Cuma Eylül 11, 2026

Hepimiz Mazlum’a borçluyuz:Garabet Demirci

 

Diyarbakır Zindanı’nda işkenceye direnen teslimiyeti kabul etmeyen devrimcilerden Garabet Demirci, Yeni Özgür Politika'dan İsmet Kayhan'a Mazlum Doğan ile tanışmalarını, Diyarbakır Zindanı'nı ve Mazlum'un eylemini anlatıyor.

İsmet Kayhan: Maraş’tan, Malatya’dan ve Adıyaman’dan 60’lı yılların sonunda Kürt Alevilerin göç ettiği bir kentti Antep. O yıllar Malatya’da haşhaş, Antep’te fıstık mitingleri yapılırdı. Kurdistan’ın yoksul gençleri de Antep’e gelip hamallık yapardı. Emek sömürüsünün, sınıf çelişkisinin yoğun yaşandığı bir kentti. Bu yüzden neredeyse tüm devrimci önderlerin yolu Antep’ten geçmiştir. Antep’teki yoksul işçilerin mitinglerini, günler süren grevleri organize eden devrimciler daha sonra gruplar halinde Filistin’e savaşmaya gittiler. Filistin’e ilk devrimciler Antep’ten gitti.

İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer, Kemal Pir, Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Rıza Altun ve Duran Kalkan hepsinin yolu Antep’ten geçti. Antep, giderek Apocuların en önemli çalışma alanı oldu; çünkü Maraş, Adıyaman, Urfa ve kısmen Malatya’ya yönelik devrimci çalışmalar da buradan yürütülüyordu. Kent, Apocular için bir üslenme alanı gibiydi. Haki Karer’in, Kemal Pir’in özellikle Antep ve Urfa’da devrimci mücadelenin gelişmesinde çok büyük katkıları oldu. PKK’nin ilk şehidi Haki Karer de uzun süre Antep’te işçiler arasında örgütlenme çalışması yaptı. Ve orada katledildi. PKK’nin temellerinin atıldığı bu kentte Mazlum Doğan’ın yolu da geçer.

Mazlum nasıl Apocu oldu?

Mazlum, PKK’nin merkezi ideolojik-teorik çalışmalarından sorumluydu. Bu sürede “PDA-Proleter Devrimci Aydınlık” çalışmasını tamamlamıştı. Broşürün tek orijinal nüshasını da basılmak üzere yanında götürmüştü. Kendisiyle birlikte bu broşür de polisin eline geçti. Yine o dönem PKK adına birçok bildiri de Mazlum’un kaleminden çıktı. Mazlum’un Apocu olmasında Haki Karer’in emeği büyüktür. Şöyle anlatıyor Mazlum: “Haki arkadaş dört saat grubun görüşlerini anlattı, bitirince ‘hepsine katılıyorum’ dedim ve Apocu oldum.”

17 gün işkence

Mazlum Doğan’ın hepimizin bildiği bu fotoğrafını 1979 Eylül’ün sonunda Antep’te çekmişti. Yeni bir kimliğe ihtiyacı vardı. Kimlikte farklı bir görünüm için kesmişti bıyıklarını. Oysa Mazlum hep bıyıklıydı. O zamanlar Mazlum, Nuri Pazarbaşı semtindeki “Umut Apartmanı”nın giriş katındaki bir dairede kalıyordu. Komşulara kendini “Mimar” olarak tanıtmıştı. Proje üzerinde çalışıyordu, henüz büro açamadığından evde çalışıyordu. Komşulara anlattıkları hikaye böyleydi. Daha sonraki günler Antep’in Karşıyaka semtinde bir evde kaldı. Ali Haydar Kaytan’ın kaldığı evdi burası. “PKK Bülteni”nin ilk sayısı da bu evde hazırlandı. Mazlum, basım işlerinden de sorumluydu. Birkaç günlüğüne ayrıldı. Urfa’dan Viranşehir’e giderken 10 Ekim 1979’te bir arabada yakalandı. 17 gün akıl almaz işkenceler gördü.

Öcalan “Çağdaş Kawa” dedi

1982 Mart’ının ikinci haftası görüşe giden anne ve babasına, “Üzülmeyin. Çok güzel şeyler olacak” der. Bu görüşmeden bir hafta sonra, 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gece, hücresinde üç kibrit çöpü yakarak Newroz’u kutlar. “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” diyerek tarihi eylemini gerçekleştirir. Öcalan, Mazlum’un eylemini haber aldığında Şam’daydı. Bir gün boyu çalışma odasında kaldı. Akşam, “Mazlum Yoldaş’ın Anısına” yazısını hazırladı. Öcalan, bu değerlendirmesinde Mazlum’u 1982 Newroz’unda “Çağdaş Kawa” diye andı, böyle selamladı. O tarihten beri, bütün Kurdistan halkı Mazlum Doğan’ı böyle andı. Öcalan o gün “Daha yoğun bir tempo ile gerillayı hazırlayacağız” talimatını da verir.

Ermeni devrimciyle kesişen yol

Garabet Demirci, Diyarbakır Zindanı’nda işkenceye direnen teslimiyeti kabul etmeyen devrimcilerden biridir. Bir mevsim işkencede kaldı. İşkencenin her türlüsüne maruz kaldı. Çoğu zaman da sadece zevk için “Bir Ermeni’yi askıda görme zevki” için işkencelere maruz kaldı. Mehdi Zana, Mazlum Doğan ve Garabet Demirci’nin “işkencede öldü” iddialarını araştırmak için Uluslararası Af Örgütü’nden bir heyet gelir. Mazlum, Garabet ve Mehdi Zana’nın yaşadığını ispatlamak için heyetin karşısında çıkarırlar. Garabet Demirci ile Mazlum Doğan’ı konuştuk.

Mazlum Doğan nerede ve ne zaman tanıştınız?

Garabet Demirci: Mazlum Doğan arkadaşla ilk tutsak düştüğü süreçte tanıştım. Kısa bir sohbetimiz oldu. Oldukça birikimli ve inançlı bir arkadaş olduğu her cümlesinden anlaşılıyordu. Kurdistan’ın bağımsızlığına ve sosyalizme olan inancı çok güçlüydü. Etrafına ışık saçan bir arkadaştı. Daha sonra kendisini dış görüşmelere kapattı. Görüşemedik. Örgütsel eğitim çalışmalarından ya da toplantılarından dolayı dışarıyla ilişkilerini sınırlandırdığını düşünüyorduk. Mazlum arkadaşın başarılı olamayan firar eyleminden sonra neden kimseyle görüşmek istemediğini anladık. Meğer kimseyle görüşmediği süreçte firar eylemi örgütlüyormuş.

Mazlum Doğan’ın eyleminden önce Diyarbakır Zindanı’nı anlatabilir misiniz? Nedir bu zindanı diğer zindanlardan farklı kılan?

Garabet Demirci: Mazlum arkadaşın eylemi diyebilirim ki karanlığı parçalayan bir işaret fişeği oldu. Mazlum arkadaştan önce ve sonra diye iki farklı tarihten ve zamandan bahsedebiliriz. Mazlum arkadaş öncesi zifiri koyu karanlıkta derin bir zulüm çukuruna düşmüş her gün işkencecilere karşı içimizde büyük bir öfke düşmana karşı tanımsız bir kin büyütüyorduk. Bu dayanılması zor işkenceleri yaşamaktansa ölümü arıyorduk. Bu durumdan nasıl çıkacağımızı düşünüyor, fakat bir çıkış yolu bulamıyorduk. Yaşananları kimse kabul etmiyor içine düştüğümüz durumu kimse içine sindiremiyordu. Mazlum arkadaşın eylemi karanlığı parçalayan bir ışık oldu. Derin zulüm çukurundan nasıl çıkmamız gerektiğinin yolunu açtı.

Mazlum Doğan’ın eylemini nasıl duydunuz?

Garabet Demirci: 5 Nolu zindanında 29’uncu koğuştaydım. İnsani ve doğal olan her şeyin yasaklanıp tutsak edildiği zamanları yaşıyorduk. Hava, su, zaman, sevgi, merhaba, mektup, mendil yani her şey tutsak edilmişti. Bırakalım başka koğuş ve hücrelerde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak kaldığımız koğuşta bile tutsaklarla konuşmak, dertleşmek, iletişim kurmak, neler olduğunu öğrenmek yasaktı. Cezaevi idaresi tarafından çağrılıp bir daha kendisinden haber alamadığımız arkadaşlarımız, ya da geri geldiğinde bile yanına yaklaşıp durumunu öğrenemediğimiz herkesin, herkesten ve her şeyden korktuğu ürktüğü zamanları yaşıyorduk. En küçük insani bir tepki için bile bedel ödemek gerekiyordu. İşkence sonucu yere yıkılan, kalkamayan acı içinde kıvranan can çekişen yoldaşına, dostuna elini uzatamıyordun. Uzatmak için mutlaka işkenceyi, ağır bedel ödemeyi göze alman gerekiyordu.

60 kişilik koğuşta 20 kişi ya ihbarcı ya da itirafçı olmuştu. Ancak bir birini iyi tanıyan, güvenen insanlar kendi aralarından sınırlı şekilde iletişim kurabiliyordu. Bu zulüm zamanları içinde güvendiğimiz arkadaşlar mahkeme dönüşünde gelip bize Mazlum arkadaşın eylemi gerçekleştirerek şehit düştüğünü söyleyince onu kaybettiğimizi öğrendik.

O an ne hissettiniz?

Garabet Demirci: Adı konmamış bir suskunluk ve derin bir hüzün tüm koğuşu kaplamıştı. Herkes bir anda susmuş, ürkütücü bir sessizlik koğuşta hakim olmuştu. Kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Sözler anlamsızlaşmıştı sanki konuşsak Mazlum arkadaşa saygısızlık yapacağız duygusunu yaşıyorduk. Eylemiyle konuşan sadece Mazlum arkadaştı. Hepimiz sessizce içimizdeki Mazlum’la vicdanımızla konuşuyorduk. Kendimizle hesaplaşıyorduk. ‘İlk’ olamamanın derin sorumluluğunu yaşıyorduk. Aynı zamanda Mazlum arkadaşın eyleminin ne anlama geldiğini, bizden neler yapmamız gerektiğini içimizde tartışıyorduk. Sanki hem içimizdeki hem dışımızdaki karanlık parçalanmış yanıp sönen bir ışığın parıltısıyla nerede nasıl yaşadığımızı neler yapmamız gerektiğini sorguluyorduk. Eğer ayağa kalkıp onurluca direnmezsek tarih, devrim, sosyalizm idealleri bizden ödeyemeyeceğimiz ağır hesap soracaktı. Mazlum arkadaşın eylemi hem elleri kırbaçlı, kalaslı, silahlı işkenceci zulüm ordularına karşı tek başına bir meydan okumaydı. Aynı zamanda biz geride kalanları gerekçesiz sorgulatan bir uyarı nitelik taşıyordu. Bir uyanış eylemiydi. Her birimizin kendi iç sorgulaması daha derinleşmişti. “Neden ilk biz olmadık. Neden halen zulmü kabul etmeye devam ediyoruz. Neden geç kalıyoruz? Daha nelerin olmasını bekliyoruz?” Sorularına yanıt olmanın artık korkmanın anlamsızlığını öğrenmeye başladığımız zamanları yaşamaya başladık.

Sizinle daha önceki bir sohbetimizde “5 Nolu’da kalan herkes Mazlum Doğan arkadaşa borçludur” demiştiniz.

Garabet Demirci: Evet, hepimiz borçluyuz. Halen borcumuzu layıkıyla ödemiş değiliz. Çünkü feda eylemi yapan her öncü geride kalanlara ağır görevler büyük sorumluluklar ve tamamlanmamış sözler bırakır. Eğer Mazlum arkadaş ilk özgürlük kıvılcımını çakmasaydı sonrasının ne olacağını bilemediğimiz zamanları fazlasıyla yaşıyor olacaktık. Hep dile getiriyorum. Eğer Mazlum, Kemal, Hayri, Dörtlerin eylemi olmasaydı, ardı sıra gelen büyük uyanış eylemleri ve direnişleri olmasaydı biz ya birer canlı ölü olurduk. Ya da şans eseri zindandan çıktığımızda iradesi kırılmış şekilde devrimcilik yapamazdık. Çünkü tanımı zor zulüm her tutsağın içinde korku, ürkme, sinme, kendine güvensizliği ekmişti. Direnişle birlikte cesaret kararlılık kazanmaya başladık ve zulme meydan okunması gerektiğini tekrar öğrendik. Nerede hangi koşullarda olursak olalım mutlak direnmenin, düştüğümüz yerden tekrar ayağa kalkmak gerektiğini öğrendik. Direnmenin, amaca büyük bağlılık ve dönüşü olmayan feda eylemi yapmamız gerektiğini öğrendik. Ve sözümüze sadık kalmaya ancak borcumuzun halen devam ettiğini öğrendik. Hem devrimci tutsaklar hem de onurlu Kürtler olarak herkes fazlasıyla Mazlum, Kemal, Hayri arkadaşlara ve Dörtlere borçludur. Ben bir devrimci tutsak olarak zindanda direniş yolunu tutmasaydım ne devrimcilik yapma iradem ne de yaşama hakkım olmazdı.

Mazlum’un eyleminden sonra Amed’de ne değişti? Bu eylem neyi tetikledi?

Garabet Demirci: Mazlum arkadaşın eylemi bizlere ‘Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağızı’ bir kez daha öğretti. Ne yapılması ve ne yapmamız gerektiği sürecini başlattı. Mazlum arkadaş bize, canından çok sevdiği değerler uğruna gerektiğinde kendini feda etmeliyizi öğretti. Takip etme sürdürme sırası artık geride kalanlarda yani bizlerdeydi. İçimizdeki korkuyu tam olarak yenemediysek de artık buz kırılmış düşünmek, uyanmak ve mutlaka bir şeyler yapmak gerektiğini düşünmeye başlamış ve eyleme geçmeye hazır olmamız gerektiğini öğrenmiştik.

Siz zindanda neler yaşadınız? Uluslararası AF örgütünden bir heyet Diyarbakır Zindanı’na neden geldi?

Garabet Demirci: Siverek-Urfa-Diyarbakır işkencehanelerinde çok ağır işkenceler yaşadım. Sağ kurtulacağımı düşünemiyordum. Hem devrimci hem de Ermeni kimliğimden dolayı devlet nezdinde çift sakıncalıydım. İki ağır suçu boynumda taşıyordum. Bunun sorumluluğunu taşımanın fazlasıyla ağır olduğunu biliyordum. Esat Oktay Yıldıran’ın özel ilgisine takılmıştım. İsmimi değiştirerek hem Türk hem de Müslüman olmamı istiyorlardı. Hem ağır fiziki hem de ağır psikolojik baskılara maruz kaldım. Siverek, Urfa, Diyarbakır işkencehanelerinde tanık olan, beni gören ve ismimi duyan herkeste mutlaka öldürüleceğime dair ciddi kaygılar vardı. Üstüme herkesten fazla gelip yükleniyorlardı. Uzun süre işkencede kalmam beni ‘tanınır, meşhur’ yapmıştı. Kolordudan özel subaylar beni görmeye geliyordu. Bana bir “canavar” gibi yaklaşıyorlardı. Hayatlarında ilk kez bir Ermeni, yani bir “canavar” görmüş gibi hayrete düşüyorlardı. Her defasında aşağılama, küfür ve hakarete maruz kalıyordum. Sünnet olup olmadığımı kontrol etme bahanesiyle defalarca çıplak aramaya ve çıplak bekletilmeye maruz kaldım. Üzerime işeyen, yüzüme tükürenlerin, sırtıma binmek isteyenlerin haddi hesabı yoktu. Düşünün, insan olmayan, acayip bir canlı yakalamış gibi alay ediyorlardı benimle. Zulmün üstü ne kadar kapatılıp, ölümlerin duyulmaması için çalışılsa da bir ışık bulup dışarı sızıyor. Beni, Mazlum arkadaşı ve Mehdi Zana arkadaş hakkında öldü iddialarını soruşturmak öğrenmek için Uluslararası Af Örgütü’nden bir heyet 5 Nolu zindanına gelmişti. Bizlerle görüştüler. Mazlum arkadaşın da isminin geçtiğini öğrendim. Koridorda askerler “Mazlum’u da getirin” diye bağırıyorlardı. Sırasıyla bizi bir odaya alıp heyetin huzuruna çıkarıyorlardı.

Mazlum Doğan’ın ablasıyla sonraki yıllarda tanıştınız. Ne hissetiniz?

Garabet Demirci: TİKKO komutanı Armenak Bakırcıyan yoldaşın ablasını İstanbul’da görmeye gidince yüzünü bana dönüp yanında oturan siyah saçlı kadın arkadaşı göstererek, “Bu arkadaşı tanıyor musun?” diye sordu. Nasıl tanıyor olabilirdim ki, “Hayır tanımıyorum. İlk kez görüyorum” dedim. “Arkadaş Mazlum Doğan’ın ablası” deyince sevincimi tutamadım. Başladık derin acılı ve onur taşıyan sohbete. Her iki şehit yoldaşın ablalarının nasıl bir birini bulduklarını anlatmak zor olsa gerek. Mazlum Doğan arkadaş Karakoçanlıdır. Armenak Bakırcıyan arkadaş da Karakoçan’da Mazlum arkadaşların evinin önünde şehit düşmüştür. Karakoçan’ın bu iki büyük devrimcisinin ve öncüsünün bu kadar tesadüf dolu benzerlikte yollarının kesişmesini nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. İki ablanın da yollarının kesişmesinin görünürde bir tesadüftük olsa da başka güçlü nedenlerin onları buluşturduklarına inanıyorum. Mazlum arkadaş Armenak Bakır’ın kendi doğduğu topraklarda şehit düştüğünü öğrenmişti. Zindanda onunla ilgili anma yapılmasını en fazla isteyen Mazlum arkadaş olmuştu. Mazlum arkadaşa Armenak Bakır’la anma yapacağımızı söylediğimde içtenlikle katılacaklarını söylemişti. Bugün yürüyen gelişerek büyüyen Kürt özgürlük mücadelesinde Mazlum Doğan arkadaşın büyük bir emeği asla unutulmayacak değerdedir. Katkıları fazlasıyladır. Mazlum arkadaşa bakılmadan onu anlamadan yürüyerek amaca varılamaz. Her Kürt her devrimci tutsak her özgürlük arayan mazlum mutlaka Mazlum Doğan arkadaşa bakmalıdır. Onun sadece Kürtlerin Mazlumu olmadığını en fazla özgürlük arayan Ermeni ve tüm ezilenlerin Mazlum’u olduğuna inanıyorum. Bizim Mazlum’u bizim Keko’yu saygı ve sonsuz minnet duygularımla anıyorum.

10601

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan

Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi”  kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan

 24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı.  Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü.  Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin  hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer

normal tarihsel koşuldur.”[1]

i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…

Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan

Teori  proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak  dile gelişidir.

Konuya girmeden önce, 

Kapitalizmin.., işverenin..  karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...

Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.

Her şeye deva.

Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma  işin içine sömürgeciliği...,  sosyo - ekonomik yapının sınıflar  yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım

Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?

AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta.  Ülkeyi  öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Lenin ile Stalin arasinda ulusal sorun konusunda"çeliski var"miydi

 

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’

Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.

Sayfalar