Çarşamba Ekim 7, 2026

İleri!.. Daha ileri!!! (Orhan Ünal)

Haklarını almak için gittikleri Ankara yürüyüşü dönüşü geçirdikleri trafik kazasında yaşamlarını yitiren Tahir Çetin ve Ali Faik İnter emek mücadelemizin günümüzdeki sembolleri oldular. Onların adları unutulmayacaktır. Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Tahir Çetin’in ve babasının alamadığı ve oğluna mücadelesini “miras” bıraktığı tazminatı için yılmadan mücadele eden Ali Faik’in mücadele hayatları yol göstericidir.

Hakim sınıfların en korktukları işçi profilini simgelemektedirler. Neden hayatlarını kaybettiler? Olan hadise sıradan bir trafik kazasının ötesinde, sistemin işçi kıyımının ve buna karşı mücadelenin son örneklerini oluşturuyor. Bu kıyıma giden yollar nasıl döşeniyor?

İş cinayetleri ayyuka çıkar, iş güvenliği uygulaması tamamen patronlar lehine uygulanır, pandemi dolayısı ile salgın koşulları yok sayılarak “çarklar susmasın üretim devam etsin” denilerek işçi ve emekçiler daha fazla çalıştırılır. Kısacası işçi ve emekçilere açıktan kölelik dayatılır.

Sınıfa yönelik giderek artan saldırılara bir kaç örnek verelim. 1 Temmuz’a kadar işten çıkarma yasağı olmasına karşın Kod 29 uygulaması ile bir yılda (Nisan 2020 – Nisan 2021) ortalama 180 bine yakın işçinin işine son verilmiştir. Yani ayda ortalama 15 bine yakın sayıda işçi işini kaybetmiştir.

Buda günde ortalama 500 işçinin patronlar tarafından işten atılması demektir. Halkın gözünde günde ortalama 500 işçi veya emekçi açlığa yada günümüz koşullarında ölüme terk edilmektedir. Pandemi ile işten atma yasağı olmasına rağmen işten atılmaların bu denli artmasında ‘istisna’ sayılan Kod 29 uygulamasının büyük bir payı var. En hedefte olanlar ise elbette az da olsa örgütlü bir şekilde, sendikalara üye olarak ya da onlardan yardım alarak haklarını almaya çalışan sendikalı işçiler oluyor.

Kod 29 saldırısı özellikle pandemi sürecinde işçi sınıfına yapılan saldırının en alçakça olanlarından sadece birisidir. Birikmiş tazminat ve ödenekleri alamayan işçinin başka bir yerde iş bulması ise olanaksızlaşıyor. İşçiye vurulan “ahlaksız” damgası saldırının geldiği son nokta. Başka bir yerde iş bulması neredeyse imkansız hale geliyor. İşçi bir anlamda “cezalandırılıyor”.

Diğer bir örnek ise Tahir Çetin ve Ali Faik’i ölüme götüren süreci anlatıyor. Uyar Madencilik’ten 15 yıldır tazminat alacakları ödenmiyor. İşçilerin kararlı mücadeleleri Uyar Madencilik’ten değil, bizzat AKP hükümetinin bakanlarından geri tepiyor. İçişleri Bakanı çözeceğine dair tarih verir ama sözünde durmaz; bir başka bakanı “size tazminatınızı verirsek, diğerleri için emsal olur” der, AKP’nin diğer bir Başkanvekili, gelenlere hakaret ederek “bana mı çalışıyorsunuz?” der ve kapı dışarı eder.

Yani her konuda olduğu gibi AKP/MHP ortaklığının TC hakim sınıflar için çalıştığının, Uyar Madencilik başta olmak üzere adeta “katliam şirketi” gibi çalışan şirketlerin borazancılığını üstlendiğinin teyididir yaşananlar. Bunu en derinden hissedenler ise işçi ve emekçiler oluyor ve bu atılan sloganlara yansıyor… ‘Yağmur çamur demeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz’, ‘Ankara’nın korkusu direnişin ordusu’… Yıllara varan hak arama mücadelesi her geçen gün Somalı madencileri daha fazla militanlaştırıyor.

Türk hakim sınıflarına “tırşık” yakıştırması yapan tütün üreticilerinin durumu daha vahim. Tütün üretiminin yok edilmesine yönelik çıkarılan kotalara/yasalara karşı isyan eden üreticiler, bu saldırıların merkezinde olan Türk Burjuvazisini çok iyi tanıyor. Kendisine yönelik saldırıları en derinden hisseden ezilen üreticilerin ve kendi deyimi ile “ezilen proleter olan” işçinin gözünde Türkiye hakim sınıfları, Türk burjuvazisi ve toprak ağaları “tırşıkçi” yani yalaka/dalkavuk.

Emek gaspını en azgınca kural ve yasalarla uygulayan, kendi koyduğu yasaları da çiğneyerek malzemeden çalan, ihaleleri mafya usulleri ile kapan, ekonomik zararları en üst perdeden halka ödettiren, sürekli isim değiştirerek işçi ve emekçilerin tazminatlarını gasp eden, vergi kaçıran ve hak alma mücadelesi yürütenleri en sert biçimleri ile bastırmaya çalışan bir burjuvaziden bahsediyoruz. Emperyalist burjuva kesimlere bağımlı hali ile sınıfı azgınca sömürmeye yeltenen burjuvazinin halk dilindeki karşılığıdır bir anlamda.

Evet, bunca teorik belirlemeler, programlar eğer halkın ve sınıfın acısını, derdini dile getirmede yeterli olmuyorsa orada halkın kendi lügatını yaratmaktan geri kalmayacağını bir kez daha görmüş olduk.

“Tırşıkçi” Türk hakim sınıfları her ne kadar pandemiyi fırsata çevirmek için dizginlerinden boşalmışsa da, artarak yüzeye vuran krizler karşısında daha fazla çaresizleştiğini görmekte, her geçen gün savaşa daha fazla sarılmaktadır. Erdoğan-Bahçeli hükümetine adeta dört elle sarılmışlardır. Ancak daha şimdiden TC devleti Kürdistan Özgürlük Güçleri olan Gerilla karşısında bir yenilginin ruh halini yaşamaktadır. Bu ruh hali işçi ve emekçiler başta olmak üzere hakkını arayan tüm kesimlere daha fazla saldırıcağı anlamına gelmektedir.

Sınıf içinde ne yapılması gerektiğine yönelik net duruş nüvelerini fazlasıyla görmek mümkün. Sinbo’dan Kod 29 saldırısı ile sendikalı olduğu için işten çıkarılan ve 5 aydan fazla süredir direnen, mücadele yürüten Dilbent Türker’in dediği gibi “tüm bu saldırılar aynı kapıya çıkmaktadır. Toplamında bu saldırıları ele alıp, bu saldırıların odağına karşı topyekün bir hareket, birleşik bir mücadele hattı oluşturmamız gerekir”.

Perspektif oldukça net; Birleşik Mücadele şiarı ile ileri! Daha ileri!

Emek mücadelesi ne tarihsel açıdan ne de diyalektik bağlamda sönümlenecek, bitirilecek bir olgudur. Kâr elde etmek isteyen burjuvazi için işçi sınıfının hak alma mücadelesi ile yüzleşmesinden başka kaçar yolu yoktur. Burjuvazinin, dolayısı ile bizdeki gibi “tırşıkçi” kapitalistlerin en temel korkusu da buradan gelir; işçi sınıfının üretimden gelen gücünden ve birliğinden…

“Artık Erdoğan Bahçeli ikilisi ülkeyi bir bütün ele geçirdi, kimse korkudan kılını bile kıpırdatamıyor” diyenlere inat işçi ve emekçiler tarafından son haftalarda onlarca eylem ve direniş örgütlendi. Yıllardır tazminatlarını alamayan Soma Maden işçilerinden Zonguldak maden işçilerine, Enerji Sa işçilerinden ETF tekstil işçilerine, Galataport’tan Pegasus, Sinbo ve Demiryolları işçilerine kadar bir dizi uyarı grevi, yürüyüş ve eylemler örgütlendi ve direnişler devam ediyor.

Yanı sıra tek tekte olsa, fabrika önlerinde eylemler ve direniş çadırları ile hak gasplarına karşı sınıfın kesintisiz mücadelesi devam ediyor. Yine dünya çapında emperyalist kapitalist sisteme karşı işçi ve emekçiler Fransa’dan, Kanada ve Sri Lanka’ya kadar seslerini daha gür haykırıyorlar.

Şüphesiz sınıf içinde çalışma yürütmek oldukça sabır isteyen bir çalışmadır. Ancak yıllarca sürdürülen çalışmaların karşılık “bulmadığı”, örgütlenmenin zayıf kaldığı süreçlerden, daha hızlı örgütlenme sonuçlarının alınacağı günlere dönüyor zaman. Sınıfın öfkesi giderek kabarıyor. bu direnişlere elbette mevsimlik işçilerin, taşeron işçilerin, iş cinayetine kurban giden ve tazminatları verilmeyen onlarca işçinin, asgari ücretlilerin, EYT’lilerin, mağdur olan ailelerinin öfkesini yazmadık daha.

Öğrencilerin demokratik eğitim mücadeleleri, köylülerin ve üreticilerin kota cenderesine karşı yürüttükleri direnişler daha yeni başladı. “Ama örgütsüz, ama dağınık, ama korkak, ama boyun eğiyor, ama dayanışmadan uzak, ama sınıf bilincinden yoksun, ama… ama…” Bu sözleri sarf etmenin zamanı değildir. Sınıfın kabaran öfkesine katılmak ve örgütsüzlüğü örgüte dönüştüren, üretimden gelen gücü açığa çıkaranlar olmalıyız.

En temel mesele ortaya çıkan direnişleri birleşik mücadeleye dönüştürmek olmalıdır. Bu temel perspektif işçi ve emekçilerin, ezilen Kürt ulusu ve diğer inançların/azınlıkların, Kadın ve LGTBİ+ların, öğrenci ve köylülerin yüreklerindeki istem ve talepleridir.

Sınıfın bugünkü kıpırdaması korku duvarını iyiden iyiye sarsıyor. Ezilmek, sömürülmek, iş cinayetine kurban gitmek, köle şartlarını kabul etmek kaderimiz değildir. İktidarını kaybetme korkusu Burjuvazinin kaderidir.

Kaybettiğimiz Tahir ve Ali Faik için acılıyız, ama öfkeli, ama vazgeçmeyeceğiz. Çünkü işçi ve emekçiler direnişten, taleplerinden ve haklarından vazgeçmiyorlar. Aksine iktidarın her sillesinden sonra daha militanca haykırıyor ve daha kararlı adımlar atıyorlar. Bu anlamda durum iyidir, çünkü gerçekler devrimcidir! Mesele bu gerçekleri görebilmekte yatıyor.

Devrimci güçler olarak bizler bu direniş kararlılığına daha ileri bir seviyede yanıt olmak zorundayız. Bize düşen görev, dağınık olan direnişleri ve öfkeleri birleşik mücadeleye çevirmek olmalıdır. Şiarımız ileri! daha ileri! olmalı, yükselen direnişleri kendi haline ve örgütsüzlüğe bırakmamalı, sınıfın en temel silahı olan örgütlenme silahını işçi ve emekçilerle buluşturmanın sonsuz gayretini kuşanmalıyız.

8484

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Son Haberler

Sayfalar

Misafir yazarlar

Partizan’ın seçim tavrı ve Kaypakkaya’nın şapkasının altına gizlenenler üzerine

24 Haziran seçimlerine giderken yaşanan durum çok açık. Türk hakim sınıfları kendi klik dalaşlarını seçimler aracılığıyla belli bir dengeye ulaştırıp, en az bir beş yıl daha proletaryaya ve halka yönelik saldırganlıkta istikrar yakalamak istemektedir. Türk Kürt uluslarından çeşitli milliyet ve mezheplerden Türkiye proletaryası ve halka, bir yandan kendisine yönelen faşist saldırganlığa karşı durmakta, diğer yandan ise çeşitli biçim ve içeriklerde sınıf mücadelesini sürdürmektedir.

Turgut Kaya’dan 24 Haziran değerlendirmesi “Kitlelere doğru politika götürmek kıskançlıkla korunması gereken bir ilkedir”

Yunanistan’da Koridallos Hapishanesi’nde tutsak bulunan Türkiyeli devrimci Turgut Kaya, tutsak bulunduğu Koridallos Hapishanesi’den 24 Haziran baskın seçimlerine ilişkin bir açıklama gönderdi.

24 Haziran Seçimleri, Komünistlerin Tutumu

Ülkemizde sınıfların hareketi-tarihsel hareketi- niteliğine ve dünyayla bağlaşıklığına bağlıdır. Duşünce zihinsel aktivitite bu gerçek hayatın yansımaları ile doludur. Cumhuriyet kuruluşunu Komprador sınıfların eğemenliğinde, azınlık ulus ve inançların taleplerini yok sayarak, görünür olduğu yerlerde onu ezerek eğemenliğini inşa etti. Komprador sınıfların ve ona yedeklenmiş sömürücü alt sınıfların ortaklığı sadece bir bağlaşıklık ilişkisi değil ortak bir kültür durumuna geldi. Komprador sınıfların büyüme gençleşme dönemleri sona erdi.

Kaypakkaya, Ortadoğu meselesine yaklaşım ve Oryantalizm

Emperyalistler arası gerilimlerin en net sahası olan Ortadoğu bugün sınıfsal durumun en verili halini ortaya koymaktadır. Bu açıdan Ortadoğu merkezli bir bakış emperyalistlerin uzun vadeli politikalarını ortaya koyacağı gibi hem de sınıf hareketleri açısından verili bir örgütlenme zemini ortaya koymaktadır. Mao Zedung’un bilimsel katkılarını daha net şekilde göreceğimiz bu coğrafyada buradaki sosyal-sınıfsal örgütlenmeye dahil olmak katkı sunmak en net haliyle MLM’yi kitle pratiği içerisinde geliştirmek anlamına gelecektir.

Kaypakkaya ve 71 devrimcilerinden kopuş

TDH içerisindeki ’71 devrimci kopuşunun Türkiye açısından ve bir bütün devrimci hareket açısından önemi büyüktür. Artık yalnızca kalemler değil, silahlar konuşmaya başlamıştır. Deniz Gezmiş ve THKO ile başlayan sürecin takipçisi Mahir ve THKPC olmuştur. Devrimin bir şamar gibi patlamasını ve bozkırın tamamen kurumasını bekleyenlere karşı da komünist önder İbrahim Kaypakkaya ve kurucusu olduğu Proletarya Partisi doğmuştur.

Taş söken “kudurmuşlar”, imkansızı isteyen gerçekçiler ve “abartılmış” devrimciler

“Yerin, göğün, tarihin, zamanın ve suyun huysuzları”ydılar onlar. Cezayir’den Fransa’ya, Vietnam’dan Çin Halk Cumhuriyeti’ne, Rusya’dan ABD’ye, Japonya’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye, Kürdistan’dan Filistin’e… Kaypakkaya, Haki Karer, Dörtler, Deniz-Hüseyin-Yusuf, Nurhak’ta Sinan Cemgiller, Ulaş Bayraktaroğlu… Bu huysuzlar isyan ettiler, kaldırım taşlarını söktüler, burjuvazinin sırça köşklerinin camlarını kırdılar, güçlü görünenin zorbalığına isyan ettiler, özgürlük istediler, iktidarı istediler… Yendiler, yenildiler, yaşadılar ve öldüler…

…

Yerli Milli Dindar ve Politika

Yerli sözlük anlamında ‘ulusal’ anlamına gelmektedir. Ek olarak ulusa millete ait olan, taşınamayan şeyleride kapsıyor. Milli ise yerliyi içermekle beraber çoğu zaman yerli ile eş anlamlı olarak da kullanılıyor. Yerli bölgesel özelliklerin ölçeğini yansıtırken milli devletin sınırlarının ölçeğini gösteriyor.

Dindar ise belirli bir dinin kurallarına uygun olarak yaşayan kimseyi temsil ediyor. Bu üç kelime Erdoğan siyasetinin sürekli tekrar ettiği, tekrarlar arttıkça inandırıcılık taşıyor gibi görünen üç cehennem halkasıdır.

Kaypakkaya’nın yöntemi ve komünist kişiliği üzerine (Bir Partizan)

Soyut gerçeklik yoktur; gerçeklik her zaman somuttur. Kaypakkaya’nın teorik ve pratik eserini gerçeğe dönüştürmek, onu somutluk haline getirmek ancak kitlelerle buluşturmakla olacaktır. İncelemelerimiz bu amacın işaret ettiği noktaya konumlanılarak yapılacaktır.

PARTİZAN | “Kaypakkaya, kurtuluş çağrısı ve arayışıdır!”

Tarihi kitleler yazıyorsa, elinde kalemi tutanlar ve yaşananları an’a kazıyarak ona şekil verenler de önderler olmuştur!

Tarihte yığınlar ile önderlerin rolü arasında kopmaz bir bağ vardır. Yığınlar, bir kez özgürlük ve kurtuluş için sokağa çıktı mı mutlaka içlerinde en öne koşanlar, ipi ilk göğüsleyenler ve ardındakilere yol gösterenler olacaktır! Bundandır ki, tarihin seyrini değiştiren, yeni bir yol açan ve buzu kıranlar; mutlak suretle yığınların bentleri yıkan, coşkunca akan, sel suları gibi çağlayan o deviniminin içinden çıkmıştır.

İbrahim KAYPAKKAYA anısına.- Davut Kurun

İbrahin Kaypakkaya Türkiye sosyalist hareketine yeni bir bakış açısı, Türkiyede hakim siyasi değerler ve dengeleri sorgulayan bir bakış açısı kazandırdı. Daha yolun başında idi ve ilk adım olarak Kemalizm, ordu ve milli mesele konularında farklı teorik tespitler ortaya koydu. Ancak unutulmamalıdır ki, İbo’nun siyasi derinliği eldeki yazılı metinlerle sınırlı değildir. Çünkü bu metinler kendi doğrularını koyma yerine ‘Şafak revizyonizminin eleştirisi’ temelinde yazılmıştı.

Ölen ama yenilmeyen: İBRAHİM KAYPAKKAYA! Mustafa Demir

KISA NOT

1975 yılı başları idi. Stuttgart’ta İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri doğrultusunda faaliyet yürütüyorduk. O günkü kitlelerin ve sosyalistlerin çok ilerisinde düşüncelerdi bunlar.

• Devletin faşist yapısı tahlil ediliyor, onun yıkılıp, önce demokratik bir devlet, durmaksızın sosyalist yapıya geçiş, nihayetinde komünist toplumun inşası öneriliyordu.

• Kemalizm’in tahlili yapılıyor, onun bir diktatörlük olduğuna vurgu yapılıyordu.

Sayfalar