Cuma Ekim 2, 2026

Mecbur insanlar vardır…(2)

“İdeolojik güç” veya “inanç” meselelerinin maddi yaşamla bağını kuramadığımızda, bunlar “gizemli kavramlar” olarak kalabiliyor. Sorunlar karşısında dilimizde hep bu iki kelime oluyor. Sadece dışımızdakilere değil, kendimizi sorgulayışımızda da sorun gelip “inanmak”ta ve “ideoloji”de düğümlenebiliyor.

Ama aslında çoğu zaman “inanmak”, “inanç”, “ideolojik güç ve netlik” vb. nedir, nasıl kazanılır, devamlılık ve canlılığı nasıl sağlanır sorularına net yanıtlar veremeyebiliyoruz.

Şu nokta çok önemli; ideoloji eğer “dünyaya bakış ve yaklaşım tarzı” ise ideolojik güç de ancak bu temelde edinilen bir şeydir. İnanç da doğaüstü bir güce duyulan cinsten değilse, ancak ilkinin içinde ve onun ürettiği bir şey olabilir. Nasıl yaşıyoruz ve nasıl düşünüyoruz? Bu ikisinin devrimci diyalektiğini kurabiliyor muyuz?

Şunu biliyoruz ki, farklı sınıfsal köken, toplumsal yaşam ve alışkanlıklardan gelen insanlarız. Egemen sistemin bize yönelik etkilerinden yalıtık olmadığımız gibi, yaşam koşullarımız bir bütün olarak çeşitli sorun ve zaafların kaynağı olabilmekte.

Nihai planda ortadan kaldırmayı düşündüğümüz ama bugün, o nihai aşamaya ulaşma yolunda işlevinden dolayı zorunluluğuna inandığımız tüm unsurlar, sınıflı toplumlara ait yapıların doğal sonucu olarak, proletaryayı üretebildiği gibi karşıtını yani burjuvaziyi de üretebiliyor; onun yeni bir biçimde var olmasını sağlayabiliyor.

Tam da bunun için sorgulama ve yüzleşme, tüm yaşamımız boyunca elden bırakamayacağımız başlıklardır. Proleter devrimci yaşamımızın sigortalarıdır denilebilir. Pratiğimizi ne kadar sorgulayabiliyorsak, hata ve olumsuzluklarımızla ne kadar yüzleşebilirsek, o kadar ilerliyor ya da ilerlememizi devam ettiriyor, o kadar sağlam duruyor ya da sağlam duruşumuzu devam ettiriyoruz demektir.

Buna karşılık, tersi tüm davranışlar da devrimci kimliğimizin kemirgenleri oluyor demektir.

Şehitlerimizin yaşamı da bu noktada olumlu örneklerle doludur. Kendimize yaşadıklarımızı derinleştirecek sorular sorup yanıtlarını ararken başucu kaynağımız onların yaşamlarıdır.

Örneğin herhangi bir beklentiye girmeden, yüksek disiplinle ve tüm benliğimizle çalışmayı hayata geçirebiliyor muyuz? Sorunlar karşısında hızlı düşünme, çözücü olma, pratik davranma konularında ne durumdayız?

Güvenlik ve düşmanın saldırıları karşısında ne derece yaratıcı, uyarıcı ve ilkeliyiz? Günlük faaliyetimizi rutinin dışına taşımayı ne derece becerebiliyoruz vb.

Örneğin Süleyman Cihan yoldaş… Tarihe Not isimli kitapta Süleyman yoldaşın anlatıldığı bölümde onun için “Pratik görevler konusunda disiplinli ve takipçi idi, bu alandaki işini iyi yapardı. (…) Pratik mücadele içinde çabuk hareket eden bir yapısı vardı ve bazen de birçok tehlikeyi sezgileriyle atlatırdı” denilmekte; iki yoldaşının yakalandığı bir operasyonu öğrendiğinde Ankara’da olmasına rağmen hızla İstanbul’a hareket ettiği ve gerekli önlemleri aldığı örneklendirilmektedir.

Yine aynı kitapta “Eylemlerde cesur ve soğukkanlı idi. 1977 yılında bir çuval içinde Komünist dergilerini taşırken, Harem iskelesinde polisler çeviriyor ve çuvalı aramak istiyorlar. Süleyman karşı çıkıca polisler silah çekip gözaltına almak istiyor, o da silahını çekiyor ve çatışma başlıyor” (İbrahim Ünal, s. 257-258, Ayrıntı Yayınları) deniliyor.

Benzer şekilde Cemil Oka yoldaşın mütevazı yaşamından ve bu özelliğinin ilişkiye geçtiği insanlar üzerindeki etkisinden de bahsediliyor ve “Yetiştiği aile yapısına uymayan bir mütevazılığı vardı. Örneğin kalacağımız bir eve vardığımızda yeşil kabanını üstüne çeker, bir köşeye kıvrılır yatardı” deniliyor.

Mehmet Zeki Şerit yoldaş için de heyecan olduğu vurgusu yapılarak “Çok hareketli bir arkadaş olduğunu bildiğimiz için, nasıl bir görev vereceğimizi de bilmiyorduk. Askeri çalışmaya daha yatkın ve istekli idi. Bir süre evde kalmasını uygun gördük. Çık sık olmamakla birlikte dışarı çıkıp içeri giriyordu. Evde kalırken askeri alanla ilgili çalışmalar yapmasını söyledik. Patlayıcı hazırlanması ve bubi tuzakları ile ilgili bir dizi araştırma ve çalışma yaptı. Formüller oluşturdu…” denilerek yaratıcığına vurgu yapılıyor.

Kitleler ve devrim için çalışmada başarılı olabilmek için her birimizin kişiliğimizde birçok şeyi aşmış olması ya da bu “aşma mücadelesini” sürekli kılması gerekir. Örneğin emeğimizi, hiçbir kayıt ve koşulla sınırlamadan, tümüyle amaçlarımıza paralel harcamayı öğrenmiş olmamız önemlidir. En küçük görevlerden, “günlük işler”imizden başlayarak tüm varlığımızı mücadeleye sunma kültürü ile mi çalışıyoruz?

Mesela yayınlarımıza yazı yazıyor muyuz, yazdığımız yazılarda nelere dikkat ediyor, eleştirileri ne kadar dikkate alıyor, kendimizi ne kadar aşmaya çalışıyoruz?

Burada Zeki Uygun yoldaşımızı anmamız gerekir… “Partizan dergisi yazı kurulu üyeliği için özel göreviyle Mazgirt ve Nazımiye’de bulunduğu sırada yaşam biçimiyle yöre halkı üzerinde bıraktığı saygın izler unutulur gibi değildi. Çalışkan, yaratıcı ve üretken bir yoldaşımızdı. Zihni uyuşukluğun üzerine gider, eleştirir ve çevresindeki insanları bu yönde eğitmeye, seferber etmeye özel önem verirdi. Doymak bilmez bir okuma ve öğrenme hırsına sahipti. Ben Zeki’yi tanıdığım ilk günden itibaren bu örnek özelliğine tanık olmuşumdur. Sonrasında bu yargım daha da pekişti. Bulunduğumuz kamp alanında herkesten önce uykudan kalkıp okumaya-yazmaya başlar, arada bir spor yapıp satranç oynar, yemek aralarında kısa sohbetlerden sonra çalışmasını gün boyunca sürdürürdü. Son derece planlı bir çalışma tarzına sahipti.” (age, s. 425)

Yazı yazma eylemi birçokları tarafından küçümsense de şehit yoldaşlarımızın mücadele deneyimlerinden bu konuda da öğrenmek gerekir. Gerillaya katılmadan önce çalıştığı Malatya’da köylülerle yaptığı söyleşilerle alanda kalıcı ilişkiler yaratan Muharrem Yiğitsoy yoldaştan Tokat Hapishanesi’nde kadın tutsakların yaşadıklarını ve de sonrasında Dersim’de köylülerin katliam anlatılarını öyküleştiren Sefagül Kesgin yoldaşa; hapishanedeyken de tıpkı dışardaki gibi gazetenin her sayısına birden fazla makale yazan Suzan yoldaşa…

Ya da “Devrimin atak, fedakâr ve bilgili kadroları olalım” derken kendisi, bu sözün hakkını veren yaşamıyla Mehmet Demirdağ yoldaş… Mehmet yoldaş, gerilla yaşamının “en olumsuz” koşullarında bile, hiç boş durmaz, elindeki tüm imkânları kullanarak, değerlendirerek sürekli okur ve yazardı. (Devam edecek)

9226

Pusula

Pusula

Son Haberler

Sayfalar

Pusula

Aşırı Sermaye Üretimi ve Marmara’nın Ölümü

İşçinin, emekçinin katledilmesi, yoksullaştırılması, sıradanlaştırılması, aşağılanması, yaşam araçlarının elinden zorla alınması, üretimine oranla insan gibi yaşamasının engellenmesi; doğanın katledilmesinden ayrı ele alınamaz. İşçinin karşı karşıya kaldığı sınıf muamelesi, doğanında karşı karşıya kaldığı bir sınıf muamelesidir. İşçi ve doğaya karşı tavır, burjuvazinin karakteristik sınıf eylemidir. Ya da daha açıkcası, kapitalist sistemin temel yapısıdır.

Katliam Bir Devlet Geleneğidir!

Son süreçte yaşananlar, gündemin yoğunluğu, faşist devlet ve mevcut iktidarın saldırı politikaları…

Elbette ki bütün saldırıların içerisinde, saldırılacak ilk alan Kürt ulusunun siyaset yapabildiği, devrimci, demokrat ve daha birçok kesimin ortaklaşabildiği HDP oluyor.

HDP İzmir İl Binası’na yapılan saldırı, kapatma davası, iddianamenin ikinci kez Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi, Kobane Davası duruşmasını takip edenlere karşı gerçekleşen faşist saldırı ve toplamda bunlardan önce HDP’nin yıllardır, durmaksızın faşist iktidar tarafından hedef gösterilmesi.

Toplumsal Cinsiyet ve Din: Antropolojik Bir Bakış[*]

“Ezilenler arasında

din adamı göremezsiniz,
din adamları
ezen sınıfın asalağıdır.”[1]
 

Sevdiği Renk Mavi; Tutkusu Da Aşk ve Devrimdi[*]

“Nerelerdeydin diye sorarsan ‘hep eskisi gibi’ diyeceğim.”[1]

 
Mütevazı bir dev nasıl anlatılır?
Çok zor. Ama yine de hakkında yazılabilecek şey, “Yazdıkları gibiydi” olabilir.
Aşkı, ayrılığı yazan ve “Tüm çiçekleri koparabilirler ama yine de baharın gelmesini asla engelleyemezler,” diye haykıran bir sosyalistti O.
“Evet, şiir isyandır… Biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız,”[2] derdi.

CHP bir alternatif değil AKP'nin sınıf kardeşidir!...

Kapitalist toplumda temel çelişki emek-sermaye arasındaki çelişkidir ve kapitalist toplum içerisindeki temel iki sınıftan burjuvazi ile proletaryanın ve bu iki sınıf menfaatine faaliyet yürüten en basitinden en karmaşığına bütün siyasi örgütlerin sınıf savaşının neresinde durduklarını belirleyen de bu çelişkidir. Elbette Türkiye toplumunun sosyo-ekonomik yapısına paralel, bu temel çelişkinin yanında başka çelişkiler de bulunur ve bu çelişkiler sınıf mücadelesinin dinamiklerini oluşturur.

İbrahim Kaypakkaya’yı sevmek (Deniz Faruk Zeren)

Kim, ne zaman onun ismini ansa devletin en katı, en soğuk, en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor!

Kim ne zaman onun fotoğrafını assa, taşısa, devletin sorgularıyla, kelepçesiyle, zındanlarıyla tanışıyor!

Kim, ne zaman onu sevdiğini, izinde yürüdüğünü söylese vay haline!

Bu dünyada, bu ülkede sevilmesi suç olan kaç insan var?

On yıllar önce katledilmiş, katilleri açığa çıkarılmak bir yana korunup gizlenmiş, mezarına giden yollara bile karakollar kurulmuş, adına yazılan şarkılar yasaklanmış bu insan güzeli, İbrahim Kaypakkaya’yı sevmek neden suç?

Paramaz! (Nubar Ozanyan)

20 devrimci militanın darağacına çekiliş tarihidir 15 Haziran 1915. Paranın ve korkunun egemen olduğu bir dünyada Türkçülüğün ve Turancılığın hüküm sürdüğü bir coğrafyada Hınçak militanı 20 Ermeni devrimci, son nefeslerini korkusuzca darağaçlarında verdi.

Paramaz’ın (Madteos Sarkisyan) yiğit sesiydi gecenin karanlığını parçalayan. “Yoldaşlar! Yiğitçe, başımız dik gideceğiz ölüme!” Cellatlar korktu. Karanlık sindi 20 Ermeni devrimcinin önünde.

Politik gerilik ve yetmezlik…

Geçen sayımızda okuma ve özellikle yazma faaliyetine uzak duruşumuz üzerine bir şeyler söylemeye çalışmıştık. Bu alabildiğine ilişkili iki başlıktaki geri durum, başka bir dizi çalışma-önlem-öneri vb.nin yanında pratik müdahale ve çeşitli kararların alınması ile tersine çevrilebilir.

Dönemsel olarak ya da faaliyet alanları özgülünde yoğunlaştığımız zamanlar olsa da bütünlüklü ele alma ve sonuçları kolektifimize mal etme anlamında beklenen tablonun gerisinde olduğumuz kabul edilmelidir.

Unutmamalı… Kanıksamamalı![*]

“Haklarımı aramaktayım. Onları gören oldu mu?”[1]

 
 
Yaşar Alperen Savaş (17)… Felek Batur (7)… Raşid Oso (8)… Hakan Sarak (5)... Mahmut Buluk (16)… Zeliha Cuma (7)… Helin Şen (12)… Serhat Savaş (15)… Enes Ata (8)…
Bu isimleri olasıdır hiç duymadınız. Ya da belki duydunuz/okudunuz, sonra da unuttunuz.

Haklar(ımız) İçin Devlete Karşı Özgürlük Mücadelesi[*]

“İnsan hakkı olarak özgürlük, insanın insana bağlılığına değil, tersine insanın insandan ayrılışına dayanır.”[1]

“Kolluğun Kötü Muamelesi, Ayrımcılığa, Cinsiyet Eşitsizliğine, Yaşama Hakkı ve Temel İnsan Hakları İhlâlleri”, vb’leri meselesine dair ilk saptamam: Özgür ol(a)mayanların, hiçbir hakkı ol(a)madığı; yani haklarına sahip çıkabilmenin bir özgürlük eylemi olduğu/ olması gerektiği yönündedir. Çünkü, “İnsanın temel özgürlüğü, yaşamını daha iyi kılma özgürlüğüdür,” diye uyarır hepimizi Bertolt Brecht!

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi Yol Göstermeye Devam Ediyor!

Pandeminin dünyada etkisini devam ettirdiği süreçte, yeni değişimler hızlıca gündemimize girmektedir. Çokça bahsedilen pandeminin dünyada açığa çıkardığı ortak özelliklerinden biri eşitsizlikleri arttırması, emperyalist kapitalist sistemin tüm özelliklerini artık gizlenemeyecek bir şekilde ortaya çıkarmasıdır.

Sayfalar