Öldürülüyoruz Kirvem! (Ozan Uğur)
Bazen, bağırarak başlamak iyi bir yöntem mi diye düşünürüm. Böyle zamanlarda aklıma hep Hande’nin* 2015 Trans Onur Yürüyüşü’ndeki görüntüleri gelir. Oturup üstüne düşündüğümüzde, Hande’nin gazetecilere „görüyorsunuz ama yazmıyorsunuz!“ diye bağırdığı şeyin, aslında birilerinin „hassasiyetlerine“ uygun bir biçimde yaşamadığımız için insan haklarımızdan mahrum bırakıldığımız olduğunu görürüz. Giydiğimiz kıyafetler, yatakta seviştiğimiz pozisyon, eğlence anlayışımız, bedenimizde yaptığımız/yapmak istediğimiz değişikler, sekse olan arzumuzun oranının ve/veya yönünün aynı/eşit olmayışı, cinsiyet beyanımızın/ifademizin farklı oluşu ya da hiç olmayışı, aşkı algılayışımızın tek eşli ya da tek aşklı olmayışı, aile kavramını normlara uygun yorumlamıyor oluşumuz gibi aslında kendimizden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen tercih ve/veya yönelimlerimizden kaynaklı; toplumsal tefrite maruz bırakılıyor, psikolojik veya fiziksel şiddet görüyor, güvenceli çalışma/barınma/ulaşım hakkımızdan yoksun bırakılıyor, eğitim/sağlık gibi sosyal hizmetlere erişimimiz engelleniyor, sistematik işkenceye uğruyor ve ÖL-DÜ-RÜ-LÜ-YOR-UZ!
Temel insan haklarından yoksun bırakılan herkes gibi de örgütlemek ve mücadele etmek istiyor, bunu da bir şekilde yapıyoruz. Ezildiğimiz yerden kalkıp hayatlarımızı kuşatan bu cendereyi dağıtmak için de olduğumuz „şey“ olarak mücadele ediyoruz. Bunu yaparken de bütün ezilenlerin kurtuluşunun aynı yerden olacağına olan inancımızla sadece LGBTİ+’lara yönelik nefretle ve şiddetle değil her türlü ayrımcılık ve şiddete karşı mücadele ediyoruz.
Bu mücadelenin doğalında işçi, köylü, kadın, Kürt, Alevi, Siyahi, göçmen, mülteci örgütleri gibi birçok dernek, parti, sendika/meslek odası, uluslararası örgütlenmelerle bir araya geliyor mücadele içinde birbirimizi tanıyor ve birbirimizden öğrenmeye çalışıyoruz. Şüphesiz bu her zaman böyle söylendiği ve yazıldığı gibi kolay olmuyor. Farklı ekonomik sınıflardan, cinsiyet kimliği/ifadesi ve cinsel yönelimlerden, uluslardan, kültürlerden, inançlardan/inançsızlık biçimlerinden birçok ezilenin ortak sorunu olan „genel ahlak“ gibi bir soruna karşı mücadele ederken kullandığımız „silahlar“ bazen bir şekilde siper yoldaşlarımızı rahatsız eder. Bu rahatsızlık da bilinçli ya da bilinçsiz olarak farklı şekillerde kendisini gösterir. Genellikle aslında iyi niyetlerle dile gelen bu tür söylemlerin altında da, sisteme karşı mücadele ederken kendi gerici ve sistemle uyum içinde olan yönlerimizle savaşmaktan kaçmamız yatar.
İçinde yaşadığımız ancak bir şekilde bir yerlerinden karşısında durduğumuz bu sistemin, geriliklerinden azade olmamızın mümkün olmadığı ya da bu geriliklerin kendi kendine yok olmayacağı aşikar. Tek bir ezilen sınıfın kurtuluşunun gerçek anlamda mümkün olmadığı da, sistemin her fırsatta can feda kazanılan haklara saldırdığı da öyle…
Bu nedenle de birilerinin emperyalizme karşı attığı bir kurşun, bir çığlık, bir taş, bir slogan, bir öpücük, bir sütyen, bazen bir tokat, bazen de bir göbek… Her ne olursa olsun, ezilenlere her tarafından saldıran bu sistemin herhangi bir tarafına indirilmiş her darbe, ezilenlerin ve dolayısı ile doğanın özgürlüğüne atılan bir adım olacaktır. Tabi ki atılan her göbek, birlikte mücadele ederken tek tek bizlerin de geri yönlerine çarpıp orayı sarsacak, ilerlememize yardım edecektir. Ancak bu çarpmanın bir sonraki aşamada geriliklerimizi yıkabilmesi için ezilenlerin adil, gönüllü ve özgür bir biçimde birlikte mücadeleye inanması gerekmektedir. Aksi takdirde atılan göbeğin çarptığı geri yönümüz yıkılmayacak ve hatta nasırlaşarak egemen sınıfların (ekonomik, cinsel, ulusal, kültürel, inançsal vb. tümü) koruma duvarı haline gelecektir.
„Sisteme karşı diye ahlaki yozlaşmayı da savunacak değiliz ki, kirvem“
Neyin „ahlaklı“ ya da yozlaşmamış olduğu tartışması bir yana birilerinin giydiği ya da giymediği şeylerin, ettiği ya da etmediği dansların kimi, niye rahatsız ettiği meçhul değil oldukça aşikardır. Zira kurmayı hayal ettiğimiz yeni bir yaşam biçimine daha şimdiden birilerinin sadece „farklı olduğu“ gerekçesiyle tehdit olduğunu düşünmek „yozlaşmış“ bir düşünce yapısının ürünüdür. Bugün Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan faşizme şöyle uzaktan baktığımızda dahi bunu görmek mümkündür. İktidar yatak odama kadar girdiyse ve beni katlettikten sonra soyup etimden utanmanızı bekleyecek kadar aptallaştı ve çıldırdıysa; işte o zaman benim tercih ettiğim herşey, iktidarın iktidarını iktidarsızlaştırmaya yarar. İç çamaşırımdan tercih ettiğim yatak örtüsüne, sevişme pozisyonumdan çırılçıplak etime kadar herşey!
Ve ezilmeye karşı sızlanmayı bırakıp ayağa kalktığım anda da iktidarın karşı çıktığı herşey bir silaha dönüşür. Bu nedenle erkin „cıvıklık, ahlaksızlık, gereksiz…“ diye tanımladığı ve aslında kendimiz dışında hiç kimseyi ilgilendirmeyen bu tercih ve seçimlerimiz artık sadece bizi değil bizimle aynı ya da benzer yerlerden herkesi ilgilendiren bir silaha dönüşmüştür.
Peki kim bu erk?
Direkt bir cevap olacak ise „özgürlüğüme (ekonomik, cinsel, ulusal, kültürel, inançsal) kasteden şeyin kendisi erktir.“ Bu bazen kötü bazen iyi niyetli bir patron, polis, ebeveyn, büyük kardeş, şef, başkan, „arkadaş“, komşu ve hatta „yoldaş“ olabilir. (Tırnak içine aldığım „yoldaş ve arkadaş“ kavramları ilk etapta her şekilde „pozitif“ görünse dahi iktidar algısı kendisini günlük hayat ve mücadele içerisinde bu maskelerle korumaya alabilir. Hatta daha „demokratik“ bir biçimde kendisini eşit ve adil görünen ilişkiler içerisinde dahi gösterebilir. Tırnak içine almadığım kavramlar ise küçük ya da büyük iktidar biçimlerini doğalında barındırdığından her zaman ve herkes için tam anlamı ile pozitif olmayabilir)
Bu arkadaşça ya da yoldaşça kurulan egemenlik ilişkisi ise bizler sisteme karşı mücadele ederken sistemin barikatlarımıza soktuğu bir silaha dönüşür. Örneğin siz erkek egemen algının size izin vermediği bir mini eteği ya da elbiseyi belki de ilk başta sadece kendi „ahlaksızlık ya da yozluğunuzdan“ kaynaklı giyersiniz. Sonra bu mini etek kurduğunuz „yoldaşlık“ ilişkileri içindeki iki yüzlü ahlakı teşhir eder ve bir silaha dönüşür. Ancak bu silahın doğru ve stratejik kullanımı konusunda „yoldaşlarınızı“ ikna edene kadar ya da siz bu silahın gücünün farkına varana kadar egemen ilişki biçimleri nedeniyle sistemin silahı haline gelebilir.
Toplumun hassasiyetleri ve ahlakı nedeniyle karşı çıktığımız birşey aslında bir başkasının özgürlük talebi olabilir ve aynı sistem sizi 100 yıl sonra buna sahip çıkarak gerici olmakla suçlayıp, özgürlük düşmanı olduğunuzu iddia edebilir. Işte tam da burada attığı göbeği sistemin kendisini hapsettiği yerler dışında yoldaşlarının veya arkadaşlarının yanında atmayı tercih eden birisinin eylemini sorgularken bizim de yanlış düşünüp aslında farkında olmadan yıllarca sistemi güçlendirmiş olabileceğimizi anlamak gerekir.
Kimdir bu erk ve nedir bu ahlak sorularının cevapları ise tam da burda yatar: „Özgürce göbek atmam kimin özgürlüğüne tacizdir? Kimsenin! Nasıl özgürlük için ölümsüzleşenlere hakarettir kendimi ifade ettiğim bir mini elbiseyi giymek? Öyleyse gerçekten de özgürce göbek atamayacaksam, sizin gözünüzde de ‚ahlaksız‘ olarak kalacaksam ben bu yeni ya da eski düzeni niye isteyim?“
*Hande Kader, trans aktivist, seks işçisi. Katıldığı 2015 Trans Onur Yürüyüşü’nde polis tarafından darp edilerek göz altına alınmış ve bu sırada da direnmeye devam etmiştir. Yürüyüşü ve polis saldırısını çeken medya çalışanlarına „görüyorsunuz ama yazmıyorsunuz!“ diye bağırarak translara yönelik sistematik şiddet ve ayrımcılığın medya tarafından görünmez kılındığına, bu sayede polis saldırılarının desteklendiğine dikkat çekmiştir. Hande Kader, 2016 yılında seks işçiliği yaptığı Istanbul’da bir caddede çalıştığı sırada müşteri kılığında gelen transfobik kişi ya da kişilerce kaçırılmış ve yakılarak katledilmiştir. Cenazesi kayıp ilanı veren arkadaşları tarafından bulunmuş, polis hiç bir çaba harcamamıştır. Aynı şekilde birçok kadın kurumu, insan hakları kurumu, devrimci demokrat kurum „seks işçisi ve trans kadın“ olduğu için Hande Kader cinayetine gereken tepkiyi vermemiş, yine bu tepkisizlik nedeniyle LGBTİ+ aktivistlerinin çabaları ile örgütlenen meclis ziyaretleri ve sokak eylemleri güçlü olmasına rağmen yalnız kalmış ve Hande Kader dosyasında bugüne kadar tek bir ilerleme kaydedilememiştir.
(Devam Edecek)
Son Haberler
Sayfalar
Sınıf ve HDP
Hayat yaşadıklarımızı anlamlılaştırınca güzelleşir.
Kürtlerin, lazların, çerkezlerin.... yoksulların... ezilenlerin .... herkesin partisiyiz.
Son zamanlarda hiç dikkat ettiniz mi sınıfın söylemleri de Hdp' nin söylemleri.
Şimdi diyeceksiniz ki bu ne hdp' nin ne sınıfın ne de başka birinin söylemi.
Olması gerekenin söylemi.
Elbetteki bu doğru.
Örgütlenme veyahutta partileşme tartışmasını sürdüren / bitirmiş herkesin kullanması gereken söylemler bunlar.
Sorun bu söylemlerin kullanılması değil.
HDP’ye Barajı Ancak Erdoğan Aşırtabilir
Kişisel kanım, HDP’nin şu an yüzde onu aştığı yönündedir.
Kürtlerin oyları ve yüzde biri zor bulan, liberal, sosyalist, demokrat denebileceklerin oyları bunlara ek olarak çok cüzi miktarda CHP’lilerden gelecek stratejik oylar; AKP’lilerden gelebilecek Erdoğan’a ders verme oyları veya sandığa gitmemeler vs., hepsi bir arada HDP’nin yüzde onu aşmasını sağlamaktadır.
Tanrıların zulmü
Gerçek tanrılar yıkıldığında ruhani tanrılarda ölecektir.
7 Haziran genel seçimleri nedeniyle saray sotarıları seçim meydanlarında “din” afyonuna daha fazla sarılmaya başladılar. Bir ellerinde din kitabı, bir ellerinde ise kanlı kılıç ile kitlelerin karşısına çıkıyorlar. Tanrının, kullarının uymasını istediği eza ve cefa kurallarını ezilenlere veriyorlar, sefanın saltanatını ise kendisine alıyorlar. Buna karşı gelenleri ise tanrının zulüm kılıcıyla boyunlarının vurulacağını ilan ediyorlar. Tanrı kendileri, kullar ise işçi ve emekçiler oluyor.
Kıskaç arasındaki erdogan:Teslim Töre
Türkiye’ nin başkan diktatörü, İslam’ ın halifesi, bölgenin Osmanlısı, globalizmin İslam kapitalist patronu olma hevesi ile yola çıkmış, IŞİD ideolojisinin İslam içi başka bir versiyonu olan Erdoğan içinden zor çıkabileceği bir kıskacın arasına sıkışmış durumda. Arasına sıkışmış olduğu kıskacın kollarından birisi halk, diğeri global sermaye. Kıskacın halk kolunu : insan hakları, demokrasi, özgürlük, insani değer ve birikimler, halkların kardeşliği doğrultusunda ortak vatan, ortak dil, fakat her halkın kendine ait resmi dilleri, ortak bayrak ama her ulusun kendine özgü bayrağı vb.
Direnişin resmi yapılıyor…
Gezi direnişinden geriye kalanlar nedir diye sordu bir arkadaş, gezi henüz bitmedi ki geriye bir şey kalsın. Gezi direnişinin başlangıcından bugüne iki yıl geçti ve direnişin sonuçları, devam eden barikat ateşi ve kora dönüşmüş alevin sıcaklığı hala bir şekilde bizleri etkilemeye devam ediyor.
Ateş Olmak ve Ateşi Çalmak: İbrahim Kaypakkaya
“Bu dünyada insanlar mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir.
İlki ateşe yaklaşmış ve demiş ki: Ben aşkı biliyorum.
İkincisi ateşe yavaşça kanadıyla dokunmuş ve demiş ki:
Aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim...
Üçüncüsü kendini ateşin ortasına atarak, yanarak kül olmuş...
Gerçek aşkı işte sadece o kelebek bilir...”
İbrahim Kaypakkaya, bir ikonoklastır, yani bir ikon kırıcıdır. Kaypakkaya, katmanlı bir sistematik ve yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir.
Metal işçileri sınıfının gücüyle direniyorlar
14 Mayıs’da Bursa Renault fabrikasında başlayan metal işçilerinin direnişi, dalga dalga yayılarak TOFAŞ, MAKO, Çoşkunöz, Ototrim, TürkTraktör, Ford Otosan ve daha bir çok fabrikayı da sardı. İşçiler, faşist Türk Metal-İş sendikasının kendilerini daha fazla oylamasına isyan etti ve sendikayı devreden çıkararak, sınıf hareketi içinde küçük, ama tarihi bir adım atarak, burjuvazi karşısında bir sınıf oluşunun gereğini yerine getirdiler.
Kaypakkaya’yı sevmek
Kim, ne zaman onun ismini ansa devletin en katı, en soğuk, en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor!
Kim ne zaman onun fotoğrafını assa, taşısa, devletin sorgularıyla, kelepçesiyle, zindanlarıyla tanışıyor!
Kim, ne zaman onu sevdiğini, izinde yürüdüğünü söylese vay haline!
Bu dünyada, bu ülkede sevilmesi suç olan kaç insan var?
O kitap da ser verilir ama sır verilmez…
Kızıl kaplı, kızıl sayfalı,
kızıl harfli bir kitaptır O…
O kitap dokuzyüzkırkdokuzda
Çorum’da dünyaya geldiği gün yazılmaya başlanmıştır…
Çapa Fikir kulübünde yazılmaya devam eder,
6.Filoya karşı yazılan bildiriden ötürü okuldan atılmak vardır o kitapta…
O kızıl kaplı kitap,
PDA’nın karşı devrimci çizgisiyle hesaplaşmaktır aynı zamanda…
O kitapta Vartinik köyü Mirik mezrasındaki kahramanlık yazılıdır…
Ali Haydar Yıldız yazılıdır mesela…
O kitabın adı İbrahim Kaypakkaya’dır, ”Halk Savaşı’dır”…
Ludwigshafen`de binler haykırdı: “Önderimiz İbrahim,İbrahim Kaypakkaya”
TKP/ML nin kurucu önderi İbrahim Kaypakkaya, işkencede katledilişinin 42’inci yılında Almanya’nın Ludwigshafen kentinde binlerce insanın katıldığı gece ile anıldı.
Kaypakkaya şahsında tüm parti ve devrim şehitleri ayrıca dünya da sosyalizm mücadelesinde yaşamını yitiren ustalar ve önderler anısına yapılan saygı duruşuyla açılan anma gecesinde, ATİK e yönelik operasyonlarda avrupada tutuklanan 12 devrimci tutsağın derhal serbest bırakılmasına dair, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları haykırıldı.
Ellez Emmim’in Traktörü
Uzun zamandır yazmak istiyordum. Bir tülü sıra gelmedi. Sorun sınıflarla, üretim ilişkileri ve onun araçlarıyla ilgili ve bu gelişmeleri de direk yaşıyan bir köy olunca, insan doğduğu köye değinmeden edemiyor.
Bizim köyün adı Tersihan. Diğer yüzlerce köy isimlerinin akibeti gibi bizim köyün ismi de sonradan değiştirilmiş ve milli bir isim olması için “Konaktepe” konmuş. Irkçılık salt renk ve dinsel olmuyor. insanların tarihsel köklerini yok etmek ve kendine yabancılaştırmak için de, kendinden olmayan isimlere karşı da baskı uygulamaktan geri durmadı, Türk egemen sınıfları.