Devrimci Kamuoyunun Bilgisine!
"KARANLIĞIN TANRILARI" FERMAN BUYURMUŞ: HALİL GÜNDOĞAN'IN SURATINA TÜKÜRMEK ÖNÜMÜZDE DURAN DEVRİMCİ GÖREV VE SORUMLULUĞUMUZDUR.
Halil Gündoğan
İsviçre/ Basel 1 Mayıs etkinliğinde ve ardından 24 Mayısta Zürich'te yaşananlara dair kaleme aldığım "provokasyon 'siyaseti' üzerine" ve "bir kez daha provokasyon 'siyaseti' üzerine" başlıklı iki yazım üzerine, belli bir odaktan yönlendirildiği açık olan, "sosyal-medya korsanları"nca, itibar cellatlığı yapılarak hakkımda kara propaganda başlatıldı.
Yalanın-dolanın bini bin para misali, "Bari 1 Mayıs etkinliğine katılmış olsaydı da bunları yazsaydı." dahi diyebildiler. Bu, acze düşenlerin çaresizliğidir. Oysa yazdıklarımın doğru olup olmadığının sorgulanması açısından bizzat orada olup olmamamın belirleyici bir önemi yoktur. Yalan yazacaksam, orada bulunarak da bunu yapabilirim. Tıpkı orada olanların bazılarınca ileri sürülen; "kadın arkadaşımıza şiddet uygulandı" misalinde olduğu gibi.
Oysa oradaydım ve bir fiil gözlemlediğim, doğrudan tanığı olduğum şeylerin aktarılması ve yorumlanmasıydı yazdıklarım.
Keza, sergilemiş oldukları provokasyonun baş aktörlerini, kullandıkları isimlerin baş harflerini yazarak somutlamış olmamı da arsızca bir ölçüsüzlükle "ihbarcılık" olarak yaftaladılar...Komiklik ötesi bir komiklik. Sanki illegal bir etkinliğin katılımcılarını deşifre etmişim (oysa açın bakın illegal toplantı tutanaklarında katılımcılar bu tür kısaltma rumuzlar ile kayda geçirilir. O halde o tutanakların tümü ihbar belgeleridir bu anlayışa göre). Legal bir etkinlikte, oraya katılanların kimler olduğu zaten bir yığın basın ve istihbarat unsurlarınca ve keza bir fiil katılımcıların çekip paylaştıkları fotoğraf ve videolarca da "belge"lenmiş oluyorken; ben kimi nasıl deşifre ve "ihbar" etmiş olurum acaba?
Evet, elbette o yazımda bir "deşifre" etme durumu da söz konusudur: Ama bu, sorumsuzca bir şekilde 1 Mayıs etkinliğini provoke eden, orada objektif olarak provokatörlük yapanların deşifrasyonudur -ki bu da son derece haklı ve meşru bir tutumdur- Fakat görünen o ki bu, birilerinin fena halde gocunmasına sebep olmuş olmalı ki: "Yoldaşlarımıza ajan-provokatör dedi.", " Yoldaşlarımızı ihbar etti" şeklindeki kara propaganda ile gerçekleri karartma gayretine sokmuş: "EN İYİ SAVUNMA SALDIRIDIR"
Kaldı ki, okuduğunu anlama kapasitesine sahip hiçbir sağlıklı kafa, o yazdıklarımdan hareketle, böylesi bir sonuca varmaz. Çünkü o yazıda provokasyon siyasetini kimlerin nasıl ve ne amaçla yaptığı/yapmak istediğinin genel teorik bir izahatı yapıldıktan sonra, 1 Mayıs’ta yapılanların kısa bir değerlendirmesi veriliyor ve yapılanın aleni bir provokasyon olduğu dile getiriliyor:
“Ancak ne var ki A.A ‘nın bu devrimci sorumluluğu A.B tarafından yumrukla karşılanır. (...) orada toplanmış kitleye ve 1 Mayıs gününe karşı hiçbir devrimci sorumluluk taşınmadan, ortamı provake edecek olan o yumruğu atıverir. Hem de halk saflarından, devrim saflarından birine...”
Ve bu değerlendirmenin ardından da şu söyleniyor: “ A.B ve çevresindeki bir-iki belirgin simanın dünkü bu aleni provokasyonunu mensubu olduğu yapı illaki sorgulayacaktır. (...)”
Görüleceği gibi kullanılan ifadeler son derece açık ve net olarak A.B ve çevresindeki bir-iki kişinin 1 Mayıs‘ta sergilenen provokasyon fiilinin sorumluları oldukları ifade ediliyor. Keza bunu takiben de bu aleni provokasyonu yapanların bu fiilinin ne türden bir provokasyon türü olduğunun açıklığa kavuşturulmasının, mensubu olduğu yapının görev ve sorumluluğu olduğu hatırlatılıyor:
“Bu sorumluluklarını yerine getirmezlerse, bilinsin ki, bahsi edilen o kişiler, ben ve daha pek çok insan tarafından , en azından, ‘ güvenilmez unsurlar’ muamelesi göreceklerdir.”
Amacı bağcıyı dövmek değil de üzüm yemek olan hiçbir sağlıklı beyin bu yazılanlardan hareketle; “vay sen bizim yoldaşlarımıza devşirme veya sızdırılmış ajan/provokatörler diyorsun. Ajan da sensin, provokatör de sensin” vs., vs., türünden deli saçması hezeyanlarla gerçeklerin üstünü örtme gayretine soyunmaz!.. Ama maalesef yapılan budur işte. VE İŞTE TAMDA BUDUR ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIM PROVAKASYON ‘SİYASETİ’ İLE GÜNÜ VE ZEVAHİRİ KURTARMAYI BİR MÜCADELE METODU OLARAK SEÇMİŞ OLANLARIN YALIN GERÇEKLİKLERİ!
Sorumsuzca bir şekilde 1 Mayıs etkinliğini provoke eden arkadaşlarının bu fiilini sorgulayıp açıklığa kavuşturacaklarına; “ Son olarak Halil Gündoğan’ın yoldaşlarımızla ilgili ‘sızdırılan veya sonradan bir şekilde devşirilen, özel görevli karşı-devrim unsurlar’ olarak suçladığı ilgili iddialarını somutlamakla mükelleftir. Somutlayamadığı durumda, her koşulda adi bir iftiracı provokatör olarak anılacak, ‘suratına tükürmeye hakkımız kaçınılmaz devrimci bir görev ve sorumluluk olarak önümüzde’ hep olacaktır.” (Bkz ‘Haydar Ali’ rumuzlu kişinin sosyal-medya hesabından paylaşılan; “Provokasyondan beslenen politik bir kadavra olarak Halil Gündoğan’ın sayıklamaları.” başlıklı, kimin kaleminden çıktığı bizce giz olmayan yazı.) tutumu takınarak; provokasyon ‘siyaseti’ni bu kez de Halil Gündoğan üzerinden sürdürmenin gayreti içine girmişlerdir.
Ne demiştim o yazımda? “Keza biliyoruz ki birçok burjuva-küçük burjuva öze sahip siyasi oluşumun siyaset yapış tarzında ENTRİKALAR, ALAVERE DALAVERELER VE PROVAKASYONLAR BAŞAT YÖNTEMLER
OLARAK YER TUTAR. Bu türden oluşumlar için önemli olan tek şey; dar grupsal çıkarlarının andaki ihtiyaçlarıdır. STRATEJİK VE TAKTİK AÇMAZLARININ DAYATTIĞI ÇIKIŞSIZLIK VE GELECEĞİN İNŞASINI SAĞLAYACAK SİYASETİN ÜRETİLEMİYOR OLUŞUNUN SÜRÜKLEDİĞİ BİR ‘SİYASET YAPIŞ TARZI’YLA GÜNÜ VE ZEVAHİRİ KURTARMA ÖNCELİĞİ.”
Malum zat-ı muhteremin, mensubu olduğu yapının iradesini de bağlayan yukarıdaki beyanları, işte tamda burada tanımladığım türden bir “siyaset yapış tarzı” örneğidir: ÖNLERİNE KOYDUKLARI ‘DEVRİMCİ GÖREV VE SORUMLULUK’ , Halil Gündoğan’ın suratına tükürmekmiş. Denir ya, “sözün bittiği yer”. Evet, devrimci bir örgütün önüne devrimci görev ve sorumluluk olarak bunu koyuyor olması hem sözün bittiği yerdir, ve hem de tükenişe mahkûmiyettir. Umarım yapı tümden bu “şer” iradesine teslim olmaz da , çok geç olmadan bu rezil gidişe bir set çekmeyi başarır.
Zat-ı muhterem aklınca kurnazlık yapıyor. Yazıda geçen şu sözlerimi cımbızlayıp bağlamından kopartarak kamuoyunu sahtekarca manipüle etmeye çalışıyor:
“ Ve keza biliyoruz ki bir de özel/mesleki olarak provokatörler vardır. Bunlar, devrimci yapılar içine sızdırılan veya sonradan bir şekilde devşirilen karşı devrim unsurlarıdır. İşleri güçleri, buldukları her fırsatı veya özel olarak yarattıkları her fırsatı ( “tanrının bir lütfu” addedercesine bir maharetle) devrim ve devrimci yapıları zarara uğratma, demoralize etme, kitleler nezdinde itibar kaybına uğratma ve devrimci mücadeleyi daha geri pozisyonlara iteklemek için kullanmaktır.”
Bilinçli bir çarpıtıcılık yapılmadıkça rahatlıkla görülecektir ki; burada da somut olarak herhangi biri veya birileri addedilmeden, sadece ve sadece genelleme teorik bir soyutlama yapılmıştır. Dolayısıyla da devrimci görev ve sorumluluğunu devrimcilere saldırı olarak belirlemiş olan zihniyet, yukarıya aktardığım pasajda geçen “sızdırılan veya sonradan bir şekilde devşirilen, özel görevli karşı-devrim unsurları” şeklindeki bu sözlerimi alıntılayıp, 1 Mayısta provokasyon yaptığını söylediğim söz konusu kişileri böyle damgalayıp teşhir ettiğimin “YAZILI KANITI” olarak sunabilmektedir.
Sahi, sormak lazım; bu zat-ı muhterem mesela neden birinci genellemede yaptığım soyutlamayı değil de , bu ikinci soyutlamayı tercih etmiş? Çünkü çarpıtma ve provoke etmek için “elverişli malzeme” birinciden ziyade ikincide var da ondan. Provokasyon ‘siyaseti’nin bir süre de Halil Gündoğan üzerinden sürdürme arzusu, malum kişiyi böylesine “akıllı” tercihte bulunmaya koşullanmış olmalı.
Bu arzu öylesine alenidir ki; ADGB’nin yaptığı kamuoyu açıklamasına verdikleri “ Avrupa Demokratik Güç Birliği Açıklaması ve ‘Tarafgirliğin’ Sefaleti!..” başlıklı cevabi yazı da dahi Halil Gündoğan özel olarak hedeftir. Bir yığın ipe sapa gelmez zırvalamaların ardından, o cevabi yazıya şunları sokacak kadar gözü dönmüş bir “özel hesap” peşlerinde olduklarını ifşa etmiş oluyorlar. “Fırsatı ganimet yapma” marifetiyle, provokasyon ortamını oluşturmaya ve olgunlaştırmaya çalışıyorlar. Şöyle diyorlar örneğin:
“ (...) Zira Halil Gündoğan kimdir? Tutumu nedir? Bilgi kaynakları neresidir? Yazılarını yayınlayan sitenin ilişkisi kimdir? Bunların cevabı muhataplarınca riyakarca inkâr edilecek ama herkesin bildiği gerçeklerdir. Bu unsurun provokatör ve basit bir tetikçi olarak işlevlendiği açıktır. Hiçbir provokasyona ve tetikçiliğe de sessiz kalmayacağımız bilinmelidir.(...)”
“SESSİZ KALMAYACAĞIMIZ BİLİNMELİDİR” ile kastettiklerinin ne olduğunu bir fiil 24 Mayıs’ta Zürich’ te iki devrimciye karşı sergilemiş oldukları saldırganlıklarıyla ( pardon, “devrimci görev ve sorumluluklarıyla” olacaktı, değil mi?) ortaya koymuşlardır zaten. Ve burada çalınan minarenin kılıfı da aynı terzi elinden çıkmışçasına benzerdir: “ kadına yönelik şiddet meselesinde de durumu hafifletecek muhatap olan kişilere sessiz kalmayacağımız da beklenmemelidir.”
Burada yeri gelmişken, demagojik bir şekilde “ malzeme “ yaptıkları şu; “KADINA ŞİDDET” ve “KADININ BEYANI ESASTIR.” meselesine de kısaca değinmek gerekiyor.
Öncelikle çok net bir şekilde ifade ediyorum ki, Tayyipgilerin “baş örtülü bacımızın üzerine işediler” şeklindeki kara propaganda “BEYANI” ne kadar gerçek ve doğruyduysa; Basel 1 Mayısın da bahse konu kadına şiddet uygulandığı “BEYANI” da o kadar gerçek ve doğrudur. Düpedüz kara propaganda!
O kadının beyanının doğruluğunun en basit “kantarı” , sosyal medyada bizzat kendi ismiyle paylaşıp, sonrada kaldırdığı şu paylaşımıdır: “Bunları yazan Halil bari orada olsaydı da yazsaydı hadi neyse, orada bile değildi” ( mealen böylesi bir şeydi).
Orada olmadığımı nasıl ve ne şekilde belirlemiş acaba ? Oysa oradaydım ve yaşananların bir fiil canlı tanıklığını yaptım.
Tanıklığı sadece ben yapmadım, nitekim diğer devrimci yapılardan arkadaşların da beyanları bu kara propagandayı yalanlıyor. Ama ne dert, önemli olan, yalanın hükmü sürdüğü müddetçe ondan yararlanmaktır . O bariz yalanı, ortamı daha da galeyana getirmek için bilinçli olarak ortaya attı birileri ve daha sonrada kara propaganda malzemesi olarak kullanıldı.
“Kadına şiddet” dedikleri şeyin aslı astarı şundan ibaretti oysa ki: Şiddete maruz kaldığı iddia edilen kadın, yaşanan arbedeyi yatıştırmak için oraya giden Partizan/Özgür Gelecek mensubu erkek arkadaşın iki yakasına yapışıp çekiştirmeye başlayınca, erkek arkadaş da yakasını kurtarmak için iki eliyle kadının ellerini aşağı doğru itekleyip yakasını kurtarıyor.
Evet, tüm mesele bundan ibaretken; kalkıp ta “kadın arkadaşımıza şiddet uygulandı.” “hani kadının beyanı esastı?” diyerek bunu bu şekilde kara propaganda malzemesi yapmak; fikri pespayelikten ve art niyetten başka bir şey olmasa gerek.
“KADININ BEYANI ESASTIR” demek, kadının beyanının kayıtsız koşulsuz doğru olduğu ve sadece bu beyan ile iddianın kadın lehine karara bağlanacağı anlamına gelmez.
Bunun anlamı şudur özetle: Kadınların zorlu mücadelelerinin bir kazanımı olan “kadının beyanı esastır” prensibi sayesinde cinsel kimliğinden ötürü saldırı ve tacize uğradığını iddia eden kadının, başkacada herhangi bir belge/ kanıt ve tanık göstermesine gerek kalmaksızın, soruşturma açılmasına yeterli “koşul” olarak kabul edilmesidir.
Nitekim o kadın arkadaşın beyanı da esas alınmış ve soruşturma açılmıştır. Geçen süre içerisinde erkek arkadaşın dinlenmesini istediği bir kısım görgü tanıkları dinlenmiş ve bunlar da kadının söz konusu iddiasının doğru olmadığını beyan etmişlerdir. Anlaşıldığı kadarıyla soruşturma henüz sonuçlanmış değil.
Ancak prosedürün bu minvalde sürdürülüyor olması bile; provokasyon ‘siyaseti’ güdenler için bir başka “malzeme”dir. Soruşturmayı yürüten komisyonu hiçbir çekince duymadan kolayca “taraf girlik” le yaftalayıvermişlerdir...Sol-sekterizmin tipik özelliklerindendir: BENDEN TARAF DEĞİLSEN, KARŞI TARAFTANSIN!..
Ve hiçte şaşırtıcı olmayan bir tutum takınarak, soruşturmanın sonuçlanmasını dahi beklemeden (niye beklesinler ki, zaten “tarafgirli” olduğuna hükmettikleri o komisyonun alacağı karar baştan belli değil mi? Kadına şiddet gibi bir mevzuda bugüne kadar hiç mi hiç sessiz kalmamışlardır arkadaşlar. “ Parti düşmanı” grubun mensubu biri tarafından kadın yoldaşlarına uygulanan şiddete ise hiç mi hiç sessiz kalmazlar. DEVRİMCİ GÖREV VE SORUMLULUKLARI bunu emreder çünkü); “kadının beyanı esastır. Başka bir kanıta ve de soruşturmaya gerek yoktur” diyerekten; devrimci görev ve sorumluluklarını daha da fazla zamana yaymadan gidip 24 Mayısta bunun gereğini yerine getirmişlerdir... Kesinlikle halkımız ve devrimciler, bu arkadaşların devrimci görev ve sorumluluklar karşısındaki bu kararlılığına şapka çıkarmışlardır.
Demagoji ve çarpıtmada sınır yok, yeter ki o anı kotarmada işlerine yarasın; oysa şu çok net ki, “kadına şiddet” ile kastedilen şey, genelleme bir şiddet değildir; CİNSİYET temelli, ERKEK ŞİDDETİNİ (fiziki ve psikolojik) ifade eder bu kavram. Dolayısıyla da herhangi bir kadının maruz kaldığı her türlü şiddet, otomatik olarak, “kadına şiddet” kavramı payesi kazanmaz ve böyle sunulamaz da.
Örneğin sınıfsal/grupsal vs. gibi kesimlere mensup kadınlı-erkekli bir kavga veya çatışmada ( veya arbedede), kendisi de şiddet uygulayan ve aynı zamanda da rakip taraf erkeğinin şiddetine maruz kalan kadının görmüş olduğu bu tarz bir şiddeti “kadına şiddet” kavramı dahilinde değerlendirmek doğru olabilir mi?
Elbette ki olmaz! Dolayısıyla da varsayalım ki Basel’de yaratılan o arbede ortamında kadınlar da fiziki şiddete maruz kalmış olsun; kavga ortamı kadını erkeği gözetmez tabiatı gereği. Orada taraflar kendi safının aktif militanıdır; şiddet uyguladığı gibi, şiddete maruz kalabilecektir de.
Yani özetle; böylesi bir ortamda kadınların maruz kaldıkları dayak, darp, yaralama veya ölüm gibi fiziki şiddet türü şiddetler “kadına şiddet” kategorisine girmez (Burada ancak ki özel olarak uygulanan tecavüz vb. cinsiyetçi saldırılarılar bu kategoriye girer).
Peki bu arkadaşlar bunu bilemeyecek kadar bönler midir dersiniz? Elbette biliyorlardır, ancak hem yöntemleri olan provokasyon ‘siyaseti’ gereği bunu es geçmeyi tercih ediyorlardır ve hem de zihin dünyalarının derinliklerinde bulunan ve yeri geldikçe de kolayca tezahür eden kadına bakıştaki feodal ve ataerkil değer yargılarınca davranıyorlardır: Kadın, komünist-militan da olsa, o yine de erkek tarafından korunması gereken “zayıf” bir unsurdur. Ve ama daha da önemlisi o gruptaki kadın, o grup erkeklerinin onurudur, namusudur, kutsal mülkiyetidir; yabancıların ona yönelik şiddeti, o erkeklerin erkeklik gururlarını rencide etmek demektir. vs. vs. İşte bunca ölçüsüz hezeyanlarının temelinde bu iki esaslı olgu rol oynuyordur.
Sonuç olarak şöyle toparlayayım: Hani diyor ya malum zat-ı muhterem: “...Halil Gündoğan’ın yoldaşlarımızla ilgili ‘sızdırılan veya sonradan bir şekilde devşirilen, özel görevli karşı-devrim unsurları’ olarak suçladığı ilgili iddialarını somutlamakla mükelleftir...”
Böylesi bir ifadem de iddiam da yokken; yazdıklarım bunun en somut belgesiyken, buna rağmen kalkıp da adıma iddia uydurmak ve ardından da gerçekmiş gibi bunu kara propaganda malzemesi olarak kullanmak; yeni karanlık tertipler ve provokasyonlar amacı gütmekten başka hiçbir şeyle izah edilemez.
Zaten bunu gizlemiyorlar da. Diyorlar ya; “... devrimci bir görev ve sorumluluk olarak önümüzde hep olacaktır.” diye. “Kolay gelsin” mi desek acaba?
Kendileri mi bir fiil yaparlar yoksa oluşturdukları puslu havayı seven kurtlar mı “fırsatı ganimet sayıp” verilen pası alıp değerlendirir, artık orası belli olmaz ve aslında bunun pek de önemi yok...Ve ama elbette ki her halükârda bunun sorumluluğu, bu provokasyon ortamını yaratanlarda olacaktır. Tarihe not düşme adına bunu böylece kayda geçirmem yeterli olacaktır.
10 Haziran 2021
Halil Gündoğan
Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Partizan’ların Yolundan Gideceğiz – Umut Keçer
Partizan Amed enternasyonalist bir devrimci olarak Haseke’de IŞİD çetelerine karşı mücadelede ölümsüzleşti. Partizan’ın hikayesi aynı zamanda Bakur Devrimi ile Rojava Devrimi’nin ve Türkiye devriminin nasıl bir kader birliği içerisinde olduğunun hikayesidir. Partizan Amed şahsında, enternasyonalist bir devrimci olarak, Türkiye ve Kürdistan halklarının birleşik devrim mücadelesi somutlaşmış oldu. Onun mücadelesi ve kararlılığı, onun mücadelesinin takipçisi olanlara örnek olacaktır.
Barbara Anna Kistler...(Nubar OZANYAN)
Adına Kürtçe ve Zazaca türküler yakılan, mısralar dizilen, roman ve öykü yazılan İsviçreli bir enternasyonal devrimci kadındı, Barbara Anna Kistler.
Onu İsviçre’nin Alplerinden alıp Dersim dağlarına götüren tutku düzeyindeki sevda, devrimin kendi ülkesinden daha önce gelişeceği fikriydi. Onu kayak merkezleriyle ünlü İsviçre’den çekip alıp Pülümür’ün karlı dağlarına yürüten güç, proleter enternasyonalizm idealiydi. O, bir devrim serüvencisiydi. İnessa Armand’ı Fransa’dan Sovyet devrimine yürüten devrim serüveni gibi…
Şehitlerimizin Kararlılığını Kuşanmalıyız
“Korku mu? Korku ve korkusuzluğun bir çelişki oluşturduğuna inanıyorum. Mesele ideolojimize sarılmak ve içimizdeki cesareti dizginlerinden boşandırmaktadır. Bizi cesur yapan, bize cesaret veren ideolojimizdir. Görüşümce hiç kimse cesur doğmaz, halkı ve komünistleri cesur yapan toplumdur, sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi, proletarya, parti ve ideolojimizdir. En büyük korku ne olabilir ki? Ölüm mü? Bir materyalist olarak yaşamın bir gün sona ereceğini biliyorum. Bence en önemli olan şey iyimser olmaktır.
Levon Ekmekçiyan ve Zohrab Sarkisyan’ı Unutmadık, Unutmayacağız!
Ermeni Soykırımı büyük bir suçtur. Ancak belki de bundan daha da büyük olan bu suçun inkar edilmesidir. Ve hatta daha da ileri gidilerek “mukatele” (birbirini vurmak) oldu denilerek yaşananların çarpıtılmasıdır.
İşte bu gerçeklik nedeniyle Ermeni devrimciler, suskunluk ve inkar perdesini yırtmak için ayağa kalkmışlar ve Ermeni Soykırımı’nın bir gerçeklik olduğunu bütün dünyaya göstermek istemişlerdir. Soykırıma uğrayanların çocukları, soykırıma uğradıklarını kanıtlamak zorunda kalmışlardır.
TKP-ML TMLGB MK: TİKKO 1. Konferansı, Halk Savaşı’nı Yükseltme Çağrısıdır
Halk gençliğinin komünist örgütü olarak ordumuz TİKKO’nun gerçekleştirmiş olduğu 1. Askeri Konferansı gençliğin militan coşkunluğuyla selamlıyor, Halk Savaşı’nı yükseltmek için bütün sorumluluklarımızın üzerine korkusuzca gideceğimizin sözünü yineliyoruz.
TKP-ML TİKKO Genel Komutanlığı ile Röportaj;“Yol Göstericimiz, İlham Ve Güç Kaynağımız Partimiz Önderliğinde Yaşasın TİKKO Konferansımız!”
TKP-ML’nin 1. Kongre’de aldığı karar doğrultusunda “Halk Savaşı’nda derinleş, gerillada uzmanlaş” şiarıyla Konferans gerçekleştiren TİKKO’nun Genel Komutanlığı’ndan Ekin Vartinik ve Azad Axpanos kendilerine yöneltilen soruları yanıtladı.
– Konferansla ilgili sorulara geçmeden önce kısaca ülkedeki ve bölgedeki durumu nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz?
Dil kesmek, baş kesmek…(Nubar Ozanyan)
Diktatör Erdoğan Türkiye’de dil kesiyor, Rojava’da baş kestiriyor. Asmayıp zindana yollayamadıklarının ya dilini ya da başını kesiyor. Yine bir cami çıkışında Sezen Aksu’yu hedef göstererek “Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” diyerek sanatçı ve aydınları karşı kin ve nefret dolu cümlelerle tehdit edip halkı galeyana getirmek istedi. Kışkırtıcı, ötekileştirici, düşmanlaştırıcı dil kullanmakta oldukça usta olan bu diktatör, besbelli ki çaresizlik içindedir.
Devrim İçin Ölümsüzleşenlerimizi Anıyoruz! (Sentez)
İnsanlığın sömürüye dayalı sistemlere karşı mücadelesi de bu mücadelede sömürülenlerin canlarını feda etmeleri de neredeyse insanlığın bilinen tarihi kadar eskilere dayanıyor.
Çutak (Nubar Ozanyan)
Rakel Dink yaşam arkadaşına, çocuklarının babasına, Hrant’a “Çutak” diye seslenirdi. Rakel’in neden sevgili eşine Çutak dediğini ancak onları yakından tanıyanlar bilir ve anlar. Ermenilerin bir kısmı, çok sevdiklerine “Çutak” yani keman diye hitap eder. İnsanlar duygularını sözlere döker, sevgilerini notalara, melodilere işler.
Yanlış Bir Perspektif:“
Uluslararası Komünist Hareketin Birliği” Sorununu “Maoistlerin Birliği” Sorunu Olarak Tartışılması!...
22.01.2022
Halil GÜNDOĞAN
Uluslararası Komünist Hareket (UKH)'in birliği sorunu, 3.Eternasyonalin sonlandırılması sonrası sürecin “Güncel bir sorun”u olarak var ola geldi. Yani bugünün ya da yakın geçmiş dönemin bir sorunu da değil bu sorun.
Nazilerin en has adamı Türkeş’ti- 1-2-3
Türkeş'ten Evren'e, Çiller'den Erdoğan-Bahçeli ikilisine Türk faşist liderlerin ilişki ağının merkezinde bulunan Almanya; son yüzyılda Türk milliyetçiliğinin “arka bahçesi” haline geldi. Nazi ideolojisi ve “Turancılık” fikri ise birbirini hep besledi.
Comment form