Salı Ekim 13, 2026

CIA’nın, Anti-Komünist “Özgür Düşünceli” Entellektüelleri-4

Mussolini Faşizminden Kemalist Faşizme Hediye:141-142

Türk devletinin komünistlere karşı yoğun baskı, tutuklama, yıldırma ve bunları sürekli hale getirmesi ve işçi sınıfının nicel ve niteliksel zayıflığı sonucu, 1930’lu yılların Türkiye’sinde komünistler bir avuç insandı denebilir. Türk devletini kitlesel olarak tehdit edecek güçte değildi. Buna rağmen, 1936 yılında anti-komünist yasalar olan 141-142. maddeler yürülüğe sokuldu. Çünkü SSCB’nin varlığı komünizm korkusunu Türk egemen sınıflara fazlasıyla veriyordu. Türk devleti için komünizm tehlikesi korkusu, SSCB’nin ve uluslararası alanda komünist hareketlerin güçlenmesine koşut olarak gelişiyordu. Bir taraftan maddi yardımlar (kredi) için SSCB’nin kapısı çalınırken, bir taraftan da komünizme karşı içte önlemler, ideolojik, siyasal, ve yasalarla sıkı bir şekilde alınıyordu.

İtalya’da ceza kanunları faşist Mussolinin iktidara geçmesinden sonra değiştirildi. “1989 Zanardelli Ceza Kanunu” olarak bilinen eski kanunlar “liberal” bulunduğu için, 1931 yılında faşist rejimi güçlendirecek şekilde kanunlara yeniden içerik verildi. Buna da “Rocco Kanunu” dendi. Faşist İtalyan’nın 270 ve 272. madelerini, Türk devleti bu kanun maddelerini olduğu gibi alarak Türk Ceza kanunun  141-142. maddeleri haline getirdi. Bu faşist ceza yasaları 1936’dan kaldırıldığı tarih olan 12 Nisan 1991 yılına kadar, yani tam olarak 55 yıl demokrat, aydın, işçi, devrimci ve komünistlerin üzerinde faşizmin kılıcı olarak hep salandırıldı.

141. maddenin içeriği şöyle:

“Her kim devlet topraklarında bir sosyal sınıfın diğer bir sosyal sınıf üzerinde cebren diktatörlüğünü kurmaya veya cebren bir sosyal sınıfı ortadan kaldırmaya veya her ne şekilde olursa olsun devletin ekonomik veya sosyal yerleşmiş düzenini cebren yıkmaya yönelmiş cemiyetleri kurar, teşvik eder, yönetir ve düzenlerse, beş seneden oniki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”[1]

...

“Yukarıdaki fıkralarda gösterilen haller haricinde memlekette milli hissiyatı sarsmağa veya zayıflatmağa matuf cemiyetler tesis eden, teşkil eden, tanzim eden veya sevku idare eden kimse bir senden üç seneye kadar ağır hapis cazasile cezalandırılır.”[2]

1938 yılında yapılan bir değişiklikle “şiddet” kelimesi çıkartılarak, hükümlerin kapsamına giren eylemler (fiiller) şiddet olamasa da cezalandırılır şekline dönüştürüldü.  Yani, komünist propaganda ya da hükümeti eleştirmek suç kapsamaları içine alındı. Oysa, 1924 yılından beri komünist propaganda, hükümeti ve hükümetin başını eleştirenler ağır hapis cezalarına çarptırılıyordu. Takrir-i Sukün Kanunu vepeşinden getirilen 141-142 ile bu konudaki eylemler, faaliyetler bütünüyle yasaklandı.

Kısacası, düşünce özgürlüğü, örgütlenme, dernek ve cemiyet kurma,  toplantı ve gösteri hakkı, hükümeti eleştirme ya da devletin herhangi bir kurumunu ya da görevlisini eleştirmek “milli hissiyatı sarsma” eylemi içine  girdiği için en az 1 ile 3 yıl arası ceza ile karşı karşıya kalınıyordu. Bu da yetmiyordu, bir o kadar sürede sürgün cezası vardı.

Kemalist dönemde (1925-1945) işçilerin, köylülerin ve diğer emekçilerin hiç bir demokratik hakkı yoktu. Sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ya da vb. gibi işçi hakları bütünüyle yasaktı. İşte bazılarının “ilerici” ve hatta “sol-küçük burjuva” kemalist dönemi, böylesine “ileri bir demokrasi”yi temsil ediyordu. Ve bu dönem, tek partili (CHP) dönemiydi. Bu dönemde hiç bir zaman –göstermelik bir iki parti açılıp kapatıldı- burjuva  muhalefet de dahil, diğer muhalif hiç bir harekete, örgüte ve siyasi oluşumlara izin verilmedi.

Yasalar, sistemin ve sisteme sahip olan sınıfın niteliğini yansıtır ve onların sınıfsal çıkarlarını korur. Bu nedenle, yasalar bir tarafta, yönetim biçimi bir tarfta olamaz. İkisi bütünlük içindedir. Ve uygulanan yasalar, uygulandığı dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarından da ayrı değildir.

Buraya, ömrü, 141-142. maddelerden yargılananları savunmakla geçen ünlü hukukçu Çetin Özek’ten uzun bir alıntı alalım:

“...Faşizmin kişi ve kişi özgürlükleri konusundaki anlayışı da, kanunun düzenleyişi ile denk düşmektedir. Kişinin devlet dışında bir değer ve varlığı yoktur. Devlet iradesi, otoriteyi, kuvveti, hukuki şahsiyeti temsil ederken, tek tek kişilerin haklarına uymak zorunda değildir. Kişilerin dışında bir varlık olan “milleti” temsil eden dahi devlettir. Hukuku yaratan da devlettir. Bu bakımdan kişilerin davranış sınırlarını devlet özgürce çizebilir. Kişi, sadece “credere, obbedire e combattere” - inanmak, itaat etmek ve savaşmak - görevleriyle karşı karşıyadır. Bu nedenle de, kişinin sübjektif bir hakkı, devletten talep olanakları bulunamaz. Öyleyse, kişinin özgürlüğü ancak devletin kişi için saptadığı alan içinde ve objektif hukuk kurallarının tanıdığı olanaklarla ölçülüdür. Durum böyle olunca, devlet kişiye kendi temel ideolojilerine uygun olmayan biçimlerde düşünmek olanaklarını ve özgürlüğünü tanımayabilir. Kişi devlet içinde ve devletin egemenliğinin, otoritesinin bir süjesi olarak, devletin istediği gibi düşünmek, davranmak zorundadır. Faşizmin özgürlük, kişi ve devlet konusundaki görüşleri bu şekilde birbirine uygun ve birbirini tamamlar yolda biçimlenince, ceza kanununun devletin temel olarak kabul ettiği görüşlere aykırı görüşleri, salt düşünceleri, eylemi beklemeksizin, cezalandırmasına şaşmamak gerekir. Faşizm düşüncelere dahi zincir vurmayı, faşist devletin savunulması yönünden gerekli ve haklı bulurken, gerçekte kendi sınıf düzenini ve ona uygun politik yapıyı tutucu davranışı gerçekleştirmektedir. Bu açıdan, düşünceyi cezalandıran normlar, tüm anlamıyla faşist bir düşünce sisteminin ürünüdür. 141-142. maddeler de bu ürünlerden biridir.“[3]

1936 yılında kabul edilmesinden sonra, bu maddeler sık sık değiştirildi. 1951 yılına kadar yapılan değişikliklerde “komünizm”, “komünistlik” kelimesi maddelerin içinde –SSCB’den yardım alabilmek için-yoktu. Ama, komünistler hep bu maddeden yargılanıyordu. Mahkemeler “komünistliği suç” sayarak ceza veriyordu. “Bir cemiyetin diğer cemiyet üzerinde şiddet” ve “vatana ihanet” maddeleri komünistlere de uygulanıyordu. Buna rağmen “komünist beyanamesi dağıtmak” ya da “komünist propaganda yapmak”, “komünist teşkilatlanma içinde yer almak” gibi “suçlar” üretilmiş ve komünist propaganda ve örgütlenme sert bir şekilde cezalandırılmıştır.

TC’nin “anti-komünist” tarihi incelendiğinde, 1922’den itibaren “komünist propaganda” ve “komünist teşkilat içinde yer almak”tan onlaraca insana hapis cezası verilmiştir.

Örneğin, 1932 yılında, bir mahkeme kararı şöyle;

“1931 tarihli Komünist Beyannamesini hazırlama, basma ve memleket dahilinde suretlerini dağıtanlara yardım etmek suçundan Üçüncü Kolordu Askeri mahkemesince ACK’nun 94. Maddesi ile hapisine ve ordudan ihracına karar verilmiştir.”[4]

1934 yılında da bir başka üstteğmen aynı nedenlerle yargılanmış ve ceza almıştır.

 Ancak, 2. Emperyalist paylaşım savaşından sonra, ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin SSCB’ne karşı açtıkları ideolojik, siyasi ve yıpratma savaşından sonra, 1951 yılında Menderes Hükümeti’nin iş başına gelmesinden sonra, maddeler daha net olarak komünizm karşıtlığı kondu.

2. emperyalist savaşın arkasından, ABD ile Türkiye arasında kurulan sıkı ilişki sonrası, anti-kommünist söyelemler ve yazılarda arttı.

Özellikle gerici basın, kitleleri dünyada tek bir “ Rus moskofu” kalana kadar savaşmaya çağırıyordu.

Dönemin burjuva yazar ve gazetecilerinden, Hüseyin Cahit Yalçın, Peyami Safa ve diğerleri, SSCB’nin Hitler faşizmi karşısında zaferini sindirememişlerdi. Hepisi de Hitler Almanya’sının SSCB’ni yenmesini beklerken tersi olmuştu. Hitler Almanya’sı sosyalizm karşısında ağır bir yenilgiye uğratılmıştı.

Peyami Safa:

“Komünizm marksist çizgiden çıkarak Stalinst ve yayılmacı bir hal almıştır. Türkiye, Sovyetler Birliği’nin peyk devletleri arasına sokulmaya çalışılmıştır.”[5]

Örneğin, ırkçı yazarlarından Süleyman Nazif;

“Dünya’da bir Rusya ve bir Rus kaldıkça bu hakkına ve bu vazifene hürmet et: Hakkın öldürmek, vazifen, gerekirse ölmektir. Türkoğlu!” diye çağrı yapıyordu. [6]

 

Irkçı ve anti-komünist çağrıların peşinden “Moskova gazetesi” olarak ilan edilen Zekeriye ve Sabiha Sertel’lerin gazetesi Tan gazetesinin basıldığı binası yakılıp yağmalanmıştı. Bu yağmalamayı ve yakmayı kınayan akademisyenlerden Behice Boran, Niyazi Berkes ve diğerleri hakkında da hemen soruşturma başaltılmıştı.

İlerici ve demokrat nitelikli gazetelerde “hak”, “hukuk”, “işçi hakları”, “demokrasi” vb. gibi istemleri dile getiren gazate ve yazarlar “komünist paropaganda” yapmaktan yargılanıyordu.

Gerici ve ırkçı Türk “aydınları” anti-komünist çığlıklar atarken, Türk devleti de elbette boş durmuyordu. 2. Emperyalist savaş sonrası “çok partili demokrasiye geçiyoruz” sahtekarlığı fazla uzun sürmeden, kurulan ilerici partileri “komünist propaganda yaptıkları” gerekçesiyle kapatmakta fazla gecikmediler. Bu dönemde kurulan, Çiftçi Köylü Partisi, Türkiye Sosyal Demokrat Partisi, Demokrat İşçi Partisi, Türkiye Sosyalist Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Şefik Hüsnü’nün başkanlığında kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi, Hikmet Kıvılcımlı önderliğinde kurulan Vatan Partisi “komünist kişilerce” yönetildiği gerekçeleriyle kapatılmıştır.[7]

1946 yılı içinde, bir çok sosyalist ve ilerici partilerin yanı sıra bir çok işçi sendikası da kurulmuştu. İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, ve Adana’da; şehirlerin ismiyle; “İşçi Sendikaları Birliği” adında sendika birlikleri kurulmuştur. Ancak hepisi de 14 aralık 1946 yılında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatılmıştır. Kapatılan, parti, dernek, sendika ve gazete sahipleri ve yazarları da dahil 44 kişi tutuklanmıştır. Tutuklananların arasında, Şefik Hüsnü, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Yusuf Ahıskalı gibi dönemin sosylist siyasetçi ve yazarları da vardır.

Sosyalist ve sosyal demokrat nitelikli kapatılan partilerin yanı sıra, kurulan ya da kurulmaya çalışılan bir çok burjuva nitelikli partilerin kurulmasınada ya izin verilmemeiş ya da kapatılmıştır. Burjuvazi, burjuva anlamda da olsa “çoğulculuk” istemiyordu. Çünkü, “çoğulcu” olunca, işçilerde şu veya bu şekilde siyaset sahnesine temsilcilerini çıkarıyordu.

O dönemin iktidar partisi CHP ise, sıkıyönetim komutanlığın aldığı kararı; “ ... kapatlılan partiler, sendikalar ve gazeteler koşullara uyma garantisi verseler de komünizmin temsilcisi durumuna gelmişlerdir...” içerikli, destekleyen ve haklı bulan bir bildiri yayınlamıştır. Yani, kanunlara uymaları önemli değil, onlar “komünist” olduğu için kapatılmayı hak etti diyorlar.

Böylece, ABD güdümlü “çok partili demokrasi” daha doğmadan, “komünizm gelir” korkusuyla sonlandırılmıştır. McChartycilik, ABD’de başlamadan önce Türkiye’de başlatılmıştı.

Örneğin, CHP Konya milletvekili Fikret Silay; 1948 yılında,

“Hak ve adalet mefhumlarına sığınarak gizli gizli komünistlik propagandası yaptıkları sezilen yazarlar mevcutur” diyerek, dönemin başbakanı Hasan Saka’dan “önlem alınmasını” istiyordu.[8]

Türk burjuvazisi ve onun siyasi temsilcileri, burjuva demokrasisinin normları içinde olan bazı demokratik hak ve özgürlüklere, “komünizm gelir” histerisiyle hep karşı çıkmışlardır.

CIA’nın “Uzun Tasma Politikası” Türkiye’de bütün hızıyla devam etmiştir.

Komünizmle mücadele ceza kanunu maddeleri olan 141-142’nin içinde, 1951 öncesi, “sınıflar” yokken, bu tarihte yeni bir düzenleme ile “sınıflar” olduğu kabul edildi, ama bu da doğal, olması gereken bir olguymuş gibi topluma sunuldu. Kemalist dönemde, “sınıfsız imtiyasız” bir  “Türk toplumu” varken, 1951’den sonra bunun yerini “sınıflı bir Türk toplumu” aldı. Böylece, Türk burjuvazisi ilk defa sınıflı toplumun varlığını kabul ettiği gibi, burjuva sınıfının eğemenliğini de artık korkmadan dile getiriyordu. Çünkü, uluslararası alanda SSCB’ne karşı emperyalist burjuvazi anti-komünist ideolojik savaşını yükseltmişti.

Burada bir kere daha belirtelim, bütün faşist ideoloji sınıfların varlığını bilinçli olarak kabul etmez. “imtiyazsız, sınıfsız millet” ya da “sınıfsız toplum” olarak öne çıkarır ki, işçi ve emekçilerin sınıf mücadeleleri engellenebilsin. Mussolini ve Hitler faşizminde de “sınıf” kavramı yoktu. Ve bunu ileri sürenler cezalandırılırdı. Aynı şekilde, Kemalizm döneminde “sınıf” kavramı yoktu ve yasaktı.

1951 yılında 141-142. Maddelerde yapılan değişikliklerin en önemlisi de ölüm cezasının getirilmesiydi.

Madde 141:

“Sosyasyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerindeki tahkkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya....” diye devam eden madenin sonunda

“Bu kabil cemiyetlerinm bir kaçını veya hepsini sevk ve idare edenler hakkında ölüm cezası hükümolunur.”[9]

Cezanın bu denli ağırlaştırılması, ABD’nin SSCB’ne karşı açtığı savaşın bir sonucuydu. Menderes hükümeti, CIA’nın 1940’ların sonunda başlattığı anti-kommünist savaşa katkı olarak 141-142’nin daha da ağırlaştırılması ve ünlü 1951 TKP yargılamasıdır. Bu, CİA’nın “Uzun tasma Politikası”nın ilk meyveleriydi. Ne var ki, aynı Menderes 1957 yılından sonra, içerdeki kaostan kurtulmak ve bütünüyle ABD’ye bağlı kalmaktan kurtulmak için SSCB’nin kapısını çalmakta fazla gecikmedi. 1960 Temmuz’unda SSCB’ni ziyaret edemeden ABD’nin de açıktan desteklediği 27 Mayıs Askeri darbesi geldi.

 1961 Anayasa’sında da 141-142. Maddeleri olduğu gibi yer aldı. 1951 yılında eklenen “ölüm cezası” aynen korundu. 1961 anayasası kısmi demokratik haklar getirmesine karşın, komünizmle mücadele olduğu gibi korundu ve hatta anti-komünist mücadele daha da sertleştirildi denebilir. Bütün askeri darbe dönemlerinde de bütün demokratik kişi, kurum, örgüt, sendika ve partilere karşı uygulandı. Bu örgütlenemler kapatıldığı gibi yöneticilerine de 141-142’den hapisceza verildi.

Rus sosyal emperyalizmin dağılması ve SSCB kimliğini terketmesinin ardından, TC devletinin ceza kanunu içindeki 141-142. maddeleri kaldırıldı. Ama yerine, onu karşılayan başka maddeler getirildi. “terörle mücadele yasası” bunlardan sadece biri. Komünist olmak, komünist propaganda yapmak, komünist partisi kurmak ve üyesi olmak  “suç” değil, ancak, demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etmek, işçi haklarını savunmak, Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmak, Kürtler üzerindeki her türlü ayrımcılığa karşı çıkmak ve gerçek anlamda komünist olmak “terörist faaliyetler” içine sokularak cezalandırılmaya devam ediliyor.

1950’lerden itibaren kurulmaya başlanan “Komünizmle Mücadele Dernekleri” (KMD), devletin aktif desteği ile yürütüldü. O dönemde 1961 askeri cuntasının şefi Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, KMD’nin “onursal başkanlığını” da üstlenmişti. Anti-komünizm propagandaları ve komünizme karşı savaş ABD’nin isteği ve desteğiyle daha da hızlanmış, örgütlü hale getirilerek doğrudan devlet tarafından yürütülmüştür.

Bunların dışında CIA’nın Münih’te 1950 yılında kurduğu anti-komünist “SSCB Araştırmalar Enstitüsü”nün bir benzeri, “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü -TKAE-” adıyla 1961 yılında kuruldu.[10] TKAE, temel görevi Turancılık ve ırkçılıktı. Özellikle’de SSCB toprakları içinde olan Türki cumhuriyetler’de anti-komünist faaliyetleri örgütlemekti. TKAE’nin kurucusu Ahmet Temir ise, 1936-1943 yılları arsında Nazi işbirlikçisi olarak Almanya’da yaşadı. Temir’in görevi; Nazilerin Ostministerium (Doğu Bakanlığı)’na bağlı olarak, Kızıl Ordu’da savaşıp Nazilere esir düşen Türki kökenli askerleri örgütleyip, Nazilerin safında Kızıl Orduya karşı savaştırmaktı. Türk faşist ve ırkçılarının “Türk milliyetçiliği”,  her zaman, kendilerinden üstün gördükleri faşist ve emperyalist ülkelerin hizmetinde olmayı anlamışlardır. Dünde bu böyleydi, günümüzde de böyledir. Sınıfsal ve ideolojik olarak başka türlü de olamaz. Çünkü, faşizm, ırkçılık ve milliyetçilik burjuvazinin, işçi sınıfı ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerini yok etmeye karşı en üst düzeyde geliştirdiği anti-komünizmle birleştirdiği karşı-devrimci saldırganlıktır. 30.07.2021


[1] Halit Çelenk, Hukusuz Demokrasi

[2] Resmi Gazete, 1936: 6713, aktaran, Dr. Cangül Örnek, SBF Dergisi, Cilt 69, No.1, 2014, sf. 118, ayrıca bkz. Uğur Alaca Kaptan, demokratik Anaysa ve Ceza Kanunu’nun 14 ve 142’inci Maddeleri. Pdf.

[3] Çetin Özek, 141-142, Sa: 80-82, aktaran: Halit Çelenk age, sf.232-233, pdf.

[4] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden aktaran; Dr. Ahmet Çelik, “Atatürk Döneminde Türkiye’de Komünist Propagandaya Karşı Alınan Önlemler” Bkz. History Studies International Journal Of History. December 2018

[5] Ahmet Çelik, “Soğuk Savaşın başlarında Türkiye’de Anti-Komünizm Etkisinde Din ve Milliyetçilik”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cilt: 30, sy. 1, Ocak 2020

[6] Ahmet Çelik, agM

[7] Süzan Ünal; “Türkiye’de 1923-1960 Yılları Arasında Kapatılan Siyasi Partiler” www.dergipark.org.tr.pdf.

[8] Ahmet Çelik, age M.

[9] Resmi Gazete ile ilanı: 11.XII. 1951 – Sayı 7979, kabul tarihi 3.XII.1951. pdf.

[10] İlker Aytürk, The Flagship Insitution of Cold War Turcology/European Journal of Turkish Studies-Social Sciences on Contemporary Turkey/24/2017

 

8605

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Partizan’ın seçim tavrı ve Kaypakkaya’nın şapkasının altına gizlenenler üzerine

24 Haziran seçimlerine giderken yaşanan durum çok açık. Türk hakim sınıfları kendi klik dalaşlarını seçimler aracılığıyla belli bir dengeye ulaştırıp, en az bir beş yıl daha proletaryaya ve halka yönelik saldırganlıkta istikrar yakalamak istemektedir. Türk Kürt uluslarından çeşitli milliyet ve mezheplerden Türkiye proletaryası ve halka, bir yandan kendisine yönelen faşist saldırganlığa karşı durmakta, diğer yandan ise çeşitli biçim ve içeriklerde sınıf mücadelesini sürdürmektedir.

Turgut Kaya’dan 24 Haziran değerlendirmesi “Kitlelere doğru politika götürmek kıskançlıkla korunması gereken bir ilkedir”

Yunanistan’da Koridallos Hapishanesi’nde tutsak bulunan Türkiyeli devrimci Turgut Kaya, tutsak bulunduğu Koridallos Hapishanesi’den 24 Haziran baskın seçimlerine ilişkin bir açıklama gönderdi.

24 Haziran Seçimleri, Komünistlerin Tutumu

Ülkemizde sınıfların hareketi-tarihsel hareketi- niteliğine ve dünyayla bağlaşıklığına bağlıdır. Duşünce zihinsel aktivitite bu gerçek hayatın yansımaları ile doludur. Cumhuriyet kuruluşunu Komprador sınıfların eğemenliğinde, azınlık ulus ve inançların taleplerini yok sayarak, görünür olduğu yerlerde onu ezerek eğemenliğini inşa etti. Komprador sınıfların ve ona yedeklenmiş sömürücü alt sınıfların ortaklığı sadece bir bağlaşıklık ilişkisi değil ortak bir kültür durumuna geldi. Komprador sınıfların büyüme gençleşme dönemleri sona erdi.

Kaypakkaya, Ortadoğu meselesine yaklaşım ve Oryantalizm

Emperyalistler arası gerilimlerin en net sahası olan Ortadoğu bugün sınıfsal durumun en verili halini ortaya koymaktadır. Bu açıdan Ortadoğu merkezli bir bakış emperyalistlerin uzun vadeli politikalarını ortaya koyacağı gibi hem de sınıf hareketleri açısından verili bir örgütlenme zemini ortaya koymaktadır. Mao Zedung’un bilimsel katkılarını daha net şekilde göreceğimiz bu coğrafyada buradaki sosyal-sınıfsal örgütlenmeye dahil olmak katkı sunmak en net haliyle MLM’yi kitle pratiği içerisinde geliştirmek anlamına gelecektir.

Kaypakkaya ve 71 devrimcilerinden kopuş

TDH içerisindeki ’71 devrimci kopuşunun Türkiye açısından ve bir bütün devrimci hareket açısından önemi büyüktür. Artık yalnızca kalemler değil, silahlar konuşmaya başlamıştır. Deniz Gezmiş ve THKO ile başlayan sürecin takipçisi Mahir ve THKPC olmuştur. Devrimin bir şamar gibi patlamasını ve bozkırın tamamen kurumasını bekleyenlere karşı da komünist önder İbrahim Kaypakkaya ve kurucusu olduğu Proletarya Partisi doğmuştur.

Taş söken “kudurmuşlar”, imkansızı isteyen gerçekçiler ve “abartılmış” devrimciler

“Yerin, göğün, tarihin, zamanın ve suyun huysuzları”ydılar onlar. Cezayir’den Fransa’ya, Vietnam’dan Çin Halk Cumhuriyeti’ne, Rusya’dan ABD’ye, Japonya’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye, Kürdistan’dan Filistin’e… Kaypakkaya, Haki Karer, Dörtler, Deniz-Hüseyin-Yusuf, Nurhak’ta Sinan Cemgiller, Ulaş Bayraktaroğlu… Bu huysuzlar isyan ettiler, kaldırım taşlarını söktüler, burjuvazinin sırça köşklerinin camlarını kırdılar, güçlü görünenin zorbalığına isyan ettiler, özgürlük istediler, iktidarı istediler… Yendiler, yenildiler, yaşadılar ve öldüler…

…

Yerli Milli Dindar ve Politika

Yerli sözlük anlamında ‘ulusal’ anlamına gelmektedir. Ek olarak ulusa millete ait olan, taşınamayan şeyleride kapsıyor. Milli ise yerliyi içermekle beraber çoğu zaman yerli ile eş anlamlı olarak da kullanılıyor. Yerli bölgesel özelliklerin ölçeğini yansıtırken milli devletin sınırlarının ölçeğini gösteriyor.

Dindar ise belirli bir dinin kurallarına uygun olarak yaşayan kimseyi temsil ediyor. Bu üç kelime Erdoğan siyasetinin sürekli tekrar ettiği, tekrarlar arttıkça inandırıcılık taşıyor gibi görünen üç cehennem halkasıdır.

Kaypakkaya’nın yöntemi ve komünist kişiliği üzerine (Bir Partizan)

Soyut gerçeklik yoktur; gerçeklik her zaman somuttur. Kaypakkaya’nın teorik ve pratik eserini gerçeğe dönüştürmek, onu somutluk haline getirmek ancak kitlelerle buluşturmakla olacaktır. İncelemelerimiz bu amacın işaret ettiği noktaya konumlanılarak yapılacaktır.

PARTİZAN | “Kaypakkaya, kurtuluş çağrısı ve arayışıdır!”

Tarihi kitleler yazıyorsa, elinde kalemi tutanlar ve yaşananları an’a kazıyarak ona şekil verenler de önderler olmuştur!

Tarihte yığınlar ile önderlerin rolü arasında kopmaz bir bağ vardır. Yığınlar, bir kez özgürlük ve kurtuluş için sokağa çıktı mı mutlaka içlerinde en öne koşanlar, ipi ilk göğüsleyenler ve ardındakilere yol gösterenler olacaktır! Bundandır ki, tarihin seyrini değiştiren, yeni bir yol açan ve buzu kıranlar; mutlak suretle yığınların bentleri yıkan, coşkunca akan, sel suları gibi çağlayan o deviniminin içinden çıkmıştır.

İbrahim KAYPAKKAYA anısına.- Davut Kurun

İbrahin Kaypakkaya Türkiye sosyalist hareketine yeni bir bakış açısı, Türkiyede hakim siyasi değerler ve dengeleri sorgulayan bir bakış açısı kazandırdı. Daha yolun başında idi ve ilk adım olarak Kemalizm, ordu ve milli mesele konularında farklı teorik tespitler ortaya koydu. Ancak unutulmamalıdır ki, İbo’nun siyasi derinliği eldeki yazılı metinlerle sınırlı değildir. Çünkü bu metinler kendi doğrularını koyma yerine ‘Şafak revizyonizminin eleştirisi’ temelinde yazılmıştı.

Ölen ama yenilmeyen: İBRAHİM KAYPAKKAYA! Mustafa Demir

KISA NOT

1975 yılı başları idi. Stuttgart’ta İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri doğrultusunda faaliyet yürütüyorduk. O günkü kitlelerin ve sosyalistlerin çok ilerisinde düşüncelerdi bunlar.

• Devletin faşist yapısı tahlil ediliyor, onun yıkılıp, önce demokratik bir devlet, durmaksızın sosyalist yapıya geçiş, nihayetinde komünist toplumun inşası öneriliyordu.

• Kemalizm’in tahlili yapılıyor, onun bir diktatörlük olduğuna vurgu yapılıyordu.

Sayfalar