Liberallerin ve Ulu“sol”cuların Solculuğu-1- (Sentez)
"İşçi sınıfının devrimciliğine karşı çıkanlara sol denebilir mi? Ya da bunlar gerçekten sol olabilir mi?"
Sınıflı bir toplumda, bu toplumun alternatifi olarak sınıfsız toplumu öngören ve bunun mücadelesini veren Marksizm-Leninizm-Maoizm’in eleştirilmemesi, özellikle de mülk sahibi sınıfların ideolojik ve siyasal temsilcilerinin eleştirileri ve demagojik saldırılarına maruz kalmaması düşünülemez.
Bunlara ek olarak, ezilen küçük burjuva kesimlerden de Marksizm adı altında Marksizm’e yönelik saldırıların ya da ideolojik eleştiri adı altında çarpıtmaların olmaması beklenemez. Mülk sahibi sınıfların, Marksizm’e yönelik eleştirileri direkt gelirken, kendine “Marksist” maskesini takan küçük burjuva kesimlerin eleştirileri dolaylıdır ve bu da işçi sınıfını ve emekçileri olumsuz yönde en çok etkileyen olgudur.
Sınıf mücadelesinin çatışmalı diyalektiği içinde, karşıt sınıfların ideolojilerinin de birbirlerine karşı eleştirel olması, toplumun sahip olduğu üretim ilişkilerinin çatışmalı diyalektiğinin doğasından gelmektedir. Egemen sınıfların toplumdaki egemen ideolojinin[1], baskı altında tutulan işçi sınıfının ideolojisi karşısındaki üstünlüğü, onun bilimsel doğruluğundan değil devlet iktidarını elinde bulundurmasından ve kendi karşıtı ya da alternatifi ideolojileri savunan sınıflar üzerinde aşırı baskı uygulamasından, devletin gerici şiddetini onlara karşı kullanmasından gelmektedir.
Üretim araçların mülkiyetini elinde bulunduran mülk sahibi sınıfların (burjuvazi), devlete egemen olması, küçük mülk sahibi sınıfları etkilediği gibi gelir düzeyi işçi ve emekçilere göre yüksek olan şehir küçük ve orta burjuvazisini de ciddi bir şekilde etkilemektedir.
Bu küçük ve orta burjuva sınıfların büyük burjuvazi tarafından ezilmelerine karşın, ekonomik durumlarından kaynaklı yükselme ve sınıf atlama istekleri onları, daha çok büyük burjuvazinin ideolojisinden etkilenmeye yatkın hale getirir. Toplumsal devrim dönemlerinde yani işçi ve emekçilerin sınıfsal mücadelelerinin yükseldiği dönemlerde daha çok işçi sınıfının yanında görünmelerine ya da durmalarına karşın, ideolojik olarak da aynı yerde durduklarını söylemek yanlış olur. Küçük burjuvazi, gericilik dönemlerinde siyasal olarak da burjuvazinin yanında yer alarak gerçek niteliğini açıkça ortaya koyar.
Marksizm’e böylesi dönemlerde saldırılar daha da artar. Burjuvazinin anti-Marksist cephesi, yeni bir şey keşfetmişler gibi Marksizm’e yüklenir. Gericiliğin getirdiği güç içinde adeta saldırı sarhoşluğu içine girerler. Sanki yüz yıllardır topluma sosyalizm egemenmiş de onlar yeni kurtulmuş gibi sosyalizme ve onun kazanımlarına saldırırlar. Kapitalizmin nimetlerinden söz ederler. Burjuva demokrasisinin “özgürlükçü”lüğünü övmekle bitiremezler. Bunlar o kadar ileri giderler ki, kapitalizmin işçi ve emekçileri zorla köleleştirici baskı ve sömürülerini, katliamlarını görmezden gelerek, bireysel özgürlüklerin genişlemesinden söz ederler. Ve Marksist iktisadın, sorunları salt ekonomik açıdan ele aldığını ileri sürerek, emperyalist neo-liberal politikaları, burjuvazinin toplumu ne kadar ileri taşıdığının göstergeleri olarak ileri sürebilecek denli riyakarlığı meslek edinirler.
Marksist görünüp Marksizm’e karşı çıkanların, eleştirenlerin, kapitalizme karşı alternatifleri yine kapitalizmdir. Görünüşte kapitalizme karşı çıkar gibi davranırlar, ancak kapitalizmin karşısına alternatif bir sistem koymazlar, kapitalizmin özgürlükleri biraz daha geliştirmesini isterler. Görüşlerini, “serbest piyasa özgürlüğe, düşünce özgürlüğe” altında toplarlar. Ekonominin serbestliğinden kasıt, mülkiyetçi kapitalist ekonomik sistemin sürdürülmesi, düşünce özgürlüğü ise burjuvazinin ve küçük burjuvazinin kitlelerin kafasını bulandırma özgürlüğüdür.
Solu tanımlamak
Toplumun sağ-sol olarak kategorileşmesinin tarihsel çıkış noktalarının bilinir olması bir yana, Marksizm’in bir bilim olarak ortaya çıkışı (ki, toplumun sağ-sol kategorileşmesi de kapitalizmle birlikte, burjuvaziyle proletaryanın ortaya çıkışıyla beraber başlamıştır, daha önce değil) ve gelişmesinden sonra sağ-sol kavramları yerli yerine oturmuştur. Sağ kavramı, ezilen yığınların karşısında duran burjuvaziyi ve ona bağlı gericiliği temsil etmektedir.
Sol kavramı ise burjuvazi ve gericiliğin karşısında duranlar, toplum içinde ileriyi temsil edenleri içeriyor. Daha özel bir tanım yapılırsa; anti-kapitalist, anti feodal, anti-faşist, anti patriyarkal ve anti-emperyalist bir içeriğe sahip olmak sol demektir.
Bu saydıklarımızı kendi içinde barındırmayan bir siyasal akım ya da bireysel duruşa gerçek anlamda sol denemez. Salt anti-emperyalist, anti-faşist olmak sol olmayı değil, olsa olsa demokrat bir duruşu ifade edebilir. Ama bunların yanında anti-kapitalist olmak sol’u içerir. Çünkü sol demek, sömürü ve baskıya karşı olmak, onun karşısında sömürüsüz, baskısız ve sınıfsız bir toplumsal sistemi; sosyalizmi ve komünizm savunmak demektir. Sosyalizmi savunup komünizmi savunmamak solu savunmak adına tutarsızlıktır. Komünizmi savunmayanlar sosyalizmi de savunamazlar. Sosyalizm ve komünizmi birbirinin karşısına koymak, birini diğerinin anti-tezi yapmak, sapla samanı karşı karşıya koymak gibi bir şeydir. Çünkü sosyalizm gerçekleşmeden komünizm gerçekleşemez. Sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişte sosyalizm komünizmin ilk aşamasıdır. Sosyalizm merdivenini atlayarak bir ileri tarihsel merdivene geçilemez.
İşçi sınıfının devrimciliğine karşı çıkanlara sol denebilir mi? Ya da bunlar gerçekten sol olabilir mi? Hayır. Çünkü, kapitalist toplumda solu işçi sınıfı temsil eder. Bu onun, sınıf olarak üretim ilişkileri içindeki yerinden kaynaklı devrimci bir duruşa sahip olmasından ileri gelir. İşçi sınıfının bu sınıfsal rolünü reddedenler, sosyal-demokrat çizgide kendilerini bulurlar.
Burjuvazi, riyakâr biçimde, kendi çıkarları doğrultusunda bir sağ ve sol yaratmıştır. Bunların sağ dedikleri emperyalist ülkelerdeki Hristiyan demokratlar (ABD’de cumhuriyetçiler), sol dedikleri ise sosyal-demokratlardır. (ABD’de, demokratlar, Fransa’da adı “sosyalist parti”, İngiltere’de “işçi partisi”, Almanya’da Sosyal Demokrat Parti -SPD- vs…). Oysa, her ikisi de burjuvaziyi temsil eder ve burjuva sınıfının çıkarlarını savunurlar. Sosyal-demokratların ilk tarihsel çıkışından başka sol ile herhangi bir yakınlıkları – özellikle emperyalizm ve proleter devrimler çağıyla beraber- söz konusu değildir. Solun tam karşısında, sınıfsal ve ideolojik olarak solun düşmanıdırlar. Fransa ve daha birçok ülkede olduğu gibi adları “sosyalist” ya da “işçi partisi” olması da solu benimsedikleri anlamına gelmemektedir. Özünde bu isimlendirmeler, burjuvazinin kitleleri aldatma politikasıdır. Bu isim benzerlikleri, bu tür partilerin işçi sınıfının dostu ya da onların temsilcisi değil tam tersi, karşısında yer alan burjuva sınıfının temsilcileri partiler ve oluşumlar oldukları gerçeğini karartmamalıdır.
Türkiye’de kendilerini sağcı olarak değerlendiren burjuva partilerinin birçoğu CHP’yi “sol” olarak değerlendirir ya da öyle göstermeye çalışır. Oysa CHP’nin sol ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmamış, kurulduğu günden beri hem sola hem de sol düşüncelere karşı olmuş ve sola karşı hep mücadele içinde olmuştur. İktidarda olduğu dönemlerde ise solu tırpanlayan, ağır baskılar uygulayan bir partidir. Kısacası geleneksel sağ partiler ile CHP arasındaki ideolojik bir fark olmadığı gibi siyasal anlamda bazen sağ partilerden dahi geri durumda kalmış, milliyetçi, yer yer ırkçı ve sosyal-şovenist, faşist bir partidir. Avrupa’daki sosyal-demokrat partilerden dahi siyasal olarak geri bir konumdadır.
Günümüzde, burjuva partilerinde “sosyal-devlet” anlayışını ya da uygulamasını aramak da boşunadır. Tekelci burjuvazinin geldiği noktada, özellikle emperyalist neo-liberal politikaların yaşama geçirilmesinden (bir tarih vermek gerekirse, net olarak 1970’lerin ortalarından) sonra burjuva “sosyal-devlet” olgusu çok gerilerde kalmıştır. Sosyal-devlet savunusu küçük burjuva liberallerine kalmıştır. Bunun, sermayenin aşırı birikimi, merkezileşmesi ve emperyalist tekeller arası rekabetin artmasıyla doğrudan ilgisi vardır. Bu aynı zamanda burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki baskılarını artırmasını da koşullar.
Burjuvaziyi siyasal ve ideolojik olarak olumlayıp, işçi sınıfını siyasal ve ideolojik olarak olumsuzlayanlar, ücretli köle olarak kalmasını savunanlar ve onaylayanlar ve bunun teorisinin “sol” ya da “sosyalist-sol” adı altında yapanlar, burjuvazinin cephesinde yer alanlardır. Bunları “sol” olarak adlandırmak, sol düşünceler doğrultusunda mücadele edenlere, ücretli köleliğe karşı çıkanlara, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir toplumsal sistemi savunanlara büyük bir haksızlık olur.
İşçi sınıfının devrimciliğini, toplumsal dönüşümdeki yerini, önemini reddedenler ve onu küçümseyenler, “ayaklar ne zaman baş oldu” diyen R.T.Erdoğan ile aynı kulvarda yürüdüklerini göremeyecek kadar sınıfsal körlüğün içine girmişlerdir.
Burjuva ulusalcılığı ve sol
Kapitalizmin ürünü olan burjuva ulusalcılığı, her zaman, hemen hemen bütün ülkelerde küçük burjuvazinin çekim merkezi olmuştur. Ülkemizde de TC’nin kuruluşundan beri küçük burjuvazi kendini “kurtuluş savaşı”nın ve komprador burjuvazinin sahte kahramanlık hikayelerine kaptırmıştır.[2]
Burjuvazi ile işçi sınıfı arasında ara bir tabaka olan ve her geçen gün eriyen küçük burjuvazi, sınıfsal karakteri gereği büyük ulus damarı kabarır ve hatta zaman zaman komprador büyük burjuvaziden dahi daha keskin ulusalcı olur. Büyük burjuvazi, uluslararası burjuvaziyle ilişkilerini geliştirdiği için ya da onun direkt kontrolü altında ve de işbirliği içinde olduğu için ezilen küçük burjuvazi, işçi sınıfının sınıf mücadelesinin gelişmediği yerde, ulusalcılığa sarılarak, ezilmişlikten kurtulacağını, küçük burjuva sınıf yapısını değiştirebileceğini sanır.
Küçük burjuvazi için burjuva “vatan savunması”, onun için sosyalizmden, işçi sınıfının kurtuluşundan önde gelir ve burjuvazinin ulusal savaş marşları çaldığında, burjuvazinin vatan savunmasına, silahı alarak ilk o koşar. Onun için önemli olan, “düşmanın vatana saldırması” ya da “vatanı tehdit etmesidir.” Ama bu savaşın kimin savaşı ve ne için savaş olduğunu düşünmez. Onun için varsa yoksa “vatan”dır. Ama bu vatanın burjuvazinin, “çek defterleri”, “çiftlikleri”, toplumsal üretim araçlarının iki elin parmak sayısını geçmeyen komprador şirketlerin elinde toplanması, “banka kasaları”, borsa trendleri, işçilerin ve emekçilerin ağır ekonomik ve siyasi baskı koşulları altında sömürülmesi ve sermaye birikimi olduğunu düşünmez. Ve burjuvazinin çıkarı için ölüme ve öldürmeye koşar. Savaş bittiğinde ise ölmediyse, ya “gazi” ya da işsiz olarak her yönüyle tahrip olmuş bir şekilde sefilce bir yaşam sürdürülmeye mecbur edilmiş işsizler ordusunun arasına katılır.
Burjuvazi, her zaman “ulusal” çitlerle kitlelerin gözünü boyamaya, gerçekleri perdelemeye ve kendi çıkarlarını kitlelerin çıkarları gibi göstermeye çalışır. Kendi burjuva sınıf sembollerini bütün toplumun sembolü olduğuna inandırır. Sınıflar arasındaki uçurumun üstünü örtmek için ulusalcılığı hep önde tutar. Sınıfların olduğunu ve devletin ise egemen burjuvazinin devleti ve onun üstün çıkarlarını korumak için var olduğunu kitlelere söylemez, tersini, devletin bütün “milletin” devleti olduğu büyük yalanını ileri sürer.
TC’yi kuranlar da “sınıfsız imtiyazsız bir ulus” yarattıklarını sık sık vurgulamanın yanında bunu, “ne mutlu Türküm diyene”, “bir Türk bir dünyaya bedel”, “güneş dil teorisi” gibi ırkçı söylemlerle, egemen ulus ırkçılığını en üst boyutlara çıkararak, buna koşut olarak da ezilen ulus ve diğer azınlıklar üzerinde baskıları arttırdıkları gibi, ülkede, en azından burjuva demokrasisi bağlamında dahi demokratik bir zemin bırakmamışlar, “yasakçı” ve egemenlerin çıkarlarını en üste tutan bir siyaset izlemişlerdir. Egemen ulus şovenizminin ve ırkçılığın olduğu bir ortamda demokratik hak ve özgürlüklerden söz edilemez.
Burjuva Kemalist diktatörlük, burjuva muhalefete dahi müsaade etmemiş, Kemalist yönetime karşı çıkan burjuva muhalefeti anında her türlü baskı yöntemini kullanarak bastırmıştır. Kitle muhalefeti olsun, burjuva muhalefeti olsun, üzerinde baskı hiçbir zaman eksik olmamış ve bu baskı hafiflememiştir. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra savaşı kazananların siyasal ve ekonomik çıkarları doğrultusunda, ülkede de çeşitli biçimsel değişikliklerin yaşanmasına neden olmuştur.
Burjuvazinin, sınıfsal çıkarları doğrultusunda siyaset izlemesi, toplumsal ilerici güçlerin önünü tıkaması ve baskı uygulaması, onun sınıfsal karakterinin bir gereğidir. Bu anlamda, ulusalcılığı da her dönem öne çıkarır. Bugün AKP, her ne kadar “ümmetçi” bir siyaset izlemeye çalışsa da “tek vatan, tek bayrak, tek millet ve tek din” de diretiyor ve böylesi bir ırkçı propaganda yapabiliyor. Bu, Türk egemen sınıfların ezeli politikasıdır. Faşist ve gerici diktatörlüklerde, ülkenin her yanı burjuva bayrakları ile donatılır, vatan millet kavramları sabah akşam kitlelere görsel ve yazılı basın yoluyla empoze edilir. Sokaklar, caddeler ve meydanlar burjuvazinin “ulusal” sembolleriyle donatılır.
Kitlelerde bu politikadan etkilenmekte, özellikle egemen ulus şovenizminin etkisi altında kalmaktadır. İşte, küçük burjuvazi, bu politikadan en fazla etkilenen kesimdir. “Bayrak”, “vatan”, “millet” kavramları, onlar için, bir var olma, sınıfsal ezilmişliklerini atlatmanın araçları olarak görülür ya da böyle gösterilir. Ancak burjuvazinin bu kavramları içinde, işçi ve emekçilerin sömürü ve baskıdan kurtuluşları, ezilen ulusun özgürlüğü, diğer azınlıklar üzerinde baskıların kaldırılması, kadınların özgürlüğü yoktur. Tersine, bu saydıklarımızın devam ettirilmesi politikası vardır. İşçi ve emekçilerin (Bunun içinde küçük burjuva sınıfı da vardır.) özgürlüğü ile burjuva sembolleri örtüşmez, bu sembollere verilen önemin derecesi arttıkça, kitlelerin özgürlüğünde o oranda kısıtlanır.
Burjuvazinin ortaya çıktığında ilerici bir rol oynaması, feodalizme karşı devrimci olması ve burjuva devrimini gerçekleştirmesi desteklenir ve savunulur. Ancak bu süreç, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuvazinin siyasal olarak daha da gericileşmesiyle bitmiştir.
Vatan savunusu sınıfsaldır!
Emperyalist bir ülkenin saldırısı karşısında “vatan savunması” söz konusu olur. Ancak bu, ulusal burjuvazinin, yani egemen burjuvazinin güdümünde bir vatan savunması olmayıp, işçi sınıfının kendi örgütsel bağımsızlığını koruyarak ve emperyalist işgale karşı savaşanlarla birlikte ortak hareket etme ve güçleri tek bir cephe içinde birleştirme şeklinde de olabilir. Bunun örnekleri çoktur. Çin devrimci sürecinde, Japon işgaline karşı ÇKP (Çin Komünist Partisi) Çin egemen sınıfın partisi olan Guomindang ile “milli birleşik cephe” içinde hareket etmiştir. İşgal biter bitmez ise Guomindang karşı devrimci savaşını sürdürmeye devam etmiştir.
Demokratik devrim sürecinde, devrim mücadelesinin baş hedeflerinden biri burjuvazidir. Yani Türk egemen sınıflarıdır. Türk egemen sınıflarına karşı mücadele anti-emperyalist mücadeleyi de içerir. Sadece emperyalizme karşı olup, Türk egemen burjuvazisine karşı olmamak, kapitalizme karşı olmamak, burjuva sömürü sistemine karşı olmamak demektir ki, bu anti-emperyalist mücadeleyi boşa çıkarır. Emperyalizm ile kapitalizmi birbirinden ayırmak olası değildir.
Türkiye’de “yerli” komprador burjuvazi ile uluslararası emperyalist burjuvazi iç içe geçmiştir. Ülkenin bağımsızlığı mücadelesi salt emperyalizme karşı mücadele olarak algılanır ve bilinirse, sorun yanlış ve eksik kavranmış olur. Bu nedenle, devrim için mücadele anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir mücadeledir. Ve bu mücadele aynı zamanda emperyalizmden bağımsızlığı da içerir. Kuru bir “vatan savunması” ya da “bağımsızlık” savunusu; küçük burjuvazinin, sorunu yanlış kavramasından, komprador burjuvaziyi emperyalizmden ayrı ele almasından, kapitalizme karşı mücadele edilmeden emperyalizme karşı (ya da tersi) mücadele edilemeyeceğini bilmediğindendir.
Örneğin, Türk egemen sınıflarının sınır komşularından birine saldırması ve işgal etmesi durumunda, bu işgale ve savaşa aktif bir şekilde karşı çıkarken, aynı zamanda, devrimcilerin, işgalci burjuvaziye karşı iç savaşı geliştirmek görevi vardır. Burjuvazinin peşinden işgal ve savaş yanlısı olmak değil. 1980’lerdeki İran-Irak egemenleri arasındaki savaşta İranlı komünist ve devrimcileri bu büyük hataya düştü. Yani “vatan savunması” adı altında İran burjuvazisinin hizmetine girdi. İran burjuvazisinin ordusunun saflarında Irak’a karşı savaşa katıldı. Savaş biter bitmez ise komünist ve demokrat avı başladı. Ve devrimci ve komünistlerin büyük bir bölümü savaşta, geri kalanı ise hapishanelerde katledildi. Burjuva ulusalcılığın “vatan savunusu”na kapılmak, böylesi ağır ve imhaya neden olan sonuçları da beraberinde getirir.
Komünistler için vatan savunusu, proletarya iktidarındaki sosyalist vatandır. Burjuvazinin egemenliğinde bir vatan savunusu asla değildir. Emperyalist işgale karşı bir “vatan savunusu”, burjuva iktidarının sürdürülmesi için bir “vatan savunusu” değil, esas olarak; emperyalizme karşı mücadele ve burjuvaziyi iktidardan al aşağı ederek proletarya iktidarını kurma savaşımıdır.
Türk egemen burjuvazisi, TC tarihi boyunca küçük burjuvaziyi oldukça iyi kullandı. Burjuva ulusalcılığı, Kemalizm savunuculuğu ile birleştirildi. Kemalizm demek Türk burjuva ulusalcılığı demekti. Ve bu anlayış, kitlelere “ilerici”, “devrimci” olarak lanse edildi. Bunun karşısında duran hareketler ise “gerici” olarak tanıtıldı ve anında burjuva devlet despotizmi ile bastırıldı. Küçük burjuvazi de başından beri Kemalizm’in kuyruğuna takıldı. Bunda, T“K”P’nin de büyük bir katkısı oldu. Türkiye’de tek sol örgüt olarak var olan T“K”P, Kemalist propagandanın etkisi ve baskısı altında, kitleleri Kemalizm’in peşine taktı. Kemalist (burjuva) ideolojinin yayıcıları arasında başta T“K”P saflarından gelen kadrolar yer almıştır. Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör bunlardan başı çekenlerdi.
Sosyalizme karşı “alternatif” olarak Kemalist ideoloji öne çıkarıldı ve o günden bugüne kadar küçük burjuvazi Kemalist ideolojinin önde gelen savunucuları oldular. Daha ilk okullardan başlayarak çocuklar burjuva Kemalist ideoloji ile yatırılıp Kemalizm ile uyandırıldı. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” ile büyütülen küçük çocuklar, büyüdüklerinde de Kemalizm’in “kahramanlık” hikayeleri ile uyutulmaya devam edildi. Bu Türk egemen sınıfların övülmesiydi ve onun siyaseti ve kültürünün işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde etkin kılmak amaçlıydı.
Günümüz Kemal Okuyan ve Aydemir Güler T“K”P’sinin Kemalizm hayranlığı, Nedim Tör ve Ş.S.Aydemir’in Kemalizm şakşakçılığıyla aynıdır. T“K”P’nin Kemalist hayranlığının teorik ve siyasal temelini önce T“K”P’li sonra Kemalist olan bu iki dönek atmıştır. Ş.S.Aydemir Kemalizm’e bağlılığı ile günümüz T“K”P’nin Kemalizm bağlılığı aynıdır.
Burjuvazinin “Kemalizm” ve “cumhuriyet” kahramanlık hikayelerini yayması, bir yalanın üzerine beş yalan daha katması normaldir. O, bunları kendi sınıfsal çıkarları için yapıyor. Bu salt Türk burjuvazisine özgü olmayıp, bütün ülkelerin burjuvalarına özgü bir davranıştır. Böylesi bir yönelim, burjuva sınıfsal bir karakteristiktir. Normal olmayan, kendine “sol” ve “komünist” diyenlerle beraber burjuvazi karşısında ezilen küçük burjuvazinin bu propagandanın gönüllü yürütücüleri olmalarıdır. (Devam edecek)
Dipnotlar
1- “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.” (Marks-Engels, Alman İdeolojisi, s. 70, Sol Yayınları)
2- Bkz. https://ozgurgelecek45.net/turkiye-cumhuriyeti-kime-ait/2015-12-21
Son Haberler
Ermenistan'lı Devrimciler: “Son gülüşünü unutmayacağız! Nubar Ozanyan, Rojava halkına emanetimizdir”
Nubar Ozanyan, Rojava halkına emanetimizdir!
Üzerinde şu anda bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasında savaşların, katliamların, soykırımların eksik olmadığı, aynı zamanda buna karşı halkların, Partizanlar’ın şanlı mücadelelerine tanık oluyoruz.
TMLGB MK: "Nubar Ozanyan'ın düşleri yol göstericimiz, mücadelesi azmimiz olacaktır!"
"14 Ağustos günü partimiz TKP/ML'nin değerli üyesi, ordumuz TİKKO'nun fedakar komutanı Nubar Ozanyan (Orhan Bakırcıyan) yoldaş, partimizin büyük emekler harcayarak konumlandığı Rojava'da ezilenlerin özgürlük ve kurtuluş umudunu büyüterek şehitler kervanına katılmıştır. Partimizin büyük bir kaybı olan Orhan yoldaş, Ermeni kimliği ile gittiği Rojava'da Kürt, Arap, Türkmen, Ezidi ve diğer ezilen ulus ve inançların yükselttiği özgürlük ve kurtuluş bayrağının taşıyıcısı olmuş, Aliboğazı'nda destanlaşarak ölümsüzleşen 12'lerin düşlerini devralarak Rojava'da savaş mevzilerinde yaşatmıştır.
Kamuoyuna zorunlu açıklama;Hasan Aksu'nun sitemizle hiç bir bağı kalmamıştır
""Sitemiz Hasan Aksu"nun talebini değerlendirerek site yazarlığından çıkartmış ve tüm yazıları sitemizden silinmiştir. Şunu iyi bilmekte fayda vardırkı Aksu sitemize en son gönderdiği yazı 23 /11/2016 tarihinde göndermiştir oda sitemizde yayınlanmıştır.
Sevgili KAYPAKKAYA PARTİZAN SİTESİ YÖNETİCİLERİNE
Bundan böyle sitenizle bir ilişkimin olamayacağını bildirmek isterim. Üzgünüm; çünkü siz yayın sitesi olarak farklı ve değişik görüşlere yer vermeyen ve de hoşgörü göstermeyen "ya bendensin ya da kara toprağınsın" zihniyetinin devam ettiriciliğini yapmaktasınız.
Rojova’dan kadın Partizan, “Orhan yoldaş, yüreğinde ülkesini, ufkunda dünyayı yaşattı”
“Her dilden bir adları vardı onların
Ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar...”
O’nu sadece şehit düştükten sonra anlatmadık. O yaşarken de her zaman her yerde kendisinden söz ettiren hayranlıkla anlatılan bir komutandı. O’nu sadece biz anlatmadık. O’nu Rojava halkının her kesiminden insanlar, Türkiye Devrimci Hareketi’nden diğer yoldaşlar, YPG YPJ savaşçıları anlattı, hayran kaldı.
Ararat'a sevdalı bir komünist: Nubar Ozanyan
Rojava’daölümsüzleşen TKP/ML üyesi TİKKO komutanı Nubar Ozanyan’ın şehadetinin ardından yoldaşları Ozanyan’ı anlattı. Şişli Karagözyan Ermeni yetimhanesinden arkadaşı Stepan Melkonyan, 1964 yılından itibaren yetimhanede aynı sıraları paylaştıklarını aktardı. Aynı sıralardan Armenak Bakıryan, Nubar Yalım, Hayrabet Honca, Manuel Demir, İmam Boztaş ve Hrant Dink de geçmişti.
Yetimhaneden Devrimci Bir Kültür Doğdu
Kaypakkaya Haber sitesinden kamuoyuna zorunlu açıklama
Sitemizde yayınlanan bazı makale ve açıklamalardan dolayı bazı çevre ve kişiler sitemizi hedef almış bulunuyor. Sitemizi 'karşı devrimci, işbirlikçi, hain' ilan edenler hızlarını almayarak saldırılarına devam ediyorlar. Son olarak ''MLM Yolunda Partizan'' kamuoyuna yayınladığı bir açıklamayla ''Bu tavrından vazgeçmediği, kamuoyuna özeleştiri vermediği takdirde bu site bizim neznimizde karşı-devrimin aracı haline gelmiş bir internet sitesi olarak muamele görecektir.'' diyerek, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarının gerekçelerini ise şöyle sıralamış bulunuyorlar:
''Göğü fethetmeye çıkan kahramanlar 'dan NUBAR OZANYAN dövüşerek güneşe gömüldü! Mustafa Çalışkan
''Göğü fethetmeye çıkan kahramanlar 'dan NUBAR OZANYAN
dövüşerek güneşe gömüldü!
Ermeni Yetimhanelerinden; Filistin’e-Karabağ’a-Hayastan’a, Kürdistan’a-Rojava’ya Uzanan Bir Devrim Tarihidir General Martager
Tarihin en karanlık yerlerine gömülmek istenen mazlum Ermeni halkının isyan çığlığıdır Martager yoldaş. DAİŞ faşistleri tarafından köle pazarlarında satılan Ezidi kadınların kurtuluş öfkesidir.
“Ancak çölde yaşayabilirler” diye emir yağdıran İttihat Terakkicilerin devamcı ve takipçileri olan DAİŞ çetelerinin soykırım saldırıları başladığında Ermeni halkının derin tarihsel acılarına tutunarak Rojavaya uzandı.
TKP/ML Örgütlenme Komitesi;“Partimizin Seçkin Üyesi, Tikko Rojava Komutanı Nubar Ozanyan (Fermun Çırak) Yoldaş Ölümsüzdür! Onun Mücadele Azmi Ve Kararlılığı Daima Yolumuzu Aydınlatacaktır!”
Bütün yaşamını partimizin gelişip güçlenmesi ve Demokratik Halk Devrimini gerçekleştirmeye adayan Nubar Ozanyan yoldaşı kaybetmenin acısı içindeyiz. 14 Ağustos 2017 tarihi, hüzün ve kahramanlığın günü olarak hep anılacaktır.
Nubar yoldaş, partimizin değerli bir üyesi ve Rojava'daki TİKKO birliğinin komutanlarındandı. Parti içinde kullandığı Orhan (Armenak Bakırcıyan) ismini ise, partimiz kadrolarından Orhan yoldaştan almıştı ve yoldaşımızın anısını savaş cephesinde de yaşatarak silah elde toprağa düştü.
NUBAR OZANYAN YOLDAŞ, Seni unutmayacağız,yaşamımıza örnek alacağız
“Gerici güçlere karşı sıcak mücadelenin en üst mertebeye ulaştığı bir alanda bir yoldaşı daha kaybettik. Bir yoldaşı daha devrim şehitleri kervanına uğurladık. Nubar Ozanyan Yoldaş’ı! Nubar Yoldaş, (kod adıyla Orhan Bakırcıyan) Rojava’da karşı devrimin tüm gerici güruhlarına karşı verilen onurlu savaşta 14 Ağustos’ta şehit düştü.
Bize devrettiğin mirası büyütecek, savaş içinde yaşayacak, seni savaşımızın kızıllığında yaşatacağız!
Partizan,"Rojava komutanı Orhan yoldaş; Elinde hep yükseklerde tuttuğun kızıl bayrağı daha yükseklere taşıyacağımızdan, sınıf düşmanlarımıza karşı amansız savaşımızı yükselteceğimizden, tüm dogmatik, bürokrat, tasfiyeci akımlara karşı tıpkı senin gibi uzlaşmasız mücadele edeceğimizden emin ol!"
"Bize devrettiğin mirası büyütecek, savaş içinde yaşayacak, seni savaşımızın kızıllığında yaşatacağız! Nubar Ozanyan’ın yoldaşları olmaktan gurur duyuyoruz..."
"Nubar Ozanyan’ın yoldaşları olmaktan gurur duyuyoruz...