Cumartesi Ekim 10, 2026

Çözülmemek için çözme mücadelesinde yeni evre

Cumhurbaşkanlığı (CB) seçimlerinin hemen öncesinde devlet Kürt meselesinde bugüne kadar en somut ve ciddi adım olan çerçeve yasasını çıkararak PKK ile yapılan görüşmeleri yasal dayanağa kavuşturdu. CB seçimlerinin hemen ardından ise Kürt meselesi bağlamındaki “çözüm süreci” yeniden gündemin ilk sırasına oturmuş durumda. 2012 sonunda Abdullah Öcalan ile BDP heyetinden Ahmet Türk ve A. Akat Ata’nın yaptığı görüşme ile startı verilen ve 2013 Newroz’un da Öcalan’ın açık çağrısıyla süreç fiilen başlatıldı. Belirlenen bir yol haritası olduğu ifade edildi. PKK bu bağlamda gerilla güçlerini TC’nin egemenlik sınırları dışına taşımayı pratikleştirdi. Ancak devlet her zaman yaptığını yaparak süreci oyalamayı ve ayak sürümeyi esasına aldı. Şimdi tam da bu gelişmede yeniden başa dönüldüğünü gösteriyor. Geçen yıl gerçekleşmeyen yol haritası, pratikleştirilmek üzere gündemi işgal ediyor.

Devletin “Makus” Talihi: Baştan Başlamak!

HDP heyetinin 15 Ağustos’ta A.Öcalan ile yaptığı görüşmeden getirdiği “30 yıllık savaş demokratik müzakereyle sonuçlanmak üzere” mesajının ardından “çözüm süreci”nden sorumlu bakan Beşir Atalay televizyon ve gazetelere seri halde sürecin çerçevesi ile ilgili demeçler vermeye başladı. Tam bir yıl önce basına sızdırılan ve tartışılan yol haritasını şimdi bizzat B. Atalay’ın ağzından doğrudan duyuyoruz. 1 Eylül’e kadar yapılacaklara dair genel hatların belirleneceği, 30 Eylül’e kadar tarafların bunu istişare ya da müzakere edeceği ve ondan sonra kamuoyuna açıklanarak pratikleştirileceği belirtiliyor.

B. Atalay 19 Ağustos’ta NTV’ye verdiği özel röportajda, “sürecin başından bu yana hiç bu kadar rahat bir dönem yaşamadığını” belirterek sürecin ana hatlarıyla oturduğunun ve olumlu gittiğinin altını özellikle çizerek oldukça “iyimser” bir hava oluşturmaya çalışıyor. A. Öcalan’la görüşmelerde yeni heyetlerin devreye gireceğini, görüşme sıklığının yoğunlaşacağını, Kamu Güvenliği Müsteşarlığı'nın esas rolü üstleneceğini, doğrudan Kandil ile de görüşmelerin artık başlayacağını, oldukça rahat ve kendine güvenli şekilde ifade ediyor. A. Öcalan’ın protokol belge oluşturma talebinin oluşturulacak bu yol haritasının kendisi olduğunu da ifade ediyor. Sürecin temel amacını ise önce silahlı güçlerin sınırın dışına çekilmesi sonra da bunların silahlarını bırakarak topluma, “demokratik” siyasete kazandırılması ve silahlı mücadelenin ortadan kaldırılması olarak konuyor.

A. Öcalan’ın ve B. Atalay’ın açıklamalarına bakılacak olursa sürecin gelişimine dair bir mutabakat oluşturulmuş gibi görünüyor. B. Atalay’ın genel yaklaşımı ve tavrında ise PKK ile yapılan görüşmelerin artık diyalog evresinden müzakere evresine geçtiğinin işaretleri var.

Devletin Yüzsüzlüğü: Artık PKK Adım Atmalı!

Bu açıklamalara bakılacak olursa süreç Kürt meselesinin toplumsal sorun ayağı olan ulusal hak ve özgürlükler tartışmasından ve buna dair yapılacaklardan evvel Kürt ulusal hareketinin bu hakların kazanılması mücadelesinde silahlı biçiminin nasıl devre dışı bırakılacağı üzerine odaklanmış durumda. Kuşkusuz bunun Kürt meselesinden bağımsız olmadığı ama esasen siyasi biçiminin ve mücadelesinin şekillendirilmesi üzerine oturduğunu tespit etmek gerekir. Kürt ulusal hareketine ülkede silahlı mücadeleyi bırakması karşılığında henüz sınırları ve çerçevesi belirlenmemiş belli bir “siyasal özgürlük” tanınması hakkı verilmesi denklemi kurulmuş durumda. Kürt ulusal hakları noktasında ulusal hareketin siyasi hedef ve amaçlarını gerçekleştirmesi için artık mücadelesini silahlı olmayan biçimlerde sürdürmesi koşulları yaratılmaya çalışılmaktadır. Sürecin ana karakterinin bu olduğu net şekilde belirginleşmiştir.

Kamu Güvenliği Müsteşarlığı'nın ana koordinasyon merkezi olarak belirlenmesi, A. Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesi, hapishanelerde bulunan tutsaklara dair düzenlemelerin yapılacak olması, gerillaların sınır dışında çekilmesi ve sonra siyasete kazandırılması tartışmaları vs. meselenin asayiş sorunu ve siyaset yapma hakkı eksenine oturtulduğunun net göstergeleridir.

Gelişen sürecin bu eksene oturması kaçınılmaz olarak meseleyi algılamada ve beklentiler noktasında bitmek tükenmez gerginliklerinde oluşmasına gebe bir durumu yaratacaktır. Ki B. Atalay bunun ilk işaretlerini sürecin genel çerçevesini anlatırken vermektedir. Geliştirecekleri bu yol haritasından sonra artık daha rahat olacaklarını mealen, “Bu adımdan sonra artık bizim yapacaklarımızdan çok, karşı tarafın üzerine daha fazla sorumluluk yüklenecek, artık esasta yapılması gerekenler onlara ait olacak” demektedir. (19 Ağustos, NTV Özel Röportaj) Devletin Kürt meselesine yaklaşımının en net tercümesi bu yaklaşımda gizlidir. Kürt ulusal hakları noktasında kırıntı düzeyinde dahi adımlar gerçekleşmemişken, görüşmelerde ortaya çıkan mutabakatlarda en ufak bir adım dahi atılmamışken, şimdiye kadar kendilerine dair beklentiyi karşıladıkları algısı ve anlayışı sorunun nasıl bir cenderenin içinde olduğunun da göstergesidir.

“Anlaşırken” Katletmek!

Kürtlerin ulusal, demokratik ve siyasal hakları taleplerinde silahlardan arındırılmış bir mücadelenin nasıl bir zorlu etaba gireceğinin de işaretleri fazlasıyla vardır. Devlet PKK ve A. Öcalan’la “demokratik siyaset” koşullarının oluşturulması ekseninde bir mutabakat oluştururken ve bunu kamuoyuna anlatırken bir yandan da Lice’de PKK şehitliğine dikilen Mahsum Korkmaz’ın heykeline karşı 3000 askerle gerçekleştirdiği operasyon gündeme oturdu. Tam da faşist TC’nin bıkmadığı bir yaklaşım, bu defa da hayata geçmiştir.

Bir yandan görüşmeleri olgunlaştırırken diğer yandan Kürt halkına ve onun değerlerine saldırmaktan, onlara sınırlarını göstermekten ve hangi sınırda duracaklarını şiddetle, baskıyla ifade etmekten geri durmamıştır. Bir yandan Kürtlerin haklarını, özgürlüklerini, değerlerini demokratik şekilde ifade etmesinin koşullarını oluşturduğunu propaganda ederken diğer yandan bir heykelin yıkılması için 3000 kişilik orduyla operasyon düzenlemekte ve halkın üstüne ateş açarak katliam girişiminde bulunmaktan geri durmamaktadır.

Mehdin Taşkın adlı yurtsever bu operasyonda katledilmiştir. Bu Kürtlerin ulusal sembol ve mücadele değerlerini yaşatma olanaklarının faşizm tarafından her durum ve koşulda baskı, şiddet ve katliamlarla engelleneceğinin açık mesajıdır. Ki B. Atalay; “çözüm süreci kanunsuzluklara müsamaha göstermek değildir. Bölgedeki valilere, emniyet müdürlerine, jandarma komutanlarına bunu anlattım. Lice’de de olması gereken olmuştur. Bir kişi ölmüştür. Yazık olmuştur” diyerek Kürt halkının demokratik temelde mücadelesine ve değerlerini yaşatmasına karşı nasıl konumlanacaklarını ifade etmiştir. Her yeni adım atılma arifesinde Kürt kanı dökmek devletin geleneği ve kültürü haline gelmiştir.

Kürt Barışına Zorunlu Yazılmak!

Bu sürecin oluşmasında iki temel neden vardır. Birincisi, iç sebep olarak Kürtlerin uzun süreli yaygın ve etkili mücadelesi. İkincisi ise, dış koşullar olarak Ortadoğu’da 100 yıllık egemen sistemin artık sürdürülemez olması ve bu bağlamda yeni toplumsal, sosyal ve siyasal denge oluşturma mücadelesidir. Özellikle TC’nin bölgesel ekonomik ve siyasi çıkarları onu Kürt meselesinde zorunlu olarak barış ve uzlaşma eksenine itelemiştir. Irak ve Suriye ekseninde yaşanan her gelişme, TC’yi “barış”ına daha fazla mahkum kılmaktadır. Zira gelişmeler Kürtlerin Ortadoğu’daki kilit konumunu pekiştirmekte sağlamlaştırmaktadır. PKK’nin bu gelişmeler karşısındaki konumu ve izlediği siyaset aynı zamanda onun gücünü de pekiştirmekte, Kürt ulusal önderliği noktasında TC’nin tüm oyun planlarını bozacak şekilde siyasetini yaygınlaştırmaktadır.

Bu bağlamda TC, egemenliğine ve bağlı olduğu emperyalist sistemin gücüne güvenerek kendi siyasi ve ideolojik kabuğunu düzenleyip PKK’yi sistemine uyumlu hale getirme hattını örgütlemeye çalışmaktadır. Bu şekilde “büyük Kürt barışını” bölgesel politikalarının ve çıkarlarının bir unsuru yapma hesabı içindedir. Ahmet Davutoğlu’nun iç çelişkileri ve sorunları dışarıda karşılayarak güvenliği ve istikrarı sağlayarak bölge devleti olma hesabına bu durum uyumludur. (Ki A. Davutoğlu’nun tüm başarısızlığına rağmen Başbakanlığının en önemli sebeplerinden biriside budur.) Kürt meselesi ve mezhep sorununu içerde etkisiz kılma ya da dışarıda yaşanış biçiminden daha geri düzeyde tutma siyaseti aynı zamanda etkin ve aktif dış politikayı uygulama zemini anlamına gelmektedir.

Kürt meselesinde açıklanan bu yeni evrenin gerçekten 30 yıllık silahlı mücadele evresinin bitişini sağlar mı zaman gösterecek, ancak Kürt meselesinde yeni bir siyasi sürecin önünü açacağı görülmektedir. Ancak PKK’nin tümüyle silahları bırakması Kürdistan’ın diğer parçaları ve bölgenin genel savaş iklimi düşünüldüğünde artık sadece görülecek bir rüya olabilir. Devletin meselenin gerçek çözümü bir yana Kürt ulusal hareketinin reformcu temelde çözüm yaklaşımına dahi güçlü dirençler göstereceği şimdiden bellidir. Bu durum Kürt meselesinin savaş ikliminden kurtulmasını da zorlaştıracaktır. Zira TC’nin Kürt meselesini çözme algısı Kürtlerin önüne çıkan tarihsel koşulların dişinin dolgusu olmayacak kadar zayıftır. Bu ana çelişkinin uzun süre sürdürülmesi ise mümkün değildir.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler şimdi tam da TC’yi Kürt meselesinde daha güçlü adımlar atmaya, -mecburen- zorlamaktadır. Bu şekilde aynı zamanda bir dış sorun olan Kürt meselesini şekillendirme ve daha da önemlisi bölge siyasetini şekillendirme hesabı yapmaktadır. Ancak onların devlet geleneği, Kürt meselesini çözülmüş bir iç sorun olmaktan kolay kurtaramayacaktır.

Kürt meselesi gerek derin toplumsal karakteri ile gerekse de siyasal niteliğiyle tarihsel ayrılma eğilimini ya da tam eşitlik (Özgürce Ayrılma Hakkı) talebini daha da güçlendirecektir. TC için bu süreci geciktirmek, uzatmak ya da Kürt ulusal hareketiyle ittifak kurarak bir süre sağlama almak esas eğilimdir. Faşist siyasal yapısı ise her şeyden daha önce bunun sağlıklı gelişmesine en büyük engeldir. TC’nin bu siyasal yapısı ve gelenekleri aynı zamanda onun ufkunu daraltan, yeteneklerini kısıtlayan ve uzun vadeli çıkarlarını görmesini engelleyen nesnel bir durumda yaratmaktadır. Kürt barışında yıllardır uyguladığı oyalama siyasetinin bugün pekte faydasına olmadığını, daha erken atılacak adımların bugün daha fazla işine yarayacağı bugünden bakılınca daha net görülmektedir. Sadece bu bile TC’nin yapısal sorununu ispatlamaya yetmektedir. Barış, uzlaşma ve demokratikleşmenin, TC’nin yapısal karakteriyle uyumlu olmaması sürecin inişli çıkışlı hatta devam edeceğinin işaretlerini vermektedir.

95307

Sınıf ve HDP

Hayat yaşadıklarımızı anlamlılaştırınca güzelleşir.

Kürtlerin, lazların, çerkezlerin.... yoksulların... ezilenlerin .... herkesin  partisiyiz.

Son zamanlarda hiç dikkat ettiniz mi sınıfın söylemleri de Hdp' nin söylemleri.

Şimdi diyeceksiniz ki bu ne hdp' nin ne sınıfın  ne de başka birinin söylemi.

Olması gerekenin söylemi.

Elbetteki bu doğru.

Örgütlenme veyahutta partileşme tartışmasını sürdüren / bitirmiş herkesin kullanması gereken söylemler bunlar.

Sorun bu söylemlerin kullanılması değil.

HDP’ye Barajı Ancak Erdoğan Aşırtabilir

Kişisel kanım, HDP’nin şu an yüzde onu aştığı yönündedir.

Kürtlerin oyları ve yüzde biri zor bulan, liberal, sosyalist, demokrat denebileceklerin oyları bunlara ek olarak çok cüzi miktarda CHP’lilerden gelecek stratejik oylar; AKP’lilerden gelebilecek Erdoğan’a ders verme oyları veya sandığa gitmemeler vs., hepsi bir arada HDP’nin yüzde onu aşmasını sağlamaktadır.

Tanrıların zulmü

Gerçek tanrılar yıkıldığında ruhani tanrılarda ölecektir. 

7 Haziran genel seçimleri nedeniyle saray sotarıları seçim meydanlarında “din” afyonuna daha fazla sarılmaya başladılar. Bir ellerinde din kitabı, bir ellerinde ise kanlı kılıç ile kitlelerin karşısına çıkıyorlar. Tanrının,  kullarının uymasını istediği eza ve cefa kurallarını ezilenlere veriyorlar, sefanın saltanatını ise kendisine alıyorlar. Buna karşı gelenleri ise tanrının zulüm kılıcıyla boyunlarının vurulacağını ilan ediyorlar. Tanrı kendileri, kullar ise işçi ve emekçiler oluyor.

Kıskaç arasındaki erdogan:Teslim Töre

Türkiye’ nin başkan diktatörü, İslam’ ın halifesi, bölgenin Osmanlısı, globalizmin İslam kapitalist patronu olma hevesi ile yola çıkmış, IŞİD ideolojisinin İslam içi başka bir versiyonu olan Erdoğan içinden zor çıkabileceği bir kıskacın arasına sıkışmış durumda. Arasına sıkışmış olduğu kıskacın kollarından birisi halk, diğeri global sermaye. Kıskacın halk kolunu : insan hakları, demokrasi, özgürlük, insani değer ve birikimler, halkların kardeşliği doğrultusunda ortak vatan, ortak dil, fakat her halkın kendine ait resmi dilleri, ortak bayrak ama her ulusun kendine özgü bayrağı vb.

Direnişin resmi yapılıyor…

Gezi direnişinden geriye kalanlar nedir diye sordu bir arkadaş, gezi henüz bitmedi ki geriye bir şey kalsın. Gezi direnişinin başlangıcından bugüne iki yıl geçti ve direnişin sonuçları, devam eden barikat ateşi ve kora dönüşmüş alevin sıcaklığı hala bir şekilde bizleri etkilemeye devam ediyor.

Ateş Olmak ve Ateşi Çalmak: İbrahim Kaypakkaya

“Bu dünyada insanlar mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir.

İlki ateşe yaklaşmış ve demiş ki: Ben aşkı biliyorum.

İkincisi ateşe yavaşça kanadıyla dokunmuş ve demiş ki:

Aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim...

Üçüncüsü kendini ateşin ortasına atarak, yanarak kül olmuş...

Gerçek aşkı işte sadece o kelebek bilir...”

İbrahim Kaypakkaya, bir ikonoklastır, yani bir ikon kırıcıdır. Kaypakkaya, katmanlı bir sistematik ve yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir.

Metal işçileri sınıfının gücüyle direniyorlar

14 Mayıs’da Bursa Renault fabrikasında başlayan metal işçilerinin direnişi, dalga dalga yayılarak TOFAŞ, MAKO, Çoşkunöz, Ototrim, TürkTraktör, Ford Otosan ve daha bir çok fabrikayı da sardı. İşçiler, faşist Türk Metal-İş sendikasının kendilerini daha fazla oylamasına isyan etti ve sendikayı devreden çıkararak, sınıf hareketi içinde küçük, ama tarihi bir adım atarak, burjuvazi karşısında bir sınıf oluşunun gereğini yerine getirdiler. 

Kaypakkaya’yı sevmek

Kim, ne zaman onun ismini ansa devletin en katı, en soğuk, en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor!

Kim ne zaman onun fotoğrafını assa, taşısa, devletin sorgularıyla, kelepçesiyle, zindanlarıyla tanışıyor!

Kim, ne zaman onu sevdiğini, izinde yürüdüğünü söylese vay haline!

Bu dünyada, bu ülkede sevilmesi suç olan kaç insan var?

O kitap da ser verilir ama sır verilmez…

Kızıl kaplı, kızıl sayfalı,

kızıl harfli bir kitaptır O…

O kitap dokuzyüzkırkdokuzda
Çorum’da dünyaya geldiği gün yazılmaya başlanmıştır…

Çapa Fikir kulübünde yazılmaya devam eder,
6.Filoya karşı yazılan bildiriden ötürü okuldan atılmak vardır o kitapta…

O kızıl kaplı kitap,
PDA’nın karşı devrimci çizgisiyle hesaplaşmaktır aynı zamanda…

O kitapta Vartinik köyü Mirik mezrasındaki kahramanlık yazılıdır…
Ali Haydar Yıldız yazılıdır mesela…

O kitabın adı İbrahim Kaypakkaya’dır, ”Halk Savaşı’dır”…

Ludwigshafen`de binler haykırdı: “Önderimiz İbrahim,İbrahim Kaypakkaya”

TKP/ML nin kurucu önderi  İbrahim Kaypakkaya, işkencede katledilişinin 42’inci yılında Almanya’nın Ludwigshafen kentinde binlerce insanın katıldığı gece ile anıldı. 

Kaypakkaya şahsında  tüm parti ve devrim şehitleri ayrıca dünya da sosyalizm mücadelesinde yaşamını yitiren ustalar ve önderler anısına yapılan saygı duruşuyla açılan anma gecesinde, ATİK e yönelik operasyonlarda avrupada tutuklanan 12 devrimci tutsağın derhal serbest bırakılmasına dair, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları haykırıldı.

Ellez Emmim’in Traktörü

Uzun zamandır yazmak istiyordum. Bir tülü sıra gelmedi. Sorun sınıflarla, üretim ilişkileri ve onun araçlarıyla ilgili ve bu gelişmeleri de direk yaşıyan bir köy olunca, insan doğduğu köye değinmeden edemiyor. 

Bizim köyün adı Tersihan. Diğer yüzlerce köy isimlerinin akibeti gibi bizim köyün ismi de sonradan değiştirilmiş ve milli bir isim olması için “Konaktepe” konmuş. Irkçılık salt renk ve dinsel olmuyor. insanların tarihsel köklerini yok etmek ve kendine yabancılaştırmak için de, kendinden olmayan isimlere karşı da baskı uygulamaktan geri durmadı, Türk egemen sınıfları.

Sayfalar