Perşembe Ekim 29, 2026

Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin özgün ifadesi olan ataerkilizme karşı mücadele sorunu

Erkeğin kadına uyguladığı her türden şiddete karşı durmak öncelikle insani bir görev ve sorumluluktur!

Ataerkilizme karşı sistematik bir mücadele sefer birliği ilan etmek şarttır ve bu, günün acil ihtiyacıdır. 

Bu görev ve sorumluluk en başta kendisini komünist/sosyalist ve devrimci-demokrat addeden politik kurumlarındır. Ve aslında bu görev ve sorumluluk kadınıyla erkeğiyle insanım diyen herkesindir. Ve elbette ki erkeğindir de.

Çünkü kadına uygulanan her türlü erkek şiddeti, erkeğin, sosyolojik olarak bir fiil mensubu olduğu, kadını erkeğin mülkü, namusu, seks kölesi, hizmetçisi kılan ve bütün bunları da din ile meşrulaştıran, erkek egemen sistemin eseridir.

Dolayısıyla da bu köhne, her bir hücresinden kadın ahı ve kanı akan köleci sistemi öncelikli olarak reddetme sorumluluğu, insanlık onuru sahibi her bir erkeğin olmak zorundadır.

Böylesi bir sorumluluğun yerine getirilmesi çok çok önemlidir. Çünkü bu, sistemin içten reddiyetidir. Bu aynı zamanda 'kale'nin içten de yıkıma uğratılması anlamına gelir. Yani özetle bu, kendi asli iç dinamiğince sistemin çökertilmeye uğratılması mücadelesinin çok stratejik bir unsurudur: Ataerkilizmin kalesine sokulan 'Truva atı' misali...

Ataerkilizm, 'sistem'sel bir sorundur. Temeli üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi ile atılmış olan bu sorun, olgusal bir realitedir ki; tarihsel, sosyolojik, 'kültürel' özellikleri de bulunan devasal bir sorundur.

Tabiatıyla, böylesi bir soruna karşı mücadele hem çok zor ve çok cephelidir ve hem de arz ettiği, tabiri caizse yüzyıllardan bu yana insanlığın adeta iliklerine kadar sirayet etmiş, DNA’sına işlemiş çok köklü ve güçlü ZİHNİYETSEL özelliğinden ötürü, haylice uzun soluklu bir stratejiyi şart koşar.

Bu öylesine yalın bir gerçekliltir ki; onu ortaya çıkartan iktisadi temel sosyalist devrimle sonlandırılması halinde de, toplumsal bünyedeki varlığını daha uzunca bir süre (özellikle de geri sosyo-kültürel toplumlarda) devam eder. Bunun somut örneklerini SSCB, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Çin Devrimleri özgülünde görmek pekâlâ mümkün. Yani özcesi şu: Altyapısal devrim ve yasal düzenlemer ile iktisadi temelini ve hukuki dayanaklarını yitirmiş olsa da insanların kültürel/inançsal değer yargıları, yani zihniyetleri hemencecik ve kolayca tasfiye olmayacaktır. Diğer birçok kültürel değer (dini inançlar, batıl inançlar, eski topluma ait etik değerler, idealizm vs vb.) gibi maalesef uzun yıllar ve birkaç nesil daha- giderek sönümlenmekle birlikte- toplumsal bünyedeki varlığını sürdermeye devam edecektir.

Bu özelliğinden hareketle şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Bu sorunun nihai çözümü ancak ki, ataerkilizmin öngörmüş olduğu değer yargıları toplum zihniyetinden sökülüp atılınca, ''yeni tip insan'' ve kültür topluma hâkim olmaya başlayınca mümkün olabilecektir.

Ataerkilizme karşı mücadele sorununun bu ayırt edici özelliğinin görünüp kavranması önem arz eder. Çünkü bunun kavranmasıyla görülecektir ki sorunun çözümü:

A) Hem özel mülkiyetin toplumsal bir devrimle, başlıca temel unsurlarıyla, ortadan kaldırılmasıyla otomatikman çözüme kavuşmayacak ve mücadele farklı çehreler kazanarak uzunca bir süre devam edecektir.

B) Hem “ezen-ezilen cins çelişmesi”nin ezilen cins olarak kadının tek başına itiraz ve direnişi ile sonlandırılması uzun ve hayli meşakkatli olacaktır.

C) Hem sorun zaten asla tek başına bir 'kadın sorunu' değildir. Kadın cinsinin köleliği üzerinden hükümranlığını var edip yaşatan ezen cins olarak erkeğin kendisi de bu kölelik sisteminin oluşturduğu denklemin içinde, zaten asla gerçek manada özgür olamayacağından; sorun bu bağlamda bir 'cins' olarak erkeğin de özgür ve onurlu bir yaşama kavuşması sorunudur. Yani aslında 'kadın sorunu' olarak addedilen sorun basbayasından bir 'erkek sorunu'dur da. Çünkü sorun aslında sakatlanıp köleleştirilen insanın yeniden özgürleştirilmesi sorunudur.

D) Ve hem de sorunun çözümünün ataerkil değer yargılarınca zihniyetsel olarak kötürümleştirilip köleleştirilmiş kadın ve erkeklerin (yani toplumun) bilinçlendirilerek, eğitilip dönüştürülmesiyle de belli ölçüler dahilinde mümkün olabileceği görülmesi gerekiyor.

Bu bağlamda olmak üzere; öncelikle toplumsal sorunlarının çözümünü kendisinin varlık koşulu sayan komünist ve diğer sol-sosyalist demokrasi güçlerinin başlıca toplumsal çelişmelerden biri olan (ki, birçok kesim maalesef ki sorunun bu özelliğini dahi görememekte) ve çözüm safhaları devrim öncesi ve devrim sonrası evreler arz eden “ezen-ezilen cins çelişmesi”nin çözümünü bir mücadele program ve örgütsel mekanizmalarıyla gündemlerine almaları (dün olduğu gibi bugünde) günün acil görev ve sorumluluklarından biridir.

Sorunun çözümünde şu çok belirleyici bir yöndür: Komünist partileri sorunun çözümünde nasıl ki ezilen cins olarak kadınların örgütlenerek mücadeleye kazanılması için özel/özerk örgütlü güç olarak kadın seksiyonunu kurup ona ideolojik önderlik yapmakla yükümlüyse; aynı şekilde bu çelişmenin 'ezen cins' tarafında olan,( kadın üzerindeki mülkiyeti hariç) ve esasen mülksüzleştirilmiş olan emekçi ve işçi erkeği de ataerkilizmin köleleştirilmiş bir diğer  “mağdur”u olarak örgütleyip bilinçlendirmek, eğitip dönüştürmek ve ataerkilizme karşı mücadelenin ikinci asli unsuru olarak yeni bir cephede mevzilendirmek zorundadır. Yani tıpkı özel/özerk örgütlü güç olarak kadın seksiyonu tarzı bir örgütlü güç!

Evet, çelişmenin iç dinamiksel realitesi buna imkân tanıdığı için, böylesi iki cepheli örgütsel güç, bir faraziye veya ham hayal değil; somut bir gerekliliktir. 

Erkeği, ataerkilizme karşı savaşın ön cephesinde, kadının örgütlü gücü ile omuz omuza “birleşik mücadele”nin diğer asli unsuru olarak konumlandırmak; bu mücadeleyi iki temel dayanağı üzerine oturtmak demektir.

'Çelişme' leri, mekanik ve basmakalıp bir yaklaşımla hepsini aynılaşırarak ele almamak gerektiyor. Kimi çelişmeler özgünlükler taşır; ''ezen-ezilen cins çelişmesi'' de bunlardan biridir.

Örneğin bu çelişme, “proletarya-burjuvazi çelişmesi”nin arz ettiği tarzda bir antagonist çelişme özelliğinde olmayıp; hem 'uzlaşır' çelişme kategorisinde bir çelişmedir ve hem de çelişmenin çözümü, iktidarın el değiştirmesi ve sonrada, çelişmeyi oluşturan tarafların köklü tavsiyesi şeklinde olmayacaktır. Bu çelişmenin çözümü; erkek egemen sistemin lağvedilip tasfiyesinin sağlanmasıyla, yani cinslerin özgürlüklerine ve ' tam hak eşitliği' ne kavuşmasıyla mümkün olacağından, taraflardan birini veya her iki tarafın tasfiye olması gerekmeyecektir.

Dolayısıyla da ''ezen-ezilen cins çelişmesi''nin bu özgün tabiatı gereği, ataerkilizme karşı mücadele (üretim araçları özel mülkiyetine devrimsel bir neşter atılması dışında), esasen ''ideolojik mücadele'' karakterlidir. 

Burjuva anlamda da olsa demokrasinin nispeten gelişken olduğu birçok toplumda ataerkilizmin son derece geriletilebilmiş olması gerçekliği bile, bize, bu çelişmenin çözümünün evreleri ve karakteri hakkında az-çok fikir verebilir. 

“Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin bu özgün karakteri bize ataerkilizmle mücadelenin nasıl olması gerektiğinin ''yol haritası''nı da çizmiş olur.

Ana hatlarıyla kısaca özetlemek gerekirse; ataerkilizme karşı üç safhadan oluşan bir “yol haritası”/mücadele stratejisine ihtiyaç vardır: Devrim öncesi, Devrim ve Devrim Sonrası. (Burada sadece Devrim öncesi safhası üzernde durulacaktır).

Devrim öncesi:

Çelişmenin varlık nedeni olan özel mülkiyetin sosyalist devrimle (evet, sosyalist devrimle! Çünkü demokratik devrim özel mülkiyetin sadece 'elit' kısmını tasfiye etme kudretine sahiptir.) tasfiye edilmesi ana hedefine bağlanmış, ana eksenini cinsler arası tam hak eşitliği ve cinslerin kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkının sağlanması mücadelesi ile, mümkün olabilecek her alanda erkek egemenliğini gerileterek, kadının konumunda iyileşmeler sağlayan reforumsal kazanımlarla mücadeleyi ilmek ilmek yükseltmek.

Evet bu pekâlâ mümkündür. Demokrasinin ve (özel bir vurguyla belirtmek gerekirse) laisizmin olmadığı veya çok geri olduğu, feodal değer yargılarının, din ve ataerkil sistemin çok güçlü olduğu toplumsal yapılarda günün acil görevleri arasındadır bu tarz bir mücadele program ve tarzı.

Kolaylıkla anlaşılacağı üzere, böylesi zorlu ve çok boyutlu görevin yerine getirilebilmesi için, mücadeleyi güçlü bir şekilde organize edebilecek örgütsel mekanizmalara ihtiyaç vardır.

Bu mücadelenin ana unsurlarından olan kadınların, bir şekilde ve belli oranlarda, örgütlü bir gücü varken; fakat ilginçtir (ve maalesef) diğer asli unsur olan erkeklerin (örgütlü güç anlamında) esamesi dahi okunamamakta.

Bunun nedenleri-niçinleri daha geniş olarak sorgulanmalıdır tabi ki, ancak kaba gözlem ile görünen odur ki; hem öncü kurmaylar nezdinde bu çelişmenin özü ve çözüm tarzı yeterince doğru kavranamamış olmasından ötürü (ki aslolan budur) ve hem de ( bununla bağlantılı olara) bu mücadeleyi 'kadın sorunu'na, 'kadın sorunu'nuda salt başına kadınların mücadelesine indirgeyen pek çok feminist akımın 'kadıncı' denilebilecek cinsiyetçi dışlayıcı sekter tutum ve yaklaşımlarının da bir sonucu olarak, ataerkilizme karşı bütünlüklü mücadelenin erkek cephesi ne yazık ki hala boş olup; acilen telafi edilmeyi beklemektedir.

Ataerkilizme karşı mücadelenin çok önemli bir diğer boyutu da; mücadelenin, çelişmenin öz gerçekliğine uygun olarak yürütülmesi sorunudur.

Bu somutta doğru tarzı tutturabilmek için galiba şu iki parametreyi baz almak gerekiyor:

    1- Bu sorun tam olarak nedir?

    2- Çözüm yolu nedir?

 1-Sorun tam olarak nedir?

Sorunun tam olarak ne olduğunun net karşılığını ''ezen-ezilen cins çelişmesi'' ortaya koyar. Özeti şudur: Kadını erkeğin hükümranlığı altında tutan, kadını en temel insani haklarından, yani özgürlüğünden mahrum bırakan, onu erkeğin ''özel mülkü'' ve yine “özel hizmetçi”si olarak tanımlayıp konumlandıran ataerkilizmdir.

Bu çelişmede savaşılması ve çözülmesi gereken ana unsur özete, bir 'sistem' olarak ataerkilizmdir.

Kadının köleleştirilmesi sürecinin (ya da bir başka ifadeyle erkeğin hükümranlığının) temelinde, bilindiği gibi; üretim araçlarının özel mülk olarak erkeğin elinde toplanması yatar. Bu süreçle birlikte kadının toplumsal statüsü ve erkek karşısındaki konumu tamamen değişmiştir. Kadın, toplumsal yaşamdaki söz ve karar sahibi olma hakkını yitimiş ve tamamen 'çekirdek aile' çemberine hapsedilmiş olarak hem erkeğin soyunun devam ettirilmesini sağlayan bir 'özel mülk' olarak evlilik bağıyla 'tapu'lanmış ve hemde erkeğin her türlü hizmetini yerine getirmekle görevlendirmiştir.

İşte tamda bu bağlamda sorun, bu sistem ve bu sistemin ortadan kaldırılması sorunudur! Yani sorun asla tekil olarak 'kadın'-'erkek' davası/sorunu değildir. Çünkü bu çelişmenin tarafları birbirlerinin varlık koşulu değil, birbirileri için vardır. Bilindiği üzere 'İnsan' soyu, üremesini bu iki cinsin birlikte varlığı üzerinden sağlar. Bu, doğasal bir koşuldur. Böyle olduğundan ötürü de bu çelişmenin çözümü, insan soyunun bu iki cinsi arasında tarihin bir kesitinde ortaya çıkmış olan ''hükümran''/''köle'' denklemini bozup, onları yeniden özgür birlikteliğinin imkanını kavuşturacaktır.

Özetle bu çelişmenin çözümünde erkek (ve tabi ki ataerkilizm tarafından beyinleri teslim alınmış kadın), yok edilmesi veya yenilgiye uğratılması gereken 'düşman' unsuru değil; 'özgür insan' lık adına kazanılması ve kurtarılması gereken bir unsur konumundadır.

Yani sorun bir bakıma '' insan '' olarak kadın ve erkeğin yeniden özgürleşmeleri ortak davasıdır da.

Sorunun özü esasen bu olduğundan; çözümü de haliyle, buna uygun bir özelliğe sahip olmak zorundadır. 

Burada işin püf noktası her hâldeki şudur: Sorun her ne kadarda üretim araçlarının özel mülkiyeti zemininde ortaya çıkmış ve varlık koşulu bununla tarihlenmiş ve keza bütünlüklü varlık nedenini yitirmesi de her ne kadar bu özel mülkiyet sisteminin hükümsüz kılınmasıyla mümkün olabilecekse de; olgusal bir realitedir ki, bu sorunun çözümü, kaba indirgemeci bir tarzla, özel mülkiyetin lağvedilmesiyle otomatikman çözümünü bulmuş olmayacaktır.

Çünkü bu sorun aynı zamanda çok güçlü bir ''üst yapı unsuru'' kimliği edinmiştir. Zaten bu yüzdendir alt zeminini yitirmesi ile hemencecik tarihe karışacak olmamasının temel nedeni.

Ama özel mülkiyetin şu veya bu oranda tasfiyesi ile birlikte erkek hükümranlığının nasıl dibinin oyularak boşluğa düştüğüne ve kadının haklarına kavuşması sürecinin nasıl güçlü bir zemin bulduğuna, kapitalist üretim tarzının milyonları mülksüzleştirmesi süreci ile birlikte tanık olmaktayız da.

Evet, bugün  ileri gelişmişlik düzeyi arz eden ve burjuva demokrasisinin görece daha ileri olduğu toplumlarda erkeğin hükümranlığının ve kadının köleliğinin o bilinen ilkel, kaba/gaddar-zorba hallerinin esamesinden dahi bahsedilemiyorsa;  ve buralarda sorun esasen erkeğin formalite bir 'aile reisi' olarak görünmesi düzeyine kadar geriletilebilmişse ve kadın, eşit haklar talebinde, adeta 'final çizgisi'ne çok yakın bir konum elde edebilmişse; demek ki sorun, kapitalist üretim ilişkilerinin, azınlık bir zümre dışında, çok güçlü bir şekilde darbeleyip, milyonlarcasını mülksüzleştirdiği ve dolayısıyla bununla da 'tek eşli aile'nin zeminini zaten dinamitleyip çürüttüğü toplumlarda, erkek egemenliğini, ''cinsler arasında tam hak eşitliği'' talebiyle yürütülecek reformsal mücadelelerle de geriletebilmek, hiçte imkansız olmayacaktır.

Tamda burada, yeri gelmişken, şunun net olarak ifade edilmesinde fayda var: Sorun özgülünde yaşanan tarihsel-toplumsal-iktisadi ve kültürel gelişim ve dönüşümlerin verili andaki realitesini hesaba katmadan, takılmış alt gözlüklerinin sınırladığı o daracık görüş menzili ile; ''kadınların kurtuluşu devrimle olacaktır'' şiarının dar anlamına endeksli bir 'strateji' ile bu sorunu ele almak; ve gün yerine getirilmesi gereken  görev ve sorumluluklarını bunun ardına sığınarak ötelemek, besbelliki kaba-materyalist-ekonomist ve de ''somut koşulların somut tahlili'' şiarının ise sadece lafını yapmak olur. 

2- Çözüm yolu nedir?

Her bir toplumsal realiteye uygun olacak şekilde bu soruya somut-isabetli cevap oluşturabilmenin ilk adımı her hâldeki, yukarıdaki paragrafta anlatılanlar olacaktır.

İkinci adımı ise; ataerkilizme ve onu var eden, koruyup kollayan (ki bunun en başında din ve dinci kurumların geldiğini, günümüzden örneklemek gerekirse, örneğin İran, Afganistan, Malezya, Hindistan ve keza Türkiye’de AKP sürecinden ve bilumum şeriatçı akımlardan, en vahşi uygulamalarla IŞID örneğinden, Trump örneğinden vs. vs. biliyoruz), yeniden-yeniden üreten tüm 'üst yapı' unsurlarına karşı toplumsal bir muhalefeti örgütleyip organize edecek bir mücadele gücü/merkezi oluşturmaktır. Yani bu mücadelenin fiiliyattaki öncü kurmayları olması gereken kadın ve erkeğin örgütlü gücünün oluşturulmasıdır.

Üçüncü adımı ise; “cinsler arası tam hak eşitliği ve cinslerin kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkı” temel şiarı zemininde, geniş toplumsal bir muhalefet gücünü örgütlemektir. Yani mücadeleyi bir avuç öncü kadının 'dar alanda kısa paslaşmalar' marjinal/kısır döngüsünden çıkartmaktır.

Dördüncü adımı ise; ataerkilizme karşı, oluşabilecek en geniş cepheyi örgütlemek ve hak/mevzi kazanma mücadelesini, somut özgülde öne çıkacak olan uygun fırsatlar (veya uygun fırsatlara dönüştürülebilecek elverişli gelişmeler) üzerinden kampanyalar şeklinde tek tek ele alıp kazanımlarla/yeni mevzilerle sonuçlandırmaktır.

Geniş katmanların ortak çatı altında bir araya gelerek yürüteceği bu tarz bir mücadele pratiği, toplumun zihniyetsel olarak eğitilip dönüştürülmesinin de en önemli ve etkili araçlarından biri olacaktır.

Ve bu başarıldığı oranda da ataerkilizme karşı mücadele daha büyük ve etkili bir toplumsal güce, örgütlü güce kavuşma şansı yakalayacaktır.

Beşinci adım ise; ataerkilizme, onun ideolojik ve kültürel dayanaklarına karşı, güçlü-etkili ve sürekli bir, karşı ideolojik mücadele tarzı benimsemek gerekir.

Kendi ailemiz ve yakın çevremizdeki çocuklarımızdan, yetişkinlerimizden başlamak koşuluyla, ilerici-demokrat, sol-sosyalist çeşitli kurum ve kuruluşların da kendi çekim alanlarındaki insanların, düşünsel olarak, eğitilip dönüştürülerek kazanılmasıdır.

Yani toplumsal bir eğitim seferberliği içinde olmanın ve bunu süreklileştirmenin (ki bu, devrim sonrası sürecin de temel mücadele yöntemlerinden biri olacaktır.) bu mücadelenin çok değerli köşe taşlarından olduğu artık görülmek zorundadır.

Düşünsel olarak kazanılan her bir erkek ve ataerkil değer yargılarının hükmü altındaki her bir kadın, ataerkil sistemin kale bentlerinden sökülüp alınmış birer tuğla işlevi görecektir. Yani işte böylesine önem arz eder sorunun boyutu. Bu yüzden kadın örgütleri (ve oluşturulacak erkek örgütler), ilişkilendikleri her bir kadının yakın çevresindeki ve ulaşabildiği tüm kadın ve erkekleri bu eğitim seferberliğinin birincil dereceden hedef kitlesi olarak belirleyip eğitme görev ve sorumluluğu edinmeleridir. 

Altıncı adım ise; kadına, çocuklara ve LGBTİ’lere yönelik her bir fiziki şiddet ve cinsel saldırı faaili (veya failleri) en geniş şekilde teşhir ve tecrit kampanyaları ile cezalandırılmayı ''doğrudan adalet'' inisiyatifi olarak kabul edip uygulamaktır. 

Ve bunu, kadınıyla erkeğiyle omuz omuza; ''ataerkilizme karşı birleşik cephe inisiyatifi'' olarak hayata geçirmektir.

Yedinci adım ise; öz savunmalarını yapabilmeleri için kadınları eğitip örgütlemek gerekir. Daha çocuk yaştan başlayarak kadınların öz savunmalarını yapabilmeleri için yakın döğüş savunma teknikleriyle eğitmek gerekiyor.

Elbette tecavüz uğramış her mağduru sahiplenmek önemlidir ve fakat çok önemli bir diğer husus da şudur: (polisi-askeri ile, bürokratı ve esnafıyla) her bir tecavüzcüyü, özel olarak hedef tahtasına koyup, teşhir etmek sureti ile cezalandırmakta, kadının bir öz savunma olarak yaşam bulabilmelidir.

Evet bütün bunlar verili anın mevcut koşullarında da yapılabilir ve ataerkilizmde gedikler açılarak geriletilebilir. Kadın, gasp edilerek yitirdiği haklarının önemlice bir kısmına böylece tekrardan kavuşabilir. Yeter ki sorun doğru tarzda ele alınabilsin ve gereği, gerektiği gibi yerine getirilebilsin.

8280

Halil Gündoğan

Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.

Halil Gündoğan

Yaşamınız İçinde Birgün de Olsa Halkın Yanında Yer Alın!

Bu başlık, sağ ve sol liberallere bir çağrıdır. Liberaller hiç bir zaman doğrunun yanında yer almadılar. Alır “gibi” yapıp, güçlünün yanında, egemenin yanında yer aldılar. Egemenlere karşıymışlar “gibi” yaptılar, izledikleri yol egemenleri, zalimleri güçlendiren yol oldu.

 “Demokrasi”den sıkca dem vurdular, “insan haklarından" söz ettiler, ama asla halkın haklı olduğunu, ne ağızlarına aldılar ne de kalemleri beyaz kağıtlara bunları yazabildi. Kendilerine yaşamları boyu siyasal niteliklerini veren; “yetmez ama evet” ile burjuva düzenin bekasından yana tavır aldılar. 

"İpler kimin elinde "2

Dünyadaki gelişmeleri dikkate aldığımızda  Asya kıtası ve Ortadoğu  proleter devrimlerine, ulusal kurtuluş hareketlerinin başarı elde etmesine,zaferle taçlanmasına, objektif şartların en uygun  olduğu alanlardır. Yanlızca objektif şartların değil ,aynı zamanda komünistlerin ve anti emperyalist , anti faşist hareketlerin örgütlü ve ciddi bir potansiyol güç oluşturduğuda bir gerçek.  Emperyalizmin karnının en yumuşak olduğu  bu alanlarda  yükselecek halk devrimlerinin  emperyalizme büyük darbeler vuracağı kesindir.

Sen susuyorsun çünkü...

Seni Cizre, Silopi, Nusaybin, Diyarbakır Sur, Şırnak ve Dargeçit halkıyla empati kurmaya çağırmayacağım. Çünkü sen ölmüşsün. Bu düzen sana makam ve rahat bir hayat vererek ruhunu esir almış, öldürmüş seni. Ölmüş bir ruh gömüldüğü mezarda dışarıdaki seslere sağırdır.

Sevgili okur, bu sözlerim sana değil, siyasetçileredir.

15. yılında başka bir 19 Aralıkta

“Amaçları, insanı, insandan başka birşey    haline getirmekti”. Primo Levi

Aralık sallanıyor.

Bütün ayları özel kılan katliamlarla dolu Türkiye tarihinde, çığlıklar-haykırışlar, direnişlerle dolu Aralık her gelişinde, daha dünmüş gibi sallanıyor….

Bir bireyin tarihini bile objektif olarak yazması zorken, Aralık’ı yazmak hep zorluyor bizi.

Partisizlik Özgürlüktür

Vışş... o süperman kostümü ne la..... sıfır sıfır yedi gözlükler....

Sen benım kım olduğumu bılıyor musun ?

Haa..bılıyom.  Bızım koylu husosun.

Avradın da dayak yiyip şehire kaçan huso .

Bireycilik, grupçuluk....

Kapitalizmin ortaya çıkardığı bir hastalık bu.

Kapitalizmin itişi, kalkışının acımazsızca ceyran edişi  içerisinde statümüzü, grubumuzu....  buluruz, buldururuz.

Sanki kendimizin, ailemizin, yaşadığımız grubun....   sorunlarını, hislerini .....  başka bireyler, gruplar  yaşamıyorcasına, bilemeyeceklercesine  davranır, yaşarız.

İsrailleşen Türk devleti ve Kürtler

Ulusal sorununu çözmeyen bir devletin burjuva “demokratlığı” söz konusu olamaz. Türk devletinin tarihinde, burjuva anlamda “demokrat”lığı oldukça sınırlı olmuştur. Sınırlı yıllar içinde   burjuva “demokrasisi”ni uygulaması, dış koşulların ve iç koşulların (işçi sınıfı ve emekçilerin) dayatması sonucu olmuş, ama, işçi ve emekçiler ve başta Kürtler olmak üzere diğer azınlık uluslar üzerindeki faşizm sopasını da hiç bir zaman elinden bırakmamıştır.

Mazlum Yoldaşın Ardından

Yetmişli yılların ortalarında Malatya’dan İzmir’e gelmişti Mazlum yoldaş. Simsiyah saçları, kararlı bakan ışıltılı gözlerindeki sevgi yüzüne de yansıyordu. Kısa sürede herkesin sevgisini kazanmış, mahallenin “Marangoz İbo”su olmuştu bile.

Taklit yeteneği çok iyiydi. Gırgır ve şamatayı sever öykündüğü yoldaşlarını bire bir taklit ederken dernektekileri gülmekten kırar geçirirdi.

Çalışkandı; tam bir görev adamıydı. “Teoriden anlamam, ben pratik adamıyım!” derdi. Kızdı mı hemen parlardı, ama çabuk da sönerdi.

Şimdi yürüme zamanıdır!

Şimdi savaşma zamanı, savaşı büyütüp her tarafa yayma zamanıdır. Özgürlük ateşini yakınlaştırma ve devrimcileşme zamanıdır. Şimdi büyük bir ısrar ve kararlılıkla zorlukların üstüne doğru yürüme, engelleri cesaretle aşma zamanıdır. Partimizin ideolojik-stratejik hattı, işçi sınıfının, halkımızın, bölge halklarının değişim ve devrim ihtiyacına yanıt olma zamanıdır. Dayanılması zor, yokluk ve yoksulluklarla dolu ezilenlerin çığlıklarına kulak verme zamanıdır. Ertelenmesi asla mümkün olmayan zorunlulukların ve kaçınılmazlıkların gerçekleştirilmesi zamanıdır.

“Hendek” e düşmek mi, hendek atlamak mı?-Dursun Ali Küçük

*Kendimi hendeğe düşmüş gibi hissediyorum….
Kürdistan şehirleri ve ilçelerinde yaşanan vahşet gözlermin önünde kayıp gidiyor.
İçim kan ağlıyor..
Sanırım savaş ortasındaki her insanda bunu yaşıyor.
Ya bu hendekten atlarsın ya bu deveyi güdersin.
Ya da deveye hendek atlamak gibi bir işe kalkışırsın.
Ama nasıl direnirsen diren siyaset ve halkını düşmanın eliyle de olsa hendeğe gömemezsin.
Vebali ağırdır.

*Sömürgeciğe ve işgalciye karşı direnmek farzsdır ve kayıtsız şartsız tartışma götürmez.

"İpler kimin elinde "

Bugün bir arkadaşımla sohbet ederken  Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan ve en önemliside Suriye'de neler oluyor üzerine konuşmaya başladık;  Ben siyasal tahlillerde bulunmaya çalışrken,, üçüncü dünya savaşının kapıda olduğunu,çanların  kimin için çalıyoru anlatırken , arkadaşım dediki:"Yoldaş bu söylediklerini Marks, Lenin, Stalin , Mao yoldaşlar o  zamanlar söylemişler... Sen bugüne has özgül tahlil yapsan vede biz bunun neresindeyiz,anlatsan daha gerçekçi olur". Ben önce bir duraksadım şaşırdım , "söyleyen dilim söylemez" oldu.

“Seçme ve Seçilme En Temel İnsan Hakkıdır, Haydi Mülteciler Seçime”; dediler ve!

Yarın 10 Aralık.

1948’den bu yana etkinlikler düzenlenen “Dünya İnsan Hakları Günü”.

“Mültecilerin seçme hakları var artık. Seçme ve seçilme en temel insan hakkıdır” diyerek harıl harıl çalışan kurumlardan bir kısmı; yarın da Suriye’ye yerleştirilen savunma silahlarına karşı protestolar gerçekleştirecekler!(Bu kurumların adını burada belirtmek, yaptıkları iyi şeylere göz kapamakla eş olacağı için; böyle geçelim).

Sayfalar