Salı Eylül 8, 2026

“Kerdoğan”“Herdoğan”

TARİHLERİ KATLİAM, GÜNLERİ KAN! HESAP VERECEKSİN DİKTATÖR

Bilindiği üzere “Ker” Kürtçede eşek demektir. “Kerdoğan” tabirini Kürt halkının yer yer eylemlerinde Faşist TC Başbakanı Erdoğan'a göndermesi olarak rastlamaktayız. Aynı göndermenin Almanya'da faşist Hitlere gönderme yaparak “Hei Hitler” anlamında “Herdoğan” olarak afişlere yansıması, kitlelerin yaratıcılığı göstermenin yanında, kitlelerin Erdoğan'ı bilinçlerinde nasıl kodladıklarını da göstermesi açısından anlamlıdır. Kürtler an itibariyle faşizmin kendilerine dayattığı politikalara tepki olarak ona “eşek” demektedir. Yurtdışındaki göçmen emekçiler ve politik mülteciler ise daha doğrudan bir ifadeyle onu faşist Hitlere benzetmektedirler.

 

Gezi İsyanı'ndan günümüze geçen bir yıllık süre içinde yaşananlar kitlelerin bu yargısını fazlasıyla doğrular niteliktedir. Ancak belirtmek gerekir ki günümüzde kimi çevreler, (kendilerini “sol” olarak tanımlayan ama faşist oldukları kuşku götürmeyenlerin dışında) “AKP faşizmi” adı altında bir tanımlama yapmaktadırlar.

Bu kavram an itibariyle kitleri somut bir hedefe yönlendirmek açısından doğru gibi görünse de, AKP öncesi dönemi aklayan, önceden faşizm yokmuş, bu ülkeye faşizm Erdoğan'la gelmiş gibi bir algı oluşmasına da hizmet etmektedir. Bu kavrama bir de son yılların “liberal aydın” tayfasının “artan toplumsal kutuplaşma” minvalli yazıları ve uyarıları eklenince, sanki günümüzde faşizm AKP ve hatta sadece Erdoğan'la özdeşleştirilmektedir. Bunun doğru olmadığı açıktır.

 

Çok uzağa gitmeden Gezi İsyanı’ndan günümüze yaşananları, “toplumsal kutuplaşma” ya da en iyi tanımlamayla “AKP faşizmine” bağlayanlar, AKP öncesi benzer uygulama ve politikaları açıklamakta zorlanırlar. TC devleti tarihi boyunca, kısa sürelide olsa üç dönem hariç hiç bir zaman demokratik bir özellik göstermedi. Bununda nedeni hakim sınıfların demokratik olmaları değil, kitle hareketinin iktidarlarını zorlamasından kACaynaklı, hareketi denetim altına almak için verilen tavizler nedeniyle, faşist uygulamalarında kimi esnemeler gerçekleştirmesiyle yaşanmıştır. Kısacası kuruluşundan günümüze kadar TC'nin üzerinde yükseldiği zemin faşizmdir.

 

Dolayısıyla TC devleti, AKP iktidarıyla faşistleşmemiştir. AKP faşizmi tezini dillendirenler gerçekte, AKP öncesini aklamakta ve hatta bu politikalarıyla AKP'nin eline koz vermektedirler. T. Erdoğan'ın her fırsatta, “Cehape zihniyetine ve uygulamalarına” çakması boşuna değildir. Çünkü halk kitleleri kendi tarihsel pratiklerinden de çok iyi bilmektedir ki, bu devlet AKP öncesinde de kendisine zulüm olarak, faşist baskı ve katliamlar olarak görünmüştür.

 

Faşizmin halka saldırısının tarihselliği, boyutu ve hemen hemen her kesimi hedefleyen pratiği, bugün halkımızın kendisini “Müslüman” olarak, “dindar Kürtler” olarak vb. vb. tanımlayan geniş bir kesimin T. Erdoğan'ın arkasında saf tutmasının arka planını oluşturmaktadır. T. Erdoğan boşuna “yeni Türkiye”den bahsetmiyor. Çünkü halkımız “eski Türkiye”nin kendi hayrına olmadığını yaşadığı pratikten çok iyi biliyor. Halk düşmanı T. Erdoğan, çok iyi bildiği bir işi yaparak, geçmişte halka yönelen faşist terörü, kendi terörünü meşrulaştırmak için başarıyla kullanıyor! Mağduriyet tezgahtarlığına soyunup pazarlama yapıyor.

 

K. Kılıçdaroğlu yaşanan pratiklerden hareketle T. Erdoğan'a haklı olarak “diktatör” demektedir. Belki de tek doğru söylediği şey budur ama bunu da çarpıtarak yapmaktadır. Evet, T. Erdoğan kuruluşundan günümüze kadar faşist bir niteliğe sahip TC devletinin başbakanı olarak faşist bir diktatördür. Ama T. Erdoğan'ı faşist yapan, onun yönettiği devlet aygıtının faşist karakteridir. T. Erdoğan'ın fıtratındaki faşistlik, TC'nin geleneksel yapısıyla tencere kapak olmuştur.

T. Erdoğan'a diktatör diyen Kılıçdaroğlu'nun çözümü nedir? “Korkmayın Cumhuriyet var, demokrasi var”(!) Yani demek istiyor ki Kılıçdaroğlu, “Tayyip diktatör ama demokratik Cumhuriyet var”(!) “Devleti diktatörden kurtarmak” gerekir vb. vb. Kısacası nereden bakarsanız tutarsızlık, nereden bakarsanız ahmakça!

 

Gezi'den beridir iktidarın artan bir şekilde en ufak bir hak arama talebine yönelik azgın faşist saldırısını, “AKP faşizmi” olarak tanımlayan başta ana muhalefet partisi olmak üzere çeşitli çevrelerin, Kemalist faşizmi aklamaya hizmet eden bu tanımlamaları geçmişe yönelik bir itirafı da içeriyor aslında.

Çünkü bugün yaşananları faşizm olarak adlandıranlar, AKP öncesi yaşananları, Cumhuriyetin 90 yıllık tarihini nereye koyacaklar! Denilebilir ki AKP'nin artan faşist saldırıları, tek bir şeye yaramıştır: Eskiden Türkiye'nin faşist olduğunu ve dolayısıyla, illegal mücadelenin ve silahlı mücadelenin temel alınması gerektiğini söyleyenlere “uzaydan gelen” muamelesi yapan, “dogmatik”ler ve “marjinal gruplar” olarak saldıranlar, bugün o “marjinal”ler ile aynı söylemde buluşmuşlardır!

Hakim sınıfların bir kliğinin temsilcisi Kılıçdaroğlu başta olmak üzere, bir kısım çevrenin T. Erdoğan'ın diktatörlüğünü dillendirmeleri, “AKP faşizmi” kavramını ileriye sürmelerinin nedeni, kitlelerin son bir yıldır artan bir şekilde düzen dışı eğilim içinde bulunmalarıdır. Kitlelerin mücadelesi ve basıncı, faşizmin baskısıyla birlikte, bu çevreleri, kitlelerin tepkisini düzen içinde tutmayı amaçlamasını getirmektedir. Bir nevi bu söylemlerle “gaz” alınmaktadır!

Çünkü Gezi'den beridir toplumsal yaşamın somut pratiği, bir kez daha ve bir kez daha ülkemizde silahlı mücadelenin gerekliliği dayatmaktadır. Kendisine karşı gaz bombası atan polise, bombası iade edilmekte, TOMA'ların saldırısı taşlarla, molotoflarla ve barikatlarla yanıtlanmaktadır. Faşizmin halka silahla saldırısı ise silahla yanıtlanmaktadır. Gezi'den itibaren faşizmin halka saldırısında ona yakın genç katledilmiş, onlarca insan kör olmuş, binlerce insan yaralanmış, yüzlerce insan tutuklanmıştır. Gelinen aşamada barikat başlarında, sokaklarda mücadele içinde olan kitlelere faşizme karşı mücadelenin nasıl olması gerektiğini sorduğunuzda size doğru yanıtı vereceklerdir.

 

Halkımızın sokaklara çıkan, barikat başlarında yer alanların önemli bir kesimi kendisine karşı yönelen faşist devlet terörüne yönelik devrimci şiddetle yanıt vermenin gerekliliğine her geçen gün daha da inanmakta, görmekte ve bilince çıkarmaktadır. Fikirler bilinçlere eylemlerle yerleşmektedir. Sokağa çıkan, en küçük hal talebinde bulunan halk kitleleri devletin faşist yüzünü görmektedir. Faşist şiddetle yanıtlanmaktadır.

Faşist şiddete karşı mücadelenin şiddeti içeren yöntemlerle olması gerektiği sokaklardaki halkın bilincinde yer etmiştir. Çünkü faşizme karşı mücadele ise, doğal olarak, -eğer gerçek bir mücadele verilmek isteniyorsa,- şiddeti de içermek zorundadır. Çünkü eğer bir ülkede diktatör varsa, faşizm varsa orada, demokrasi ve özgürlük için mücadelenin yolu bellidir. Tarihte bunun örnekleri vardır. Hiçbir diktatörlük oyla, sandıkla yıkılmamıştır!

 

“Eski Türkiye”den “Yeni Türkiye”ye: Çözüm!

Faşizm sadece şiddet araçlarıyla saldırmamaktadır. Aynı zamanda yoğun bir ideolojik, politik, kültürel saldırı içindedir. Bunun örnekleri devletin ideolojik aygıtları vb. bağlamında çoğaltılabilir. Halkın faşist zulme isyan etmemesi için her yol kullanılmaktadır. Bu, bir yandan şu an iktidarı elinde bulunduran hakim sınıf kliği için geçerli olmakla birlikte, diğer yandan muhalefette olan hakim sınıf kliğinin politikalarıyla da sürdürülmektedir. Amaç düzenin, devletin bekasıdır!

 

Şu an iktidarı elinde tutan hakim sınıf kliğinin kendisini meşrulaştırma argümanlarından biri olarak “yeni Türkiye” söylemi kullanılmaktadır. Faşizmkendisini savunmak için “eski” Türkiye'ye gönderme yapmaktadır. Oysa halkımız açısından kimi nüanslar dışında değişen bir şey olmadığı ortadadır. Kemalist faşizmin artık iyiden iyiye sürdürülemez olan kimi politikaların değiştirilmesi bize “devrim” olarak sunulmaktadır! M. Kemal'in “efendiler bu şapkadır” söylemi ve pratiği ile T. Erdoğan'ın “ah benim başörtülü bacılarım” söylemi ve pratiği çok uzak değildir. Bunun nedeni her iki gericiliğin üzerinde yükseldiği temel aynı olmasıdır.

 

Bu nasıl “devrim”dir ki “eski” Türkiye'de de çocuklar ve gençler bombayla, kurşunla katlediliyordu, “yeni” Türkiye’de gençler kafasından kurşunlanıyor, gaz bombasıyla ya da odunla döve döve öldürülüyor? “Eski” Türkiye'de çocuklar katlediliyor, işkence ediliyor, tutsak edilip tecavüze uğruyorlardı. “Yeni” Türkiye'de de çocuklar aynı muameleye maruz kalıyor.

Pozantı Hapishanesi'nden Sincan Hapishanesi'ne çocuk işkenceleri ve tecavüzleri hatırlansın! Daha “15'inde bir fidan Berkin Elvan”ın kanı yerde duruyor. Özellikle Kürt çocuklarına bu zulmü reva görenler, bu çocuklar dağlara çıkınca feryat figan ediyorlar. Hatta hızını alamayan kimi gazetelerin iddiasına göre; “ilaçla uyutup kaçırıyorlar.” (Akşam 28.05.14) Bu gazeteci müsveddeleri çalışırken ne içiyorlar bilemeyiz ama “milli içecek” ayran içmedikleri kesin. Ancak ve ancak faşist bir kafa böyle iktidar yalakalığı yapabilir, böyle manşetler attırabilir.

 

Ama daha da “anlaşılır olan”, sağcısıyla “solcu”suyla bütün basının, ya da daha doğru ifadeyle Türk hakim sınıfların hepsinin dağa çıkan Kürt çocukları konusunda aynı refleksi göstermeleridir. Aydınlık, Akit, Akşam “haberciliği”nin, AKP ile MHP ve CHP'nin dağa çıkan Kürt gençleri hakkında aynı çizgide buluşması tesadüf değildir. Hakim sınıfların dağa çıkan Kürt gençlerinden korkusu sebepsiz değildir. Çünkü onlar açısından asıl tehlike dağda elde silahla dolaşan gençlerdir. Ve bu isabetli bir korkudur! Sınıfsal içgüdüyle ilgilidir.

Kürt hareketinin her ne kadar “çözüm süreci” adı altında, silahları çalıştırmaması ve bu anlamıyla, hakim sınıflar açısından an itibariyle somut bir tehlike oluşturmaması, kaldı ki Öcalan'ın “silahlı mücadele döneminin kapandığı”nın ilan etmesine rağmen, silahlı güçlerin varlığı ve üstelikte halen dağa çıkışların yaşanması, TC devletini bütün klikleriyle birlikte rahatsız etmektedir. Çözüm süreci denilen ama ulusal hareket dışında devletin adım atmadığı ve hatta askeri yapılanması başta olmak üzere pek çok alanda kendi konumunu güçlendirdiği bir aşamada, Kürt gençlerinin dağa çıkmasına yönelik örgütlenen karşı devrimci psikolojik kampanya, bize faşizmin neden çekindiğine ve dolayısıyla devrimi hedefleyen bir gücün nereden yürümesine gerektiğine dair fikir vermektedir. Faşizm neye saldırıyorsa orada bir doğru vardır!

 

Aslında günümüzde silahlı mücadeleyle siyasi mücadeleyi ayrı yerlere koyan anlayışlar vardır. Bu algının oluşmasında, faşizmin ve onun yeminli kalemşorlarının payı olmakla birlikte, bizzat Kürt hareketinin ve Öcalan'ın payı vardır. Kürt hareketi önderliğinin girmiş olduğu süreci politik olarak meşrulaştırmak için, “silahlı mücadele döneminin bittiği, siyasi mücadele döneminin başladığı”ndan ve bunun içinde faşizmin “siyasal mücadelenin önünü açması” gerektiğinden bahsedebilmektedir.

Oysa bu hareket 30 yıllık tarihinde silahları konuşturarak siyasi mücadele yürütmüştür. Şimdilerde silahlı mücadeleyi bu şekilde propaganda etmesi ve siyasi mücadeleyle karşı karşıya getirmesi onun andaki politik yönelimiyle uyumludur ve pek tabi ki doğru bir ele alış değildir. Yarın silahların kullanılması kendisini dayattığında bu teorik tespitlerin faşizmin elinde güçlü argümanlar olarak kullanılacağı, geçmiş dönem derslerinden fazlasıyla tecrübe edilmiştir. Ki bu ülkede faşizm yerle bir edilmediği sürece, silahların konuşacağı mutlaktır. Kürt hareketi de yaşamın bu gerçeğinden kaçamayacaktır.

Silahlı mücadele ile siyasal mücadelenin birbirinden kopuk ve ayrı şeyler olmadığı, silahlı mücadelenin bizzat siyasi mücadelenin kendisi olduğu ve bunun yanında diğer mücadele biçimlerini yani barışçıl eylemleri ve örgütlenmeleri reddetmediği son derece açıktır. Öte yandan belirtmek gerekir ki silahlı mücadele demek sadece İstanbul'un bazı mahallelerinde silahlı A/P yapmak değildir.

Bu tarz bir pratik değerli olmakla birlikte, silahlı mücadele denilince asıl kavranması gereken halkanın kırlık bölgelerde gerilla savaşını güçlendirmek olduğu unutulmamalıdır. Bilinmektedir ki ülkemizde Kürt ulusal hareketi dışında komünist hareketin gerilla gücü bulunmaktadır. Bu durum çok önemli bir tarihsel olanağa işaret etmektedir. Yani ülkemiz sınıf hareketi akacak bir mecraya sahiptir. Dolayısıyla kitlelerin haklı ve meşru tepkilerinin, eylemlerinin akacağı mecra bellidir.

 

Bugün eskisiyle yenisiyle faşizme karşı yapılması gerekenler belli olduğu gibi, yapılması gereken layıkıyla yerine getirilmediğinde ne olacağı da yıllar önce ifade edilmiştir: “Bugün kırlık bölgelerde köylü kitlelerinin başına geçip silahlı mücadeleyi örgütlemeyen ve kararlı, tutarlı, azimli bir şekilde yürütmeyen bir komünist hareket, komünist sıfatına layık olamaz ve devrimci kitlelerden tecrit olur. Bugün ülkemizdeki devrimci mücadele çok önemli bir noktaya, silahlı mücadele yolunu tutmayan bir akımın, bunun adı isterse komünist hareket olsun, kitlelerden tecrit olacağı bir noktaya ulaşmış bulunuyor.” (İbrahim Kaypakkaya,  7-8 Şubat 1972 DABK Kararı, Bütün Eserleri, Umut Yay. S. 447, bold bn.)

103159

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Sayfalar

Partizan'dan

Aşırı Sermaye Üretimi ve Marmara’nın Ölümü

İşçinin, emekçinin katledilmesi, yoksullaştırılması, sıradanlaştırılması, aşağılanması, yaşam araçlarının elinden zorla alınması, üretimine oranla insan gibi yaşamasının engellenmesi; doğanın katledilmesinden ayrı ele alınamaz. İşçinin karşı karşıya kaldığı sınıf muamelesi, doğanında karşı karşıya kaldığı bir sınıf muamelesidir. İşçi ve doğaya karşı tavır, burjuvazinin karakteristik sınıf eylemidir. Ya da daha açıkcası, kapitalist sistemin temel yapısıdır.

Katliam Bir Devlet Geleneğidir!

Son süreçte yaşananlar, gündemin yoğunluğu, faşist devlet ve mevcut iktidarın saldırı politikaları…

Elbette ki bütün saldırıların içerisinde, saldırılacak ilk alan Kürt ulusunun siyaset yapabildiği, devrimci, demokrat ve daha birçok kesimin ortaklaşabildiği HDP oluyor.

HDP İzmir İl Binası’na yapılan saldırı, kapatma davası, iddianamenin ikinci kez Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi, Kobane Davası duruşmasını takip edenlere karşı gerçekleşen faşist saldırı ve toplamda bunlardan önce HDP’nin yıllardır, durmaksızın faşist iktidar tarafından hedef gösterilmesi.

Toplumsal Cinsiyet ve Din: Antropolojik Bir Bakış[*]

“Ezilenler arasında

din adamı göremezsiniz,
din adamları
ezen sınıfın asalağıdır.”[1]
 

Sevdiği Renk Mavi; Tutkusu Da Aşk ve Devrimdi[*]

“Nerelerdeydin diye sorarsan ‘hep eskisi gibi’ diyeceğim.”[1]

 
Mütevazı bir dev nasıl anlatılır?
Çok zor. Ama yine de hakkında yazılabilecek şey, “Yazdıkları gibiydi” olabilir.
Aşkı, ayrılığı yazan ve “Tüm çiçekleri koparabilirler ama yine de baharın gelmesini asla engelleyemezler,” diye haykıran bir sosyalistti O.
“Evet, şiir isyandır… Biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız,”[2] derdi.

CHP bir alternatif değil AKP'nin sınıf kardeşidir!...

Kapitalist toplumda temel çelişki emek-sermaye arasındaki çelişkidir ve kapitalist toplum içerisindeki temel iki sınıftan burjuvazi ile proletaryanın ve bu iki sınıf menfaatine faaliyet yürüten en basitinden en karmaşığına bütün siyasi örgütlerin sınıf savaşının neresinde durduklarını belirleyen de bu çelişkidir. Elbette Türkiye toplumunun sosyo-ekonomik yapısına paralel, bu temel çelişkinin yanında başka çelişkiler de bulunur ve bu çelişkiler sınıf mücadelesinin dinamiklerini oluşturur.

İbrahim Kaypakkaya’yı sevmek (Deniz Faruk Zeren)

Kim, ne zaman onun ismini ansa devletin en katı, en soğuk, en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor!

Kim ne zaman onun fotoğrafını assa, taşısa, devletin sorgularıyla, kelepçesiyle, zındanlarıyla tanışıyor!

Kim, ne zaman onu sevdiğini, izinde yürüdüğünü söylese vay haline!

Bu dünyada, bu ülkede sevilmesi suç olan kaç insan var?

On yıllar önce katledilmiş, katilleri açığa çıkarılmak bir yana korunup gizlenmiş, mezarına giden yollara bile karakollar kurulmuş, adına yazılan şarkılar yasaklanmış bu insan güzeli, İbrahim Kaypakkaya’yı sevmek neden suç?

Paramaz! (Nubar Ozanyan)

20 devrimci militanın darağacına çekiliş tarihidir 15 Haziran 1915. Paranın ve korkunun egemen olduğu bir dünyada Türkçülüğün ve Turancılığın hüküm sürdüğü bir coğrafyada Hınçak militanı 20 Ermeni devrimci, son nefeslerini korkusuzca darağaçlarında verdi.

Paramaz’ın (Madteos Sarkisyan) yiğit sesiydi gecenin karanlığını parçalayan. “Yoldaşlar! Yiğitçe, başımız dik gideceğiz ölüme!” Cellatlar korktu. Karanlık sindi 20 Ermeni devrimcinin önünde.

Politik gerilik ve yetmezlik…

Geçen sayımızda okuma ve özellikle yazma faaliyetine uzak duruşumuz üzerine bir şeyler söylemeye çalışmıştık. Bu alabildiğine ilişkili iki başlıktaki geri durum, başka bir dizi çalışma-önlem-öneri vb.nin yanında pratik müdahale ve çeşitli kararların alınması ile tersine çevrilebilir.

Dönemsel olarak ya da faaliyet alanları özgülünde yoğunlaştığımız zamanlar olsa da bütünlüklü ele alma ve sonuçları kolektifimize mal etme anlamında beklenen tablonun gerisinde olduğumuz kabul edilmelidir.

Unutmamalı… Kanıksamamalı![*]

“Haklarımı aramaktayım. Onları gören oldu mu?”[1]

 
 
Yaşar Alperen Savaş (17)… Felek Batur (7)… Raşid Oso (8)… Hakan Sarak (5)... Mahmut Buluk (16)… Zeliha Cuma (7)… Helin Şen (12)… Serhat Savaş (15)… Enes Ata (8)…
Bu isimleri olasıdır hiç duymadınız. Ya da belki duydunuz/okudunuz, sonra da unuttunuz.

Haklar(ımız) İçin Devlete Karşı Özgürlük Mücadelesi[*]

“İnsan hakkı olarak özgürlük, insanın insana bağlılığına değil, tersine insanın insandan ayrılışına dayanır.”[1]

“Kolluğun Kötü Muamelesi, Ayrımcılığa, Cinsiyet Eşitsizliğine, Yaşama Hakkı ve Temel İnsan Hakları İhlâlleri”, vb’leri meselesine dair ilk saptamam: Özgür ol(a)mayanların, hiçbir hakkı ol(a)madığı; yani haklarına sahip çıkabilmenin bir özgürlük eylemi olduğu/ olması gerektiği yönündedir. Çünkü, “İnsanın temel özgürlüğü, yaşamını daha iyi kılma özgürlüğüdür,” diye uyarır hepimizi Bertolt Brecht!

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi Yol Göstermeye Devam Ediyor!

Pandeminin dünyada etkisini devam ettirdiği süreçte, yeni değişimler hızlıca gündemimize girmektedir. Çokça bahsedilen pandeminin dünyada açığa çıkardığı ortak özelliklerinden biri eşitsizlikleri arttırması, emperyalist kapitalist sistemin tüm özelliklerini artık gizlenemeyecek bir şekilde ortaya çıkarmasıdır.

Sayfalar