Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin özgün ifadesi olan ataerkilizme karşı mücadele sorunu
Erkeğin kadına uyguladığı her türden şiddete karşı durmak öncelikle insani bir görev ve sorumluluktur!
Ataerkilizme karşı sistematik bir mücadele sefer birliği ilan etmek şarttır ve bu, günün acil ihtiyacıdır.
Bu görev ve sorumluluk en başta kendisini komünist/sosyalist ve devrimci-demokrat addeden politik kurumlarındır. Ve aslında bu görev ve sorumluluk kadınıyla erkeğiyle insanım diyen herkesindir. Ve elbette ki erkeğindir de.
Çünkü kadına uygulanan her türlü erkek şiddeti, erkeğin, sosyolojik olarak bir fiil mensubu olduğu, kadını erkeğin mülkü, namusu, seks kölesi, hizmetçisi kılan ve bütün bunları da din ile meşrulaştıran, erkek egemen sistemin eseridir.
Dolayısıyla da bu köhne, her bir hücresinden kadın ahı ve kanı akan köleci sistemi öncelikli olarak reddetme sorumluluğu, insanlık onuru sahibi her bir erkeğin olmak zorundadır.
Böylesi bir sorumluluğun yerine getirilmesi çok çok önemlidir. Çünkü bu, sistemin içten reddiyetidir. Bu aynı zamanda 'kale'nin içten de yıkıma uğratılması anlamına gelir. Yani özetle bu, kendi asli iç dinamiğince sistemin çökertilmeye uğratılması mücadelesinin çok stratejik bir unsurudur: Ataerkilizmin kalesine sokulan 'Truva atı' misali...
Ataerkilizm, 'sistem'sel bir sorundur. Temeli üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi ile atılmış olan bu sorun, olgusal bir realitedir ki; tarihsel, sosyolojik, 'kültürel' özellikleri de bulunan devasal bir sorundur.
Tabiatıyla, böylesi bir soruna karşı mücadele hem çok zor ve çok cephelidir ve hem de arz ettiği, tabiri caizse yüzyıllardan bu yana insanlığın adeta iliklerine kadar sirayet etmiş, DNA’sına işlemiş çok köklü ve güçlü ZİHNİYETSEL özelliğinden ötürü, haylice uzun soluklu bir stratejiyi şart koşar.
Bu öylesine yalın bir gerçekliltir ki; onu ortaya çıkartan iktisadi temel sosyalist devrimle sonlandırılması halinde de, toplumsal bünyedeki varlığını daha uzunca bir süre (özellikle de geri sosyo-kültürel toplumlarda) devam eder. Bunun somut örneklerini SSCB, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Çin Devrimleri özgülünde görmek pekâlâ mümkün. Yani özcesi şu: Altyapısal devrim ve yasal düzenlemer ile iktisadi temelini ve hukuki dayanaklarını yitirmiş olsa da insanların kültürel/inançsal değer yargıları, yani zihniyetleri hemencecik ve kolayca tasfiye olmayacaktır. Diğer birçok kültürel değer (dini inançlar, batıl inançlar, eski topluma ait etik değerler, idealizm vs vb.) gibi maalesef uzun yıllar ve birkaç nesil daha- giderek sönümlenmekle birlikte- toplumsal bünyedeki varlığını sürdermeye devam edecektir.
Bu özelliğinden hareketle şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Bu sorunun nihai çözümü ancak ki, ataerkilizmin öngörmüş olduğu değer yargıları toplum zihniyetinden sökülüp atılınca, ''yeni tip insan'' ve kültür topluma hâkim olmaya başlayınca mümkün olabilecektir.
Ataerkilizme karşı mücadele sorununun bu ayırt edici özelliğinin görünüp kavranması önem arz eder. Çünkü bunun kavranmasıyla görülecektir ki sorunun çözümü:
A) Hem özel mülkiyetin toplumsal bir devrimle, başlıca temel unsurlarıyla, ortadan kaldırılmasıyla otomatikman çözüme kavuşmayacak ve mücadele farklı çehreler kazanarak uzunca bir süre devam edecektir.
B) Hem “ezen-ezilen cins çelişmesi”nin ezilen cins olarak kadının tek başına itiraz ve direnişi ile sonlandırılması uzun ve hayli meşakkatli olacaktır.
C) Hem sorun zaten asla tek başına bir 'kadın sorunu' değildir. Kadın cinsinin köleliği üzerinden hükümranlığını var edip yaşatan ezen cins olarak erkeğin kendisi de bu kölelik sisteminin oluşturduğu denklemin içinde, zaten asla gerçek manada özgür olamayacağından; sorun bu bağlamda bir 'cins' olarak erkeğin de özgür ve onurlu bir yaşama kavuşması sorunudur. Yani aslında 'kadın sorunu' olarak addedilen sorun basbayasından bir 'erkek sorunu'dur da. Çünkü sorun aslında sakatlanıp köleleştirilen insanın yeniden özgürleştirilmesi sorunudur.
D) Ve hem de sorunun çözümünün ataerkil değer yargılarınca zihniyetsel olarak kötürümleştirilip köleleştirilmiş kadın ve erkeklerin (yani toplumun) bilinçlendirilerek, eğitilip dönüştürülmesiyle de belli ölçüler dahilinde mümkün olabileceği görülmesi gerekiyor.
Bu bağlamda olmak üzere; öncelikle toplumsal sorunlarının çözümünü kendisinin varlık koşulu sayan komünist ve diğer sol-sosyalist demokrasi güçlerinin başlıca toplumsal çelişmelerden biri olan (ki, birçok kesim maalesef ki sorunun bu özelliğini dahi görememekte) ve çözüm safhaları devrim öncesi ve devrim sonrası evreler arz eden “ezen-ezilen cins çelişmesi”nin çözümünü bir mücadele program ve örgütsel mekanizmalarıyla gündemlerine almaları (dün olduğu gibi bugünde) günün acil görev ve sorumluluklarından biridir.
Sorunun çözümünde şu çok belirleyici bir yöndür: Komünist partileri sorunun çözümünde nasıl ki ezilen cins olarak kadınların örgütlenerek mücadeleye kazanılması için özel/özerk örgütlü güç olarak kadın seksiyonunu kurup ona ideolojik önderlik yapmakla yükümlüyse; aynı şekilde bu çelişmenin 'ezen cins' tarafında olan,( kadın üzerindeki mülkiyeti hariç) ve esasen mülksüzleştirilmiş olan emekçi ve işçi erkeği de ataerkilizmin köleleştirilmiş bir diğer “mağdur”u olarak örgütleyip bilinçlendirmek, eğitip dönüştürmek ve ataerkilizme karşı mücadelenin ikinci asli unsuru olarak yeni bir cephede mevzilendirmek zorundadır. Yani tıpkı özel/özerk örgütlü güç olarak kadın seksiyonu tarzı bir örgütlü güç!
Evet, çelişmenin iç dinamiksel realitesi buna imkân tanıdığı için, böylesi iki cepheli örgütsel güç, bir faraziye veya ham hayal değil; somut bir gerekliliktir.
Erkeği, ataerkilizme karşı savaşın ön cephesinde, kadının örgütlü gücü ile omuz omuza “birleşik mücadele”nin diğer asli unsuru olarak konumlandırmak; bu mücadeleyi iki temel dayanağı üzerine oturtmak demektir.
'Çelişme' leri, mekanik ve basmakalıp bir yaklaşımla hepsini aynılaşırarak ele almamak gerektiyor. Kimi çelişmeler özgünlükler taşır; ''ezen-ezilen cins çelişmesi'' de bunlardan biridir.
Örneğin bu çelişme, “proletarya-burjuvazi çelişmesi”nin arz ettiği tarzda bir antagonist çelişme özelliğinde olmayıp; hem 'uzlaşır' çelişme kategorisinde bir çelişmedir ve hem de çelişmenin çözümü, iktidarın el değiştirmesi ve sonrada, çelişmeyi oluşturan tarafların köklü tavsiyesi şeklinde olmayacaktır. Bu çelişmenin çözümü; erkek egemen sistemin lağvedilip tasfiyesinin sağlanmasıyla, yani cinslerin özgürlüklerine ve ' tam hak eşitliği' ne kavuşmasıyla mümkün olacağından, taraflardan birini veya her iki tarafın tasfiye olması gerekmeyecektir.
Dolayısıyla da ''ezen-ezilen cins çelişmesi''nin bu özgün tabiatı gereği, ataerkilizme karşı mücadele (üretim araçları özel mülkiyetine devrimsel bir neşter atılması dışında), esasen ''ideolojik mücadele'' karakterlidir.
Burjuva anlamda da olsa demokrasinin nispeten gelişken olduğu birçok toplumda ataerkilizmin son derece geriletilebilmiş olması gerçekliği bile, bize, bu çelişmenin çözümünün evreleri ve karakteri hakkında az-çok fikir verebilir.
“Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin bu özgün karakteri bize ataerkilizmle mücadelenin nasıl olması gerektiğinin ''yol haritası''nı da çizmiş olur.
Ana hatlarıyla kısaca özetlemek gerekirse; ataerkilizme karşı üç safhadan oluşan bir “yol haritası”/mücadele stratejisine ihtiyaç vardır: Devrim öncesi, Devrim ve Devrim Sonrası. (Burada sadece Devrim öncesi safhası üzernde durulacaktır).
Devrim öncesi:
Çelişmenin varlık nedeni olan özel mülkiyetin sosyalist devrimle (evet, sosyalist devrimle! Çünkü demokratik devrim özel mülkiyetin sadece 'elit' kısmını tasfiye etme kudretine sahiptir.) tasfiye edilmesi ana hedefine bağlanmış, ana eksenini cinsler arası tam hak eşitliği ve cinslerin kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkının sağlanması mücadelesi ile, mümkün olabilecek her alanda erkek egemenliğini gerileterek, kadının konumunda iyileşmeler sağlayan reforumsal kazanımlarla mücadeleyi ilmek ilmek yükseltmek.
Evet bu pekâlâ mümkündür. Demokrasinin ve (özel bir vurguyla belirtmek gerekirse) laisizmin olmadığı veya çok geri olduğu, feodal değer yargılarının, din ve ataerkil sistemin çok güçlü olduğu toplumsal yapılarda günün acil görevleri arasındadır bu tarz bir mücadele program ve tarzı.
Kolaylıkla anlaşılacağı üzere, böylesi zorlu ve çok boyutlu görevin yerine getirilebilmesi için, mücadeleyi güçlü bir şekilde organize edebilecek örgütsel mekanizmalara ihtiyaç vardır.
Bu mücadelenin ana unsurlarından olan kadınların, bir şekilde ve belli oranlarda, örgütlü bir gücü varken; fakat ilginçtir (ve maalesef) diğer asli unsur olan erkeklerin (örgütlü güç anlamında) esamesi dahi okunamamakta.
Bunun nedenleri-niçinleri daha geniş olarak sorgulanmalıdır tabi ki, ancak kaba gözlem ile görünen odur ki; hem öncü kurmaylar nezdinde bu çelişmenin özü ve çözüm tarzı yeterince doğru kavranamamış olmasından ötürü (ki aslolan budur) ve hem de ( bununla bağlantılı olara) bu mücadeleyi 'kadın sorunu'na, 'kadın sorunu'nuda salt başına kadınların mücadelesine indirgeyen pek çok feminist akımın 'kadıncı' denilebilecek cinsiyetçi dışlayıcı sekter tutum ve yaklaşımlarının da bir sonucu olarak, ataerkilizme karşı bütünlüklü mücadelenin erkek cephesi ne yazık ki hala boş olup; acilen telafi edilmeyi beklemektedir.
Ataerkilizme karşı mücadelenin çok önemli bir diğer boyutu da; mücadelenin, çelişmenin öz gerçekliğine uygun olarak yürütülmesi sorunudur.
Bu somutta doğru tarzı tutturabilmek için galiba şu iki parametreyi baz almak gerekiyor:
1- Bu sorun tam olarak nedir?
2- Çözüm yolu nedir?
1-Sorun tam olarak nedir?
Sorunun tam olarak ne olduğunun net karşılığını ''ezen-ezilen cins çelişmesi'' ortaya koyar. Özeti şudur: Kadını erkeğin hükümranlığı altında tutan, kadını en temel insani haklarından, yani özgürlüğünden mahrum bırakan, onu erkeğin ''özel mülkü'' ve yine “özel hizmetçi”si olarak tanımlayıp konumlandıran ataerkilizmdir.
Bu çelişmede savaşılması ve çözülmesi gereken ana unsur özete, bir 'sistem' olarak ataerkilizmdir.
Kadının köleleştirilmesi sürecinin (ya da bir başka ifadeyle erkeğin hükümranlığının) temelinde, bilindiği gibi; üretim araçlarının özel mülk olarak erkeğin elinde toplanması yatar. Bu süreçle birlikte kadının toplumsal statüsü ve erkek karşısındaki konumu tamamen değişmiştir. Kadın, toplumsal yaşamdaki söz ve karar sahibi olma hakkını yitimiş ve tamamen 'çekirdek aile' çemberine hapsedilmiş olarak hem erkeğin soyunun devam ettirilmesini sağlayan bir 'özel mülk' olarak evlilik bağıyla 'tapu'lanmış ve hemde erkeğin her türlü hizmetini yerine getirmekle görevlendirmiştir.
İşte tamda bu bağlamda sorun, bu sistem ve bu sistemin ortadan kaldırılması sorunudur! Yani sorun asla tekil olarak 'kadın'-'erkek' davası/sorunu değildir. Çünkü bu çelişmenin tarafları birbirlerinin varlık koşulu değil, birbirileri için vardır. Bilindiği üzere 'İnsan' soyu, üremesini bu iki cinsin birlikte varlığı üzerinden sağlar. Bu, doğasal bir koşuldur. Böyle olduğundan ötürü de bu çelişmenin çözümü, insan soyunun bu iki cinsi arasında tarihin bir kesitinde ortaya çıkmış olan ''hükümran''/''köle'' denklemini bozup, onları yeniden özgür birlikteliğinin imkanını kavuşturacaktır.
Özetle bu çelişmenin çözümünde erkek (ve tabi ki ataerkilizm tarafından beyinleri teslim alınmış kadın), yok edilmesi veya yenilgiye uğratılması gereken 'düşman' unsuru değil; 'özgür insan' lık adına kazanılması ve kurtarılması gereken bir unsur konumundadır.
Yani sorun bir bakıma '' insan '' olarak kadın ve erkeğin yeniden özgürleşmeleri ortak davasıdır da.
Sorunun özü esasen bu olduğundan; çözümü de haliyle, buna uygun bir özelliğe sahip olmak zorundadır.
Burada işin püf noktası her hâldeki şudur: Sorun her ne kadarda üretim araçlarının özel mülkiyeti zemininde ortaya çıkmış ve varlık koşulu bununla tarihlenmiş ve keza bütünlüklü varlık nedenini yitirmesi de her ne kadar bu özel mülkiyet sisteminin hükümsüz kılınmasıyla mümkün olabilecekse de; olgusal bir realitedir ki, bu sorunun çözümü, kaba indirgemeci bir tarzla, özel mülkiyetin lağvedilmesiyle otomatikman çözümünü bulmuş olmayacaktır.
Çünkü bu sorun aynı zamanda çok güçlü bir ''üst yapı unsuru'' kimliği edinmiştir. Zaten bu yüzdendir alt zeminini yitirmesi ile hemencecik tarihe karışacak olmamasının temel nedeni.
Ama özel mülkiyetin şu veya bu oranda tasfiyesi ile birlikte erkek hükümranlığının nasıl dibinin oyularak boşluğa düştüğüne ve kadının haklarına kavuşması sürecinin nasıl güçlü bir zemin bulduğuna, kapitalist üretim tarzının milyonları mülksüzleştirmesi süreci ile birlikte tanık olmaktayız da.
Evet, bugün ileri gelişmişlik düzeyi arz eden ve burjuva demokrasisinin görece daha ileri olduğu toplumlarda erkeğin hükümranlığının ve kadının köleliğinin o bilinen ilkel, kaba/gaddar-zorba hallerinin esamesinden dahi bahsedilemiyorsa; ve buralarda sorun esasen erkeğin formalite bir 'aile reisi' olarak görünmesi düzeyine kadar geriletilebilmişse ve kadın, eşit haklar talebinde, adeta 'final çizgisi'ne çok yakın bir konum elde edebilmişse; demek ki sorun, kapitalist üretim ilişkilerinin, azınlık bir zümre dışında, çok güçlü bir şekilde darbeleyip, milyonlarcasını mülksüzleştirdiği ve dolayısıyla bununla da 'tek eşli aile'nin zeminini zaten dinamitleyip çürüttüğü toplumlarda, erkek egemenliğini, ''cinsler arasında tam hak eşitliği'' talebiyle yürütülecek reformsal mücadelelerle de geriletebilmek, hiçte imkansız olmayacaktır.
Tamda burada, yeri gelmişken, şunun net olarak ifade edilmesinde fayda var: Sorun özgülünde yaşanan tarihsel-toplumsal-iktisadi ve kültürel gelişim ve dönüşümlerin verili andaki realitesini hesaba katmadan, takılmış alt gözlüklerinin sınırladığı o daracık görüş menzili ile; ''kadınların kurtuluşu devrimle olacaktır'' şiarının dar anlamına endeksli bir 'strateji' ile bu sorunu ele almak; ve gün yerine getirilmesi gereken görev ve sorumluluklarını bunun ardına sığınarak ötelemek, besbelliki kaba-materyalist-ekonomist ve de ''somut koşulların somut tahlili'' şiarının ise sadece lafını yapmak olur.
2- Çözüm yolu nedir?
Her bir toplumsal realiteye uygun olacak şekilde bu soruya somut-isabetli cevap oluşturabilmenin ilk adımı her hâldeki, yukarıdaki paragrafta anlatılanlar olacaktır.
İkinci adımı ise; ataerkilizme ve onu var eden, koruyup kollayan (ki bunun en başında din ve dinci kurumların geldiğini, günümüzden örneklemek gerekirse, örneğin İran, Afganistan, Malezya, Hindistan ve keza Türkiye’de AKP sürecinden ve bilumum şeriatçı akımlardan, en vahşi uygulamalarla IŞID örneğinden, Trump örneğinden vs. vs. biliyoruz), yeniden-yeniden üreten tüm 'üst yapı' unsurlarına karşı toplumsal bir muhalefeti örgütleyip organize edecek bir mücadele gücü/merkezi oluşturmaktır. Yani bu mücadelenin fiiliyattaki öncü kurmayları olması gereken kadın ve erkeğin örgütlü gücünün oluşturulmasıdır.
Üçüncü adımı ise; “cinsler arası tam hak eşitliği ve cinslerin kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkı” temel şiarı zemininde, geniş toplumsal bir muhalefet gücünü örgütlemektir. Yani mücadeleyi bir avuç öncü kadının 'dar alanda kısa paslaşmalar' marjinal/kısır döngüsünden çıkartmaktır.
Dördüncü adımı ise; ataerkilizme karşı, oluşabilecek en geniş cepheyi örgütlemek ve hak/mevzi kazanma mücadelesini, somut özgülde öne çıkacak olan uygun fırsatlar (veya uygun fırsatlara dönüştürülebilecek elverişli gelişmeler) üzerinden kampanyalar şeklinde tek tek ele alıp kazanımlarla/yeni mevzilerle sonuçlandırmaktır.
Geniş katmanların ortak çatı altında bir araya gelerek yürüteceği bu tarz bir mücadele pratiği, toplumun zihniyetsel olarak eğitilip dönüştürülmesinin de en önemli ve etkili araçlarından biri olacaktır.
Ve bu başarıldığı oranda da ataerkilizme karşı mücadele daha büyük ve etkili bir toplumsal güce, örgütlü güce kavuşma şansı yakalayacaktır.
Beşinci adım ise; ataerkilizme, onun ideolojik ve kültürel dayanaklarına karşı, güçlü-etkili ve sürekli bir, karşı ideolojik mücadele tarzı benimsemek gerekir.
Kendi ailemiz ve yakın çevremizdeki çocuklarımızdan, yetişkinlerimizden başlamak koşuluyla, ilerici-demokrat, sol-sosyalist çeşitli kurum ve kuruluşların da kendi çekim alanlarındaki insanların, düşünsel olarak, eğitilip dönüştürülerek kazanılmasıdır.
Yani toplumsal bir eğitim seferberliği içinde olmanın ve bunu süreklileştirmenin (ki bu, devrim sonrası sürecin de temel mücadele yöntemlerinden biri olacaktır.) bu mücadelenin çok değerli köşe taşlarından olduğu artık görülmek zorundadır.
Düşünsel olarak kazanılan her bir erkek ve ataerkil değer yargılarının hükmü altındaki her bir kadın, ataerkil sistemin kale bentlerinden sökülüp alınmış birer tuğla işlevi görecektir. Yani işte böylesine önem arz eder sorunun boyutu. Bu yüzden kadın örgütleri (ve oluşturulacak erkek örgütler), ilişkilendikleri her bir kadının yakın çevresindeki ve ulaşabildiği tüm kadın ve erkekleri bu eğitim seferberliğinin birincil dereceden hedef kitlesi olarak belirleyip eğitme görev ve sorumluluğu edinmeleridir.
Altıncı adım ise; kadına, çocuklara ve LGBTİ’lere yönelik her bir fiziki şiddet ve cinsel saldırı faaili (veya failleri) en geniş şekilde teşhir ve tecrit kampanyaları ile cezalandırılmayı ''doğrudan adalet'' inisiyatifi olarak kabul edip uygulamaktır.
Ve bunu, kadınıyla erkeğiyle omuz omuza; ''ataerkilizme karşı birleşik cephe inisiyatifi'' olarak hayata geçirmektir.
Yedinci adım ise; öz savunmalarını yapabilmeleri için kadınları eğitip örgütlemek gerekir. Daha çocuk yaştan başlayarak kadınların öz savunmalarını yapabilmeleri için yakın döğüş savunma teknikleriyle eğitmek gerekiyor.
Elbette tecavüz uğramış her mağduru sahiplenmek önemlidir ve fakat çok önemli bir diğer husus da şudur: (polisi-askeri ile, bürokratı ve esnafıyla) her bir tecavüzcüyü, özel olarak hedef tahtasına koyup, teşhir etmek sureti ile cezalandırmakta, kadının bir öz savunma olarak yaşam bulabilmelidir.
Evet bütün bunlar verili anın mevcut koşullarında da yapılabilir ve ataerkilizmde gedikler açılarak geriletilebilir. Kadın, gasp edilerek yitirdiği haklarının önemlice bir kısmına böylece tekrardan kavuşabilir. Yeter ki sorun doğru tarzda ele alınabilsin ve gereği, gerektiği gibi yerine getirilebilsin.
Halil Gündoğan
Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Bizi bu kurşunlar değil sizin sessizliğiniz öldürürecek
Ey önce insanım diyenler ,faşizme,haksızlığa karşı olduğunu söyleyenler, ey aydınlar,entellektüeller,kendine ilerici, devrimci, demokrat diyenler,ey geçmişte bedel ödeyen , zülmün en acısını yaşayan canlarım , kardeşlerim, arkadaşlarım, dostlarım , yoldaşlarım duyuyormusunuz bu çığlığı ,feryadı ve bizlerden ne istediklerini!!! Kürt ulusu en demokratik hakkı için her şeyini feda etmekte,(“bir tasmalı köpek gibi kul köle yaşamaktansa,özgürlüğüne aşık, kurt olmayı tercih ederek ,kışa karda girmeyi aç kalıp , gerekirse ölmeyi göze alarak bedel ödeyen,kurt,”)hikayesini çoğumuz biliriz.
Kürtlerin İslam’la Eşekleştirilmesi! - Kadir Amaç
Bu çalışmayı Şengal’ın kurtuluşuna adıyorum. Postmodern pradigma beş bin yıllık insanlık tarihine ait tüm antikiteleri bir buldozer gibi ezip geçiyor. Özellikle son elli yıl içinde postmodern pradigma dijital bir dünya yaratma uğruna, insan gezegeni ve diğer gezegenler üzerinde zihinsel denemeler gerçekleştirerek, ontoloji ve kozmolioji yasaları üzerinde çok ciddi hasarlar meydana getirmiştir.
Mirabal kardeşler üç kelebektiler
ONBİNLERCE KELEBEKTE ÖLÜMSÜZLEŞTİLER…
En güzel şiirler, en güzel şarkılar, en güzel romanlar; sevgi sözcükleri olmadan yazılmaz.
İster savaşa ait olsun bunlar, isterse en karanlık çağlara; içerisinde mutlaka, kadın-erkek cinsleri arasındaki sevgi yerini alır.
Cinsler arasındaki sevgi; doğanın, onun bir parçası olan insanlığın tüketilmesi imkansız yaşam kaynağıdır.
Ve bu yüzden cinsler arasındaki iktidarı, 21.yüzyılda dahi koruma ısrarı; bütün iktidarların omurgasının sağlam kalmasının garantisidir.
Rojavada olmak...
Devrimin haleflerinde olması gereken temel devrimci kriterlerin en başında TUTARLILIK ilkesi gelirken ikinci temel ilkesi ise bütün kalbimizle halka hizmet etme duygusu gelmektedir. Sağlam bir dünya görüşü, halka hizmet etmeyi temel bir görev olarak kabul eder. İşçilere, yoksul köylülere, çalışarak yaşamını sürdüren tüm emekçilere-kadınlara-Kürt halkına-çeşitli milliyetlerden ezilen halklara-farklı inanç ve cinslere karşı devrimci sorumluluk ve derin bir duyarlılık taşıyarak gerçek anlamda devrimci niteliklere sahip olunur.
Ciddiyet!!!
Devrimimizin her alandaki görevleri, amaçladığımız hedefe uygun olarak layıkıyla yerine getirildiği oranda başarı ve ilerleme kaydedilir. Ertelenen-“unutulan”-geçiştirilen-ihmal edilen, üzerinde yeterince ciddiyetle durulmadan baştan savma yapılan her görev, demokratik halk devrimine giden yolu uzatır. Varılması gereken hedefi uzaklaştırır. Unutmamak gerekir ki başarı ve kazanım sadece sağlam bir ideolojiye sahip olunarak elde edilemez. Bunun kadar önemli olan bir diğer yan, faaliyetçilerin devrimci nitelikleri ve sahip oldukları düzeydir. Pratiğe müdahale güçleridir.
G-20 ler Ezilen Halkların Kaderini Belirliyor! “Alın Size Barış”!
Defalarca yazdık,anlatmaya çalıştık ve dedimki; siyaset yapanlar,demokrasi isteyenler,"büyük politik tahliller'de bulunanlar, emperyalizmle ,faşizmle , faşist diktatörlüklerle barış olmaz. Çünkü, bütün savaşları başlatan-çıkaran onlar. Sömürüyü, ve insanların bütün eşitsiziliğini yaratan ve bu sistemlerini devam ettirmek silah üretenler yakıp yıkıp dünyamızı çöl haline getiren , yaşanmaz kılan yine glabol emperyalist devletlerdir. Onlar var oldukca emperyalist savaşlarda var olacaktır.
Proletaryanın İktidar Mücadelesinde Strateji ve Taktiğin Kavranması:Özgür Gelecek
Kapitalist üretim basit meta üretiminden doğmuştur ve uzun bir tarihsel dönemi kapsar. Kapitalizmi olanaklı kılan üretim araçlarının özel mülkiyeti ve toplumda ücretli emeğin egemen olmasıdır. Kapitalizm sömürü üzerine kuruludur. Temel ekonomik yasası işçinin ödenmemiş emeği üzerinden elde edilen artı-değer yasasıdır. Toprağı, üretim alet ve araçlarını ellerinde bulunduran bir avuç sömürücü sınıfı halk yığınlarını açlığa mahkûm etmektedir. Daha fazla kâra odaklı olması daha fazla sömürü dolayısıyla ezilen halkta daha fazla yoksulluk açlık ve acı olarak yansıma bulur.
Emperyalistler tepişirken kitleler katlediliyor
“Kapitalizm kendi süretinde bir dünya yaratır.” Marx’ın bu sözü söylemesinin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçti.
Kapitalizm ekonomisiyle, siyaseti ve kültürüyle, yaşam biçimiyle, ideolojisiyle ve en önemlisi, bunların toplamı olan yıkıcılığıyla, doğayı ve onun bir parçası olanı insanı tahribatıyla, artık insana ve doğaya ölüm sunmaktan başka yapacağı bir şey kalmamıştır. Kapitalizm çürümüştür. Burjuvazinin çürümüş kokusu bütün dünyayı hızlı bir şekilde sarmaya başlamıştır.
SOYKIRIMIN ANITI VE AĞITI: Gomidas/ Komitas/ Soghomon Soghomonian
“Mea mihi conscientia pluris est quam omnium sermo.”[1]
Yıllar boyunca, ne geçen zamanın ne de Anadolu toprağının örtebildiği katliam izleriyle dolu yollarda yürür ve kendi ölümünü beklerken, “Eğer kurtulursam gördüklerimi yazacağım. Halkımın yaşadıklarını herkes bilsin” diye düşünüyordu Rahip Krikor Balakyan. “Hatta tüm bunları gelecek kuşaklara aktarmak için yaşamalıyım. Hayatta kalmak için elimden her ne geliyorsa yapmalıyım.”
Faşist devlet terörüyle kazanılan bir “seçim” ! / Engin Gören
TC devleti ve AKP hükümeti, yine bütün eşitsizliklere rağmen 7 Haziran da genel seçime gitti ve tek başına hükümeti kuracak “miletvekili” sayısını yakalayamayınca kudurdu. Ağızlarında salyalar akıtarak tehditler savurdular. Hemen kısa sürede seçimi yenileyeceklerini söylediler ve bir süre oyalamadan sonra hükümet olarak 1 Kasımda yeniden seçime gideceklerini ilan ettiler.
Mustafa Kemal Erdoğan /Tamer Çilingir
Tayyip Erdoğan ‘‘Rabia‘‘ işaret yaparak sayıyor; ‘‘tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet‘‘…
Oysa…
Yüzyıldır tutmadı bu maya… Kan ve gözyaşlarıyla sulanan bu topraklarda 91 yıl önce inşa ettikleri devlet de, bayrak da, vatan da bizim değil… O tek millet dediği şey de, ne Kürtleri ne de diğer ulusları temsil ediyor.
Talat Paşa’dan Enver Paşa’dan devraldığı soykırımı bayrağını ölene kadar dalgalandıran, Hitler’e ‘örnek’ olabilecek derecede suçlu olan Mustafa Kemal’in izinden yürüyor Recep Tayyip Erdoğan.