“İktidar savaşında, proletaryanın, örgütten başka bir seçeneği yoktur!”*
"1980’li yıllara göre “sol muhalifler” olarak isimlendirilebilecek kesimler içerisinde örgüt ve örgütlenme meselelerine yaklaşımda çok ciddi değişimler yaşanmıştır. Aslında bu değişimler birden bire ortaya çıkmadı. Avrupa’da gelişen Batı Marksizm’inin yanısıra Latin Amerika’nın bilinen anarşist ve Troçkist etkilerinin ideolojik/politik alandan sonra doğal bir sonuç olarak örgütsel alana da yansımasıydı yaşanan. Türkiye özgülünde elbette ki hesaba katılması gereken etmenlerin sayısı az değildir. 12 Eylül darbesinin, birçok devrimci örgütü geriletmesinin ve hatta bazılarının kendilerini feshetmesinin, zaman içerisinde ezilen sınıfları kapsayacak politikaların üretilemeyip kitlelerden kopuk hale gelinmesinin, bu anlayışların değişmeye başlamasında yeni tasfiyeciliğin egemen olmasında etkileri mevcuttur.
Öne çıkarılmaya çalışılan örgüt modeli, merkezi olmayan, açık faaliyet yürüten, belli sorunlar özgülünde bir araya gelen ve sorunlar çözülünce dağılan gevşek yapılanmalardır. Son yıllarda bu fikirleri savunanların en güçlü materyalleri ise, kendiliğinden yani siyasi iktidarı hedeflemeyen bu tarz hareketlerin eylemliliklerin devrimci yapıların örgütlediklerinden daha kitlesel, daha etkili olabilmeleridir. Mesela, 8 Mart’ta Bakırköy’de devrimci örgütlerin çağrısıyla yapılan eyleme katılım ile akşam saatlerinde yapılan ve esasta feministlerin çağrıcısı olduğu yürüyüşe katılım arasındaki fark buna örnektir. Yine 1 Mayıs’ta Bakırköy’deki katılımla Taksim’i zorlayan devrimciler arasındaki fark gibi…
Hatırlanacağı üzere, Gezi’de en çok tartışılan konuların başında, devrimci örgütlerin artık gerekmediği, kitlelerin inisiyatifi ellerine alarak daha etkili olduğuydu. En son 16 Nisan referandumunda “Hayır”ların açıktan çalınmasına, CHP’nin kendi tabanındaki gençliğin dahi kendi yönetimine ciddi tepki duymasına rağmen; devrimci örgütler CHP’nin reflekslerini aşabilecek bir teori ve pratik sergileyememişlerdir. Bütün bu gerçeklerin bahsini ettiğimiz tartışmaları güçlendirdiğine hiç şüphe yoktur. Fakat bu fikir yürütme tarzı ve doğal olarak ortaya çıkan sonuç doğru değildir. Hatta, aynı olgulardan tam tersi sonuçlar çıkmaktadır. “Kendiliğinden” dediğimiz politik iktidar hedefli yürütülmeyen gösterilerin, mitinglerin ve çeşitli eylemliliklerin artması, bunlara katılımın yoğunlaşması bizlere ezilen kesimlerin-işçilerin, köylülerin, kadınların, ezilen mezheplerin vb. artık eskisi gibi (mevcut durumdaki gibi) yaşamayı istemediklerini gösterir. Tam da bu rahatsızlık, bu öfke, bu değişim isteği devrimci örgütlenmelerin varlığına uyulan ihtiyacın arttığını göstermektedir.
Başarmaya mahkûmuz...
Egemenlerce kabul görülmeyen 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarının Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve kendi iç çelişkileriyle birlikte yol açtığı gelişmelere bakalım. Son iki yıl içerisinde, tüm demokratik hak ve özgürlükleri de kısıtlayan, yaygın deyimiyle tüm Türkiye’yi açık bir hapishane durumuna dönüştüren durumun önüne geçilememesinin en başta gelen nedeni devrimci örgütlerin sürece hazırlıklı olmamaları, sağlam ve güçlü bir temeli oluşturamamış olmalarıdır.
Hatırlanacak olursa 15 Temmuz’dan sonra aldığı darbeyle sendeleyen AKP, önce bir durakladı! Aslında devlet içerisinde ciddi bir güç kaybına uğradığı kadar sol ve Kürt muhalefetin ne yapacağını bilmemesi de onu ilk anda ihtiyatlı davranmaya itmiştir. “Yenikapı Ruhu” adı altında özellikle CHP “işbirliğini” öne çıkarmaya çalıştı. Türk devleti kurulduğundan beri CHP sahip olduğu modernleşmeci ideolojiyle özellikle sol reformist hareketlerin ve bazı ezilen kesimlerin üzerinde bir etkiye sahip olmuştur. Bu etki, o dönemde bir kez daha tepkilerin kontrol altında tutulması için kullanılmak istendi. Kısa bir süre sonra da “sol”un ciddi bir reaksiyon vermeyeceği ortaya çıktı. Zamanında Özgür Gelecek sayfalarında da değerlendirdiğimiz gibi gösterilen en önemli tepkinin “OHAL’e ve her türlü darbeye hayır” şiarıyla sendikalar önderliğinde siyasi partilerin bir araya gelerek basın açıklaması ve aylar sonra etkisiz bir miting düzenlemekle sınırlı kalması iktidarın elini güçlendirdi.
Devrimci bir muhalefetin, hareketin yokluğu devletin saldırılarının yoğunlaşmasına ve her zamankinden daha fazla sonuç alıcı olmasına yol açmıştır. Bu saldırılar demokratik alanlara olduğu kadar, devrimci yapıların illegal ve silahlı örgütlenmelerine de yönelikti. Şehirlerde ev baskınlarında katledilmeler, kırlarda ise kimyasal silah kullanımı ve dağ taşın bombalanmasıyla içinde Aliboğazı şehitlerimizin ve DHKP/C gerillalarının olduğu büyük kayıplar da yaşandı. T. Kürdistanı’nda ise devletin saldırısı TC tarihinde görülmeyen bir boyuta ulaştı. Büyük katliamlar eşliğinde yıkılan şehirlerin “yönetimi” kayyımlara devredildi. Sokağa çıkma yasakları, şehirlerde de kırda da rutin hale getirildi. Fakat burada Kürt ulusal hareketinin örgütlü olma gerçeği dengeleri değiştiren bir durum olmuştur.
Tarihteki tüm deneyimler bize gösterir ki, sağlam ve güçlü, ezilen sınıfların içerisinde kök salmış bir devrimci örgüt varsa yenilgiler yaşanılsa bile sonrasında toparlanma daha hızlı ve etkili, hatta zafere götürücü olur. 1905 devrimi yenilgisi sonrası Bolşevik Parti’nin, 1923 büyük yenilgisi sonrası Bulgaristan Komünist Parti’nin devrime giden yürüyüşü gibi… Yani örgütlü olduğunda yenilgiler yaşanılsa bile toparlanış, mücadeleye devam edip zafere yürüyüş gerçekleşebilmekteyken, örgütsüz olunduğunda toparlanabilme ve başarı görülebilmiş değildir. Bu en başta, egemen sınıfların ezilenleri yönetme ve baskı altında tutma aracı olan devletin; ekonomiden politikaya, askeriyeden kültüre her alanda çok güçlü örgütlenmelere sahip olmasıyla ilgilidir. Bu örgütlenmelerin hepsinin temel amacı, ezilen kesimleri örgütsüzleştirmek, daha kolay yönetilebilir hale getirmektir. Modern devlet sisteminin en önemli yanlarından biri, egemen sınıfları örgütlerken, baskı araçlarının yanı sıra ezilenleri de temsil ediyormuş gibi görünüp onları bölme, dağıtma veya en iyi olasılıkla sadece demokratik tepki adı verebilmelerine izin vermektir. Hegemonyasını en güçlü şekilde oluşturduğunda buna da, son iki yılda daha açık görüldüğü gibi izin vermemektedir. Oysa, ezilen kesimlerin egemenlerin bu güçlü örgütlenmeleri ve saldırıları karşısında kendi devrimci örgütleri dışında hiçbir silahları yoktur.
Buradan çeşitli nedenlerle kurulmuş olan demokratik kitle örgütlerinin varlığını ve faaliyetlerini önemsemediğimiz sonucuna varılamaz. Bu tarz örgütlenme ve eylemliliklerinin sınıf mücadelesinde kapladığı yer ve etki alanı ile devrimci örgütlerinki farklıdır. Birinci tip örgütlenmeler sistem içi kısmi düzeltmeleri hedeflemekte en önemlisi de siyasi iktidar gibi bir amaçları olmayan yapılardır. Oysa devrimci örgütler, ezilen sınıfların çıkarı için egemen sınıflara ve onların örgütlenme, yönetme ve baskı aracı olan devlete karşı siyasi iktidar mücadelesi verirler. Bu hedef aradaki nitelik farkını belirler. Politik iktidar mücadelesi, ekonomik, politik, teorik/ideolojik ve askeri mücadeleleri kapsar. Bütün bunları birbirleriyle koordineli bir şekilde ve birbirlerini besleyerek, ezilenleri örgütler, bir araya getirir ve siyasi iktidara yöneltir. Bu tarz bir devrimci örgüt ancak düşmanın tüm örgütlenmelerinin, saldırılarının üstesinden gelebilecek niteliğe sahiptir. Türkiye Devrimci Hareketi’nin ve örgütlenmelerinin yaşadığı genel gerileme ve kendiliğindenci hareketlerinin ve farklı tipte kurumların öne çıkışı, bu yapılanmaların gereksizliğinden ziyade, zayıflamalarına yol açan nedenlerin ortaya çıkarılması ve değiştirilmesi gerektiğini gösterir. Son iki yılda yaşananlar bir kez daha, sağlam bir teorik temele sahip, gizliliğin olmazsa olmaz olduğu, kendini dar politik hedeflerle sınırlamayan, uzmanlaşmış, profesyonel devrimcilerin oluşturduğu devrimci örgütlere ihtiyacı göstermiştir. Dolayısıyla, kapitalist sitemi düzeltmeyi değil, tarihin çöplüğüne göndermeyi hedefleyenlerin bahsini ettiğimiz niteliklere sahip komünist partilerde örgütlenmesi dışında bir seçenekleri yoktur.
Komünist Parti’nin de kitleselleşmesine, 45 yılda yayılıp-genişlemesine engel olan ideolojik/politik/örgütsel bütün zaaflarından yanlışlarından hesaplaşması ve sağlam bir devrimciler örgütü oluşturarak ezilen kesimlere umut olması gerekmektedir. Bunu yapmaya-başarmaya tüm ezilen sınıflar için mahkûmuz!
(*Lenin)
Bakırköy Hapishanesi’nden
Tutsak Partizan"
Son Haberler
Sayfalar
1918 Bir aşk destanı
1918'de Kars, Iğdır ve Ağrı'da, asırlar boyu kapı komşu olan Kürtler, Türkler ve Ermeniler arasında patlak veren korkunç savaşta hazin bir aşk yaşandı. Lilya, güzeller güzeli Erivanlı bir Ermeni kızıydı; Zürbe ise Lilya ile aynı köyden olan bir Kürt delikanlısıydı.
"Akılları ve vicdanları esir alan bu korkunç savaşın
Bir gün kendi hayatlarını da yağmalayacağını bilmeden
Zorbalığın hükümdar olduğu o dehşet dolu günlerde
Mezun oldular
Cıvıl cıvıl hayallerle süsledikleri Tiflis Üniversitesi’nden"
Secim sonuclarinin kaba bir analizi ve ana basliklar
Secim sonuclarının kaba bir analizi ve ana baslıklar;
Bir ulusun başına gelen Büyük Felaket, Bir coğrafyanın tanıklık ettiği, unutulamayacak bir yıkım…
Üzerinden yüzyıl geçmiş olmasına sadece bir yıl kaldı, o Büyük Felaket’in, o acımasız talanın ve o amansız soykırımın.Dillerin lal olduğu, kulakların tıkandığı, gözlerin kapatıldığı zamanlar hiç eksik olmadı bu yüzyıl boyunca. Ama hiçbir şeyin gücü yetmedi, bir ulusun acısını dindirmeye, soykırımla çoraklaştırılmış bir coğrafyanın kaderini değiştirmeye.
İşte, bugün vicdanlarda bir kez daha mahkum ediliyor, bir kez daha lanetleniyor, bir ulusun maruz bırakıldığı o acımasız yıkım ve kırım.
Bu acı hepimizin acısıdır !
20.yüz yıl , İnsanoğlu'nun soykırımlara tanık oldukları en karanlık dönemlerdir.
TMLGB'den 24 Nisan açıklaması!
"Tükenmeyen Gücümüz Partimizdir Öncümüz!
Türk, Kürt ulusları ve azınlık milliyetlerden, çeşitli mezhep ve inançlardan; ezilen cins ve kimliklerden işçi sınıfının, emekçi yığınların, köylülerin, halk gençliğinin; karanlığa mahkum edilmek istenen ve aşağılan, yok sayılan, hor görülen yığınların kızıl sancağı partimiz 42 yaşında.
Ekonomik gelişme Güney Kürdistan
Günümüzün alternatifsiz global kapitalizm koşullarında ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarını ve bu farkları yaratan dinamikleri belirleyen şey nedir?
UKRAYNA’DA YAŞANAN İKTİDAR KRİZİ VE KIRIM ÖZERK BÖLGESİ’NİN RUSYA TARAFINDAN İŞGALİ BİZLERE NE ANLATIYOR!
Emperyalist güçler arasındaki rekabet ve hakimiyet dalaşı, bir asırı aşkın bir zamandır devam etmektedir.Yaşadığımız yüzyıl, katliam, zulüm ve sürgün yüzyılı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda otuz milyona yakın insan katledilmiştir. Başta kadınlar ve çoçuklar üzere, milyonlarca insan yerinden yurdundan edilmiş, zoraki göçe ve sürgüne maruz kalmıştır. Bu insanların mallarına, mülklerine büyük bir açgözlülükle el konulmuş, hakları gasp edilmiştir.
Her Yerde Fişleniyoruz!
Ülkemizdeki kurumların tümünde, yani hükümet, belediye ve kamu kuruluşlarının hepsinde Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, diğer tüm farklı inançsal, etnik kimlikler ve farklı tercihlere sahip kesimler fişleniyor, baskı altına alınıyor ve asimilasyona tabi tutuluyor.
AVM,ler diğerleri ve kent haklari …[*]
“Ben buyum dersin arkadaş Ceketim sol omzumda.”[1]
“Kayseri’de bir otelde kalıyordum, civarda yapacak ne var diye sorunca ‘AVM’ye gidin’ dediler. Böyle olması doğal, insanların eline kredi kartını veriyorsun, başka bir hobisi yok. Çocukları evde patırtı kopartıyor. Ne yapacak? Tiyatroya değil AVM’ye gidecek tabii.”
Ya da,
SEVAN’IN tashih ettigi yanlislar manzumesi[1]
“Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yöneltilmiş bir tehdittir.”[2]
Kelimenin geniş ve dar anlamında Sevan soykırım mağdurudur.
Kolay mı? 1915 soykırımından kurtulanlardan Sevan, “arazisinde kaçak yapı inşa ettiği gerekçesi”yle(!), 2015’e yani 100’e bir kala enterne edilen bir Ermeni’dir…
Bundan ötürü, Max Weber’in tanımıyla “fiziki şiddet tekelini” elinde tutan devletin mağduru olan ve demir parmaklıklar ardına kapatılan Sevan ile -kimi görüşlerine ve davranışlarına kesinlikle katılmasam da- dayanışma içindeyim…[3]