BOYKOT tavrı üzerine: Taktik hata, stratejik körlük!
15 yıllık iktidarı ile ülkemizdeki faşizmin özgün bir vearsiyonunun temsiliyetine erişen AKP tarihinin en kaotik seçimlerinden birisine hazırlanıyor. Yaklaşan referandum, AKP’nin son yıllarda aldığı darbeler ile açığa çıkan krizinin giderilmesi ya da kalıcılaşması açısından ciddi bir dönemeç anlamına gelmektedir. Zira iç ve dış politikada yaşadığı batak durumunu artık çözememiş ve kendini milli irade tahtına yükselterek toplumu milli kurtuluş mücadelesine çağırmaktan başka çare bulamamış olan AKP, özellikle 15 Temmuz’dan sonra büründüğü “darbe ve batı karşıtı politikası” ile kitleler üzerindeki etki alanını arttırmaya çalışmaktadır. Bu durum AKP’nin politik çıkmazını ve iç politikadaki krizini ortaya koymaktadır. Efendisi ABD emperyalizminin Ortadoğu sorununda yaşadığı çıkmazın etkisi ile şantaj politikasına sarılsa da yanaştığı Rusya’dan da istediği ilgiliyi ve imtiyazları bulamamıştır.
İşte tüm bu tablo AKP’yi kendi iktidarını korumaya dönük bir politikaya yöneltmiş, dış müdahaleler karşısında tarihsel olarak Kemalist ideolojiye sarılmış ve Türkiye’nin birçok yerinde Çanakkale sergiler ve kur(t)uluş savaşı anma etkinlikleri organize etmiştir. Bu politik sürecin iyi okunması gerekmekte referandum sürecine genel klişe kelimelerin bayraktarlığı ile hazırlanılmamalıdır.
Kuşkusuz ki referandumdan sistemin köklü bir dönüşümü beklenemez ancak son süreçte kitle hareketinin yaşadığı gerileme, bu süreçte sistemin karşısında onu geriletecek bir hat tutturarak aşılabilir ve “hayır” üzerinden sürdürülecek birleşik muhalefet, sistemin çarkına çomak sokarak krizi kurumsallaştırabilir. Bu anlamda da son sürecin kızgın politik atmosferinde ciddi bir muhalefet alanı oluşturan ve kitlelerin de politik ilgisinin üst düzeyde olduğu Referandum süreci göz önünde tutulduğunda buna yönelik yaklaşımları tartışmak önemli bir başlık olarak karşımızdadır.
Zira bilinmektedir ki, TDH büyük oranda “Hayır” kampanyasına destek vermesine rağmen, bir kısım özneler ise “kitleler nezdinde sistemi meşrulaştırmamak” adına ise “boykot” tavrı vermektedir. Özellikle bunu “Emperyalizmin Türkiye’ye giydirmek istediği gömlek” şeklinde yorumlayan düşünsel topallık dogmatik semptomlarla somut koşulların somut tahlilini darağacına çekmeye çalışmaktadır. Bu düşünsel vaka diyalektiğe aykırı şekilde politik süreci düz mantığa kurban ederek kendi kitlesine idealizmin havuzunda yüzme öğretmeye çalışmaktadır.
İlk planda “daha sol” ve “daha devrimci” keskinliği ile gündeme giren “Boykot” tavrının sağ kulvardaki konumlanışı ise, tavrın kendisi ve onu sahiplenenlerin tavrı temellendirme şekilleri ile çok da uğraşmadan zaaflarını dökmekte, Marksist politik yöntem açısından barındırdığı hatalar deşifre olmaktadır. Mevcut boykot tavır bildirgelerine işlenen argümanlarda genel olarak Hayır politikasının çelişki kaldıracı kullanılmakta ve ilk yol ayrımında direksiyon idealizm sapağına kırılarak, boykot tavrı ileri sürülerek ve yaşanan ideolojik politik spazmın sancısından kurtulmaya çalışılmaktadır.
Boykot: Locadan izlenmenin taktik politikası
Boykot politikasına dair ilk planda dikkat çekici unsur, çağrının pratikteki konumlanışına dairdir. Zira çağrı, kendisinin “sandığa gitmemek”le sınırlandırmakta, pratik hatta seçimleri ve sistemin bu temeldeki kriz giderme yönelimini tıkama noktasında perspektrif üretmemektedir. Bu noktada üst perdeden dillendirilen bir kaç beylik laf da, pratikte sandıkları yakacak, seçime katılımı düşürecek etkiyi barındırmadığı oranda manüplatif kalmakta ve kitlelerdeki rehaveti meşrulaştırdığı oranda sağa düşmektedir.
Bu hali ile çağrı, sürece müdahale alanını ve çelişkiye dahil olma şeklini sahne dışına, tribüne taşıdığı gibi; üzerinde yürüyeceği güçlü bir toplumsal muhalefet ve sınıf hareketinden yoksun olduğu andaki verili toplumsal koşullarda kitleleri pasifizme de yönlendirme tehlikesini de barındırmaktadır.
Egemenlerin şu süreçte akademik tasfiyelerden HDP’li vekillerin tutuklanmasına kadar bir dizi pratikle referandumda “hayır” diyecek olmanın bedelini ödettiği, sokaklarda gözaltılar yaptığı bir süreçte boykotla içeriklendirilen tutum, teorik temel edindiği “açık saldırganlığın yarattığı gayrımeşru seçim ortamı” söylemini de yine kendi pratik konumlanışı ile yadsımaktadır.
Şöyle ki, tüm süreç boyunca egemenlerin topyekün saldırısını ve “seçimler” olgusunun meşruiyeti sürekli bir teşhir alanıdır. Gel gelelim, bunu bir kalkana dönüştürüp süreci, andaki toplumsal muhalefeti en ileri noktadan kavrayarak sürecin açığa çıkartacağı birleşik dinamiği sistemi geriletecek bir pratik hatta yönlendirmek, buradan tutup boyutlandırmak yerine tavrı “sandığa gitmeme”ye indirgemek pratikte saldırıların hedefini görmeyen bir siyasal körlük ve taktik hata anlamı taşımaktadır.
Boykot çağrısının bir diğer savunusu da “Hayır’ın yetersizliği” üzerinedir. Rus Otzovistlerinden* miras bu yaklaşım, andaki sınıf hareketinin durumunu ve güncel politik gelişmeleri ölçmeden süreci “en keskin” yerden karşılamakta, ancak pratik hattı ise toplumsal dinamiklerin kaderini ölçmeden “doğruyu söylemenin azizliği”ne hapsetmektedir. Bu dogmatik güzellemenin “an”a sıkışık politik okuması, toplumsal hareketin görece gerilediği ülke koşullarında saldırılara karşı en net cevabı üretme kaygısından pratikte uzaktır.
“Sağ”da yürüyen “sol” çığırtkanlık
Gündemdeki referandum açısından boykot politikası, üstte tariflediğimiz yetersizlik alanlarının ötesinde de bir dizi hatalı yaklaşımı barındırmaktadır. Bu noktada TDH’ın politika üretme tarzı ve bununla temelden ilişkili olacak şekilde kitlelere yaklaşımı ekseninde de boykot savunusu irdelenmelidir.
Tabi tüm bu tartışmaya girmeden belirtmek isteriz ki komünistler hiç bir aracı temelden reddetmediği gibi boykotu da reddetmezler. Boykot pratiği, ihtiyaç dahiline girdiği oranda ve sisteme andaki etkin müdahaleyi örme olanaklarını açığa çıkarttığı koşullarda kullanılabilir. Ancak konumuz özgülündeki boykot yaklaşımının tüm bu referanslardan uzak olduğunu ilk elden belirtmek gerekir.
Günceldeki referanduma yönelik boykot tavrının bu çerçevede ilk dikkat çekici yönü, boykotu güncelden çıkan bir sonuç olarak değil ideolojik bir tercih, daha doğrusu “komünist olmanın dışavurumu” şeklinde kavramasındadır. Bu kavrayışın daha ilk elden taşıdığı boşluk gözler önündedir. Zira politika marksist yöntemle ve güncelin yasaları ile belirlenebilir. Kavramları nesneleştirip bunları nitelik olarak giymek kimseyi komünist yapmayacağı gibi politika gibi özünde değişken bir zeminde onyıllardır aynı argümanı aynı söylem ile temellendirerek güncel okuması yapmamak da aynı dogmatik zemini üretmeye yarayacaktır.
Bahsettiğimiz şey sadece bir “günceli okuyamama” probleminin de ötesinde strateji ve taktik arasındaki diyalektik bağı çarpık kavrama eleştirisidir. Strateji gibi mücadelenin ana hedeflerini içeren ve daha genel, uzun vadeli yönelimleri kapsayan bir çerçeveyi, taktik gibi daha dönemsel ve stratejik yönelimle diyalektik bağı bulunan bir çerçeve ile ikame etme sorunudur. Süreci (referandumda da olduğu gibi) kendi içkin dinamikleri ile kavramayarak, düzenin ve onun karşısındaki güçlerin karşılıklı konumlanışlarını ve kitlelerin tüm bu süreçteki istanç ve talepleri ile politik kapasitelerini değerlendirmeyerek her politik gündemden aynı çağrıyı çıkartmak tam da bahsettiğimiz soruna denk düşmektedir.
Bu noktada kitlelerle yaklaşım noktasındaki sorunlu bağa ve üstenç politikaya yönelik Lenin “Yalnızca öncüyle zafer kazanılamaz. Tüm sınıfın, geniş kitlelerin, öncüyü ya doğrudan desteklediği ya da ona karşı hayırhah bir tarafsızlık gösterdiği bir konum almamış oldukları sürece, öncüyü tek başına tayin edici savaşa sürmek.. yalnızca bir budalalık olmakla kalmaz, aynı zamanda bir cinayet olur” (Seçme Eserler 10. Cilt) demektedir.
Konjonktürel durum ve referandum
Başkanlık sistemine ilişkin açıklanacak birçok sürecin yanında bugün referandum Erdoğan ve politikalarının siyaset mecrasında kalıcılaşmasını öngören bir süreçtir aynı zamanda.
Bu olguyu özellikle 1980 neoliberal politikalarla beraber özellikle Ortadoğu’nun sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde Siyasal İslam’ın olgunlaştırılmasında görmekteyiz. İhvan hareketinden, 1979 İran İslam Devrimi’ndeki Velayet-i Fakih’e kadar bütün gelişmelerde kalıcılaşan ve kalıcılaşmaya çalışarak kendi komprador sermaye kesimlerini oluşturmaya çalışan kliklerde görmekteyiz. Buna en net örnek, İran İslam Devrimidir. Şah etrafında öbeklenen komprador sermayenin Humeyni etrafında yaşadığı değişimden görmekteyiz. Aynı şekilde 5 yıllık AKP iktidarı sürecinde de Kemalist komprador kesim etrafındaki sermaye kesimi ya ekonomik ve siyasal baskılarla ya tasfiyeye ya da biata zorlanmış, ulemanın komprador kesimi ise palazlandırılmaya çalışılmıştır.
İşte Erdoğan ve temsil ettiği komprador kliğin tahayyülü ve tasarrufu bu kapsamda ortaya çıkmıştır. 15 yıllık iktidarı ve bu süre zarfında halk kitlelerine dönük operasyonların yanı sıra karşıt kliğini de kendi karşısında dize getirecek derecede politik çıkışları olan AKP’ye bu kapsamda devletin ideolojik ve baskı aygıtlarını ele geçirme operasyonları gerçekleştirilmiştir.
Bu gelişmelerin elbette emperyalistler açısından bir karşılığı vardır ancak emperyalizmin bizim gibi yarı-feodal yarı-sömürge ülkelerde klik tercihini genel anlamıyla kendi imtiyazları doğrultusunda yaptığı göz önüne alınmalıdır. Dolayısıyla gerek başkanlık gerekse de var olduğu haliyle parlamenter sistem, emperyalistler açısından sadece konjonktürel bir dönüşümün anlamı olabilir. Emperyalizmin bölgesel çapta giriştiği politika ve dönüşüm içerisinde sömürge ülkelerde veya sadece Türkiye üzerinde bir başkanlık sistemi öngördüğü bir süreç görünmemektedir. 2030 Küresel Eğilimler Raporu içerisinde emperyalizmin sadece Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi görülmektedir.
Bu doğrultuda hareket edecek ülkelerin hangi siyasal sisteme sahip olduğu ve olması gerektiği çok önemli değildir. Önemli olan emperyalizmin bölgesel politikalarının tasarruf edilmesidir ki Türkiye ve özellikle Erdoğan bu noktada sınıfta kalmıştır. Bu sınıfta kalmanın ruh hali son dönemlerde Erdoğan’ı herkese kafa tutmaya kadar iten bir özelliğe sahiptir. Bu iç dinamik krizi kendisini referandum gibi bir süreç ile ortaya koymuş ve siyasal sistem içinde kalmaya çalışan Erdoğan sürekli kitleleri desteğe çağırarak “Milli Kurtuluş” mücadelesini “Halife kurtuluşu” sürecine çevirmeye çalışmıştır.
Bu tablo ekseninde politika yaparken dış olguları incelemenin yanında bahsettiğimiz gibi esasta iç olguların da incelenmesi gerekmektedir. Zira Mao Zedung’un deyimiyle “Şeylerin gelişiminin ana nedeni, dışta değil içte , yani şeylerin iç çelişkilerindedir. Şeylerin hareketler ve gelişimleri içlerinde bu gibi çelişkilerin varlığı nedeniyle olur. Bir şeyin içindeki bu çelişki, gelişmenin ilk nedeni olup bir şeyin öteki şeylerle ilişkileri- bunların iç bağları ve birbirleri üzerine etkileri- ikinci derece bir nedendir. Böylece, materyalist diyalektik, metafizik mekanik materyalizm ve kaba evrimcilik tarafından öne sürülen teorilerle dış nedenler yada dış etkenler teorisi ile zorlu bir savaşıma girişir. Şurası açıktır ki, tamamen dış nedenler şeylerin yalnız mekanik hareketine yol açabilir, yani onların büyüklük ve miktarını değiştirir. Ama şeylerin nitelik bakımından binlerce çeşit sürecini ve birbirlerine dönüşümü açıklayamaz. Gerçekten de bir dış güç tarafından meydana getirilen mekanik bir hareket bile şeylerin iç çelişkileri yoluyla meydana gelir.... aynı şekilde toplumsal gelişme başlıca, dış nedenlerin değil iç nedenlerin sonucudur.” (Teori ve Pratik/ Ankara: Sol Yayınları, s. 27)
Bu açıdan politika kitlelerin çelişkisi üzerinden yükselir ve komünist partilerin kendilerini çelişkiler üzerinden yükselen yapılanmalar olarak tarif etmesi bundandır. Politika, subjektif gücün ekseninde, gerekirse manipülasyon ve spekülatif argümanları da kullanarak kitleleri harekete geçirme aracıdır. Politikayı devrimci yapacak şey hangi stratejiyi temel aldığı ve kitleleri harekete geçirecek kadroların komünistliği ile ilgilidir. Ve bugün boykot gibi bir gündem açık bir şekilde kitlelerin çelişkisi değildir.
Politik sürecin talimatı: Taktik hatadan arın, stratejik körlüğü yok et!
Yaşanan süreç hem egemenlerin kaderi hem de toplumsal muhalefetin geleceği açısından ciddi bir dönemeci temsil etmektedir. Çelişkinin evrildiği aşama, taktik politika açısından mücadeleyi büyütebilecek ve faşist saldırganlığa karşı set olabilecek her ihtimale kuvvetle sarılmayı emretmektedir.
Bu realitenin işaret ettiği aralık, stratejik netlik-taktik esneklik çerçevesinde en geniş ortak mücadele zeminini örerek kitlelerdeki öfkeyi daha belirgin bir güce dönüştürmek yönündedir. Bu da ilk planda AKP’nin krizini kurumsallaştırmakla mümkün kılınacak, “Başkanlığa hayır” diyenlerin açığa çıkarttığı mücadele dinamikleri üzerinden şekillenecektir. Bilinmelidir ki, tarih karşısında verilecek hesapta “neden esnek politika belirledin”le değil, “neden sardırılara karşı kitleleri seferber edemedin” sorusu sorulacaktır.
Sonuç olarak, komünist olmak, kitlelerle buluşabileceğimiz her noktadan tutup bunu boyutlandırmayı gerekli kılar. Politik sürece dair yönelimi, politik gerçekliği, andaki durumla ölçerek onunla değiştirip dönüştürmeye, alıp büyütmeye yönelik bağ kurmaktan ziyade “an”ı görüp onu konuşarak ilişkilenmenin Marksist bir açıklaması bulunmamaktadır.
Tüm bu gelişmeler ekseninde “Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hâkim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır.”(İ. Kaypakkaya/Seçme Yazılar/s. 95)
Yoldaş Kaypakkaya’nın bu tespitinden hareketle andaki çelişkiyi doğru tespit etmeli ve en gerici olana yönelmeliyiz. “MHP gibi”, “HDP onu yaparsa biz yapmayız” edasındaki sol lafazanlığın bugün “Hayır deyince CHP’li olmaya getirdiği” veya “hayır diyenin devrim mücadelesinden, halk savaşından vazgeçtiği” gibi; sabun köpüğü uçuran ve bu siyasal atmosferde kendine yaşam bulmayacak olan yaklaşımları mahkum etmeli ve sürecin politik ihtiyacına göre şekillenerek gücümüzü seferber etmeliyiz
Ya Sosyalizm Ya Barbarlık!
İnsanlığın önünde, daha gerçekci ve somut bir söylemle, uluslararası işçi sınıfı ve emekçilerin önünde iki yol var: Birinci yol; şu an içinde yaşadığımız kapitalist barbarlık ve ikinci yol ise; baskının, sömürünün olmadığı; insanın insanı ezmediği, ülkeler arasında sınırların, insanlar arasında ise sınıfsal sınırların ve her türlü cinsiyet ayrımlarının yok edildiği, özgürce ve doğa ile uyumlu bir yaşamın sürdürülebileceği sosyalizm!
Martager’in anısına (Nubar Ozanyan)
Özgürlüğe ve geleceğe ait var olması gereken tüm devrimci değerlerin birleştiği noktadır, Nubar Ozanyan’ın yaşamı. Paylaşmaktan, kendisine ait var olanları vermekten bir an olsun tereddüt etmeyen, zorlu mücadelede kendini asla düşünmeyen, yoldaşlık ve dostluktan başka bir yaşamı tanımayan Komutan Martager, Ermeni devrimcilerin onurudur. O, kalbini ve ellerini Kürtlerin, Filistinlilerin, Ermenilerin ve tüm ezilenlerin kurtuluş mücadelesine armağan etti. Halklar için türküler yaktı. Ezgisiyle karanlıkları eritmeye, sesiyle dağları uyandırmaya çalıştı.
Enternasyonal Devrimci NUBAR OZANYAN'ın anısına (Hovsep Hayreni)
Aynı sosyal ağlar içinde bulunup da onun ismini duymayan, kim olduğunu bilmeyen kalmamıştır sanırım. Ölümünün dördüncü yıldönümünde onu bir kere daha özlemle anarken kadrinin bilinmesine küçük bir katkı yapmaya çalışacağım.
Son Armenak’ı saygıyla anıyoruz! (Bir mücadele yoldaşı )
Çok zor bir coğrafyada yaşıyor ve mücadele ediyoruz. Bu coğrafyanın devrimciliği de bir o kadar onurlu ve engebelerle doludur.
TC Devletinin Avrupa’daki Mit Örgütlenmesi
7 Temmuz 2021 tarihinde Almanya’nın Berlin şehrinde evinin avlusunda üç kişi tarafından saldırıya uğrayan Erk Acarer’in yaşadıkları bir kez daha Almanya’daki MİT örgütlenmesini gündeme getirdi.
Almanya’da MİT faaliyetleri neredeyse yasal. Alman devleti, bu faaliyetleri bilmesine rağmen engel olmuyor, dokunmuyor. Yakalananlar ya para karşılığı serbest bırakılıyor ya da “yeterli delil olmadığı” gerekçesiyle haklarında takipsizlik kararı veriliyor.
Hepimiz Kürt’üz! (Nubar OZANYAN)
İttihatçı soykırımcı Kemalist zihniyet yine katliam ve yıkım peşinde. Aklını ve elini Kürdistan’ı bombalamak, ormanları yakmak, sel faciası ile başbaşa bırakmak, Kürt emekçilerini ırkçı saldırılarla katletmek için kullanmaktadır. Manavgat, Muğla, Antalya, Adana, Mersin, Kayseri, Adana, Muş alev alev yanarken bir yangın söndürme uçağı bile “bulamayan” AKP-MHP faşist iktidarı, Kürdistan'ın her karış toprağını onlarca uçakla bombalayabilmektedir.
TKP-ML MK-SB: Irkçı Faşist Saldırıların Sorumlusu TC Devletidir!
Saldırıların Hesabını Birleşik Mücadelemizi Zafere Taşıyarak Soracağız!
TC faşizminin yönetememe krizi derinleştikçe her alanda saldırganlığı artmaktadır. AKP-MHP faşizmi iktidarını sürdürebilmek için her türlü yol ve yöntemi kullanmaktadır. Son günlerde Kürt halkına yönelik artan ırkçı saldırılar bunun en somut göstergesidir. İzmir’de Deniz Poyraz’ın faşist bir saldırı sonucunda katledilmesinden sonra Kürt halkına yönelik artarak devam eden ırkçı saldırılarda onlarca insan yaralanmış, Ankara’da bir kişi öldürülmüştür.
CIA’nın, Anti-Komünist “Özgür Düşünceli” Entellektüelleri-4
Mussolini Faşizminden Kemalist Faşizme Hediye:141-142
Vurun Kürt’e! Vurun Ermeni’ye!(Nubar OZANYAN)
Ne zaman fındık, pamuk, çay toplayan Kürt işçilerine yönelik bir saldırı olsa yüreğim yanar. İçim acır. Bir asırdır bitmeyen bu iğrenç saldırıları halkımız iyi tanır. Ermeni halkı, ırkçılığın ne olduğunu yaşadığı katliamlardan, yediği darbelerden bilir. Amed’in Xançepek Mahallesi’nde bir köşeye sıkıştırılıp taşla, sopayla, yumruk ve tekmeyle yere düşünceye kadar dövülen, kanlar içinde sövülen Ermeni gençlerinden tanır insanlığın başına bela olan bu saldırıları.
Kendi sahamızda amansız olmak...
Politikanın tüm çalışmaların can damarı olduğu ilkesi Marksizm-Leninizm-Maoizm’in temel ilkelerinden biridir. Proletarya partilerinin başarı ya da başarısızlıklarının incelenmesi, gerçekte politikaların incelenmesine dayanır.
Eğer doğru bir politik çizgiden yoksunsa her proletarya partisi, güçlü örgütlenmelere, emek ve çabaya rağmen önemli gerilemeler, kayıplar yaşar. Doğru bir politikanın varlığı ise güçsüzlükten güçlenmeye, örgütsüzlükten örgütlenmeye, eylemsizlikten eylemliliğe, durgunluktan ilerlemeye gidiş için olmazsa olmazdır.
Türküler yanmaz (İmera Fera Yeşilgöz)
Anne ve baba tarafından Sivas’lı, Alevi bir ailenin çocuğuyum. Küçüklüğümüzde ailemiz, eğer birileri Alevi olup olmadığımızı sorarsa gizlemememiz gerektiğini, fakat söz açılmadıkça da söylememizi öğütlerdi. Kardeşler olarak aramızda, Alevi olmak ne demek ve neden açıkça dile getirilemiyor anlam veremezdik. Gittiğimiz yerlerde nereli olduğumuz öğrenildikten sonra, “yananlardan mısınız, yoksa yakanlardan mı?” diye sorarlardı. Kimlik soy ismimiz Yanar’dır. Biz, her defasında soy ismimizden dolayı “yananlardanız” derdik.