedir.
AKP iktidarı büyük baskı ve hukuksuzluklarla iktidarda durabilmektedir. Ancak, ona karşı işçi sınıfı örgütlülüğü, devrimci demokrat muhalefetin varlığı ve daha geçen yıl GEZİ gibi bir toplumsal kalkışmayı yaşamış bir ülkede, burjuvaziye fazla rahat yüzü gösterilmeyeceği de bir gerçektir. 12.09.2014
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Müslüm Elma; “Emperyalizm ve Ortadoğu” (2.bölüm)
ATİK dava tutsaklarından Müslüm Elma’nın savunmasının “Emperyalizm ve Ortadoğu” başlıklı bölümünden alınmıştır.
Liberalizmin müfrezelerine karşı MLM’nin müfrezeleri olmak
Unutma ki; sen bir komünistsin. Bütün düşünce, davranış ve eylemlerinle bu yüce sıfatı yükselt.(Mehmet Demirdağ)
Sınıf mücadelesinin en keskin dönemeçlerinde komünistlerin eldeki verili durumu inceleme ve ona uygun politika üretmedeki görev ve sorumluluğu her daim günceldir. Devrim mücadelesi bireyin benliğinde hayat bulsa da esasta toplumsal yaşamı değiştirme mücadelesidir ve devrime adanmışlık ancak bu şekilde anlam bulur. Devrimci müfrezenin korunması ve örgütlenmesi böylesi bir zemine oturur ve ilkeler ise bu müfrezenin çeliğine katılan sudur.
Garbis Ağparik ile Reportaj (2ci bölüm)
30 Ekim 2014 MGK kararı;"Taş üstünde taş,baş üstünde baş"kalmıyacak
*-Ermeni olmanın zor olduğu, linç kampanyasına dönüştüğü, hakaret olarak algılandığı iyi ve örnek olan bir davranış da var. “Süryani, Ezidi ve Ermenilerden özür diliyorum” diyen Ahmet Türk ile TBMM'de “Ermeni soykırımı için özür dilensin” önerisi sunan Sebahat Tuncel'in çıkışı ileri ve tarihi bir adım değil midir ?
Kürtlerden uzak durun (!)
Kürtlerden uzak durun, “devlet baba kızıyor.” Faşist TC devleti, Kürtleri yanlızlaştırmak ve elimine etmek için, bütün silahlarını kullanıyor. Kürtlerle dayanışma gösteren sosyalist gençleri Suruç’ta parçalarına ayırıryor. Kürtlerle ortak hareket eden demokratik ve ilerici güçleri Ankara’nın göbeğinde bombalıyarak, yüzü aşkın devrimci-demokrat insanı katlediyor. Kürtlerin katledilmesine karşı çıkan aydınlar birer birer tutuklanıyor, yıkımları haber yapan gazeteciler zindanlara atılıyor, akedemisyenler, öğretmenler ve diğer kamu çalışanları tasifye ediliyor.
Emperyalizm ve Ortadoğu / Müslüm Elma
ATİK dava tutsaklarından Müslüm Elma’nın savunmasının“Emperyalizm ve Ortadoğu” başlıklı bölümünden alınmıştır.
Devrime kendini adamak üzerine…
Adanmışlık, sınırsız katılım demektir. Koşulsuz bir bağlılığı, devrime dair en üst boyutta bir istenci ve engel tanımayan bir azmi koşullar. Ancak, adanmışlığı bir kavram olarak tarif edeceğimiz komünist devrimcilik olunca buna bir dizi kriteri daha dahil etmeliyiz.
Dünya, Türkiye ve Ortadoğu'ya kısa bir bakış (Bir Partizan)
Emperyalizmin egemen olduğu bugünün dünyasında çelişkiler derinleşiyor. Hem emperyalist güçler ve bloklaşmaları arasında hem de emperyalizm ve uşaklarıyla dünya proletaryası ve emekçi halkları arasındaki çelişkiler keskinleşiyor. Bir avuç emperyalist gücün aralarında paylaşmış olduğu dünyanın, bugün Ortadoğu’dan Afrika'ya; Güney Asya bölgesi, Baltık bölgesinden Ukrayna ve Karadeniz'e doğru alanda çelişkiler daha da keskinleşmektedir.
Garbis Ağparik ile Reportaj
*-Siz nerelisiniz ? Kaç kardeşsiniz ? Büyük anne ve büyük babanız Ermeni katliamları ile ilgili size hiç anlatımları oldu mu? Anadolu'dan toplanıp İstanbul'a okumaya getirilen Ermeni çocuklardan, sizin memleketten de gelenler oldu mu? İlkokulu nerede okudunuz? Ermeni okulları ile tanışmanız nasıl oldu ?
Cengiz, Hakan ve Özgüç anısına… Onları yaşatmak…
İnsanlar ölür, sözleri kalır. Devrimcilikte söz, devrimci duruştur. Devrimci duruş; devrim için kendini örgütlemek, kendini örgütlerken halkı örgütlemek ve bunları yaparken tüm yaşamını devrime örgütlemektir. Ve yaşamını devrime örgütleyenler bugün ölseler bile devrime sevdalı her yürek atışında yeniden canlanırlar.
Yasal Çalışma ve Yeraltı Çalışmasının Önemi Üzerine
Faşizm en koyu, en kanlı, en vahşi biçimiyle hükmünü sürdürüyor. Faşist devletin başında bulunan Erdoğan ve müttefikleri faşist diktatörlüğünü daha açık, daha şoven, daha ırkçı şekliyle sürdürüyor. Öyle ki, kendi koyduğu yasaları tanımıyor, parlamento ahırının ona tanıdığı yetki ve kuralları hiçe sayıyor, darbe üstüne darbe yapıyor. Kendi eliyle organize ettiği ‘darbe’ oyununu bahane ederek her alanda devrimci, demokrat, aydın ve yurtsever güçleri topluca tasfiye etti. Suriye’ye topraklarına girdi. İŞİD’i gerekçe göstererek Suriye ve Kürdistan toprakları işgal edildi.