Salı Eylül 29, 2026

Bir Yılmaz Dersim/Nubar Ozanyan

Herkes Yılmaz’a sevdalı, Yılmaz Dersim’e sevdalı. Açıklaması zor bir çelişkidir bu. Nereden gelir, bu tükenmek bilmez Dersim sevdası.

Bu sevdayı, bu denli güçlü ve çekici kılan; Dersim topraklarını, dağlarını, süt gibi akan sularını sevdanın diğer adı yapan nedir? Neden her derin sevdanın adı hep Dersim olur? Rüyalarımızdan çıkmayan, kayalara vuran acının adı neden hep Dersim olur?

Gerilla için Dersim tanımlanması zor sevdanın ismi olmuştur. Kuzeyin, Güneyin, Doğunun, Batının dört parça Kürdistan’ın, özgürlük arayan herkesin yegane sevdasıdır, Dersim. Resmini bile görmeden, sadece ismini duyan herkesi bu denli güçlü çeken ve vazgeçilmez kılanın sadece dağları, ağaçları, suları olmadığı bir gerçektir.

Avuç içi öpülesi anaların gözyaşlarını arayan hikayeleri, tertemiz saf inançları, çocuk tadındaki dostlukları, ağır hüzün kokan şarkılarıdır Dersim’i hafızalara kayıt eden. Her bir yüreğinde damlayan kan, her şeyi unutmak için ölümü arayan katliam anılarıdır onu unutulmaz kılan.

Biraz da cehaletin üstüne yürüyen, soran, sorgulayan, tartışan, seven, bağrına basan paylaşımcı bilge halkın varlığıdır, Dersim’i unutulmaz kılan. Onu görüp halkına dost olmayan, dağlarını görüp aşık olmayan var mıdır?

Üzerine en acı dolu türkü ve ağıt yakılan, en direngen hikayeler anlatılan topraklardan biridir Dersim. Herkesin kendisine aşık olduğu, Yılmaz Güney ismi Dersimli çocuk Yılmaz’ın özgürlük arayışının ilk ismi olur. Onu toprakların derinliğine bağlayan, gökyüzüne uzanan dağların ve aşkın ismidir, Yılmaz.

Gerillanın Dersim’de hakikat ve özgürlük arayışının ilk adımları İbrahim Kaypakkaya ve Ali Haydar Yıldız’la başladı. Ali Haydar türküsü ve ismi, neredeyse yarım yüzyıldır Dersim’in direniş ve onur hafızasına kayıtlıdır. Dersim’de her çocuk Ali Haydar doğar.

Yılmaz Dersim, çocukluk ve gençlik yıllarında sayısız ve isimsiz gerillayla tanıştı. Gerilla anıları karıştı çocukluk hayallerine. Ve onu gerillaya götüren ismin Dersim ve Yılmaz olması tesadüfi değildir. Yılmaz Dersim, kendisini tanıyıp anladığı günden bugüne dek, doğduğu toprakları karış karış bir çağdaş derviş gibi dolaştı. Doğası ve insanı tanındıkça çaresi bulunmaz, Dersim sevdasına düşülür. Bir kez ayak basılıp cevizi ve çökeleği yenilen, kapısı çalınan, tanışılan, hikayesi dinlenen analar bilindikçe durmak utanç olur. Yılmaz Dersim’in topraklarına dönme isteği ve kararlılığı o kadar büyüktü ki, hiçbir söz onu durduramadı. Özgürlükle, hakikatla tanışmak, karşılaşmak, mücadelede sınanmak isteyen herkes Dersim ve Amed halkına dokunmalıdır.

Heval Yılmaz, en zor koşullarda ve süreçlerde ideallerine, yoldaşlarına, şehitlerine bağlı olarak yaşadı, savaştı ve ölümsüzleşti. Savaşçılığı, kararlılığı ve duruşuyla onu tanıyan, onunla karşılaşan herkeste bir sempati yarattı.

Her dönem, herkesten daha fazla en önde olmanın, ileri doğru yürümenin kabul edilir komutanı oldu. Sayısız kez düşmanla, en elverişsiz koşularda girdiği çatışmalardan mucize denilecek şekilde, düşmana kayıp verdirerek çıktı. Ve Yılmaz Dersim ismi, tıpkı Atakan Mahir ismi gibi, bilgelik ve özgürlüğe bağlılığın ismi oldu.

Anlaşılması ve anlatılması zor olan bir şey de çocuk sevgisidir. En yakın koruması, boyunu geçen silahı taşıyan küçük Kürt generaller oldu. Her halkın çocuk yaşta özgürlük generalleri vardır. Yılmaz Dersim’in Medya Savunma Alanları’nda yanında eksik etmediği, en yakın yoldaşları hep küçük Kürt generalleri olmuştur. Ve onlara olan güçlü sevgisidir, işgalci ve ilhakçı düşmana karşı bu denli patlamaya hazır öfke biriktiren. Çocuk ve halk sevgisi olmayanın düşmana öfkesi olmaz.

Heval Yılmaz, Dersim’in tüm onurlu ve yiğit halkı gibi, sonuna dek özgürlüğe bağlı kaldı. Ona ve halen en zor koşullarda özgürlük arayışını sürdüren gerillalara baktığımızda tarifi kolay olmayan fedakarlığın isimlerini buluruz.

Hakikate bağlılığın yürüyüş izleriyle karşılaşırız. Sonsuzluğa ulaşılacak yolun adresini buluruz. Ve eğer halklar bir gün kurtuluş ve özgürlük yolunda ancak vazgeçtiklerinde yenileceklerini anlarlarsa, kararlılık ve irade göstermekten başka bir yolun olmadığını ve bu yolun ne kadar meşakkatli ve zorluklarla dolu olsa da vazgeçilmemesi gerektiğini öğrenmiş olacak; kurtuluşa en yakın an olduklarını anlayacaklardır. İşte o zaman Yılmaz Dersim’in, Atakan Mahir’in nasıl bir özgürlük türküsü olduğu daha iyi bilinecektir.

Kana doymayan sömürücü ve ilhakçı düşmanlarla karşı karşıyayız. Bilginin ve aklın, daha fazla halkı ve özgürlük savaşçılarını yok etmek ve diz çökertmek için kullanıldığı bir süreci yaşıyoruz. Halkların kadim toprakları daha fazla kan ve barutla işgal ve ilhak ediliyor. Emek ve alın teri, en acımasız faşist yasa ve yönetimlerle gasp ediliyor.

İşçilerin, emekçilerin, kadınların, çocukların, Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin, LGBTİ+ların emek ve onur dünyaları en barbar, soykırımcı, faşist diktatörlüklerle karartılmak isteniyor.

Özgürlük düşleri, sevda hayalleri kabusa çevrilmek isteniyor. Ancak unutulmasın ki, dağlarda özgürlük sevdalısı Yılmazların haykırışları, şehirlerde korkusuz maden işçilerin direniş ve kavga sloganları birbirine daha fazla karıştığında, günlerimizi kabusa çevirenleri en tatlı uykularından uyandıracağımız zaman mutlaka gelecektir. Ve onları, dünyayı maviye boyamak isteyen çocukların ellerine teslim edeceğiz.

Yılmaz Dersim’in ve Dersim dağlarında şehit düşen tüm düş yolcularının anısına, hürmet ve minnetle.

10920

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan

Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi”  kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan

 24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı.  Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü.  Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin  hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer

normal tarihsel koşuldur.”[1]

i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…

Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan

Teori  proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak  dile gelişidir.

Konuya girmeden önce, 

Kapitalizmin.., işverenin..  karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...

Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.

Her şeye deva.

Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma  işin içine sömürgeciliği...,  sosyo - ekonomik yapının sınıflar  yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım

Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?

AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta.  Ülkeyi  öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Lenin ile Stalin arasinda ulusal sorun konusunda"çeliski var"miydi

 

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’

Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.

Sayfalar