Faşizme Karşı Birlik
Bugün, Türkiye’de faşist diktatörlük hüküm sürdüğünü ya da zorba bir diktatörlük olduğunu en liberalinden (örneğin Hasan Cemal ve benzerleri) en radikal sol kesimlere kadar kabul ediliyor. Yani, ortada bir asgari normlarda da olsa bir burjuva demokrasisi olmadığını, iktidar ve ortakları dışında kalan bütün muhalif kesimler kabul ediyor. Burjuva muhalefet bile “tek adam diktatörlüğü” diyebiliyor.
Faşizme karşı mücadelede, özellikle demokrat, devrimci ve komünist kesimlerin en asgari müştereklerede birliğini önceler.
Faşizme karşı halkın birleşik cephe siyaseti, 1930’lardan itibaren Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) literatürüne girdiği gibi, yoğun ideolojik ve politika mücadeleler sonucu eylemselliğe dökülmüştür. Ondan bu yanada bu sorun, faşizmin olduğu ülkelerde her zaman UKH tarafından güncellenmiştir.
Burada, Türkiye’de neden faşizm var sorusuna girmeyeceğim. Bu çok açık bir gerçek. Bunu, Türkiye’de bir avuç bujuvazinin dışında bütün ezilen kesimler ve hatta burjuva muhalefet bile kısmen yaşamaktadır. Klasik faşizm olarak Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sı örneklerini birebir aramak, zaman ve mekan olgusunu ve sınıflararası mücadele diyalektiğini yadsımak anlamına gelir. Ya da bazılarının ileri sürdüğü gibi, “Bonapartist bir yönetim” ya da 1930’larda Otto Bauer’in ileri sürdüğü, faşizm; “her iki sınıfının, proletarya ve burjuvazinin üzerinde duran bir devlet iktidar biçimi” olmadığı çok açıktır. Erdoğan şahsında somutlaşan günümüz Türk egemen sınıfların iktidarı, günümüz koşullarına uyarlanmış, işçi sınıfı ve tüm ezilenlere karşı uygulanan ve bunlar üzerinde açık bir faşist terör estirilen burjuva iktidar biçimidir.
Ülkede burjuva partilerin yanında bir çok küçük burjuva legal partilerin olması ya da HDP gibi reformist partilerin varlığı ve hatta yeni modern revizyonist TKP gibi partilerin varlığı ve üstelik bu partiye iktidar tarafından dokunulmaması, ülkede faşizm olmadığı anlamına gelmez. Burjuvazi adını saydığım bu partileri bütünüyle yasaklamayı, iç ve dış koşullar nedeniyle yasaklıyamıyor. Bu partileri kaptmaması, ama çalışamaz duruma sokması, kendisi açısından yasaklamasından daha avantajlıdır.
Ayrıca, adı geçen parti ve örgütlerin faşist iktidarı zorlayacak bir gücü olmadığını bildiği içinde, HDP’e yapılan sindirme, yıldırma ve işlemez hale getirme baskıları bu kesimlere karşı aynı oranda uygulanmamaktadır. Hatta bazılarına hiç dokunmamaktadır. Özellikle devletin düşman ilan ettiği KUH ile yakınlık kurmaya karşı duran “sol” görünümlü parti ve örgütlere pek dokunmuyor, çalışmalarını bütünüyle engelleyici bir pozisyon almıyor. Kısacası şosyalşovenist parti ve örgütler ile devlet iktidarı arasında “zımni” bir anlaşma oluştuğu içinde “zımmi” duruma düşmüşlerdir.
Burjuva parlamentosunun varlığı da faşizm olmadığı anlamına gelmez. TBMM, bütünüyle göstermelik haline gelmiş, yasama görevi üzerinden alındığı için faşizmi maskeleme aracına dönüştürülmüştür. Yürülükteki anayasa ise bütünüyle işlevsiz ve geçersiz hale getirilmiş, iktidar bu anayasaya bağlı değil, tersine, kendi kanun ve yasalarını keyfi bir şekilde uygulamaktadır. Ülke Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yönetilmektedir. CB kararnamaleri ise iktidarın günlük çıkarlarına doğrultusunda hazırlanmaktadır. Burjuva hukuk kuralları içinde darbeci bir hükümet ve adeta korsan bir yönetim sözkonusudur.
HDP Kapatmak
Türk faşist devletinin hassas olduğu bir nokta var: Kürtler! Nendeni çok açık. 1970’lere kadar baskılarla, yok saymalarla, “kart-kurt”larla yok edemediği, asimile edemediği, ama susturduğu Kürtlerin, artık susmaması, karşı koyması ve ulusal demokratik hakları için dişe diş mücadele etmesi var.
Özellikle 1980’lerden itibaren daha örgütlü ve daha ulusal bilinçli hareket etmesi, her alanda güçlü bir örgütsel ve askeri yapıya sahip olması; Emperyalist işgal ve saldırılar sonucu Irak ve Suriye’deki gelişmelerde Kürt Ulusal Hareketi’nin daha da güçlenmesi, büyük bir alanı kontrol etmesi, Türk devletinin legal alanda HDP’i yok etmeye, çalışamaz hale getirmek istemesinin nedeni bu. Çünkü Kürt Ulusal Hareketi (KUH), Kuzey Kürdistan’da bütün baskı ve yıldırmalara, yok etmelere, büyük katliamlara karşın güçlü konumunu sürdürmekte, Kürt kitlesinin önemli bir bölümü üzerinde etkisini korurken, açık ve yoğun bir destek almaktadır.
Burjuva muhalefetin ve liberallerin yaydığı bir anlayış var: “Kürtlerle ‘Barış Masası’nın devrilmesinin nedeni, seçim taktiği.” Bu anlayış ezen ulus burjuvazisinin temize çıkarma çabasıdır ve şiddetle reddedilmelidir. Ya da Kürtler üzerinde yoğunlaşan her baskıda “seçim taktiği” aramak, Türk egemen sınıfların Kürtleri asimile etme stratejik politikasını yok saymaktır. Evet, bu baskıları, halk içinde kutuplaştırmayı derinleştirmek içinde yapıyorlar. Ama esas amaç bu değildir. Ezen ulusun ezen ulus üzerindeki baskısı, Kürtlerin ulusal-demokratik haklarını yok saymak, Kürtleri elimine etmek, asimile etme politikasıdır. İlhak ve işgali derinleştirmektir.
Günümüz açısından esas neden ise; Kürt Ulusal Hareketi (KUH), gelinen aşamada, Türk devletinin emperyalist yayılmacılığı önünde (Irak ve Suriye özgülünde) önemli bir engel güç olarak durmasıdır. “Barış Masası”nın devrilmesinin arkasındaki esas neden budur. Ve iktidar içinde güçler dengesinin değişmesi ve yeni ittifakların oluşmasının 2013 Haziran (GEZİ) ayaklanması olduğu kadar, KUH’nin Batı Kürdistan (Rojava) güçlenmesidir. Bir taraftan milyonlarca kitlenin ayaklanması, bir tarafta ise Kürtlerin güçlenmesi, Türk egemen sınıflarını, devlete yeni bir biçim (Cumhurbaşkanlığı Sistemi) vermenin yanısıra daha saldırgan bir taktik izelemye itmiştir.
Emperyalist saldırı ve işgaller sonucu doğan boşluğu doldurmak isteyen Türk devleti, karşısında en büyük engel olarak KUH’ni buldu. Türk devletinin ulusal ve uluslararası ve askeri savaş gücünün önemli bir bölümünün kullanmasına karşın KUH’ni önünde engel olmaktan çıkaramadı. Ayrıca KUH’nin Rojava ve Şengal’de kalıcı olması, bunun burayla sınırlı kalmayacağını ve Kuzey Kürdistan’da bu etkinin daha güçlü bir şekilde pekişeceğini ve yayılacağını bilmektedir. Afrin işgali, KUH açısından büyük bir yara olmasına karşın bir yenilgi değildir. Bir geri çekilmedir ve bu zorunluyudu. Çünkü karşısında sadece Türk devleti değil, başta Rusya emperyalizmi olmak üzere emperyalist ABD vardı.
Türk devleti nasıl ki, büyük emperyalist güçler arasındaki çelişmelerden yaralanıyorsa, KUH’de aynı şekilde yararlanmaktadır.
Emperyalist ve işgalci Türk devleti, PKK’yi (ve elbette genel anlmada KUH’ni) her alanda sıkıştırmaya, özellikle güçlü olduğu Kuzey Kürdistan’da ona destek olan, onun legal örgütlenme ağı olduğuna inandığı ve onunla dolaylı ya da doğrudan ilişkide olan tüm örgütlü yapıları, bireyleri elimine etmeye, örgütleri dağıtmaya, işlemez hale getirmeye çalışmaktadır. HDP’nin kapatılmak istenmesi, tüm belediye başkanlarının görevden alınması, millet vekillerinin tutuklanması, eş başkanlarının esir alınarak rehin tutulması, kısacası tüm yıldırma ve sindirme operasyonları, KUH’ni zayıflatmak ve bu alnadaki etkisini kırmak içindir.
Devlet, PKK’nin belinin kırılması halinde YPG’ninde belinin kırılacağını hesaplamaktadır. KUH’nin savaş gücünün İdeolojik kaynağnın PKK’den geldiğini bilmektedir.
İşgalci, soykırımcı burjuvazi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Bu nedenle de, Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini boğmak için, tüm askeri savaş gücünü, yasalarını, iktidar gücünü kullanıyor. Hapishanelerin Kürt muhaliflerle doldurulması, katliamlar, yakmalar, yıkmalar, köy boşaltmaları vb. faşist kıyım hareketleri bu nedenle yapılmaktadır.
Faşist TC kurulduğu günden beri Kürtlere bu zulmü yaparken, Türkler özgürlükler içinde mi yaşadı?
Karl Marx; “başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz” demişti. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri de TC kurulduğundan beri baskı ve zulüm altındadır. 98 yıllık TC tarihi, işçi ve emekçilerin faşist, anti-demokratik baskılarla içiçe ve genelde politik özgürlüklerden yoksun olarak yaşadığı bir süreçtir. Baskılar bazı dönem gevşetilsede, 98 yıllık tarihin önemli bir bölümü faşist ve anti-demokratik baskıların altında geçmiştir.
TC tarihinde, 1923-1925, 1945-1947, 1961-1970, 1987-2010 süreçleri kısmı demokratik hakların varlığı söz konusuydu. Ancak, Kürdistan illeri, daha çok OHAL yönetimi altında kalmıştır. Yani, Kürt ulusu üzerinden, burjuvazinin faşist ve ırkçı sopası hiç bir zaman inmemiştir. 1987-2010 arası bazı geveşemeler olsada, özellikle 1990’lı yıllar 17 bin faili devlet olan cinayetin işlendiği bir süreç olduğu da unutulmamalıdır. Bu sürede ezici çoğunluğu Kürt yurtseverleri olmak üzere devrimci ve komünistlerinde kayıp edildiği, Kürt ve alevilerin topluca katliamlara maruz kaldığı katliam yılları olmuştur. Ve bu cinayetleri devlet tarafından işlendiği konusunda komünist ve Kürt yurtseverlerin hiç bir kuşkusu yoktur. 1990’lı ve 2001 yılları arasında, Madımak Oteli’nde demokrat ve ilerici alevi aydınların katliamı başta olmak üzere, bir çok Kürdistan illerinde yaşanan katliamların yanısıra, cezaevlerinde de seri ve büyük katliamların yaşandığı süreç olmuştur.
Kısacası, TC tarihi, burjuvazinin “demokrasi” tarihi değil; başta ulusal demokratik hakları için mücadele eden Kürtler olmak üzere devrimci-komünistlerin katledildiğ, tutuklandığı, dini ve ulusal azınlıktaki halkların sürekli baskı altında tutulduğu, susturulmaya çalışıldığı, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde baskı ve sömürülerin yoğunlaştığı faşist ve anti-demokratik baskıların egemen olduğu bir tarihtir.
Bugünde yaşananlar dünün burjuva baskı biçiminin en yüksek seviyesidir. Bugün dünün devamıdır. Ve bugün açık faşist diktatörlük egemendir. TC zindanları, binlerce Kürt yurtseveri, öğrenciler, işçiler, aydınlar, gazeteciler, avukatlar, akademisyenler ile doludur. Ve burjuvazi durmadan yeni hapishaneler yapmaktadır. Tekelci burjuvazi, ekonomik krizinin ve siyasi istikrasızlığını işçi sınıf ve ezilenler üzerinde baskı ve sömürülerini artırarak atlatmayı seçmiştir.
Bu bağlamda; Kürt ulusuna yapılan baskı, işçi sınıfı ve emekçilere yapılan baskıdan ve sömürü sisteminden ayrı ele alınamaz. Kürt ulusu kendi kaderini özgürce tayin etmeden ülkede demokratik hak ve özgürlükler gelişmez. Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesi demokratik hak ve özgürlük mücadelesidir. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken ülkede burjuva demokrasi söz konusu dahi olamaz. Kürtler baskı altında tutulurken, dini ve ulusal azınlıktan halklar özgür olamaz. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken, işçi sınıfı ve emekçiler en asgari ölçüde de olsa demokratik hak ve özgürlüklerini elde edemez. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken, kadınlar üzerindeki cinsiyet ve ayrımcılık baskısı azalmaz.
Faşizme Karşı Birleşmeliyiz!
Faşizme karşı birlik olmak için, bütün işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenlerin şartsız olarak birleşmesi zorunludur. Faşizme karşı mücadele diye dertleri olanların, asgari demokratik ölçülerde ve demokratik hak ve özgürlükleri kazanmak, en azından faşizmi geriletmek ve yıkmak için birleşmeleri için zorunluluk ortadadır. Burjuva muhalefet partisi CHP ile yan yana gelmek için dört takla atan “sol” görünümlü sosyalşovenist küçük burjuva yapılar, HDP ya da Kürt muhalif partileri ile yan yana gelmekten, faşizme karşı birlikte mücadele etmekten kaçıyorlar.
Oysa, HDP’nin kapatılması, ulusal-demokratik hakları için mücadele eden KUH’nin zayıflatılması ya da etkisinin kırılması halinde baskıların dahada artacağını göremiyorlar. Ezilen ulus şovenizmi etkisi altında kalarak gerçekte demokrasi ve barşı mücadelesi veren HDP’den uzak durmaları, onların demokrasi mücadelesindeki korkalıklarını da ortaya koymaktadır.
4 Şubatta kurulan Birleşik Mücadele Güçleri[1] (BMG) birleşenleri, faşizme karşı mücadelede samimiyetlerini ortaya koymuşlardır. Ve bunu hayata geçirmişlerdir. Ne var ki, kendine “sol” diyen bir çok küçük burjuva yapı bu birleşenler içinde yer almamışlardır. Esas neden elbette bu birleşenler içinde Kürtlerin olmasının yanında devrimci-komünist mücadeleci kesimlerin olmasıdır. Bu küçük burjuva reformist yapıların “Kürtlerin haklarını savunuyoruz” demeleri pratikte karşılığını bulmuyor. Kürtlerin haklarını savunmak kürtlerin demokrasi ve barış mücadelesine destek vermek ve onlarla faşizme karşı birlikte hareket etmek demektir. Tersi, devletin “Kürtlerden uzak durun” ihtarını kabul derek “zımmi” durumdan kurtulamazlar.
Öte yandan demokratik hak ve özgürlükler için faşizme karşı mücadelede, en etkli ve örgütlü bir güçten uzak durmak, onu devletin isteği doğrultusunda dıştalamak, işçi sınıfı ve emekçileri faşizm karşısında silahsızlandırmaktır. Rejimin tescilli payandası Soyal demokrat CHP ve i “iyi” faşist İYİP gibi ve dinci Saadet partisi gibi burjuva muhalif partilerde faşizme karşı demokrasi mücadelesi bekleyenler, HDP gibi demokrat partilere el uzatmaktan kaçınıyorlar.
BMG benzeri bir ittifak Avrupa’da oluşturulmuştur. Avrupa Demokratik Güç Birliği (DGB). Reformist Die Linke (Sol Parti) ile birlikte gönül rahatlığı ile hareket edenler, DGB içinde yer almamışlardır. Oysa Die Linke, burjuva sosyal demokrat partinin programını uygulamaktan öteye gidememektedir. Avrupa’daki küçük burjuva örgütlerin korkusu ise, Alman devletinin “radikal sol” dediği örgütler ile birlikte gözükmek istememelerindendir. Öte yandan ideolojik ve siyasal duruşları da KUH ve diğer devrimci-komünist örgütler ile asgari ölçüde de olsa demokratik hak ve özgürlükler için biraraya gelmeleri önünde engel oluyor.
Kapitalizm sistem içinde sınıflar tarihi, küçük burjuva “sol” reformistliğin ve sosyalşovenistliğin, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesine karşı, burjuvazinin iktidarına ömür kattığını sıkça göstermiştir. Ayrıca, faşist ve ezen ulus baskısına karşı ulusal-demokratik hakları için mücadele eden Kürtler’den uzak durmak, işgalci Türk devletinin emperyalist amaçlarına hizmet etmek olduğu da unutulmamalıdır.
Ocak 2016 yılında yazdığım makaleden bir alıntı ile bitireyim:
“Hiç bir şey geç değildir. Geç olan; içinde bulunulan siyasal koşullara uygun mücadele biçimlerini pratiğe geçirememektir. Türkiye Devrimci Hareketi’(TDH)nin önünde yığınca tercübe vardır. Her şeyden önce bir 12 Eylül Askeri Cuntası öngününü ve sonrasını yaşamış olmak, yeni sürece yığınca deneyim aktarmıştır. 12 Eylül’ün ayak seslerinin geldiği günlerde yapılmayanlar, bugün yapılmalıdır. “[2]
28.02.2021
[1] Birleşik Mücadele Güçleri içinde, Demokratik Bölgeler Partisi, Alınteri, Devrimci Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Meclisler Federasyonu, Mücadele Birliği Platformu ve Partizan yer almaktadır.
[2] https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/fasizme-karsi-birlik-olup-mucadele-etmenin-kacinilmazligi?page=0%2C6
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Unutma! 7 Temmuz’da Alişer ile Zarife katledildi! GÜLFER AKKAYA
''7 Temmuz 1937 yılında yıllardır Dersim dağlarında yaşayan Zarife Xanim ve Alişer Bey devletin ajanı olan Kürt kişilerce katledilir. Başları kesilir. Devletluların huzuruna götürülür. Bedenlere ne olduğu hala devlet sırrıdır.
Bu nedenle bedenlere ne olduğu bilinmemekte, mevcut iddialar rivayetten öteye geçememektedir.
Koçgirili Zarife Xanim ve Alişer Bey’i Dersim dağlarına dek götüren nedenler ve süreç neydi?
TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı
TKP/ML TİKKO’ya bağlı Dersim Bölge Komutanlığı yaptığı açıklama ile 24-28 Kasım 2016 tarihlerinde Dersim-Aliboğazı’nda şehit düşen halk savaşçılarına ilişkin bilgiler paylaştı. Yerel kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre yapılan açıklamada “Yaşamlarını halka, devrime ve partiye adayan 12 yoldaşımızın yerleri dolacak, umutları ve görevleri yarım kalmayacaktır. Onların çabalarıyla gelişen mücadele bugün biz ardıllarının omuzlarındadır” denildi. Haber değeri taşıyan açıklama şu şekilde:
HALKIMIZA;
TKP/ML Dersim Parti Komitesi
“Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz! 12’ler savaş ve mücadele gerekçemizdir!"
24-28 Kasım 2016 tarihlerinde faşist TC devleti ordu güçleriyle, partimize bağlı ordu güçleri arasında yaşanan çatışmalarda 12 yoldaşımızı, 12 Halk Savaşçısını ölümsüzlüğe uğurladık. Parti tarihimiz açısından değerlendirildiğinde en ağır askeri kayıplarımızdan olan bu gerçeklik, kendi içinde, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin, Halk Savaşının somut tezahürüdür.
TİKKO Kadın Komitesi; “Şehitlerimiz bize savaşı yükseltme çağrısıdır!”
Aliboğazı’nda şehit düşen 12 TKP/ML TİKKO gerillası için bir açıklama da TİKKO Kadın Komitesi tarafından gerçekleştirildi. Yerel kaynaklardan aldığımız bilgilere göre “Özlem, Zilan ve Ekin yoldaşlar adına bir kez daha bütün emekçi kadınlara sesleniyoruz. Bütün bu saldırılar karşısında kadınlar çaresiz değildir. Bizler çaresiz olmadığımız için, bizi ezenlere, sömürenlere, kimliksizleştirenlere savaş açtığımız için bu dağlardayız.
TKP/ML TİKKO savaşçısı Mehmet;“Rojava’daki deneyim Türkiye’deki devrimi etkileyecek!”
Rojava’da gerçekleştirilen röportajların yayımlandığı Almanca’ya çevrilerek yayınlandığı “Rojava Report” isimli dergide yer alan röportajlardan birinde konuşan TKP/ML TİKKO savaşçısı Mehmet “Bizler ülkemizde kırlardan şehirlere halk savaşını savunuyoruz. Rojava’da ise şehir savaş pratiği edindik. Bu savaş bizlere savaş taktikleri konusunda yeni fikirler sundu. Bu pratikleri ülke devrimine kanalize ettiğimiz zaman ciddi başarılar elde edilebileceğimizi düşünüyoruz” dedi.
Sürüngen , gökte kartal olamaz..
30 yıllık Ermeni mücadele tarhinde Kafkaslar'da,Batı-Doğu Ermenistan'da ve Ortadoğu'da Ermeni toplumum içerisinde en güçlü,çoğunluğu elinde bulunduran,temsil eden EDF (Ermeni Devrimci Federasyonu ) Taşnak Partisi,aynı zamanda kendi içerisinde siyasal çatışmaların yaşandığı uzun bir dönemeçtir.Yeni bir yüzyılın başında Osmanlı'lara karşı mücadele içerisinde bir HINÇAK Parti taraftarlığından,Taşnak Partisi'nin bir savaşçısı,aynı zamanda Halkın Fedaisi konumuna getiren onun Partilerüstü konumu olmuştur.'' Benim partim Ermeni halkıdır '' diyerek kendi duruşunu belirlemiştir.O'nu efsane durumuna
“Düşünceyi Korkmadan Açıklamak”
Sınıf savaşımında örgüt yaşamında komite çalışmasında en zor ve sancılı olandır militanın kendi gerçek düşüncesini olduğu gibi açıkça ortaya koyması. Gerek komite gerekse değerlendirme ve eleştiri-özeleştiri toplantılarında yaşanan en ciddi sorunların başında militanın-savaşçının kendi gerçek düşüncesini korkmadan düşündüğü gibi ifade etmesi her zaman ciddi bir sorun olarak yaşanmıştır.
“Adalet Yürüyüşü” Üzerine
“ “Sol” komünistler, biz bolşevikleri pek övüyorlar. Ara sıra insanın onlara söylemesi gerekiyor; bizi biraz az övün de, bolşevik taktiğini daha çok inceleyin, o taktiği daha çok benimseyin!” Lenin
Saygı duyulan militan…
Halkın yoksulluk ve acılarını azaltmanın sömürü ve zulüm dolu yaşamını sonlandırmanın denenmiş ve sınanmış yolu devrimi büyütüp, özgürlüğü çoğaltmaktır. Her gün her an daha fazla işçileri, köylüleri, Kürtleri, alevileri, kadınları, gençleri tüm ezilenleri kolektif etrafında örgütlemenin yol ve yöntemini geliştirmek, zengin araçlarını yaratmaktır. Daha etkili, yaratıcı, gerçekçi propaganda yaparak kitleler üzerinde devrimci etkiyi artırmak, kitleleri adım adım kolektife yakınlaştırarak, örgütlemektir.
Yine söylüyoruz: 2 Temmuz faillerini devlet koruyup kolluyor
Bu topraklarda onlarca, yüzlerce, binlerce acıyla karşı karşıya kalmış Aleviler, için tarihsel bir gün olan 2 Temmuz katliamının 24. yılına giriyoruz. Yüreklerimizde acı, bilincimizde öfke ile bu tarihsel günün hesabının sorulacağına dair antlarımızla günleri geride bırakıyoruz. Bundan tam 24 yıl önce otel görevlileriyle birlikte 35 yürek ateş içinde semaha durdular. Her biri dilinde türkülerle gelecek güzel günlere tebbesümlerini bıraktılar.
Yağma düzeninin suç ortakları adaleti getiremez! Gerçek adalet ezilenlerle gelecek!
Popüler deyimle ifade edersek; Türkiye’de siyaset sahnesi giderek ısınıyor ve öyle anlaşılıyor ki dengeleri sarsacak yeni gelişmelerin arifesindeyiz.