“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye
Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]
Bu konuda birden fazla makale yazmıştım. Bunlardan bazılarının isimlerini vereyim: Birincisi, 11.04.2019 tarihinde yayaınladığım; “Yeni Emperyalist Ülkelerin Oluşumu” başlıklı. İkincisi, S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü (24.07.2019) ve Üçüncüsü; 19.02.2020 tarihinde yayınlanan “Türk Tekelci Devleti, Paylaşılmış Alanları Yeniden Paylaşmak İstiyor” başlıklıydı. Bu makaleler kendi bloğumda ve www.kaypakkayahaber.com’da yayınlandı.
Burada emperyalizmin oluşması teorik tartışmasına girmeyeceğim. Çünkü bunu, “yeni Emperyalist Ülkelerin Oluşumu” makalemde, “Sorunun Teorik Ortaya Konuluşu” başlığı altında yapmıştım.[2]
Marksist-Leninist ve Maoistler verili koşullardan hareket ederek yaptıkları analizleri salt akademik bir çalışma amacıyla değil, esas olarak sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfının strateji ve taktiklerini geliştirmesi ve mücadeleyi daha ileri taşıması için yaparlar.
Marksizm çevrelerinde tekelci Türk devletinin yeni karakterinin tartışılmaması yanlış olurdu. Çünkü, Türk devleti çok açık oynamakta ve her yönüyle emperyalist niteliğini ortaya koymaktadır. Açık askeri işgalleri, başka ülkelerdeki askeri üsleri ve Türk tekellerinin bir ahtapot gibi, bütün kıtalarda yüzden fazla ülkeyi sarmaları, sermaye aytırımı yapmaları, diğer emperyalist ülkeler ile dişe diş dalaşmaları vb.görmezden gelinemez.
Süriye’nin bir çok bölgesinin açıktan askeri işgali, “PKK’ye operasyon” adı altında, Kuzey Kürdistan’da bir çok askeri üs kurması, askeri saldırganlığı ve günlük bombalamaları ve açık işgali; Libya’yı bölme çabaları, Doğu Akdeniz’de birden fazla ülkeyle dalaşma, 1974’den beri işgal altında tuttuğu Kuzey Kıbrıs’ta askeri üslerini genişletmesi, bir çok Afrika ülkesinde askeri üslere sahip olması, Kafkas’larda “bende varım” diyerek Azerbeycan ile ortak askeri tatbikatlara girmesi vb. Türk devletinin tekelci kapitalizm karakterinden, yani onun emperyalist niteliğinden ayrı ele alınamaz.
Sermayenin emperyalist yayılmacılığından ayrı olarak, yayılmacılığı salt “Osmanlı özentisi” olarak ele almak, günümüz gerçekliği ile örtüşmediği gibi, Türk sermaye devletinin niteliğini, yani onun emperyalist yüzünü gizlemek anlamına geldiği çok açıktır. Bu yaklaşım, aynı zamanda, küçük burjuvazinin sosyalşovenist bir sapma içinde olduğunu da gösterir. Türk burjuvazisi, elbette, bir Osamnlı İmparatorluğu gibi büyük bir alanı egemenliği altında tutmak ister. Bu kapitalist sermayenin karakterinde vardır. Bunu salt bir “özenti” olarak göstermek, gerçeklerin üsütünü örtmektir. Sermayenin emperyalist yayılmacı niteliğinin özünü küçük burjuva yaklaşımla sulandırmaktır.
Türk tekelci devlet kapitalizmin derin bir ekonomik kriz içinde olması, herkesten para dilenmesine bakılarak, onun emperyalist niteliğini göz ardı etmek, sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfının önünü karartmaktan başka bir anlam taşımaz. Aynı zamanda, bu yaklaşım, emperyalist ekonomilerin “güçlü” olduğu, “kriz içinde olmayacağı” gibi anlayışlara yol açar ki, Mao Zedung’un, “emperyalistler kağıttan kaplandır” gerçekliğininde inkardır. Ya da özellikle Korona’nın yayılmaya başlamasından bu yana (ki, emperyalist dünya ekonomik krizi 2018 ortalarında başlamıştır) bütün emperyalist ülkelerin derin bir ekonomik kriz içinde oluşunun yadsınmasıdır.
Emperyalizmi salt bir kaç ülkeyle sınırlamak, başka kapitalizmin geliştiği ve emperyalist aşamaya geçtiği bir süreçte yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkamayacağı gibi anlayışlara varmak, kapitalist-emperyalist sistemin gerçekliği ve eşitsiz gelişme yasasıyla örtüşmemektedir.
Türk devletinin dış saldırganlığı, yeni pazarlar bulma çabaları, başka ülkelerin topraklarını işgal etmesi ve işgal girişimlerinin devam etmesi, ve bir çok ülkeyle sıcak savaş düzeyine gelmesi (örneğin Yunanistan ve Mısır) salt bir “özenti” işi olmayıp, sahip olduğu sermayenin büyüklüğü, saldırganlığı, yayılmacı ve egemenlik kurma karakteri ve bunu askeri olarak desteklemek ve pekiştirmek istemesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Askeri saldırganlık sermayenin oranıyla doğrudan bağlantılıdır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü’ne (UNCTAD) göre, 2019 yılı sonu itibariyle Türk devletinin dış yatırım stoku 47 milyar 754 milyon ABD doları kadardır.[3] Türk tekellerinin ikinci ülkelerden üçüncü ülkelere yaptıkları sermaye yatırımlarının tutarı ise, Türk Ticaret bakanlığının 2017 yılı verilerine göre 8 milyar[4] ABD dolarını aşmış durumdadır.
Bu sermaye, yeni pazarlar ve paylaşılmış pazarlardan pay istemektedir. Bu bağlamda, yeni bir emperyalist ülke olan Türk tekelci devleti her geçen gün daha fazla saldırganlaşmakta ve savaş kışkırtıcılığı yapmaktadır.
Türk devletinin saldırganlığını salt “ABD uşaklığı” ile noktalamak, Türk burjuvazisine yapılan en iyi yardım olsa gerek. Onun niteliğini gizleyip, bütün suçu ABD emperyalistlerine bağlamak, var olan gereçkliğin üstünü örtme, Türk emperyalist devletini daha masum göstermeye yaramaktadır. Niyet bu olmayabilir, ama, yapılan yanlış analizler buna yol açmaktadır.
ABD ile tarihinin en sıkıntılı ilişki sürecini yaşayan Türk devletini her saldırganlığını ve işgallerini, “efendi-uşak” ilişkisine indirgemek, Koç Holding’in neredeyse dünyanın bütün kıtalardaki sermaye yatırımlarını, fabrikalarını yok saymak, burada çalışan işçilerin artı-değerlerine el koyup Türkiye’ye aktarmalarını emperyalist amaçlı görmemek; küçük burjuvazinin kendi ulusal tekellerine karşı sosyal emperyalist bir yaklaşımı olarak öne çıkmaktadır. Türk tekelerinin bir çok Afrika ülkesindeki madenlerinde ölen ve direniş yapan işçilerin sınıf mücadelesini görmezden gelmek olduğu gibi, oralarda maden işleten sermaye kesimlerini, “gittikleri ülkeyi kalkındırmak için buradalar” burjuva sahtekarlığını gerçek gibi göstermektir.
Ya da diğer emperyalist ülkelerin ve tekellerin Türkiye’deki yatırımlarını emperyalist amaçlı görüp, Türk tekellerinin diğer ülkelerdeki sermaye yatırımlarını “emperyalist amaçlı” görmemek, düpe düz emperyalist soygunculuğa ve yağmacılığa mehtiye düzmektir.
Hele bazıları öyle bir yazıyor ki, ABD sermaye veriyor, Türk tekelleri’de onu ABD adına işletiyor. Evet, ABD ya da herhangi bir emperyalist ülke kredi verir. Kendileri de borç tahvilleri çıkarıp, para (sermaye) topluyor. Bu kapitalist ekonominin doğal bir işleyişidir. Ancak, emperyalistler, kendi pazarlarını kendileri elinde tutmak ister. Bunun için özel bir taşerona gerek duymaz. Tekeller arası ilişki çıkarlar üzerine yürür ve birbirini alt etmek için uğraştıkları gibi, birbirbirleriyle ilişki içine girerler. Bu ilişkide güçlü olan tarafa daha ağır basar.
Örneğin Koç Holding, Ford ve Fiat ile başta ilişkiye girdiğinde, payın büyük bölümü diğer iki yabancı ototmobil tekelinindi. Ama, zamanla Koç’un sermayesi büyüyünce, “efendi-uşak”sinin yerini “ortaklar” ilişkisi aldı ve paylar yarı yarıya bölüşülmeye başladı. Türk devleti 50’nin üzerinde uluslararası tekele sahiptir. Koç Holding, dünyanın ilk 500 en büyük tekeli arasında yer alırken, dünyanın ilk en büyük 100 tekeli arasında ona yakın Türk tekeli vardır. Ayrıca, Erdoğan rejmini en sıkı şekilde destekleyen inşaat firmaları ( aslında bunlara inşaat firmaları olarak adlandırmak eksik kalıyor. Çünkü, inşaatın yanında, enerji, finans ve daha bir çok dalda iş yapıyorlar), dünya sıralamasında ilk sıralarda yer alıyorlar.
ENR’nin en büyük 250 inşaat şirketi listesi içinde 46 Türk kökenli inşaat şirketi var. Birinci sırayı 65 inşaat şirketiyle Çin alırken, Türkiye ikinci, ABD ise üçüncü sırada yer almaktadır. Çin’in bu pazardaki payı % 21.1 iken ABD’nin payı ise % 8.9’dur. Türkiye’nin payı ise %5,6 kadardır. Türkiye’nin bu alanda Ortadoğu’daki payı %9.1, Asya’da % 7, Afrika’da ise % 5.1 kadar.[5]
İngiltere’nin en büyük ulsulararası bankası olan HSBC’nin Türkiye’de varlığı emperyalist amaçlı olurken, Çalık Holding’in Arnavutluk’un ve Kosava’nın ikinci büyük bankası BKT’ı 2006’da yine Arnavutluk telekomu olan Albtelecom’un %76’ını 2007 yılında satın alması[6] ve işletmesi “empeyalist karakter”li neden olmasın ki! Ne de olsa Türk burjuvazisi çok iylik severdir, kötü emeller peşinde olmaz(!) demek mi istiyorlar acaba ... Hadi diyelim ki, Türk tekelci burjuvaları Türk oldukları için “çok iyilik severler”, ancak, kapitalist sermaye, kişilere, ulusal, dinsel aidiyetlere ya da cinsiyete göre değil, kendi kurt kanununa göre hareket eder.
Türkiye-ABD ilişkisini “efendi uşak” ilişkisine indirgeyenler, nedense daha düne kadar ABD’nin sözünden çıkmayan AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkiye değinmiyorlar. AB hala ABD’nin askeri vesayetinden kurtulmak için çaba harcıyor, ama kurtulamıyor. Buradan hareketle, bir Almanya ile ABD arasındaki ilişkiyi “efendi-uşak” ilişkisine indirgenebilir mi? Elbette ki hayır! Buna, güçlü ve daha güçlü ya da zayıf ve güçlü emperyalistler arası ilişki biçimi olarak bakılabilir.
Ayrıca, iliğine kadar “borç”lu olmak salt Türk devletine özgü bir olay olmayıp, bütün emperyalist devletlere özgüdür. Dünyanın en büyük borçlu ülkesi en büyük emperyalist ülke olan ABD’dir. Sırasıyla Çin, Japonya, Almanya ve diğerleri gelir.
Diğer bir karşıt argüman ise, Türk tekellerinin sermayesini başka emperyalistlere ait olduğunu söylemek. Türk tekellerini salt bir taşeron gibi göstermeye çalışmak, bu tekellerin gerçek niteliğini gizlemeye hizmet etmektedir. Uluslararası niteliğe sahip Türk tekellerinin cirosunun önemli bir bölümü yurtdışı faaliyetlerden gelmektedir. Bunlar tekellerin kendi internet sitelerinde kolayca görülebilir.
Bu tür argümanlarla bir ülkenin emperyalist olmadığına karar verenler, kapitalist-emperyalist ekonomik sistemi anlamadıklarındandır. Bütün emperyalist ekonomiler içiçe geçtiği gibi, ve bunlar kendi ülkelerine dış yardımı çekmek için adeta dört takla atmaktadır. ABD’si, Almanyası, Çin’i, Japonya’sı ve diğerleri, dış sermayeye aynı çağrıyı yapıyorlar. Bunlar, Mevlana’nın çağrısını dış sermayeler için yaparlar: “Kim olursan olun, yeter ki gel!” ABD’nin esas olarak Çin’le ve kısmen AB ile ticaret savaşlarının özü ise yine emperyalistler arası egemenlik savaşıyla doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye’yi emperyalist olarak değerlendirmeyenlerin bir diğer argümanı ise; “Emperyalizmin kendine rakip çıkmasına müsade etmeyeceği” gibi, ekonomi-politik gerçeklikten uzak, Marksizm adına komplo teorileri ile nesnel gerçekliğin analiz edilmek istenmesi ya da analiz ettiklerine inanmaları...
Bu tür yaklaşımlar, kapitalist-emperyalist sistemin ekonomi politiğini iradeceliğe indirgemektir. Bu idealist bir yaklaşımdır.
Türkiye’nin ya da bir başka yeni emperyalist ülkenin eski emperyalist ülkelerle kıyaslanması:
Bu tür kıyaslama yapanlar, sorunun özüne bakmayıp, Almanya’da bulduklarını Türkiye’de de bulmak istiyorlar. Biri yüzyılı aşkın büyük bir emperyalist ülke, diğeri ise yeni emperyalist olmuş bir ülke. Aradaki bu fark görmezden gelinirken, emperyalistler arası eşitsiz gelişme yasası da gözden ırak tutularak, düz bir mantıkla hareket ediliyor. Bu, küçük burjuva düşünce tarzına özgü tipik dogmatik yaklaşım örneğidir. Ama, aynı kıyaslamayı, Finlandiya, Lüxemburg, İsveç vb. gibi küçük emperyalist ülkelerle yapmıyorlar.
Örneğin bir İsviçre emperyalist olduğundan beri kimseye saldırmamış ve de savaşmamıştır. Bir başka ülkeyi askeri olarak işgal etmemiştir. Ama sermaye olarak güçlü bir emperyalist ülkedir.
Uluslararası emperyalist tekeller arasında da bir kıyaslama yapılırsa, dev tekellerin yanında küçük tekellerde vardır. Örneğin aynı işi yapan ABD’nin WALMART’ı ile Almanya’nın METRO GROUP’u kıyaslandığında, ikincisi birincisinin yanında her açıdan cüce kalır. Birincisi 2 milyon 200 bin işçi çalıştırıyor, ikincisi ise 101 bin. Birincisinin cirosu 524 milyar ABD dolarını aşarken, ikincisinin cirosu 27 milyar Avro kadar. (Rakamlar 2020 yılına ait)
Uluslararası tekel haline gelmiş şirketler tekelci ve emperyalist karakterlidir. Tekelci devlet kapitalizmi haline dönüşen devletler ise emperyalist nitelikli hale gelmiştir. Emperyalist ülkeleri büyüklüklerine ya da küçüklüklerine bakarak nitelikleri belirlenemez. Bu nicelik bir belirlemedir. Nitelik belirleme karakterleriyle doğrudan ilişkilidir.
Kapitalist ekonominin eşitsiz gelişme yasasından dolayı yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkamsı mümkün ve çıkmaktadır ve çıkmaya devam edecektir. Bugün Macaristan, Polonya, Tayland, Malezya vd. yeni emperyalistleşen ülkeler arasına katılmıştır. Emperyalizm kapitalizmin bir üst aşamasıysa ve emperyalizm tekelcilikse, gelişmiş kapitalist ülkelerin emperyalist aşamaya gelmesi de kapitalist-emperyalist ekonomi politiğinin diyalektik gelişimidir.
Türkiye’nin emperyalist olması, devletin tekelci devlet kapitalizmi haline gelmesi, yani esas olarak tekellerin devleti olmasıdır. Askeri saldırganlığı tek başına onun emperyalist oluşunu belirlemeye yetmez. Ama bu saldırganlık komşusu ile (Peru-Ekvator arasında vb. yerlerde olduğu gibi) sınır anlaşmazlığı olmayıp, esas olarak egemenlik kurmak ve oraları işgal ederek nüfuzunu genişletmek istiyorsa bu emperyalist bir saldırganlıktır. Türkiye hem sermaye olarak hemde askeri saldırganlık olarak emperyalist bir ülkedir. Bu bağlamda, “alt” ya da “üst” emperyalizm tartışması ya da nitelemeleri Türk devletinin gerçekliği ile uyuşmamaktır. Türkiye emperyalist bir ülkedir.
Sınıf bilinçli proletarya, strateji ve mücadele taktiklerini buna göre belirlemelidir. 10.08.2020
[1] Sendika.org’da, Gaztet Duvar’da ve daha bir çok yayın organında bu konuyla ilgili, tartışmalar yürütülmektedir.
[2] Ayrıca, bu konuda en iyi kaynaklardan biri; Stefan ENGEL, “Yeni Empeyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine”, El Yayınları.
[3] Bkz. World Investment Report-2020, sf. 262. www.unctad.org
[4] www.ticaret.gov.tr/Yırtdışı Yatırım Anketi-2017 Sonuç Raporu.pdf
[5] ENR The Top 250, www.ENR_2019_International_Contractors1.pdf
[6] Bkz. www.calik.com
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Ya Sosyalizm Ya Barbarlık!
İnsanlığın önünde, daha gerçekci ve somut bir söylemle, uluslararası işçi sınıfı ve emekçilerin önünde iki yol var: Birinci yol; şu an içinde yaşadığımız kapitalist barbarlık ve ikinci yol ise; baskının, sömürünün olmadığı; insanın insanı ezmediği, ülkeler arasında sınırların, insanlar arasında ise sınıfsal sınırların ve her türlü cinsiyet ayrımlarının yok edildiği, özgürce ve doğa ile uyumlu bir yaşamın sürdürülebileceği sosyalizm!
Martager’in anısına (Nubar Ozanyan)
Özgürlüğe ve geleceğe ait var olması gereken tüm devrimci değerlerin birleştiği noktadır, Nubar Ozanyan’ın yaşamı. Paylaşmaktan, kendisine ait var olanları vermekten bir an olsun tereddüt etmeyen, zorlu mücadelede kendini asla düşünmeyen, yoldaşlık ve dostluktan başka bir yaşamı tanımayan Komutan Martager, Ermeni devrimcilerin onurudur. O, kalbini ve ellerini Kürtlerin, Filistinlilerin, Ermenilerin ve tüm ezilenlerin kurtuluş mücadelesine armağan etti. Halklar için türküler yaktı. Ezgisiyle karanlıkları eritmeye, sesiyle dağları uyandırmaya çalıştı.
Enternasyonal Devrimci NUBAR OZANYAN'ın anısına (Hovsep Hayreni)
Aynı sosyal ağlar içinde bulunup da onun ismini duymayan, kim olduğunu bilmeyen kalmamıştır sanırım. Ölümünün dördüncü yıldönümünde onu bir kere daha özlemle anarken kadrinin bilinmesine küçük bir katkı yapmaya çalışacağım.
Son Armenak’ı saygıyla anıyoruz! (Bir mücadele yoldaşı )
Çok zor bir coğrafyada yaşıyor ve mücadele ediyoruz. Bu coğrafyanın devrimciliği de bir o kadar onurlu ve engebelerle doludur.
TC Devletinin Avrupa’daki Mit Örgütlenmesi
7 Temmuz 2021 tarihinde Almanya’nın Berlin şehrinde evinin avlusunda üç kişi tarafından saldırıya uğrayan Erk Acarer’in yaşadıkları bir kez daha Almanya’daki MİT örgütlenmesini gündeme getirdi.
Almanya’da MİT faaliyetleri neredeyse yasal. Alman devleti, bu faaliyetleri bilmesine rağmen engel olmuyor, dokunmuyor. Yakalananlar ya para karşılığı serbest bırakılıyor ya da “yeterli delil olmadığı” gerekçesiyle haklarında takipsizlik kararı veriliyor.
Hepimiz Kürt’üz! (Nubar OZANYAN)
İttihatçı soykırımcı Kemalist zihniyet yine katliam ve yıkım peşinde. Aklını ve elini Kürdistan’ı bombalamak, ormanları yakmak, sel faciası ile başbaşa bırakmak, Kürt emekçilerini ırkçı saldırılarla katletmek için kullanmaktadır. Manavgat, Muğla, Antalya, Adana, Mersin, Kayseri, Adana, Muş alev alev yanarken bir yangın söndürme uçağı bile “bulamayan” AKP-MHP faşist iktidarı, Kürdistan'ın her karış toprağını onlarca uçakla bombalayabilmektedir.
TKP-ML MK-SB: Irkçı Faşist Saldırıların Sorumlusu TC Devletidir!
Saldırıların Hesabını Birleşik Mücadelemizi Zafere Taşıyarak Soracağız!
TC faşizminin yönetememe krizi derinleştikçe her alanda saldırganlığı artmaktadır. AKP-MHP faşizmi iktidarını sürdürebilmek için her türlü yol ve yöntemi kullanmaktadır. Son günlerde Kürt halkına yönelik artan ırkçı saldırılar bunun en somut göstergesidir. İzmir’de Deniz Poyraz’ın faşist bir saldırı sonucunda katledilmesinden sonra Kürt halkına yönelik artarak devam eden ırkçı saldırılarda onlarca insan yaralanmış, Ankara’da bir kişi öldürülmüştür.
CIA’nın, Anti-Komünist “Özgür Düşünceli” Entellektüelleri-4
Mussolini Faşizminden Kemalist Faşizme Hediye:141-142
Vurun Kürt’e! Vurun Ermeni’ye!(Nubar OZANYAN)
Ne zaman fındık, pamuk, çay toplayan Kürt işçilerine yönelik bir saldırı olsa yüreğim yanar. İçim acır. Bir asırdır bitmeyen bu iğrenç saldırıları halkımız iyi tanır. Ermeni halkı, ırkçılığın ne olduğunu yaşadığı katliamlardan, yediği darbelerden bilir. Amed’in Xançepek Mahallesi’nde bir köşeye sıkıştırılıp taşla, sopayla, yumruk ve tekmeyle yere düşünceye kadar dövülen, kanlar içinde sövülen Ermeni gençlerinden tanır insanlığın başına bela olan bu saldırıları.
Kendi sahamızda amansız olmak...
Politikanın tüm çalışmaların can damarı olduğu ilkesi Marksizm-Leninizm-Maoizm’in temel ilkelerinden biridir. Proletarya partilerinin başarı ya da başarısızlıklarının incelenmesi, gerçekte politikaların incelenmesine dayanır.
Eğer doğru bir politik çizgiden yoksunsa her proletarya partisi, güçlü örgütlenmelere, emek ve çabaya rağmen önemli gerilemeler, kayıplar yaşar. Doğru bir politikanın varlığı ise güçsüzlükten güçlenmeye, örgütsüzlükten örgütlenmeye, eylemsizlikten eylemliliğe, durgunluktan ilerlemeye gidiş için olmazsa olmazdır.
Türküler yanmaz (İmera Fera Yeşilgöz)
Anne ve baba tarafından Sivas’lı, Alevi bir ailenin çocuğuyum. Küçüklüğümüzde ailemiz, eğer birileri Alevi olup olmadığımızı sorarsa gizlemememiz gerektiğini, fakat söz açılmadıkça da söylememizi öğütlerdi. Kardeşler olarak aramızda, Alevi olmak ne demek ve neden açıkça dile getirilemiyor anlam veremezdik. Gittiğimiz yerlerde nereli olduğumuz öğrenildikten sonra, “yananlardan mısınız, yoksa yakanlardan mı?” diye sorarlardı. Kimlik soy ismimiz Yanar’dır. Biz, her defasında soy ismimizden dolayı “yananlardanız” derdik.