Atılım’ın Gordion Düğümü!
Atılım, 18 Temmuz tarihi 130. sayısındaki “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde solun açmazları” başlıklı bir yazıyla Partizan’ı, “sol” etiketli bir torbaya koyup boykot tavrı nedeniyle değerlendirmiş/eleştirmiştir. Ne var ki boykot tavrımızın özünü değil kendi niyetini ele alarak hareket etmiştir. Dolayısıyla onun tavrımızı anlama çabası da kalmamıştır.
Bilindiği gibi HDP adayı Selahattin Demirtaş, “Demokratik değişim barışçı Türkiye” sloganı ile Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmaktadır. Bu HDP’nin stratejik programının da yüzüdür. HDP ile ilişkimizi, onun içinde yer almayışımızı belirten de onun bu programı, dolayısıyla niteliğidir. Atılım’ın deyimiyle, devrimci strateji ve kararlılığımızın lekelenmesinden korktuğumuz (!) için reformist bir program ve politikaya, dolayısıyla onu temsil eden HDP’ye katılmıyoruz. Biz, “ilkelerle ilgili taviz vermeyi teorik tavizler vermemeyi” (Marks) benimsediğimiz, ilkelerimizin formülasyonu olan stratejimizi göz bebeğimiz gibi koruduğumuz, onun lekelenmesinden korktuğumuz için ancak övünebiliriz! Zira biliyoruz ki stratejiyi taktiğe kurban edenlerin savrulduğu yer reformizmin sığ sularıdır!
Lenin revizyonizmin politikasını şu şekilde tanımlıyordu: “…durumdan duruma tutumunu belirlemek, kendini günlük olaylara ve küçük politikanın kesinti ve değişmelerine uyarlamak, proletaryanın birincil çıkarlarını ve tüm kapitalist sistemin, kapitalist evrimin özelliklerini unutmak, bu birincil çıkarları, onun gerçek ya da varsayılan avantajları yanına feda etmek” (Marksizm ve Revizyonizm-Nisan 1908) Atılım bizi “onun gerçek ya da varsayılan avantajlarını” cumhurbaşkanlığı seçimini boykot ederek geri tepmekle, apolitik tavır almakla eleştiriyor. Oysa kitleler, seçimlere girmeden cepheleştirilemezmiş gibi seçime girmeyi tek devrimci tutum olarak savunmak başlı başına bir çıkmazdır.
Atılım, Partizan’ın cumhurbaşkanlığı seçimine girmeyi “ otomatikman devleti demokratikleştirme hedefi düzen içi arayışa” indirgediğini belirtiyor. Belli ki Atılım HDP’nin “Demokratik değişim, barışçı Türkiye” programının düzen içi bir davranış olduğundan bihaber davranmayı yeğliyor! Devleti demokratikleştirme amacı reformizmin en karakteristik halidir. HDP programı doğrultusunda hareket edip c.başkanlığı seçimini demokratik değişimi gerçekleştirmenin bir aracı olarak değerlendirdiğine göre bizim “otomatikman” onu düzen içi bir arayış şeklinde tanımlamamıza Atılım’ın itiraz etmemesi gerekirdi. Yoksa Atılım “demokratik değişimi” düzen dışı bir süreç/yol olarak mı görmektedir? HDP’nin programı devletin, sistemin dönüştürülmesini, demokratik bir hale getirilmesini, demokratik bir hale getirilmesini içermektedir: bunun içinde düzen içi yol ve yöntemlere başvurulacaktır. Seçimler bu anlamda HDP için kendini sistem içinde var etmenin, onunla bütünleşmenin bir aracı durumundadır. HDP’nin ve c.başkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın bütün vurguları, açıklamaları düzen içi bir arayışa, çözüme dönüktür, program buna göre oluşturulmuştur. Hedefini “demokratik değişim, barışçı Türkiye” belirleyen ve buna göre hareket eden HDP düzen içi arayışı temsil etmemekte midir? Atılım işte buna itiraz etmekte “hayır o slogan/hedef düzen içi bir arayışı tanımlamaz” demektedir. Eğer Atılım Marksist devlet teorisinin reddini içeren bu sloganı-hedefi savunmadığını iddia ediyorsa HDP’nin programı doğrultusundaki yöneliminin devrimi nasıl içerdiğini açıklamalıdır. Devletin dönüşümü nasıl sağlanacaktır?
Atılım HDP’nin hedefini bu hedefe uygun c.başkanlığı seçimi politikasını bilmiyormuş gibi davranıyor, sonra da bizi “otomatik” davranmakla indirgemeci olmakla suçluyor! Atılım’ın diyalektik akılı böyle işliyor!
Ne diyor Atılım “… Kaygı korku ve endişelerini boykot tavrı ile dile getirmeye henüz yatkın olmayan kitleleri, tam da bu yatkın olmama durumunu dikkate aldığı için, boykota çağırıyor Partizan! Diyalektik aklın değil ancak İskender kılıcının çözebileceği türden bir çelişki…” Atılım’ın diyalektik aklı kuyrukçuluğun en bariz aklını sergiliyor. Burada kitlelerin eğilimine göre hareket etmek, kitleler ne yöne gidiyorsa peşinden gitmek gerekir, aksi halde kitlelerin eğilimi dikkate alınmamış ve onlardan kopmuş olunur. Kitlelerden kopmamak için onların eğilimine tabi olmak ve önlerinde secdeye varmak gerekir! Lenin’in Ne Yapmalı broşüründe ifade ettiği, “ bilincin kendiliğindenliğin önüne secdeye varması” hali Atılım’ın durumunu tarif ediyor.
O yüzden Atılım, Partizan’ın kitlelerin eğilimini devrimci temelde etkileme politikasını anlamıyor. Nasıl olur da kitlelerin eğilimini düzen içi bir seyir izliyorken bunun dışında, bu eğilime karşıt bir politika belirlensin diyor ve bizi de kendisi gibi, bilincini kendiliğindenlik önünde secdeye yatırmaya çalışıyor!
Üstelik çelişkimizi çözmek için bize birde İskender kılıcı hediye etmekten kendini alamıyor! HDP adayı eğer 2. tura katılamazsa Atılım diyalektik aklının gereği olarak kitlelerin eğilimini dikkate almayı, yani yine kitlelerin eğilimini temsil etmeyen boykot tavrını değil, seçim oyununu sonuna kadar sürdürmeyi mi benimseyecek? Boykot politikasını kitlelerin eğilimine kendiliğindenliğe teslim olmadığı için eleştiren Atılım bu düğümü kesmek için bize sunduğu kılıca fazlasıyla ihtiyacı olduğu açık. 2. turda kitlenin düzen içi arayışı, seçime katılma eğilimi de -Tayyip karşıtlığı ağırlığını daha güçlü hissettirecek biçimde- keskinleşmiş olarak devam ettiğinde, o zaman Atılım’ın kitlelerin bu eğiliminin karşısına, tuzağına düşmemesi için onlarla beraber sandığa yürümesi gerekir. Doğrusu Atılım’ın ne yapacağını merak ediyoruz. Kitlelerin eğilimine paralel bir tavır almayarak üstelik boykot da bu eğilime aykırı olduğuna göre kitleleri kendi haline bırakıp oyların düzen partilerine yazılmasına mı hizmet edecek? Partizan’ın “çelişkisi” İskender kılıcıyla çözülebilir ama Atılım’ın çelişkisini bu kılıcın çözeceği de şüpheli…
Atılım, “gerçek bir boykot’un” kitlelerin burjuva seçim sistemini süpürüp atacağı zamanda mümkün olduğunu vurgulayıp “devrimci” taktiğinin meşruluğunu kitle bilinciyle açıklamaya çalışıyor. Demek burjuva seçim sistemi kitlelerce işlemez hale geldiğinde Atılım’ı boykot çağrısı yaparken görebileceğiz! Bundan emin olmak isteriz; ne de olsa reformizmin “devrim alanlarında” kitlelerin öfkeli halinden korktuğuna da çok tanık olduk! Ama henüz o noktaya çok yolumuz var. Tartıştığımız bu gündür ve bugün Atılım bize boykotun, kitleler desteklemeyeceği için devrimci taktik olamayacağını söylüyor. Onun unuttuğu şey şudur; boykot taktiği ile propaganda, ajitasyon araç ve yöntemlerimiz nitelik değiştirmiyor! Seçim sürecinde söz söyleme, eylem yapma olanağımız boykot deyince ortadan kalkmıyor. Kitleleri demokratik mücadeleye, örgütle ve demokrasi etrafında saf tutmaya çağırma, düzeni teşhir etme, devrimci gelişme yolunda güç biriktirme olanaklarını boykot politikası da pekâlâ içerir/içermektedir. Açıklamamız tamda bu özelliklere değinmiştir. Atılım bu özellikleri seçim sandığının içerisine aktarıp oradan da bir sonuç beklemektedir; biz bu özellikleri kitlelerin eyleminde, bilincinde inşa etmenin sandıklara gitmeden mümkün olduğunu bilerek harekât etmekteyiz. Bütün bu özellikleri belli bir adayda somutlaştırmak ve oy oranında cisimleştirmek neden temel amacımız olsun ki? Bunun güç biriktirme stratejisine katkısı nedir? Açık ki böyle bir zorunluluk ve gereklilik bulunmamaktadır. Bu stratejiyi kitlenin kendi eylemine aykırılık üzerine kuruludur zaten. Aksi taktirde güç biriktirmez güçlü olurduk!
“Politikamız kitlenin kendi eylemine odaklı olmalıdır derken asla politikayı kitleler belirlemelidir” demiyoruz, öyle olsaydı, biz “gerekli olmaktan” çıkardık; politikamız kitlelerin eylemini değiştirmeye, onun kendi eylemeni devrimcileştirmeye odaklıdır diyoruz. Dolayısıyla Atılım’ın İskender’in keskin kılıcına havale ettiği “çelişkinin” varlığını kabul ediyoruz ve bu yüzden “aykırı” devrimci yolu izliyoruz. Onun beklemeyi tercih ettiği devrimci anı kılıç darbeleriyle bugünden yaratmaya çalışıyoruz.
Atılım ne diyor “…seçimler politik şartlara göre, reformcu taktiğinde devrimci taktiğinde sahnesi olabilir pekala…” Oysa HDP için seçimler demokratik değişim hedefini gerçekleştirme yolunda taktik değil stratejik bir yer tutmaktadır. Düzen içi arayış ve çözüm hedefi buna uygun bütün yol yöntemi kullanmaktan geçer. Bu anlamda “demokratik değişimi” hedefi güden bir partinin seçimlerle ilişkisi taktik olarak değerlendirilemez. Hele “seçim partisi” tanımına uygun bir konumlanış ve yapılanma içinde olan HDP için… CHP, AKP’nin seçimlerle ilişkisi ona yüklediği misyon ne ise HDP’ninki de bundan farklı değildir. HDP’nin hedefi, karakteri, kitle tabanı vb. onu bu politikalardan ayırır kuşkusuz ama seçimlere yükledikleri “misyon” farklı değildir. Atılım, niyetiyle gerçeği birbirine karıştırıyor, bizi gerçekle değil niyetiyle muhatap etmeye çağırıyor! HDP’nin programından, hedefinden bihaber davranıyor yada henüz onu sindiremediği için böyle davranıyor. Ne diyordu Stalin; bir partinin devrimci olup olmadığını belirleyen devrimci eylemleri değil siyasal hedefi programıdır. Atılım bizden HDP’nin siyasal, hedefini programını unutarak seçimlerle ilişkisini, buna dair politikasını ondan ayrı değerlendirmemizi bekliyor. Bir partinin politikalarını siyasal programından, hedefinden ayırdığında geriye bir şey kalır mı ki?
Atılım c. Başkanlığı seçiminin yerel ve genel seçimlerden kategorik bir ayrım taşımadığını söylüyor. “Demokratik değişim” hedefiyle kendini düzen içi konumlandıran bir parti için “seçim seçimdir” seçim kitleleri cepheleştirmenin temel argümanıdır. Partizan ise seçimlerin koşullarını, içeriğini amacını her seferinde değerlendirmeye almaya gerek duyuyor! Onun seçimlerle arasında ki temel sorun seçimlerin düzene tabilik içermesidir. Bundan ötürü seçimlere katılım şartı Partizan için özgünlükler taşır. Yerel ve genel seçimlerde özel bir vurguyla Kürt ulusuna yönelik imha ve inkâr politikası karşısında ki duruşu desteklemeye amade olduğumuzu açıkladık. Bu seçimlere ulusal harekatın katılma amacında devleti dönüştürme politikası esas değildi ya da öne çıkan politika değildi. Devlete rağmen harekat edebilme olanakları içinde Kürt ulusuna yönelik saldırılara direnme ve bu saldırıları alt etme politikası esastı sözü geçen seçimlere katılımımızın temel nedeni buydu. Oysa c.başkanlığı seçiminde esas olanı öne çıkaran bu değildir. Bu seçimde devletin bağrına bir kişi seçilmektedir, devlet içinde bir yer edinmeyi amaçlamaktadır, devletin demokratikleşmesine bu yoldan hizmet edilmek istenmektedir, “otomatikman” hüküm oluşturmamızın nedeni bu özelliktir. Atılım bu net ayrımı tartışmadan konu etmeden kategori kavramına soyut bir anlam yükleyerek eleştiri yapmaktadır. Dolayısıyla kategorik ayrımın seçimlere katılma veya katılmama gerekçelerimizden hareketle değerlendirilmesi gerekirdi. Kategori eleştirisinin bu esas noktasında Atılım bize boş gözlerle bakar gibidir(!)
Atılım HDP’nin reformist “demokratik değişim” hedefi doğrultusunda kendi yolunu açmaya çalışıyor. Bunu da HDP’nin reformist programını devrimci tarzda savunarak, henüz onunla bütünüyle kaynaşmamış halde yapıyor. Propagandanın tarzını değil de harekatın siyasal programını hedefini ölçü aldığımız için Atılım’ın devrimci coşkusu aldanmamıza yol açmıyor! Kitleleri sisteme yedeklemeye, düzen içi çözüme/arayışlara hapsetmeye, devrimci hedef ve çözümlerden uzaklaştırmaya hizmet eden her türlü siyasal yönelim nihayetinde halkın mücadelesinin, geleceğinin mevcut sistem içinde erimesine, boğulmasına, sistemin kendini farklı biçimlerde devam ettirmesine yarayacaktır. Buna karşı çıkmak, böylesi siyasal yönelimlere karşı mücadele etmek halkın kurtuluşu davasının yenilgiye uğramasını ve düzen içinde boğulmasını engellemek demektir. Özetle kitlenin eğilimi politikalarımızın harekat noktasıdır ama “belirleyeni” değildir; bu eğilimlere teslim olmak kitleleri düzen içine mahkum etmektir. O yüzden MLM’ler, kitlenin eğilimi ve kendiliğindenliğin önünde secdeye varmayı değil kitlelerin bilincini devrimci düzeye yükseltmeyi hedeflerler. Kitlelerin yürüdükleri yolda mahkum edildikleri koşullarda değil, ona yasaklanan o büyük ve rahmetli yolda kılavuza gereksinimi vardır. Elbette kitleleri mahkum oldukları yolda yalnız bırakmayız ama onunlayken büyük yolun gereğini yerine getirmemek gafletten başka bir şey değildir. Atılım fırsat tepmeye odaklıyken bu fırsatların gaflete düşüren tutsaklar olduğunu da bilmelidir…
(Bir Ö.G okuru)
Son Haberler
Sayfalar
Partizan’ların Yolundan Gideceğiz – Umut Keçer
Partizan Amed enternasyonalist bir devrimci olarak Haseke’de IŞİD çetelerine karşı mücadelede ölümsüzleşti. Partizan’ın hikayesi aynı zamanda Bakur Devrimi ile Rojava Devrimi’nin ve Türkiye devriminin nasıl bir kader birliği içerisinde olduğunun hikayesidir. Partizan Amed şahsında, enternasyonalist bir devrimci olarak, Türkiye ve Kürdistan halklarının birleşik devrim mücadelesi somutlaşmış oldu. Onun mücadelesi ve kararlılığı, onun mücadelesinin takipçisi olanlara örnek olacaktır.
Barbara Anna Kistler...(Nubar OZANYAN)
Adına Kürtçe ve Zazaca türküler yakılan, mısralar dizilen, roman ve öykü yazılan İsviçreli bir enternasyonal devrimci kadındı, Barbara Anna Kistler.
Onu İsviçre’nin Alplerinden alıp Dersim dağlarına götüren tutku düzeyindeki sevda, devrimin kendi ülkesinden daha önce gelişeceği fikriydi. Onu kayak merkezleriyle ünlü İsviçre’den çekip alıp Pülümür’ün karlı dağlarına yürüten güç, proleter enternasyonalizm idealiydi. O, bir devrim serüvencisiydi. İnessa Armand’ı Fransa’dan Sovyet devrimine yürüten devrim serüveni gibi…
Şehitlerimizin Kararlılığını Kuşanmalıyız
“Korku mu? Korku ve korkusuzluğun bir çelişki oluşturduğuna inanıyorum. Mesele ideolojimize sarılmak ve içimizdeki cesareti dizginlerinden boşandırmaktadır. Bizi cesur yapan, bize cesaret veren ideolojimizdir. Görüşümce hiç kimse cesur doğmaz, halkı ve komünistleri cesur yapan toplumdur, sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi, proletarya, parti ve ideolojimizdir. En büyük korku ne olabilir ki? Ölüm mü? Bir materyalist olarak yaşamın bir gün sona ereceğini biliyorum. Bence en önemli olan şey iyimser olmaktır.
Levon Ekmekçiyan ve Zohrab Sarkisyan’ı Unutmadık, Unutmayacağız!
Ermeni Soykırımı büyük bir suçtur. Ancak belki de bundan daha da büyük olan bu suçun inkar edilmesidir. Ve hatta daha da ileri gidilerek “mukatele” (birbirini vurmak) oldu denilerek yaşananların çarpıtılmasıdır.
İşte bu gerçeklik nedeniyle Ermeni devrimciler, suskunluk ve inkar perdesini yırtmak için ayağa kalkmışlar ve Ermeni Soykırımı’nın bir gerçeklik olduğunu bütün dünyaya göstermek istemişlerdir. Soykırıma uğrayanların çocukları, soykırıma uğradıklarını kanıtlamak zorunda kalmışlardır.
TKP-ML TMLGB MK: TİKKO 1. Konferansı, Halk Savaşı’nı Yükseltme Çağrısıdır
Halk gençliğinin komünist örgütü olarak ordumuz TİKKO’nun gerçekleştirmiş olduğu 1. Askeri Konferansı gençliğin militan coşkunluğuyla selamlıyor, Halk Savaşı’nı yükseltmek için bütün sorumluluklarımızın üzerine korkusuzca gideceğimizin sözünü yineliyoruz.
TKP-ML TİKKO Genel Komutanlığı ile Röportaj;“Yol Göstericimiz, İlham Ve Güç Kaynağımız Partimiz Önderliğinde Yaşasın TİKKO Konferansımız!”
TKP-ML’nin 1. Kongre’de aldığı karar doğrultusunda “Halk Savaşı’nda derinleş, gerillada uzmanlaş” şiarıyla Konferans gerçekleştiren TİKKO’nun Genel Komutanlığı’ndan Ekin Vartinik ve Azad Axpanos kendilerine yöneltilen soruları yanıtladı.
– Konferansla ilgili sorulara geçmeden önce kısaca ülkedeki ve bölgedeki durumu nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz?
Dil kesmek, baş kesmek…(Nubar Ozanyan)
Diktatör Erdoğan Türkiye’de dil kesiyor, Rojava’da baş kestiriyor. Asmayıp zindana yollayamadıklarının ya dilini ya da başını kesiyor. Yine bir cami çıkışında Sezen Aksu’yu hedef göstererek “Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” diyerek sanatçı ve aydınları karşı kin ve nefret dolu cümlelerle tehdit edip halkı galeyana getirmek istedi. Kışkırtıcı, ötekileştirici, düşmanlaştırıcı dil kullanmakta oldukça usta olan bu diktatör, besbelli ki çaresizlik içindedir.
Devrim İçin Ölümsüzleşenlerimizi Anıyoruz! (Sentez)
İnsanlığın sömürüye dayalı sistemlere karşı mücadelesi de bu mücadelede sömürülenlerin canlarını feda etmeleri de neredeyse insanlığın bilinen tarihi kadar eskilere dayanıyor.
Çutak (Nubar Ozanyan)
Rakel Dink yaşam arkadaşına, çocuklarının babasına, Hrant’a “Çutak” diye seslenirdi. Rakel’in neden sevgili eşine Çutak dediğini ancak onları yakından tanıyanlar bilir ve anlar. Ermenilerin bir kısmı, çok sevdiklerine “Çutak” yani keman diye hitap eder. İnsanlar duygularını sözlere döker, sevgilerini notalara, melodilere işler.
Yanlış Bir Perspektif:“
Uluslararası Komünist Hareketin Birliği” Sorununu “Maoistlerin Birliği” Sorunu Olarak Tartışılması!...
22.01.2022
Halil GÜNDOĞAN
Uluslararası Komünist Hareket (UKH)'in birliği sorunu, 3.Eternasyonalin sonlandırılması sonrası sürecin “Güncel bir sorun”u olarak var ola geldi. Yani bugünün ya da yakın geçmiş dönemin bir sorunu da değil bu sorun.
Nazilerin en has adamı Türkeş’ti- 1-2-3
Türkeş'ten Evren'e, Çiller'den Erdoğan-Bahçeli ikilisine Türk faşist liderlerin ilişki ağının merkezinde bulunan Almanya; son yüzyılda Türk milliyetçiliğinin “arka bahçesi” haline geldi. Nazi ideolojisi ve “Turancılık” fikri ise birbirini hep besledi.