Çarşamba Eylül 30, 2026

Proletaryasız Burjuva Çağı Hayali(!)

 

Sevgili yoldaşım Mehmet Akkaya, Nisan ayında, Nisan Yayımcılık tarafından yayımlanan; “Dijitalleşme: İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Olacağı Tarih” adlı kitabımla ilgili bir değerlendirme yayınladı. Öncelikle, kendisine teşekkür ediyorum. Çünkü kendine Marksist Leninist diyen örgütlerde eleştiri kültürü uzun zamandır ortadan kalktı. Daha doğrusu birbirini pek eleştirmedikleri gibi, sınıf mücadelesinin teorik sorunlarından mümkün oldukça uzak durmaya çalışıyorlar. Oysa, devrimci eleştiri, sınıf mücadelesinin olmazsa olmazlarındandır. Eleştiri olmayan yerde gelişmede olamaz.

Akkaya, üretken bir felsefeci. Bu nedenle de kendisini kutluyorum.

Şimdi söz konusu kitabıma yönelik eleştirilere gelebiliriz.

Birçok okuyucu ve yoldaşım, kitabın isminin uzun olması yanında isabetli olmadığı eleştirilerini getirdiler. Akkaya da aynı görüşte. Kitabın ismi “Artı-Değerin Kaynağı” da olabilirdi. Ancak, tartışılan konu bağlamında, üretici güçlerin gelişimi ve bunun sonucunun işçinin üretim sürecinin denetleyicisi ve düzenleyicisi olacağını vurgulamak için bu adı seçtim. Dijitalleşme olarak adlandırılan ve üretim sürecinin yoğun bir şekilde makineleşmesiyle, kaçınılmaz bir son olan işçi sınıfının konumudur. Böylesi bir durumda işçiler bir sınıf olmaktan çıkacaktır. Bugün yoğun olarak tartışılan “yapay zekâ” vb. gibi kavramlar ve bunların üretim süreci içinde yer almaları, komünist toplumun nasıl olacağının da ön habercisidir.

Kitabı burada yeniden tekrarlamayacağım elbette. Ama, güncel ideolojik tartışmaları esas alan ve proletaryanın “öldüğünden” ve de makinelerin artı-değer ürettiği gibi burjuva ideolojik manipülasyonların etkisi altında kalan anlayışların MLM temelde sert bir eleştirisidir. Bu tür tartışmalar kitap içinde var ve üretim sürecine makinelerin giriş tarihinden beri de vardır ve hala devam etmektedir.

En önemli sorun, “işçi sınıfının üretim sürecinin dışında kaldığı”, burjuvazinin artık “yapay zekâsı var”, “işçiye gereksinimi kalmadığı” gibi, sınıftan kaçan küçük burjuvaların anlayışının mahkûm edilmesi gerekiyordu.

Küçük burjuva oportünizmi burjuvaziden daha da geri. Burjuvazi “daha fazla ihtiyacımız var” diye bas bas bağırıyor ve buna uygun yeni yasalar çıkarıyor. Uzun zamandan beri, “işçi açığımız var ve daha fazla göçmen işçi almalıyız” diye çaba harcıyorlar. Alman tekelleri, hükümeti eleştiriyor, “işçi açığımızı giderecek önlemler almıyorsunuz” diye. Göçmen düşmanı İtalyan faşist hükümeti ve onun başkanı Meloni, “acilen 400 bin işçiye ihtiyacımız var” diyor ve dışardan işçi alımını kolaylaştıracak yasalar çıkarıyorlar.

“İşçilerin sayısı azalıyor” bilinçli çarpıtmasına istatistikler yanıt veriyor. İşçilerin sayısı azalmıyor, tersine artıyor. Kitabın içinde de istatistiki verilerle ortaya konduğu gibi, nispi azalmaya karşı mutlak bir artış söz konusudur. Bu gerçek, hiçbir küçük burjuva liberal yaklaşımlarla karartılamaz.

Akkaya;

“Köse'nin, paylaştığı ülke ve dünya çapındaki istatistiklere inanılacak olursa işçi sınıfı niceliksel olarak azalmak şöyle dursun, tam tersine artmıştır. "İnanılırsa" diye ihtiyatla söylüyorum. Çünkü verilerin hemen hepsi sistem içi kurumların yayımladığı istatistiki bilgilerden oluşuyor. Bunlar ne derece doğruları yansıtıyor, akılda tutmak gerekir. Şu da var ki, burjuva kurumların istatistiklerin de bile işçi sınıfının büyüdüğü gösteriliyorsa yazar iyiden iyiye haklı bir noktada bulunmaktadır.”

diyor.

Bu yanlış bir vargı. Burjuva istatistiklerde kısmen çarpıtmalar olsa da genel anlamda doğrudur ve kendileri de bu istatistiki verilere göre faaliyet yürütmektedir. Özellikle, burjuvazi işçi sayısını az göstermeye çalışıyor, anacak tam olarak gerçek verileri gizleyemiyor. TÜİK bile temel gerçekleri gizleyemez ve gizleyemiyor. En göze çarpanı enflasyon oran belirlemesidir ki, bunu bile tam olarak gizleyemiyor, enflasyon içine aldığı kalemleri değiştirerek “az” göstermeye yolunu izliyor.

Akkaya'nın “burjuva istatistiklerine güvenmeme” “ihtiyatı” bana bir olayı anımsattı. Bir zamanlar “ülke yarı-feodal mi kapitalist mi” tartışmaları yapılırken, bazı arkadaşlarımız; “bölgelere özel ekip çıkarıp ekonomik araştırma yapsın” önerileri getirmişlerdi. Yani, “burjuvazinin istatistiklerine güven olmaz, biz yapalım” demekle, olmayacak, yapılamayacak bir öneri ile, anti-bilimsellikte ısrarla diretiyorlardı.

Ve ben o zamanlar şöyle demiştim: “Marx, Kapitali burjuva istatistikleri temel alarak yazmıştır. Yine Lenin, “Rusya'da Kapitalizmin gelişmesi” adlı kitabını Rus monarşisinin istatistiklerini temel alarak yazmıştır. Küçük burjuva sol çocukluğu, gerçekleri kabullenemeyince, işi yokuşa sürer. Ve bizler analizler yaparken burjuva istatistiklerini temel almak zorundayız. Bütün bilgiler onların elinde.

Akkaya'nın, makalesinin içinde bir başlık var; “Köse'nin Kitabı ve Sol Sapma”

Burayı dikkatlice okudum. Akkaya bu kitabı övüyor. Ama birden bir “sol sekter ve sol sapma” saptamasında bulunuyor. Kitap içindeki hangi anlayışı “sol sekter ve sol sapma” bulduğunu ise somut olarak belirtmediği için, söylemiş olmak için söylenmiş gibi duruyor. Yani, Akkaya'nın kitabı bütünlüklü değerlendirmesiyle çelişen bir saptama.

“Köse'nin kitabına, Marksizmin Ortodoks yorumu hakimdir diyebiliriz. Eser, şüphesiz devrimci çizgidedir. Referans noktaları Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung olarak verilmiştir. Yine de kitabın bunları da aşan, "sol sapma" diyebileceğimiz bir boyutunun da olduğu ileri sürülebilir. 'Önderler ne söylediyse doğru söylemiş ne yaptılarsa doğru yapmışlardır' gibi bir yaklaşım var. Dolayısıyla temel, devrimci kaynaklara gözü kapalı bu yaklaşım tarzının da sorgulanması gerekiyor.

Batı Marksizm’inin getirdiği eleştirileri görmezden gelmek, yeni toplumsal hareketleri yok saymak ya da önemsememek, kadın hareketini, ezilen ulus mücadelesini ve bugünlerde gündem olan Akbelen'de (Muğla) olduğu gibi köylü direnişlerini paranteze alan bir bakışın ve teorinin kendisi de başlı başına bir problematiktir.” (Akkaya'nın makalesinden)

“Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak” adı altında bir kitabım var. Ancak, “Marksizmin Ortodoks yorumu” gibi sözler genelde burjuva liberallerine ait. Marksizm’i savunanlara bu argümanı kullanıyorlar. Evet ben, MLM savunuyor ve bu dünya görüşünün çarpıtılmasına, burjuva liberal ve küçük burjuva oportünist “yorum”larına kesinlikle karşıyım ve kitaplarım bunun kanıtıdır. Ama aynı zamanda Marksizmin bir doğma değil bir eylem kılavuzu olduğundan da hareket ederim ve tüm kitap ve diğer yayınlanan araştırmalarımda buna örnektir.

Sevgili Akkaya, bu kitapta neyin “sol sekter” ve neyin sol sapma” olduğunu göstermesi iyi ve böylece “sol sekter” hatamı görmekte bana yardımcı olmuş olurdu. Maalesef bunu benden esirgemiş.

“Önderler ne söylediyse doğru söylemiş ne yaptılarsa doğru yapmışlardır” böyle bir görüşüm olmadığı gibi, kitap için böyle bir izlenim verecek bir anlayış ya da düşünce tarzı da gösterilemez. Akkaya bunu nereden çıkarmış bilemiyorum.

“Batı Marksizmin getirdiği eleştirileri görmezden gelmek...” böyle diyor Akkaya. “Batı Marksizm’den neyi kastediyor anlaşılmıyor. Batıya ait özel bir Marksizm yok. Marksizm evrensel bir ideolojidir. Çünkü burjuvazi evrensel bir sınıf olduğu gibi proletarya da evrensel bir sınıftır.  Bunların dünya görüşleri de evrenseldir.

Batılı burjuva liberallerin Marksizm’e ve Leninizm’e getirdikleri eleştirilerden söz ediyorsa, elbette bunlara karşıyım ve bunların proletaryanın ML dünya görüşüyle bir ilişkileri olmadığı gibi, bütünüyle emperyalist burjuvaziye hizmet eden görüşlerdir. “Batı Marksizm’inden “Frankfurt Okulu”, “Euro Komünizm” vb. gibi akımlar kastediliyorsa, bunların “Marksizm’i aşma” adına getirdikleri bütün argümanlar yine ML tarafından burjuva çöplüğüne geri atıldı. Ama “Batı Marksizm”inden kasıt MLPD[1] gibi ML partilerin ve Stefan Engel gibi ML teorisyenlerin görüşleri ise, kabulümdür. Bunlar ML görüşlerdir.

Ancak, Akkaya'nın kastettiği (net olarak isim belirtmemiş olmasına karşın) yukarıda sözünü ettiğim revizyonist ve reformist çevreler olsa gerek. Oysa bunlar çoktan fiziksel olarak da burjuva tekelleriyle iç içe geçtiler.

“.. toplumsal hareketleri yok saymak..” bu eleştiriyi bana getiriyor Akkaya yoldaşım. Kitap bu tür hareketleri yok mu sayıyor? Nereden çıkıyor bu eleştiri. Kitap içinde hangi görüşüme dayandırılıyor? Belli değil. Temelsiz bir eleştiri yöntemi? Ayrıca doğa katliamına karşı mücadelenin sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğu, kapitalizm yıkılmadan insan ve doğa yıkımının önlenemeyeceği bu kitap içinde yer alır.

Kitabın tartıştığı konu esas olarak doğanın kapitalizm tarafından yıkımı ya da toplumsal hareketler değil. Ancak, hiçbir komünist bunlara karşı duyarsız değildir. Kitabın “Son Söz” bölümünde şöyle söyleniyor:

“Buradaki inceleme ve araştırma nesnemiz, esas olarak, gelinen aşamada kapitalizmin işgücüne gereksinim kalmadığı, onun yerini makinelerin aldığı anlayışının, kapitalizmin nesnel gerçekliğini doğrulamadığını ortaya koymaktı. Bu da güncel verilerle ortaya konduğu inancındayım.”[2]

ve toplumsal hareketlere ve doğanın yıkımına karşı da es geçilmemiştir.

“.... Son 20 yıl içinde gelişen kitle hareketleri, kapitalizm karşıtı gösteriler ve nüfusun %99’un, nüfusun %1’inin yönetimi altında yaşamak istemeyişini her defasında ve büyük kitlesel gösterilerle ortaya koyması, doğanın tahribatıyla kronik hale gelen çevre krizi, ekonomik krizlerin eskiye oranla daha fazla sıklaşması, mülteci ve genel toplumsal sağlık (virüs salgınları vb.) kronikleşmiş krizleri, kapitalist sistemin çanlarının çaldığını ve yeni toplumsal bir sistem olan uluslararası sosyalist toplumun tohumlarının çoktan filizlendiğini ve bu filizlenen toplumun artık kapitalist toplumun yerini almasının zorunluluğunun açık ve net göstergeleridir.”[3]

Akkaya, bende olmadığını söylediği ve eleştirdiği konular, kısaca var. Ancak, Akkaya anlaşılan ikna olmamış ki, Frankfurt okulu vb. gibi reformist burjuva liberallerin eleştirilerini kabullenmemi beklemiş? Diye düşünmeden edemiyorum.

Akkaya devam ediyor.

“Köse, kapitalizmin tarihindeki dönüm noktalarını işaret ederken tartışmayı, 200 yıldır güneşin altında yeni bir şey yoktur demeye getiriyor. Hadi dünyada nitel değişiklik olmadı diyelim, olan nicelik değişiklikler teorilerde bazı farklılıklara yol açmaz mı? Köse, farkında olmadan, ekonomik gerçekliklere oranla ideolojiye daha çok önem verdiğinin ayırdında değil.”

Bu yaklaşımın yüzeysel olduğunu söylemek durumundayım. “200 yıldır güneşin altına hiçbir şey değişmedi” gibi bir yaklaşım olmadığı gibi, gelişmeler ele alınmıştır. Her şeyden önce sosyalist ülkelerin doğuşu ve sonra yıkılması, kapitalizmin emperyalist aşamaya gelmesi vb. Ve ayrıca, kapitalist üretim sürecinin temel yapısı değişmedi, ama makineleşmeler (yapay zekâ vb.) artması ... Diğer yandan kapitalizmin kendi içinde çelişmelerin keskinleşmesi vb. Ama, ücretli işgücü sömürüsü, sermaye birikiminin temeli, kapitalist sistemin sınıfsal yapısı ve bu sınıflar arasındaki emek sermaye çelişmesi değişmemiştir. Sevgili Akkaya'nın eleştirdiği kitabımın içeriği,

Kapitalizmin diyalektik gelişiminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Veriler bunun bir göstergesidir.  Akkaya eleştirinde yanlış kapı çalıyor ve burjuva liberal okulların ortaya koyduğu ideolojik izi takip ediyor izlenimini veriyor.

“Anlaşılıyor ki, sol sekter bakış açısının etkisinde kalan Köse, esas-tali diyalektiğini yapamıyor. 'Sınıf dinamiği ve mücadelesi esastır, diğer dinamikler ve mücadeleler talidir, ikisi arasında diyalektik bir ilişki vardır' deme düzeyine yükselemiyor. Her şeyi sınıfla başlatıp sınıfla bitiriyor. Sonuçta Ortodoks Marksizm ile birebir örtüşmeyen- hadi Max Weber neyse- post modern, yeni Marksist, post yapısalcı bütün düşünceler de adeta birer hurafe olarak değerlendiriyor.” (aç Akkaya)

Bu eleştiriye “pes” demek gerekiyor ve dürüstçe bir yaklaşımda değil. “Esas ve tali ayrımı yokmuş”. “Esas ve tali arasındaki diyalektik bağ yokmuş.”  Sonunda, Akkaya, söylemek istediği gerçeği, -okuyucuyu fazla merakta bırakmadan- ağzının içinde fazla bekletmeden dışarı bırakıyor ve şöyle diyor:

“Her şeyi sınıfla başlatıp sınıfla bitiriyor. Sonuçta ortodoks Marksizm ile birebir örtüşmeyen- hadi Max Weber neyse- post modern, yeni Marksist, post yapısalcı bütün düşünceler de adeta birer hurafe olarak değerlendiriyor.” (açAkkaya)

Akkaya'ya, önce bir soru sormama izin verin. Akkaya'nın incelediği felsefeciler, hizmet ettikleri sınıfların dışında mı felsefe üretmişler, düşünce ileri sürmüşler acaba? Almanların dediği gibi; Gibt es einen klassenlosen Philosophen?[4]

Bir kere daha ve ısrarla yineliyorum. Her şey sınıfla başlar sınıfla biter. Sınıflı toplumlara damgasını vuran temel neden budur. Bunu belirleyende elbette ekonomik nedenlerdir. Yani, toplumu var eden alt yapıdır. Üretim ilişkileridir. Deyim yerindeyse dünya öküzün boynuzunda değil, sınıflar arası mücadelede döner. Küçük burjuva popülizmi, sınıflı toplumda ve esas olarak iki sınıfa ayrılmış kapitalist toplumda, “sınıf mücadelesinin dışında kalanlar da var” der. Sınıf ve sınıf mücadelesi tartışmalarından kaçınırlar. Burjuvazinin her adımının (ideolojik, politik, kültürel, hukuksal, ekonomik vb.) kendi sınıf çıkarlarını korumak ve daha da ileri götürmek amaçlı olduğunu göremezler. Burjuva devletin en ince kılcal damarlarına kadar burjuvazinin sınıf çıkarları etrafında örüldüğünü görmezden gelirler.

Sınıf mücadelesinin dışında kalan hiçbir toplumsal gelişme yoktur ve olamaz. Kapitalist toplumda sınıfları kaldırırsan geriye kapitalizm diye bir şey kalmaz. Akkaya ve bu tür düşüncelere sahip olanlar bunu göremiyor ya da görmemeyi yeğliyorlar. Bu tür düşünce sahiplerinin esas olarak görmek istemedikleri ya da görmezden gelmek istedikleri tek bir sınıf var: İşçi Sınıfı. O da maalesef var ve burjuvazi olduğu sürece var olacak. Zıtların birliği ve mücadelesi burada görülür ve burada esas olan birlik değil mücadeledir. Kapitalist toplumun şaşmaz ve çarpıtılamaz sınıf diyalektiğidir bu. Burjuva liberal entelektüeller proletaryasız bir burjuva çağı diliyorlar, ancak bu olası değildir.

Evet bu konuları ele aldığım makale ve incelemelerde ısrarla değindiğim gibi, bütün postlar birer burjuva “hurafeleri”dir ve “post yapısalcı”, “post modern yeni Marksist” vb. gibi ne kadar püsküllü postlar varsa Marksizm’i revize eden ve ondan sapan tam teşekkülü birer burjuva anlayışları ve burjuva zırvalarıdır. Sevgili Akkaya'nın “beni sol sekter” olarak nitelemesinin altında yatan esas nedenler bunlar olsa gerek diye düşünüyorum. O Frankfurt burjuva ekolunun izinden gitmekte ısrar ediyor. Burjuva felsefecilerin adını sık sık anmakla Marksist-Leninist felsefeci olunmuyor maalesef.

Burjuva liberallerle, revizyonist ve oportünistlerle uzlaşmayan ve onları acımasızca eleştiren

Lenin’e de “sol sekter” deniyordu. Bunu daha çok da Menşevikler ileri sürüyordu, daha sonra buna Kautsky de katıldı. Burjuvazi ve onun etkisi altında kalan küçük burjuva solcuları Marksizmin revize edilmesine karşı çıkan Marksistlere bu nitelemeleri hemen yapıştırırlar. Nedense burjuvazinin dolaylı da olsa yanında yer aldıklarını, ML'e saldırmanın burjuvazinin nezdinde büyük bir kabul gördüğünü anlayamazlar ve bunu sorgulamaya asla yanaşmazlar.

Akkaya'nın kitap içinde el alınan bir konuyu es geçmiş ya da önemsememiş. “Burjuvazinin işgücünü üretemediği eğilimi” tezimi. Bunu ilk defa ben getirdim ve kitap içinde teorik temellerini ortaya koyduğum inancındayım ve son gelişmeler bütünüyle bu tezimi doğrulamaktadır. Çin gibi bir ülkenin bile gelinen aşamada dışardan işgücü alımına başladığını görüyoruz. Bu neden önemli? Kapitalist sistem artık son sınırına gelmiştir ve kendini üreten artı değerin birikiminde krizleri derinleşecektir. Her toplum kendi nüfus yasasını da belirler. Kapitalist sistemin gelinen aşamada toplumsal nüfus yasası da iflas etmiştir. Kapitalizm giderken, etrafını da yıkarak gidiyor. Aynı, işgalci güçlerin geri çekilirken geçtikleri her yeri -tüm canlılarıyla beraber- ateşe vermeleri, yakıp yıkmaları gibi. Şu an içinde yaşadığımız emperyalist sistem aynen böyle değil mi?

Sonuç olarak, her eleştiriye değer veririm ve ciddiye alırım. Görüşlerimin yanlışlığını bana gösterenlere devrimci minnetim daha da artar. Ancak, Marksist ustalar yerine “Batı Marksizm’i” olarak ileri sürülen burjuva liberal entelektüel okulların ve akımları referans almamı istemelerine “gülüp geçirip demekle” yetinmeyip, devrimci eleştiri de olması gerekenleri yerine getirmeye çalışırım.[5]

[1]    MLPD: (Marxistisch-Leninistische Partei Deutschlands -Almanya Marksist-Leninist Partisi)

[2]    Yusuf Köse, Dijitalleşme, sf. 174

[3]    Age, sf. 174

[4]             (Sınıfsız bir felsefeci var mı?)

[5]    Bkz. https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/cianin-anti-komunist-ozgur-dusunceli-entellektuelleri

 

8570

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

TKP-ML AVRUPA KOMİTESİ:50. MÜCADELE YILIMIZDA PARTİMİZ TKP-ML ÖNCÜLÜĞÜNDE DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ MÜCADELESİNE SEN DE EMEĞİNLE KATIL!

Çeşitli Milliyetlerden Halkımıza!

Açlık, yoksulluk, savaş ve göçler ezilen dünya halkları için kader değildir. Tüm bunların sorumlusu emperyalist kapitalist sistemdir. Emperyalistler bitmez tükenmez kâr hırsla dünyanın tüm yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını sömürmeye devam ediyorlar.

ANALİZ | Kim Geri Adım Attı?

Açıkça görüleceği üzere emperyalistler bir kez daha “sevgili diktatörlerine” sahip çıktılar! RTE’nin içine düştüğü durumdan çıkması için “diplomasi oyunu”na başvurdular. Bir çeviri oyunuyla ona gereken çıkış yolunu gösterdiler. Geri adım atan elbette TC oldu.

AİHM aylar önce S. Demirtaş ve O. Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına karar vermişti. AİHM kararına rağmen serbest bırakılmayan O. Kavala ve eski HDP Eş Genel Başkanı S.

Ermenilerin uyanışı (Nubar Ozanyan )

Ölüm tarlalarından ve yollarından geçerek sağ kalmayı başaran Ermeniler, bir baştan diğer uca dek Suriye’nin sınır bölgelerine yerleşirler. İlim, gül ve bal diyarı yaptıkları anavatanları Hayastan’a bir gün geri dönme umudu ve hayaliyle yaşama tutunurlar.

Soykırım külleri içinden ayağa kalkan Ermeniler, mahir elleriyle yeniden toprağa, taşa, demire, çeliğe, bilime, sanata, yüreğe dokunurlar. Müzik, ekmek ve şarap kadar kutsal sofralar kurarlar. Yeniden kapılarını açarlar inanana ve inanmayana…

Devrimci zor ve burjuvazinin terör kavramı (Sentez)

Marks, “zor, yeni bir topluma gebe eski toplumun ebesidir” derken tam ve eksiksiz bir şekilde şiddet olmadan burjuvazinin devrilemeyeceğini ifade etmiş oluyor.

“Mahşerin Atlısı” İşçi Sınıfı Gelecek

Türkiye’nin uluslararsı tekel sahipleri ve sözcüleri Erdoğan yönetimi altındaki gidişattan memnun olmadıklarını bir kaç defa tekrarlamışlardı. Bu kez, tavırlarını net olarak ortaya koydular. Erdoğan başkanlığındaki yönetimle devam edilmeyeceğini, ortaya koydukları programla netleştirdiler. Ve CHP, İyi Parti gibi muhalefet partilerinin oluşturduğu “Millet İttifak (Mİ)”ına “programınız budur!” dediler. Kendi programlarının adını da :” Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” koydular.

Karanlığın iki rengi (Nubar OZANYAN)

Öbür dünyanın cennetini halkına anlatarak yaşanılan dünyayı cehenneme çeviren faşist R.T.Erdoğan, Türkiye’yi yoksulluğun ve yolsuzluğun dibine batırdı. Türkiye, dünya sefalet endeksinde 56 ülke içinde 21. sırada yer aldı.

Halkına iyiye gitmeyen ekonomi ve artan işsizlikten başka bir şey veremeyen İttihatçı-Kemalist AKP-MHP faşizmi, Avrupa ülkeleri içinde sefalet endeksinin en yüksek olduğu ülke ünvanını elde etti.

Birer Birer Duran Mohikan Yürekler ve Düşündürdükleri (Emre Erdal)

Gözünü açtığı yüzyılın devrimci başarılarıyla kanatlanan, yenilgilerine derinden hüzünlenen, yoldaşları düştüğünde ağlayan, kavga saatinde ise şahinleşen, düşlerinin ardından hesapsız yürüyen, pek çok şeyi yarım yaşayan ama zorunluluklarından kurtulmuş bir dünya sevdasından asla vazgeçmeyen bir devrimci kuşağın artakalan mohikanlarını birer-ikişer kaybediyoruz.

Avrupa’dan Ermeni Devrimciler:Şehit Nubar Ozanyan Taburu'nu selamlıyor kampanyayı destekliyoruz!

Rojava’da 2011’den beri devam eden karşı-devrimin güdümündeki azgın saldırılar günümüz koşullarında farklı boyutlarda da olsa devam ediyor. 2011’de TC, S. Arabistan, Ürdün, İsrail gibi ülke devletlerinin Suriye’ye saldırıları, 2012’de Rojava’yı da hedef almıştır. 12 Temmuz 2012’de Kürt Yüksek Komitesi kuruldu ve PYD önderliğinde YPG/YPJ güçleri üzerinden bu saldırılar göğüslendi. 24 Temmuz 2012’de iç asayişten sorumlu Asayiş Güçleri de oluşturuldu. Ve devamında Afrin, Kobane, Cizre’de oluşturulan kanton yönetimler üzerinden özerk Rojava yönetimi ilan edildi.

TKP-ML Temsilcisi Orhan Ünal: “Örgütlenmekten başka çıkış ve mücadele etmekten başka kurtuluş yolu yoktur”

“Faşizmi Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız” devrimci hamlesinin 1 yılı geride kaldı. “İleri…Daha İleri…” şiarıyla Türkiye’de ve Kürdistan’da birleşik devrimin bayrağı devrimci hamle çerçevesinde büyümektedir. Faşizme karşı, sömürgeci ve işgalci güçlere karşı yürütülen eylemler ile işçi sınıfının, gençlerin, kadınların, Alevilerin, Kürtlerin ve sistem tarafından sömürülen-ezilen bütün halkın kurtuluşu mücadelesinde önemli ilerlemeler kaydedildi.

Neden Öcalan’ın özgürlüğüne karşı sessizsiniz? (Vedat Yeler)

Üzülerek böyle bir yazıyı yazdığımı belirtmek istiyorum. Galiba ilk başta ifade etmem gereken mesele, ben ve benim gibi Marksizm suyuna bulaşmış birçok Kürdü ‘hüsrana uğratan bir konunun’ hüznünü dile getirmek oldu. Çok basit ve sade bir dille, hiçbir teorik ve ideolojik kriz yaratmadan 9 Ekim Komplosu’nun yıldönümünde 23 yıldır ağır tecrit altında olan bir halkın önderliği için örgütlenen bir kampanyaya ve bu kampanya nezdinde açığa çıkan Türkiye sol, sosyalist, devrimci, demokrat… kesimin sessizliğine değineceğim. Kişisel ve duygusal bir sitem olarak da ele alabilirsiniz.

EYLÜL’den sonra EKİM (Nubar OZANYAN)

Eylül’de kaybettik, Peru gerillalarının önderi Gonzalo yoldaşı. Ekim’de Kürt ulusal özgürlük gerillalarının önderi Öcalan’ın özgürlüğünü kaybetmeyelim. Ağır tecrit koşullarında hiçbir devrimci önderin ve öncünün tutsak kalmasına müsaade etmeyelim. Halklar ve önderler üzerinde sallanan sermayenin kanlı kılıcını aşağı indirelim.

Önderlik, tarihsel süreç ve birikimlerin sentezidir. Önderlik, ileri bir bilinç, ileri bir hamle ve değişim gücüdür. Bazen en ağır tecrit koşularında yıllarca bir yoldaş sesi duymadan direnmektir.

Sayfalar