Bir insan ömrünü neye vermeli?
Her insan için yaşamının belkide en önemli sorusudur bu. Bitimsiz ve sonsuz bir döngüden ibaret olan sürekliliğe,insan kendi sınırları ve ölçüleri içinde “Hayat” adını veriyor. Bunuda insanın doğmasından ölümüne kadar ki zaman dilimi içinde yorumluyor. Hayat dediğimiz şey, karalanmaya hazır bembeyaz bir defter değilmidir zaten? Herkes bu gerçeği nefes alıp vermeye başladığı andan itibaren yaşar. Farkında olsun veya olmasın.
Ve herkes bu boş yapraklara yaptıklarıyla kendi hayat hikâyesini yazar. Günler geçtikçe yapraklar çevrilir, gün geceye ve haftaya, haftalar aylara ve onlarda yıllara dönüşür. Bir insanın bu yapraklara yazacaklarının sınırları, içinde doğduğu siyasal ve toplumsal koşullar tarafından çizilir.
Sözgelimi, İstanbul Bebek’te zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelindiğinde, bu sayfalara dökülecek öykünün gidişatı üç aşağı beş yukarı bellidir. Aksi durumda yoksul emekçi bir gecekondu mahallesinde veya bir dağ köyünde dünyaya gelindiğinde kalemin satırları, sayfaları bambaşka gerçeklerle işgal edecektir. Elbette bu değişmez, aşılmaz, şaşmaz değildir. İnsan, içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal koşulları anlamlandırmaya ve bilinçli bir tercih yapacak bilince ulaştıktan sonra bu öykü pekâlâ başka denizlere yelken açabilir.
Öylesi örnekler az değildir.Yine de bu konuda genel olana dair bir şeyler söylersek yanlış yapmış olmayız.İşte öykünün kilit noktası tamda burada yani insanın kendini anlamlandırmaya, tanımlamaya,çevresini gözlemlemeye ve kimliğini kazanmaya başladığı andan itibaren yaptıkları ve yapacaklarında düğümleniyor. İnsanın bilincidir ki, onun tüm yaşam öyküsüne yön verir, ömür denilen gün, ay ve yıllardan müteşekkil defter yapraklarına yazılacaklara karar verir.
Gorki’nin Ana’sı!
Her devrimcinin belkide ilk okuduğu kitaplardan biridir Maksim Gorki’nin “Ana” isimli eseri.
Devrimciliğe ilk adımların atılmaya başlandığı, devrimci fikirlerin olgunlaşmaya ve şekillenmeye başladığı o ilk anda Maksim Gorki’nin bu ölümsüz eseri adeta bir pusula gibi yol gösterir. Değişime, diyalektiğe, mücadeleye ve halkın gücüne dair büyük, etkili bir vurgudur eser.
Gerçek bir yaşam öyküsünden, Rus devrimcilerinin yaşadıklarından hareketle Maksim Gorki tarafından kalem alınan eser, Rusya’da 1902 yılında düzenlenen1 Mayıs kutlamalarından dolayı yargılanan Rus devrimcilerini konu edinir. Bunu bir annenin gözünden yapar.Halkın içinden bir parça, bir bakış olarak, Pelageya Vlasova’nın yaşamına odaklanır Gorki.
Buradan bize büyük bir devrimin o muazzam iç diyalektiğini,enerjisini ve değişimin gücünü, en önemlisi buna kaynaklık eden nedenleri anlatır.Bilindiği gibi Vlasova, Çar’a ve kiliseye inançlı, emekçi kadındır. Oğlunun devrimci fikirlerle tanışması, örgütlenmesi ve pratik faaliyete katılmasıyla birlikte içinde biriktirdiği yığınla çelişki teker teker su yüzüne çıkar. O da oğluyla beraber kendini devrim denilen o muhteşem ve büyük girdabın içinde yol alırken bulur. Yol aldıkça kendi gerçeğine ve hakikate yaklaşır, yaklaştıkça değişir, değiştikçe, örgütlenir örgütlendikçe eyleme geçer. Her eylem onun için daha sarsıcı değişimlerin kapısını aralar. Sonsuz bir helezon şeklinde süregelen bu döngü, adına devrimcileşmek denilen durumu ortaya çıkarır.
Ana, önce oğlunun ve devrimci arkadaşlarının söylediklerini,tartışmalarını dinler devamında okuma yazma öğrenir ve nihayetinde, işçi eylemleri,grevlerinde görev alan bir devrimciye dönüşür.Gorki’nin anası, emekçilerin yüreğinde taşıdığı çelişkilerin gücünü, bunların insan bilincine yaptığı derin etkileri, kendinired ederek, yeniye nasıl ulaşıldığını anlatır.
Yeni insana giden yolun ilk adımları, kendi gerçeğinin, hakikatinin farkında olmakla atılır. Bu bir bilinç,cesaret ve yürek işidir. Bu yolun kapısından girildikten sonra her adımda yeni bir çelişki yumağı, insanın kendisine, bilinçaltına dair yeni bilgileri ve bulguları görmesi içten bile değildir. Deyim yerindeysedeğişim, insanın elinde kazma kürek, çelişkiler madeninde yapacağı kazılarla gerçekleşir.
Bilinç, bu çaba içinde yeniden kalıba dökülür ve zaman içinde başka bir forma kavuşur.
Tutkunun Güzel’i…
20 Eylül günü aramızdan, yıldızlara, oradaki şen çocukları kahkahalara boğmak için ayrılan Güzel ana’yı düşündükçe Gorki’nin“Ana” kitabı düşer aklıma.
Ne çok benziyorlar birbirlerine. Her ikisi de deftere yazılacaklara yaptıkları bilinçli müdahalelerle gidişatı değiştirdi,kendi romanlarının bambaşka bir rotaya girmesini sağladı.
Bir dağ köyünde, Dersim Pülümür’de kalabalık bir ailenin çocuğuolarak doğan Güzelana’nın yaşam öyküsü, koca bir tarih, anlayana derin bir kütüphane, kavramak isteyene engin mesajlarla yüklü. Onun yaşam öyküsü,emekçilerin, halkın gerçekliğinin bir izdüşümü. Yaşamına üç askeri cunta sığdıran bir yaşamdan söz ediyoruz.
Tüm bunları rüzgârın önünde savrulan bir yaprak olarakdeğil, aksine fırtınaya meydan okuyan asi bir serüvenci olarak yaşadı. Her cuntayı, yarattığı kasırganın tam merkezinde ilk yansımaları, gerçekliğiyle yaşadı.
Doğrudan, ilk elden, dolaysız.
Her darbeyi, iliklerine kadar baskı, şiddet, gözaltı; kaygı, üzüntü ve bitmez tükenmez bir öfke ve de buna eşlik eden amansız bir mücadele tutkusuyla karşıladı. 74 yıllık yaşamını bir sıfatla tanımlamakgerekirse en doğrusu “tutku” olurdu sanıyorum. Haksızlıklara, zulme karşıkesintisiz bir mücadele“tutkusu”.Bu tutkuda küçük yaşlardan itibaren yaşadığı zulmün, itilmişliğin,dışlanmışlığın,aşağılanmanın derin izleri var. Bu tutkuda, bir kadın olarak içine itildiği karanlığın kişiliğinde yarattığı derin tahribata duyduğu öfke var. Bu tutkuda, bir Kürt olarak, maruz kaldığı, horlanma, aşağılanma var. Bu tutkuda bir Alevi olarak inancından dolayı kendisine reva görülen hakaretler, ötekileştirme ve baskıya karşı gelişen büyük öfke var.
Direnişin, eylemin Güzel’i, Güzel’imizin yaşamı belkide bu yüzden bu kadar derin izler bıraktı ona dokunan herkesin yaşamında. Onda herkes, kendinden bir şey gördü zira. Onda kendi yansımasını, yaşadıklarını buldu. Cenaze töreninde ki kalabalık ve sahiplenmede bundandı.
Güzel’imiz, ezilenlerin adeta bir bileşkesi gibiydi. Bu coğrafyada ezilenlere ait ne varsa hepsi ona vücut bulmuştu. Edindiği komünist, devrimci bilinçle her ezilene, hor görülene, mağdur edilene elini uzattı. Eylemin Güzel’i, tutkunun ve öfkenin Güzel’i bu yüzden gidişiyle yüreğimizi böylesine dağladı.
Bu yüzden, geride nasıl dolduracağımızı bilmediğimiz büyük bir boşluk bıraktı.
Sanki tüm evreni sarı sarmalayacak, kucağında avutacak, acılarını dindirecek bir ana yüreğiydi onunkisi.
Sevgisi, enerjisi ve coşkusu tükenmeyen bir yıldız gibiydi. Bedeninin ihaneti olmasa belkide sonsuza kadar yaşayacaktı. Onu Serdar’ımızın yanına gönderdikten sonra öğrendim yaşını. 15 yılı aşkın bir süredir tanışmamıza karşın ilk defa yaşını düşünürken buldum kendimi.
Sahi nasıl oldu da daha önce bir kez bile olsun yaşı aklımın ucundan geçmemişti? Onunla konuşurken bir kez bile olsun bunu düşünmemiş olmam ne kadarda garip!
Dersim Pülümür’den Maltepe-Gülsuyu’na uzanan ve zaman içinde sınırları,bentleri aşan aştıkça,ustalaşan, ustalaştıkça bilgeleşen bir yaşam onunkisi. Halkın gerçeğiyle konuşan, bilincini yaşadığı acıların süzgecinden geçirerek elde eden bir insandı karşımdaki. Her anı nice bedeller, zorluklar ve acılarla geçen bir ömür.
Pülümür’de toprak ağalarına karşı verilen mücadelenin bedelini İstanbul’a sürgün edilerek ödeyen bir aile… Ormanlarla kaplı bir tepede kurulan ilk birkaç barakada verilen yaşam kavgası. 5 çocuklu Dersimli, Kürt ve Alevi bir kadının kendini tanımlama,anlamlandırma ve yaşama sımsıkı tutunma çabası…
Ona bu kavgada elini uzatan özgürlük savaşçılarını tanıması yaşamını değiştirecek, dönemeç olacaktı. Maltepe’de Mahir Çayan’la Hüseyin Cevahirlerin bulunduğu evin kuşatıldığı o gün,evinin pencerelerini sımsıkı kapatacak,devrimcilerin ona zarar vereceğini düşünecekti.
Belki bu yüzden “kerpiç bir ev vardı orda” en sevdiği türküydü. Devrimci fikirler ve onların taşıyıcısı özgürlük savaşçılarıyla tanıştıkça sadece evinin pencerelerini değil gönlünün ve bilincinin tüm kapılarını da açacaktı tüm ömrü boyunca.
Güzel’imiz, bebeğimiz, tıpkı Gorki’nin“Ana”sında olduğu gibi onu kuşatan toplumsal ve siyasal koşulların içinde bir tercihte bulunarak kendini yeniden yarattı. Kendi hakikatinin farkına, bunu öğrenme çabası içinde, bu yolda kavuştu. Mücadele ettikçe, kendini tanıyacak, tanıdıkça kendini yenileyecek, yeniledikçe ilerleyecek ve böylece tüm ezilenlerin acısıyla yanıp kavrulan bir yüreği ilmek ilmek dokuyacaktı.
Güzel’imizi tanıyan herkes her konuşmasındaki “tutku”ya tanıktır. Kelimeler, cümleye dönüşürken onun ağzında tek sıra halinde dizilir. Her biri en net, en sade ve en anlaşılır haliyle çıkar sahnenin ortasına. Tutkuludur, öfkeli ve cüretlidir!
Ezilenlerin acısı, birer mavzer yaptığı dilinde mermiye dönüşür sanki…
Kaypakkaya “hastası”, gerilla aşığı
Güzel’imiz, bebeğimiz, bir Kaypakkaya “hastasıdır”. En mutlu olduğu an, elinde Kaypakkaya’ya ait bir resimle göründüğü andır.
Çorum’da, İstanbul’da Amed de vd. yerlerde onun en önde yürümediği bir anma mümkün değildir. Mutlaka, elinde önder yoldaşın büyük resmi, en önde onunla yürüyecektir.
O, Kaypakkaya’da kendi kimliğiniyeniden tanımlayan gerçeği gördü. Kaypakkaya’da,ezilenlerin çığlığına verilen yanıtları aldı. Onları, emekçilere has sınıfsal sezgileri ve algısıyla yorumladı, onu halkımızın sade cümleleri ve atasözleriyle dile getirdi. Kaypakkaya ona, yeni bir yaşam, yeni kimlik için işaret fişeği oldu adeta.
Nasıl Maltepe direnişi onun yaşamının en önemli dönüm noktalarından biri olduysa oğlunun bir 18 Mayıs’ta gözaltına alınarak kaybedilmek istenmesi onun yaşam öyküsünde bir başka viraj olacaktı.
Kaypakkaya tutkusunun bir nedeni de bu olmalı!
Öyle coşkuya kapılmış bir anneden söz etmiyorum asla. Kendi cümleleri, halkımıza has o bilgeliğiyle onun fikirlerini tartışan, yorumlayan bir kişilikten söz ediyorum. En çokta gerillaya, devrimci silahlı savaşıma dair fikirlerini beğenirdi.
Gerilla onun için bir bambaşkaydı. Gerillayı gördüğü anı hatırlıyorum. Yüzü bir güneş gibi aydınlanmış adeta kendinden geçmişti. 2012 veya 2013 olmalı,hızlı bir tempoyla köyleri tek tek gezdiğimiz oldukça yoğun bir faaliyet dönemindeydik. Ekibimiz oldukça tecrübeliydi.Yaş ortalamamız 50’nin üstündeydi.
Köy köy, mezra mezra gezerek kendimizi anlatıyor, halkımızlailişki kuruyor, onlarla konuşuyor, tartışıyor,eleştirilerini dinliyorduk. Dersimin sert coğrafyasında bu hiçte kolay değildi. Pek çok yerde aracı bırakmak zorunda kalıyor, yola yürüyerek devam ediyorduk.
Birkaç yıl tekrarlanan bu faaliyette Güzel’imizin yüreğinin,bilincinin, pratiğinin Güzelliğine tanık oldum bende. Adeta 20 yaşındaki bir genç gibi, biz “genç”lerle dere tepe demeden koşturmuştu…
Uzakta adına köy denilen küçük bir köm’e mi gidilecek, Güzel anayı elinde gazete hemen yolun başında bulmak işten değildi. Köylere girerken, görev paylaşımı yapıyorduk. Kimi gençlerle konuşacak, dil bilenler Kürtçe konuşacak vs. Güzel ana’nın aramızda en çok konuşan,ajitasyon çeken, tartışan, ikna eden kişi olduğunu söylemeye gerek yok. Çoğu zaman enerjisiyle beni hayran bırakıyordu. Biz “gençlerin” su koyverdiğimiz yerde bizi insanın yüreğini ısıtan gülücüklerle eleştirip, motive etmesini nasılda başarıyordu.
Onun Kaypakkaya’nın fikirlerini,mücadelemizin gerekçelerini ve de neden gerilla mücadelesi yürüttüğümüze dair anlatımlarını pür dikkat dinliyordum. Sanki köy ahalisine değilde bana anlatıyordu. Kendi cümleleri, atasözleri,hikâyeleriyle sözü alıyor çoğu zaman bizi gülmekten kırıp geçiriyor ama en nihayetinde sohbeti gerillaya bağlamayı başarıyordu.
Her girdiğimiz köyde, teni güneş yanıklarıyla kavrulmuş çocuklarını arıyordu. Onlar için bir şeyler hazırladığını anlamıştık ama ne olduğunu bir türlü öğrenememiştik. Ta ki yoldaşlarla karşılaşana dek. Birlikteki her yoldaşı tek tek kenara çekip gizlice haftalardır sakladıklarını vermişti onlara.
Her konuşmasına “ciğerim” veya “bebeğim”diye başlardı. Elinde silahlar olan bir grup gerilla birliğine“bebeğim” diyen birini düşünün… Ana’nın karşısında sessizce durmak dışında yapacak bir şeyi olmayan onun direktiflerini ve bilgece sözlerini dinleyen bir grup gerilla…
Öfkesi, sevinci, hüznü ve neşesi bir su misali akan bir insan…Onda içten hesaplar, arkadan dolaşmalar yoktur. Ne söyleyecekse dosdoğru söyler. Aklında ne varsa dilindedir. Ama bu demek değildir ki örgütsel işleyişi bilmez. Onunla onca vakit geçirmemize rağmen tesadüfün kotardığı işleri duyduğumuzda ağzım açık kalmıştı…
İllegaliteyi asla ihmal etmeyen bir insandır. Aldığı her görev partinindir. Bu ciddiyetle yaklaşır. Bu kapsamdaki işlerini sadece bilmesi gerekenlerle konuşur. İşleyiş konusunda son derece hassastır. Haksızlığa da uğrasa, moralide bozulsa,sorunu kiminle yaşadığını ve ne yaşadığını ilgisiz kişilere asla söylemez. Tartışmalarını içerde yürütür. Helede partiye bir laf söylediği, dedikodu yaptığı, asla duyulmamıştır.
Parti onun yaşam damarlarından biridir. “Ben partiyle varım” sözleri ona aittir. Parti, onun kutup yıldızı, göz bebeğidir.500’ü aşkın şehidimizle,kanla yazılan tarihimiz ve onun ürünü partimiz, onun için bambaşka bir anlam taşır.
Çünküo, partiyle tanıştıktan sonra bir kadın olarak mücadele içinde kadın bilincini edinmiş, Kürt kimliğinin ayırdına hapishane kapılarında varmış, Alevi inancıyla bir öteki olduğunu bu kavgada anlamıştı.
Parti, onun tüm kimliklerinin gerçeğine erdiği, hakikat kapısıydı. Bu kapıdan girdikçe kendisine ait olan ne varsa karşısına çıktı, böylece kendini yeniden tanımladı, yeniden yarattı. Kavganın kızgın alevlerinde yoğruldu, şekil aldı. Ve bugün nihayetinde tüm devrimcilerin annesine Güzel ana’ya, devrimci bir kadına dönüştü. Düşmanın vücudunda yarattığı yara bereler, Karadeniz’den Dersime dağ bakışlı Şahanlarını teker teker toprağa verirken yaşadığı tarifsiz acılar içinde, kendini yeniden yarattı!
Belki de bu yüzden, devrimciliği en derin haliyle, partimizin kültürünü en açık şekilde kavradığı için, darbeci/tasfiyeciliğe ilk tavır alanlardan oldu!
O devrimciliği en sade haliyle yaşadı. Tutarlıydı, edindiği bilinç neyse ona uygun davranmaktan bir an olsun imtina etmedi. Silahlı mücadeleyi savunan bir anne olarak, evlatlarını gerillaya sarıp sarmalayarak gönderdi. Zindanlara düştüklerinde“eğer boyun eğerseniz, devlete sığınırsanız size sütümü helal etmem” diyendi. Sadece kendi evlatlarını değil onlarında çocuklarını kendi evladı gibi büyüttü. Asla, kimse şikâyet ettiğine tanık olmadı.
Daima çocuklarının arkasında durdu. Ödeyeceği bedel ne olursa olsun onlardan mücadelenin içinde olmalarını istedi. Yaşayabilecekleri, yaşadığı herşeyi mücadelenin bir parçası olarak gördü. O, nev-i şahsına münhasır bir kişilikti. Devrimcileşmesinde çocuklarının payı vardı ama devrimci yaşamı onlarla sınırlı değildi.
Bebeğim…
O artık kendi başına bir birey, parti saflarında bir nefer, bir devrimciydi.Bir anne olarak onun devrimciliği, çocuklarına bağlılığının ötesindeydi. Devrimcilik onun var oluş biçimi, yaşamıydı. Hani denir ya, “devrimcilik bir yaşam tarzıdır” diye. İşte Güzel’imiz, bebeğimiz, bunu tüm hücrelerinde yaşayandı. Neredeyse katılmadığı bir eylem, etkinlik bırakmayacaktır.
Ezilenlerin nerede bir çığlığı yükselmişse ilk duyan ve koşanlardan biri o olmuştur. Nubar yoldaşın, Kaypakkaya’dan devraldığı nerede bir direniş ve kavga varsa orda olma felsefesinin kendine rehber edinmiştir.
Ey eylemin Güzel’i, kavganın Güzel’i, direniş, mücadele ve bedellerle yürüyen asi serüvenci…
Bu yolda büyüyen büyüdükçe Güzelleşen,Güzelleştikçe sevilen Bebeğimiz; her bir anı büyük kavgalara tanık 74 yıllık bilge bir ömrü bize armağan ederek aramızdan ayrıldın.
Sana söyleyeceğimiz tek şey, senin o ezilenlerin acılarından süzülüp gelen arif sözlerine ve kişiliğine olan derin şükranımızdır!
Senin emeğine, her defasında bizi içine çeken gülüşlerine, inancına ve kavgadaki ısrarına layık olmak boynumuzun borcu olsun!
“Nasılsın Kanka” sözlerine “bomba gibiyim ciğerim” yanıtı yankılanacak kulaklarımızda daima…
Yaşım, yaşımız ne olursa olsun senin bebeğin olarak kalma onuru bize yeter!
Bebeğim…
Bir Partizan
Son Haberler
Partizan’ın seçim tavrı ve Kaypakkaya’nın şapkasının altına gizlenenler üzerine
24 Haziran seçimlerine giderken yaşanan durum çok açık. Türk hakim sınıfları kendi klik dalaşlarını seçimler aracılığıyla belli bir dengeye ulaştırıp, en az bir beş yıl daha proletaryaya ve halka yönelik saldırganlıkta istikrar yakalamak istemektedir. Türk Kürt uluslarından çeşitli milliyet ve mezheplerden Türkiye proletaryası ve halka, bir yandan kendisine yönelen faşist saldırganlığa karşı durmakta, diğer yandan ise çeşitli biçim ve içeriklerde sınıf mücadelesini sürdürmektedir.
Turgut Kaya’dan 24 Haziran değerlendirmesi “Kitlelere doğru politika götürmek kıskançlıkla korunması gereken bir ilkedir”
Yunanistan’da Koridallos Hapishanesi’nde tutsak bulunan Türkiyeli devrimci Turgut Kaya, tutsak bulunduğu Koridallos Hapishanesi’den 24 Haziran baskın seçimlerine ilişkin bir açıklama gönderdi.
24 Haziran Seçimleri, Komünistlerin Tutumu
Ülkemizde sınıfların hareketi-tarihsel hareketi- niteliğine ve dünyayla bağlaşıklığına bağlıdır. Duşünce zihinsel aktivitite bu gerçek hayatın yansımaları ile doludur. Cumhuriyet kuruluşunu Komprador sınıfların eğemenliğinde, azınlık ulus ve inançların taleplerini yok sayarak, görünür olduğu yerlerde onu ezerek eğemenliğini inşa etti. Komprador sınıfların ve ona yedeklenmiş sömürücü alt sınıfların ortaklığı sadece bir bağlaşıklık ilişkisi değil ortak bir kültür durumuna geldi. Komprador sınıfların büyüme gençleşme dönemleri sona erdi.
Kaypakkaya, Ortadoğu meselesine yaklaşım ve Oryantalizm
Emperyalistler arası gerilimlerin en net sahası olan Ortadoğu bugün sınıfsal durumun en verili halini ortaya koymaktadır. Bu açıdan Ortadoğu merkezli bir bakış emperyalistlerin uzun vadeli politikalarını ortaya koyacağı gibi hem de sınıf hareketleri açısından verili bir örgütlenme zemini ortaya koymaktadır. Mao Zedung’un bilimsel katkılarını daha net şekilde göreceğimiz bu coğrafyada buradaki sosyal-sınıfsal örgütlenmeye dahil olmak katkı sunmak en net haliyle MLM’yi kitle pratiği içerisinde geliştirmek anlamına gelecektir.
Kaypakkaya ve 71 devrimcilerinden kopuş
TDH içerisindeki ’71 devrimci kopuşunun Türkiye açısından ve bir bütün devrimci hareket açısından önemi büyüktür. Artık yalnızca kalemler değil, silahlar konuşmaya başlamıştır. Deniz Gezmiş ve THKO ile başlayan sürecin takipçisi Mahir ve THKPC olmuştur. Devrimin bir şamar gibi patlamasını ve bozkırın tamamen kurumasını bekleyenlere karşı da komünist önder İbrahim Kaypakkaya ve kurucusu olduğu Proletarya Partisi doğmuştur.
Taş söken “kudurmuşlar”, imkansızı isteyen gerçekçiler ve “abartılmış” devrimciler
“Yerin, göğün, tarihin, zamanın ve suyun huysuzları”ydılar onlar. Cezayir’den Fransa’ya, Vietnam’dan Çin Halk Cumhuriyeti’ne, Rusya’dan ABD’ye, Japonya’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye, Kürdistan’dan Filistin’e… Kaypakkaya, Haki Karer, Dörtler, Deniz-Hüseyin-Yusuf, Nurhak’ta Sinan Cemgiller, Ulaş Bayraktaroğlu… Bu huysuzlar isyan ettiler, kaldırım taşlarını söktüler, burjuvazinin sırça köşklerinin camlarını kırdılar, güçlü görünenin zorbalığına isyan ettiler, özgürlük istediler, iktidarı istediler… Yendiler, yenildiler, yaşadılar ve öldüler…
…
Yerli Milli Dindar ve Politika
Yerli sözlük anlamında ‘ulusal’ anlamına gelmektedir. Ek olarak ulusa millete ait olan, taşınamayan şeyleride kapsıyor. Milli ise yerliyi içermekle beraber çoğu zaman yerli ile eş anlamlı olarak da kullanılıyor. Yerli bölgesel özelliklerin ölçeğini yansıtırken milli devletin sınırlarının ölçeğini gösteriyor.
Dindar ise belirli bir dinin kurallarına uygun olarak yaşayan kimseyi temsil ediyor. Bu üç kelime Erdoğan siyasetinin sürekli tekrar ettiği, tekrarlar arttıkça inandırıcılık taşıyor gibi görünen üç cehennem halkasıdır.
Kaypakkaya’nın yöntemi ve komünist kişiliği üzerine (Bir Partizan)
Soyut gerçeklik yoktur; gerçeklik her zaman somuttur. Kaypakkaya’nın teorik ve pratik eserini gerçeğe dönüştürmek, onu somutluk haline getirmek ancak kitlelerle buluşturmakla olacaktır. İncelemelerimiz bu amacın işaret ettiği noktaya konumlanılarak yapılacaktır.
PARTİZAN | “Kaypakkaya, kurtuluş çağrısı ve arayışıdır!”
Tarihi kitleler yazıyorsa, elinde kalemi tutanlar ve yaşananları an’a kazıyarak ona şekil verenler de önderler olmuştur!
Tarihte yığınlar ile önderlerin rolü arasında kopmaz bir bağ vardır. Yığınlar, bir kez özgürlük ve kurtuluş için sokağa çıktı mı mutlaka içlerinde en öne koşanlar, ipi ilk göğüsleyenler ve ardındakilere yol gösterenler olacaktır! Bundandır ki, tarihin seyrini değiştiren, yeni bir yol açan ve buzu kıranlar; mutlak suretle yığınların bentleri yıkan, coşkunca akan, sel suları gibi çağlayan o deviniminin içinden çıkmıştır.
İbrahim KAYPAKKAYA anısına.- Davut Kurun
İbrahin Kaypakkaya Türkiye sosyalist hareketine yeni bir bakış açısı, Türkiyede hakim siyasi değerler ve dengeleri sorgulayan bir bakış açısı kazandırdı. Daha yolun başında idi ve ilk adım olarak Kemalizm, ordu ve milli mesele konularında farklı teorik tespitler ortaya koydu. Ancak unutulmamalıdır ki, İbo’nun siyasi derinliği eldeki yazılı metinlerle sınırlı değildir. Çünkü bu metinler kendi doğrularını koyma yerine ‘Şafak revizyonizminin eleştirisi’ temelinde yazılmıştı.
Ölen ama yenilmeyen: İBRAHİM KAYPAKKAYA! Mustafa Demir
KISA NOT
1975 yılı başları idi. Stuttgart’ta İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri doğrultusunda faaliyet yürütüyorduk. O günkü kitlelerin ve sosyalistlerin çok ilerisinde düşüncelerdi bunlar.
• Devletin faşist yapısı tahlil ediliyor, onun yıkılıp, önce demokratik bir devlet, durmaksızın sosyalist yapıya geçiş, nihayetinde komünist toplumun inşası öneriliyordu.
• Kemalizm’in tahlili yapılıyor, onun bir diktatörlük olduğuna vurgu yapılıyordu.