Salı Ekim 27, 2026

Armin T. Wegner’in yazılarında 1. Büyük Savaş:Sait Çetinoğlu

“Hastanenin kapısında Ermeni papazın siyah sakalı beliriyor. Öğleye doğru ölmüş olan bir Ermeni askerin cenazesini almak için gizlice geliyor. Hamallar sırtların­da çarşafa sarılmış sallanan cesetle karanlıkta sessiz­ce kayboluyorlar.”

Birinci Savaşta sıhhiye askeri olarak Osmanlı topraklarında bulunan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın; “Bağdat Demiryolu İnşaatı Şirketi mühendisleri yada diğer görevlilerinin Ermeni kafileleriyle ilgili olarak çektikleri tüm fotoğraflar, negatifleriyle birlikte 48 saat içinde Halep’teki Bağdat Demiryolu Askeri Komiserliği’ne  teslim edilecektir. Bu emre herhangi bir şekilde itaat etmeyenler Divanıharp tarafından cezalandırılacaktır.” Emrine rağmen tehcir adı altında düzenlenen Ermeni kafilelerinin ölüm yürüyüşlerinin fotoğrafları çekerek insanlık tarihinin yüzkarası sahnelerin gün ışığına çıkmasını sağlayan  ve çektiği fotoğraflarla Ermeni Soykırımının belgelenmesinde önemli rol üstelenen Armin T.Wegner, Belge Uluslar arası yayıncılık tarafından yayınlanan Çanakkale Kedileri  ile düz yazılarıyla okurlarla buluşturuyor.

Çanakkale Kedileri’nde Wegner, Savaşın getirdiği yıkımı görsel olarak betimlemede gösterdiği başarı kadar düz yazılarında da savaşın, doğa ve diğer canlılar üzerindeki yıkımı tüm açıklığıyla göz önüne seriyor.

Wegner, Çanakkale Kedilerinde Gelibolu’dan Basra’ya kadar boydan boya Osmanlı coğrafyasında savaşın korkunçluğunu ve kurbanlarını anlatır. Bu bir yerde yerleşim yerleri, çöl, orman ve deniz, bir yerde açlıktan gözü dönmüş kedi ve köpek, bir yerde yük taşımakta canları çıkan savaşın ortasında kalmış develer, öküzler ve katırların çektiği eziyetler, bir diğer yerde insanlar, askerler, analar, sevgililer, “Gayrimüslim” amele askerleri’nin durumları okurların gözü önüne getirilirken, savaşın gezegenimizin bir bölgesindeki yıkımı ayrıntılandırır.

Wegner, savaşın getirdiği yıkımın kendi ruh halindeki tahribatla sözlerine başlar “Ekmek satın almak için sürgülü kapıları boşu boşuna çalarak kentin son sokağından aşağı yürürken, üzerime ağır bir yorgunluk duygusu çöküyor. Sefalet ve acıyla geçen bunca aydan sonra, hangi felaketin bu ya­bancılaşmış ruhu, daha da büyük bir karamsarlığa dü­şürebileceğini, kendi kendime tekrar tekrar soruyorum. Belki de içimdeki bu umarsız hüznü uyandıran,  küle bulanmış sürüler halinde, açlıktan perişan, tarazlanmış tüyleriyle peşim sıra sokaklarda dolaşan kedilerdi… kerpiçten kulübelerin arasında tıpkı çılgın bir dervişin gece gündüz bağırma­sı gibi, boğuk feryatlar çıkararak dolanıyorlar… Durakladığımda kediler çevremde toparlanıyorlar, sanki boş ekmek torbam içlerindeki yarayı iyileştirebilecekmiş gibi yakaran gözlerle bana bakıyorlar.”

Savaş tüm hızıyla gezegenin bu parçasını yutmaktadır. “Gelibolu dağlarının ötesinden kesintisiz, yoğun silah sesleri geli­yor. Bu sesleri yalnızca kıyıya vuran dalgaların uğultu­su bölüyor. Şimdi de sokakta kedilerin boğuk bağrışma­ları başladı. Acıyla yakınan sesler, hırıltılı tonlarla gitgi­de çoğalıyor, kabarıyor, tırmanıyor. Derken tam bir or­kestraya dönüşüyor. Kâh boynu bükük çocuk sızlanma­ları gibi mahzun iç çekişleriyle yitip giden, kâh delilerin kahkahaları gibi yükselen sesler havada çınlıyor. Yoksa kentin sakinleri kaçarken ruhlarını bu kedi bedenlerine mi bıraktı.”

 Wegner, savaşın korkunç yüzünü aydınlığa çıkarır, savaş tüm canlılar üzerinde bir kabus gibi çökmüştür. Savaş, kimseyi ayırt etmemektedir. “Evin gölgesinde kurumuş bir leylağın dalları altında, iki yaş­larında bir çocuk cesedi yatıyor. İçimi ürperten bir tiksin­tiyle, sol yanı tamamen kemirilmiş bir yüzü inceliyorum. Bu sırada bir sürü öfkeli kedi çılgın gibi sıçrayıp, ileri doğru fırlayarak yıkıntıların arasında kayboluyorlar. Eminim ben avludan ayrılır ayrılmaz, sessizce açlık­larını giderme işine koyulacaklar yeniden.”

Annesine 16 mayıs’ta Bağdat’tan yazdığı mektubunda, savaş karşıtlığı en üst düzeydedir, mektubunun sansür kurulunca okunacağını bile bile düşüncelerini açıktan ifade eder. Uygarlığın insanlığın gelişmesine hizmet edeceğine insanlığın yokedilmesine koşulması karşısında isyan eder: “Ah asla unutamayacağımız o büyük yalan, çocuklu­ğumuzun tarih öncesinde parlayan o sahte güneş. Ne uğruna savaştık ki? Bunca yıl ne için çalıştık ve umut besledik? Niye trenler ve gemiler yaptık, okullar, fabri­kalar ve hastaneler kurduk, çocuklarımıza bilge, güçlü ve görevine bağlı olmayı öğrettik? Halkları halklara, yürekleri yüreklere bağlamak, yeryüzü zenginliklerini yoksulluk çekilen yerlere aktarmak ve yoksulluğu orta­dan kaldırmak için insanları birbirine yaklaştırdığımıza gerçekten inanıyor muyduk? Ah o büyük yalan, o büyük yalan! Aklın ve ellerin bunca mucizesi, salt askerleri öl­dürecekleri insanları bulacakları yerlere daha çabuk gönderecek araçlarımız olsun diye; silahlı katilleri en uzak denizlerin ötesine götürmek için, öldürme işlerin­de usta, akıllı ve cesur olan adamları ve ölüm araçları­nı ve işkence odalarını taşımak için… Üç bin yıl boyun­ca göklere yükselmenin özlemiyle yaşadık ve sonunda bu gerçekleşip uçmayı öğrendiğimizde havalandık ve ölümü göklerden yere attık… . Aradığımız salt yaralarının sızlayan yerlerini daha iyi bilebilmek için kardeşlerimizin zayıf yanlarıydı…  Bu çağın acılarından körleşmiş, yüreğimizdeki duygulara hazırlıklı olduğumuza inanmıyor muy­duk? Ah, bu sefaletin yüzünde öylesine derin kazınmış çizgiler var ki, bunları unutmamız olanaksız… Ah anneciğim, ne kadar da zavallı ve güçsüz olduk. Gönlümüzdekine hemen hiç benzemeyen bir dünyada yaşamak zorunda olmanın utancından ölüyoruz.”  Mektuba sansür kurulunca el konacak ve başı derde girecektir.

Wegner, yaralıların dayanılmaz acılarını ve çaresizliğini paylaşır: “Yine mi önüme acılar serilecek… Sanki gündüzleri üzerimden çıkmayan, ancak akşamları güçlükle kurtulabildiğim azap dolu giysi”. Yaralı ve ölmek üzere olan bir sivil karşısında duygularını ifade ederken bu kadersiz Anadolu insanıyla özdeşleşmiştir. “Ölüm çetin iştir kardeşim. Bense sana ölümü kolay göstermek istiyorum. Annem seni Anado­lu’nun bir köy evinde, mısır tarlaları ve incir ağaçları ara­sında doğururken, bu da zorlu, acı dolu bir çabaydı; ama önünde serilen, bu canı yeniden verme işi çok da­ha güç… Yanında oturuyorum, dilini anlamıyorum; ama kanımın damarlarında konuşarak akışını anlıyorum.”

Osmanlı’nın cihat fetvasıyla, gavur’a karşı gavurla birlikte kıyasıya savaşmasının tuhaflığını Anadolu halkının naifliğiyle resmeder, halk Alman dostları İngiliz düşmanlarıyla karıştırmaktadır: “Eyerle­rin üzerinden evlerin bomboş odalarına bakıyorduk, birinin penceresinde yaşlı bir kadının allak bullak yüzü, bir erkeğin fesi göründü, telaşla ve “İngilizler” diye deh­şetle irkildiler ve yeniden odanın karanlığında kaybol­dular.”

“Ey Türk çocukları!

Yazın yüreğinize bu sayıyı:

Bin üçyüz yirmi sekizde* (* 1912)

Lekelendi Türk’ün namusu.

Ey intikam! Ah intikam!”

  Marşlarıyla perişan Anadolu halkını, Alman yayılmacılığının hizmetine koşan İttihad’ın sorumsuzluğuyla cepheden cepheye koşturulan Anadolu insanı savaş için donanımsızdır. Yeterli sağlık görevlisi ve doktoru yoktur. “Sonunda uykuya daldım, ama da­ha uyuklarken karşımda ağır, hantal hareketleriyle ba­bacan Türk hastabakıcılar belirdi, bunlar sokaktan top­ladıkları esnaf ve köylülerdi. Koskoca bir sandığın üze­rinde taşralı küçük bir manav olan Bir-iki-üç oturuyor ve gülümseyerek bana Türkçe öğretmeye çalışıyordu… Dalgaların bordaya doğru attığı yaralı askerlerle do­lu balıkçı kayıkları şaklama sesleriyle asma merdivene yanaştılar… yırtık pırtık, pis üniformalara sarınmış acı içindeki insanların süzgün yüzlerinin belirdiği… askerlerin kayıtsız ve yazgıya boyun eğmiş be­denleriyle doluyordu… Yaralılar incecik battaniyelerin, kuzu pöstekilerinin üzerine, çıplak döşemeye, sivri uçları  acımasızca etle­rine batan ağaç dallarıyla doldurulmuş incecik şiltelere dipdibe çöküyorlardı…     Dördüncü askeri hastanede kıdemli yüzbaşı doktor İbrahim Sabri kan içindeki önlüğü, sı­vanmış etli kollarıyla yavaş yavaş irinle dolu baldırı kes­mek için eğri makası alıyor. İri yüzünde kaybolan yumu­şak bakışlı gözlerinde duygusuz bir kasap ifadesi beli­riyor. Ses yeniden anlaşılmaz bir böğürtüyle hıçkırarak eziyetle  öldürülen  bir  hayvanınki  gibi  yükseliyor: ‘Aman!.. Aman!.. Merhamet edin!’ Doktor elinin tersiyle alnını siliyor… yeniden sokağa çıktığımız­da yaralı akını kabararak üzerimize geliyor.”

Savaş, herkesi kuşatmıştır, korku asker ve sivil dinlememektedir: “Subayların gözleri dikkatle karanlı­ğı tarıyordu, arada bir küpeşteden sarkan ve çözmeye utandıkları tahlisiye kemerlerine bakıyorlardı… Gece düşman tarafından topa tutulmuş olan kent sessiz, bomboştu. Korkuyla uykula­rından fırlayan kent sakinleri darmadağın eşyaları ile ve siyah çarşafları içinde nemli toprağa çömelmiş kanla­rıyla kıyıdaki kayalıklara sığınmışlardı.”

İçine atıldığı savaş atmosferi içinde, yüz yıllardan beri Anadolu’nun bu parçasının karşı karşıya kaldığı savaş dönemlerini  ve savaş sahnelerini canlandırır: “Ve an­cak şimdi, bu ağaçsız, dağılmış kül gibi boz topraklara bakarken yüzyıllar boyu bu küçücük toprak parçasının tanık olduğu sayısız garip yazgı aklıma geldi… Ve Avrupa’nın As­ya’dan koptuğu, her iki kıtanın en eski çağlardan beri hep yeni yeni umutsuzca savaşlarda diğerinden toprak kazanmak için birbiriyle mücadele ettiği bu kıyılarda şimdi de Doğu ve Batı halkları uğursuz, doğaya aykırı anlaşmalarla kardeş edilmiş birbirleriyle savaşmaktay­dılar… Sultanın kalpak ve nişanlarıyla donanmış Alman denizci ve komutanları Osman­lıların eski kinini asla derinleşmeyen uykusundan uyan­dırarak, gözü kapalı, inatçı elleriyle kuzeyli kardeşleri­nin kanını dökerek binlerce yıllık dünya tarihini alt üst edecek gibi görünüyorlardı ve bu bana Avrupa’nın çö­küşünün başladığı an gibi geldi.”

Öğretilenin aksine, Anadolu halkının savaş esnasında ve savaş fırsatını ganimet bilip soldurulan bütün renklerinin top yekün bu savaşın içine sokulduğunu resmeder, bir yerde Rum kadınlar hastanelerde temizlik ve hizmetli olarak görevlidirler;” Gün ağardığında kıyıdan çamaşırcıların tokmak sesleri geliyor. Şalvarlı Rum kadınları suya eğiliyorlar. Deniz sevecendir, tuzlu gözyaşlarıyla lekeli çarşaflar­dan kanı yıkayıp temizliyor…  “Rum hademelerimizi aramak için odaları dolaşıyorum: Temistokl!, Niko!

Alman eğitmenlerin  tercümanlıklarını yapan Musevilerle  alay ettikleri, ve onları katır  olarak nitelendirdikleri …

Bir diğer yerde bir Ermeni asker can vermiş, naaşı sessiz sedasız son görev için cemaatın din görevlileri tarafından alınmaktadır: “Hastanenin kapısında Ermeni papazın siyah sakalı beliriyor. Öğleye doğru ölmüş olan bir Ermeni askerin cenazesini almak için gizlice geliyor. Hamallar sırtların­da çarşafa sarılmış sallanan cesetle karanlıkta sessiz­ce kayboluyorlar.”

Aynı halka reva görülen ölüm yürüyüşünü, Tehcir  konvoylarını, Osmanlı topraklarında Ermeni toplumuna yaşatılan acıları fotoğraflarında olduğu gibi yazılarında resmeder: “Akşam Halep’e ulaştılar. Kent kaynıyordu, sokaklara girmelerine izin verilmediğinden bahçelerin önüne kamp kurdular. Gece bazıları içeri sıvışıp ekmek, incir, karpuz getirdi. Kentin ne durumda olduğu sorulduğunda, sokaklarda ölülerin yattığını söylediler… Bir keresinde sürgün edilen Ermenilerin kamplarına rastladılar. Yolda yarı çürümüş cesetler yatıyordu. ‘Ne yaptılar?’ diye sordu Osman ve içi parçalanarak açlık­tan bitkin bir çocuğa ekmeğinin yarısını uzattı. ‘Bunlar gâvur,’ dediler. ‘Allah onları cezalandırdı’. Sözlerine rağmen, asker Osman bir parça ekmeğini sürgünle paylaşmaktadır.

 “Hiç böylesine saf askerler görmedim” sözleriyle tarif ettiği Osmanlı askerlerinin askerlik adı altında toplanışını, talimgahlarda Türk ve Alman üstlerinden çektikleri eziyetlere değinir. Kesenekçiler olmasa hiçbir dertleri olmayacaktı” dediği Osmanlı köylüsünün “Jandarmalar kaçmalarını engellemek için köylüleri ellerinden uzun iple” bağlanarak, kışlalarda dayaktan geçirilerek dönüştürülmesini: “Falakayla burada tanıştı ve jandarmalarla iki kuruş verildiğinde darbelerin daha az can yaktığını burada öğrendi… Geceleri bir yor­gana sarınarak kuru yerde uyuyorlardı. Ama sabah ak­şam borular ötüyor, trampetler çalıyordu, hepsi iki sıra olup meydanda haykırıyorlardı: “Padişahım çok yaşa!” kısa sürede garip bir değişime uğradılar. Anadolu’yu trenle boydan boya geçerek cepheye giderken yaşadıkları hüznü; “Beş gün boyunca ülke, onları evlatlıktan reddeden acımasız bir ana gibi yanlarından geçip gitti.”  Anne, Anadolu halkının yazgısını, tren garında oğlunu uğurlarken feryatla ifade eder: “Baban Rusya’ya gitti ve geri dönmedi. Kardeşini Bulgarlar vurdu. Tarlaların sürülmeden kaldı. Oğlunu kim yetiştirecek, Osman? Yaşlı ananı kim teselli ede­cek?” Askerler daha cephe varmadan yollarda kırılmaktadır: “İki bin kişiydiler… Ayakkabıları kötü, üniformaları ya­malıydı ve daha ilk akşam yirmi hastaları vardı…Ayakları kendiliğinden gidiyordu… Hastalarını kentte bırakarak, ıssız yollarda döküntü­leri soyup soğana çeviren Bedevi sürülerinden ürkmüş birbirlerine sokularak, nehir boyunca aşağı iniyorlardı. Her gece atları çalınıyor, salgın yeni kurbanlar alıyor­du… Gece yeni ölümler oldu… Onları doğruca çarpışmaya soktular.” Cepheye çok azı varabilecek, cepheden sağlam dönmek mucizlere kalacaktır. Savaş kaybedildiğinde turan hayalleri kurarak Alman yayılmacılığının peşine koşulan ordunun  artık yaralılarını bile evlerine geri gönderecek takati kalmamıştır.

Cihat fetvasının yürütücüleri siperlerden talimat verirken,  yoksul Anadolu halkı ise kurşunlara siper olmaktadır: “Savaş Al­lah’a ibadetti… Siperlerin derinliklerinden imamla­rın sesleri hücuma çağırıyordu: ‘Haydi, İslam’ın ordusu! Savaşmadan ölen çürüme­ye mahkumdur. Kimin ayakları Allah yoluna savaşmak­tan tozlanmışsa  kıyamet günü azap yerlerinden en hız­lı atlının bin yılda alacağı yoldan daha uzak olacaktır. Ey intikam ordusu, yel ol ve es!’…

Askerlerin firarını önlemek için alınan önlemler de dahicedir: “dört askere bir banknot dağıtıl­dı. Bu durumda askerler paylarını yitirme korkusuyla birbirlerini göz hapsinde tutuyorlardı. Oysa banknot de­ğerini tümüyle yitirmişti, kimse bunu bozmayı göze ala­mıyordu.

Sefaletin bir diğer boyutunu da ele alır, Kut el Amara’da esir alınan İngilizleri askerlerine de değinmeden geçmez, onlar da oraya aynı şekilde gönderilmişlerdir, büyük çoğunluğu sömürgelerden getirilen zavallılardır: “Dün Kut el Amara’dan tutsak İngilizler geldi. Satıcı­ların alayları, sarrafların ıslıkları arasında ne denli aşa­ğılandıklarını daha da derinden hissetmeleri için uzun, toza bulanmış konvoylar halinde çarşının geçitlerinden, ağzını açmış bakan esnaf ve seyyar satıcı kalabalığının arasından geçirildiler… ceketlerini, çizmelerini bir parça ekmek, bir avuç hurma karşılığında vermiş olan, yalına­yak, yarı çıplak insanlar sendeliyordu…  Araplar kapıla­rının önüne su dolu testiler koymuşlardı, ama Türk as­kerleri susuzluktan kavrulan Hintlileri bunlara yaklaştır­mıyorlardı… Akşam tutsakların kampında dolaştım. Bedenleri tozun toprağın içinde kömürleşmiş kemikler gibi yayıl­mış yatıyordu. Ufak tefek çekik gözlü Gurkhalar ve ga­rip gözleri dertli dertli bana bakan Sihlerin ince beden­leri; derinliklerinde çok eski bir inancın alevi parlayan gözler.   Aralarında yüzlerinde tüm bu olaylarda hiçbir suçu olmamanın anlatılmaz ifadesi, ana kucağından henüz kurtulmuş, hâlâ çocuksu sarışın gençler, paçav­ralar içinde perişan iskeletler.”

Armin T. Wegner, Cemal Paşa’nın yukarıda verdiğimiz emrine rağmen Ermeni Soykırımını fotoğraflarıyla cesaretle belgelediği ve Soykırımın gizlenmesini ve unutulmasını önlediği gibi, Çanakkale Kedileri’nde de 1.Savaşın neden olduğu yıkımı ve vahşeti, Osmanlı coğrafyasındaki bir baştan bir başa paha biçilmez gözlemleriyle belgelemektedir. Wegner’in yazıları naif tarz tablo gibidir. Tablosunda bütün canlılar ön plandadır, tablosunda, bütün canlılara eşit düzeyde yer verir, herkesin ve her şeyin birlikte ön planda olmasına özen gösterir.

Balkan Savaşlarındaki acılar ve bu acılar sağalmadan, savaş ağalarının Osmanlı halklarını yeniden savaşın cenderesine sokarak halklarını acımadan ölümün pençesine atmasını, savaşın getirdiği çaresizliği bütün açık sözlülüğüyle okuyucuya sunar. Angarya altındaki Osmanlı köylüsü, Angaryaya koşulan “azınlıklar” ve  “Gayrimüslim” amele askerleri,  asker kaçakları, sevk zinciri ile askerlik için toplanan köylüler,  köylüden devşirme hastabakıcılar, savaşın Osmanlı topraklarında bir baştan bir başa seyri, ölüm kokan şehirler, tehcir adı altında ölüm yürüyüşlerini göz önüne getirir. Wegner yazılarında, savaş ağaları değil, fotoğraflarında olduğu gibi savaşın mağdurlarını mercek altına almıştır; Çaresizlik içinde ki her milliyetten insanları, açlığın pençesindeki kedileri ve köpekleri, savaşın yükünü çeken hayvanları, kısaca savaşın vahşetini sergiler.

Bir asker olmasına rağmen  dost  ve düşmanı ayırmaz ve herkesin acılarına ortak olur. Savaş ağalarının dışında herkes mağdurdur. Ve mağdurlar kendilerinin neden olmadıkları vahşetin acılarını çekmektedir.

Annesine yazdığı ve savaşın yıkımını ve vahşetini  resmeden mektubunda, bu apaçıklığın başının derde girmesine neden olacağını bile bile gözlemlerini cesaretle aktarmaktan vazgeçmeyecektir.

Bu yürekli hümaniste selam olsun…

 

63598

Dogmatizmin Eksensiz Çukurunda Yön Aramak-1

Bazıları tarihin önünde yürür, bazıları ise onu yazar. Bazıları ise ilerleyen tarihin ne tarafında yer alacaklarında kararsızdırlar.

Giriş:

Devrimci mücadelenin ve bu mücadele içinde yer alan örgütlerin tarihini yazmak, sınıf mücadelesini ilerletmek ve gelecek kuşaklara deneyimler aktarmak açısından, hiç kuşkusuz büyük bir önem taşımaktadır.

Tarih yazımında, burjuva sınıfı adına tarih yazıcılarıyla işçi sınıfı adına tarih yazıcıları arasında niteliksel bir sınıf varkı vardır ve bu eşyanın tabiyatına da uygundur.

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(4)- Kandil-Yerevan ve Şimdiki Duruşum(5)Dursun Ali Küçük

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(4)-Dursun Ali Küçük

*Şendinli- Xaxurke boğazından yolculuğa ve uzun yürüşüşe başlıyoruz.

Nasıl yaşayacağına karar verenler nasıl savaşacağına karar vermişlerdir!

Sınıf savaşımında devrimci yaşamın rolü ve yeri tartışılmaz düzeyde önemlidir. Ancak bu gerçeklik her zaman yeterince anlaşılmaz. Üzerinde yeterince düşünülmeyen, ciddiyetle durulmayan konuların başında devrimci yaşam gelir. En az dikkat ve ilginin olduğu, en az duyarlılığın gösterildiği, en az sorgulanan yerdir yaşam. Oysa en fazla hata ve zaafların, yanılgı ve yenilgilerin yaşandığı, kendisini gizleyip sakladığı yerdir yaşam. Deşifre edilip sorgulandığında bunun böyle olduğu görülüp anlaşılacaktır.

Psikolojik savaş ve gerilla savaşı karşısında faşizmin propaganda yöntemi üzerine…

2015 yılında savaşın yeniden başlaması ile birlikte faşist Türk devleti daha önceki savaş tecrübesini sentezleyerek yeni bir savaş konseptini devreye soktu. Daha öncesinde karadan gerilla karşısında ciddi bir varlık gösteremeyen Türk ordusu,  bu yeni konseptte teknik ve propaganda ağırlıklı farklı bir tarz geliştirmeye çalıştı. Bu tarzın ürünü olarak kimi başarılı sonuçlar alması, beraberinde oldukça yoğun bir kara propagandaya başvurmasına neden oldu.

Çin Devrimi ve Maoizm -1-

“Ancak uçurumun ağzında mevcuttur böylesi muhteşem bir manzara” , “Yangını ben başlattım”, “Enginleri fethetme ruhuna sahip değilseniz, Marksizm-Leninizm’i öğrenmeye kalkmak çok tehlikelidir.”

BPKD’ni anlatırken kullandığı bu ifadeler Mao Zedung’un devrimi, devrimciliği kavrayışını açıklıkla, yoruma yer vermeyecek şekilde anlatmaktadır.

Kandil Yerevan Yürüşümüz(3)-Dursun Ali Küçük

Yarın Xaxurke ‘den yolculuk başlıyor-Ekim 2004 yılıydı.
Benim yanımda eskiden kullandığım telefon vardı. Cemal arkadaş bizden istemedi. Karasu Xınere'de gelip telefonu almak istedi kabul etmedik. O kadar uzun bir yolculuk için herhangi bir duruma karşı telefon kullanmak gerekliydi.
Yolculuğa çıkmamıza bir gün kalmıştı. Kuryeler hazırdı. Biz hazırdık. Herşey tamamlanmıştı. Xaxurke karargahından ayrılmış, Xaxurke boğazının aşağılarına gelmiştik.

Tüm yaşamını devrimci mücadeleye adayan TKİP Kurucu Kadrolarından Teslim Demir (Sinan) kaybetmenin acısı içindeyiz.

Teslim Demir'i Mayıs 2018 tarihinde yakalandığı akciğer kanseri sonucu 29 Eylül 2018 tarihinde kaybettik. Onu kaybetmenin acısı içindeyiz. Başta TKİP'li yoldaşlarına, dostları ve ailesine baş sağlığı diliyoruz.

Teslim Demir dostumuzu 6 Ekim 2018 tarihinde Almanya’nın Oberhausen kentinde Alevi Kültür Merkezi’nde yapılacak anma töreninin ardından vasiyeti üzerine İzmir'e uğurlanacaktır. Tüm devrimcileri ve ilericileri yapılacak anma törenine katılmaya çağırıyoruz.

Teslim Demir Ölümsüzdür

 

Kara Tren: Charles Aznavour (22 MAYIS 1924 - 1 EKİM 2018) Gül ve Diken

Fransız şansonunun, 20. yüzyıl popunun anıt isimlerindendi. Piaf ve Trenet, Brel ve Sinatra arasında kendi sularında onyıllar boyunca abide gibi durdu, şarkı matematiğinin, hikâye kurgusunun, duyarak okuyuşun derslik örneklerini verdi. Anne tarafından İzmitli (bugünkü sınırlarla Adapazarlı) olan, Türkiye’de özellikle 60'larda, 70'lerde hemen her şarkısıyla çok sevilen ve dinlenen Ermeni Fransız Charles Aznavour, geçmiş ve gelecek, dostluk ve barış, tarih, hafıza ve hakikat için elini taşın altına koymaktan çekinmedi.

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(2)-Dursun Ali Küçük

*Ayrılık ve uzaklık zamanı başlıyor...
PKK'nin değişim göstermesi ve yeni koşullara göre amaç, örgüt, yönetim tarzı, çaılşma tarzı, tüzük ve iç işleyişini düzenlemesi, iç infazlara ve Kürdistani güçlerle arasındaki çatışmalara son vermesi zamanı gelip çatmıştı.
Eskisi gibi yürümek olamazdı. Ama bağımsız-demokratik ve birleşik Kürdistan dan vazgeçmek değil, bunu yeni koşullara göre güncellemek gerekiyordu.
İlk hayalimiz ve bütün Kürtlerin hayali terk edilemezdi.
PKK lideri Abdullah Öcalan Rusyadayken 6. kongredeydik.

“İstanbul’da işçi sınıfı hareketi kuvvet topluyor! Yeni bir fırtınaya doğru”*

3. Havalimanı yapımında çalışan inşaat işçilerinin eylemleri ve ardından 24 işçinin tutuklanması süreç açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi, faşizmin işçi sınıfı ve halka saldırısından doğrudan doğruya etkilemektedir. Bu olgu, rakamlar incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun son yıllara ilişkin yaptığı çalışmalar bu gerçeği göstermektedir.

Birleşik Mücadelenin Olanaklarını Emeğin Dünyasında Aramak!

‘Tek Adam Rejimi’ne karşı devrimci, ilerici ve yurtsever güçler, birleşik mücadelenin olanakları ve sürekliliğine dair verimli, anlamlı tartışmaları sürdürüyor.

OHAL altında, tamamen eşitsiz koşullarda gerçekleştirilen, AKP-MHP ittifakının hile ve devlet terörü ile kazandığı 24 Haziran seçimleri, söz konusu birleşik mücadelenin ne tür olanaklar sunabileceğine ve sahada nasıl bir sinerjiyi açığa çıkartabileceğine ilişkin zengin veriler sundu.

Sayfalar