Salı Eylül 15, 2026

“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye

Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]

Bu konuda birden fazla makale yazmıştım. Bunlardan bazılarının isimlerini vereyim: Birincisi, 11.04.2019 tarihinde yayaınladığım; “Yeni Emperyalist Ülkelerin Oluşumu” başlıklı. İkincisi, S-400’lerin Ekonomik-Politik Yüzü (24.07.2019) ve Üçüncüsü;  19.02.2020 tarihinde yayınlanan “Türk Tekelci Devleti, Paylaşılmış Alanları Yeniden Paylaşmak İstiyor” başlıklıydı. Bu makaleler kendi bloğumda ve www.kaypakkayahaber.com’da yayınlandı.

Burada emperyalizmin oluşması teorik tartışmasına girmeyeceğim. Çünkü bunu, “yeni Emperyalist Ülkelerin Oluşumu” makalemde, “Sorunun Teorik Ortaya Konuluşu” başlığı altında yapmıştım.[2]

Marksist-Leninist ve Maoistler verili koşullardan hareket ederek yaptıkları analizleri salt akademik bir çalışma amacıyla değil, esas olarak sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfının strateji ve taktiklerini geliştirmesi ve mücadeleyi daha ileri taşıması için yaparlar.

Marksizm çevrelerinde tekelci Türk devletinin yeni karakterinin tartışılmaması yanlış olurdu. Çünkü, Türk devleti çok açık oynamakta ve her yönüyle emperyalist niteliğini ortaya koymaktadır. Açık askeri işgalleri, başka ülkelerdeki askeri üsleri ve Türk tekellerinin bir ahtapot gibi, bütün kıtalarda  yüzden fazla ülkeyi sarmaları, sermaye aytırımı yapmaları, diğer emperyalist ülkeler ile dişe diş dalaşmaları vb.görmezden gelinemez.

Süriye’nin bir çok bölgesinin açıktan askeri işgali, “PKK’ye operasyon” adı altında, Kuzey Kürdistan’da  bir çok askeri üs kurması,  askeri saldırganlığı ve günlük bombalamaları ve açık işgali; Libya’yı bölme çabaları, Doğu Akdeniz’de birden fazla ülkeyle dalaşma, 1974’den beri işgal altında tuttuğu Kuzey Kıbrıs’ta askeri üslerini genişletmesi, bir çok Afrika ülkesinde askeri üslere sahip olması, Kafkas’larda “bende varım” diyerek Azerbeycan ile ortak askeri tatbikatlara girmesi vb. Türk devletinin tekelci kapitalizm karakterinden, yani onun emperyalist niteliğinden ayrı ele alınamaz.

Sermayenin emperyalist yayılmacılığından ayrı olarak, yayılmacılığı salt “Osmanlı özentisi” olarak ele almak, günümüz gerçekliği ile örtüşmediği gibi, Türk sermaye devletinin niteliğini, yani onun emperyalist yüzünü gizlemek anlamına geldiği çok açıktır. Bu yaklaşım, aynı zamanda, küçük burjuvazinin sosyalşovenist bir sapma içinde olduğunu da gösterir. Türk burjuvazisi, elbette, bir Osamnlı İmparatorluğu gibi büyük bir alanı egemenliği altında tutmak ister. Bu kapitalist sermayenin karakterinde vardır. Bunu salt bir “özenti” olarak göstermek, gerçeklerin üsütünü örtmektir. Sermayenin emperyalist yayılmacı niteliğinin özünü küçük burjuva yaklaşımla sulandırmaktır.

Türk tekelci devlet kapitalizmin derin bir ekonomik kriz içinde olması, herkesten para dilenmesine bakılarak, onun emperyalist niteliğini göz ardı etmek, sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfının önünü karartmaktan başka bir anlam taşımaz. Aynı zamanda, bu yaklaşım, emperyalist ekonomilerin “güçlü” olduğu, “kriz içinde olmayacağı” gibi anlayışlara yol açar ki, Mao Zedung’un, “emperyalistler kağıttan kaplandır” gerçekliğininde inkardır. Ya da özellikle Korona’nın yayılmaya başlamasından bu yana (ki, emperyalist dünya ekonomik krizi 2018 ortalarında başlamıştır)  bütün emperyalist ülkelerin derin bir ekonomik kriz içinde oluşunun yadsınmasıdır.

Emperyalizmi salt bir kaç ülkeyle sınırlamak, başka kapitalizmin geliştiği ve emperyalist aşamaya geçtiği bir süreçte yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkamayacağı gibi anlayışlara varmak, kapitalist-emperyalist sistemin gerçekliği ve eşitsiz gelişme yasasıyla örtüşmemektedir.

Türk devletinin dış saldırganlığı, yeni pazarlar bulma çabaları, başka ülkelerin topraklarını işgal etmesi ve işgal girişimlerinin devam etmesi, ve bir çok ülkeyle sıcak savaş düzeyine gelmesi (örneğin Yunanistan ve Mısır) salt bir “özenti” işi olmayıp, sahip olduğu sermayenin büyüklüğü, saldırganlığı, yayılmacı ve egemenlik kurma karakteri ve bunu askeri olarak desteklemek ve pekiştirmek istemesiyle doğrudan bağlantılıdır.

Askeri saldırganlık sermayenin oranıyla doğrudan bağlantılıdır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü’ne (UNCTAD) göre, 2019 yılı sonu itibariyle  Türk devletinin dış yatırım stoku 47 milyar 754 milyon ABD doları kadardır.[3] Türk tekellerinin ikinci ülkelerden üçüncü ülkelere yaptıkları sermaye yatırımlarının tutarı ise, Türk Ticaret bakanlığının 2017 yılı verilerine göre 8 milyar[4] ABD dolarını aşmış durumdadır.

Bu sermaye, yeni pazarlar ve paylaşılmış pazarlardan pay istemektedir. Bu bağlamda, yeni bir emperyalist ülke olan Türk tekelci devleti her geçen gün daha fazla saldırganlaşmakta ve savaş kışkırtıcılığı yapmaktadır.

Türk devletinin saldırganlığını salt “ABD uşaklığı” ile noktalamak, Türk  burjuvazisine yapılan en iyi yardım olsa gerek. Onun niteliğini gizleyip, bütün suçu ABD emperyalistlerine bağlamak, var olan gereçkliğin üstünü örtme, Türk emperyalist devletini daha masum göstermeye yaramaktadır. Niyet bu olmayabilir, ama, yapılan yanlış analizler buna yol açmaktadır.

ABD ile tarihinin en sıkıntılı ilişki sürecini yaşayan Türk devletini her saldırganlığını ve işgallerini, “efendi-uşak” ilişkisine indirgemek, Koç Holding’in neredeyse dünyanın bütün kıtalardaki sermaye yatırımlarını, fabrikalarını yok saymak, burada çalışan işçilerin artı-değerlerine el koyup Türkiye’ye aktarmalarını emperyalist amaçlı görmemek; küçük burjuvazinin kendi ulusal tekellerine karşı sosyal emperyalist bir yaklaşımı olarak öne çıkmaktadır. Türk tekelerinin bir çok Afrika ülkesindeki madenlerinde ölen ve direniş yapan işçilerin sınıf mücadelesini görmezden gelmek olduğu gibi, oralarda maden işleten sermaye kesimlerini, “gittikleri ülkeyi kalkındırmak için buradalar” burjuva sahtekarlığını gerçek gibi göstermektir.

Ya da diğer emperyalist ülkelerin ve tekellerin Türkiye’deki yatırımlarını emperyalist amaçlı görüp, Türk tekellerinin diğer ülkelerdeki sermaye yatırımlarını “emperyalist amaçlı” görmemek, düpe düz emperyalist soygunculuğa ve yağmacılığa mehtiye düzmektir.

Hele bazıları öyle bir yazıyor ki, ABD sermaye veriyor, Türk tekelleri’de onu ABD adına işletiyor. Evet, ABD ya da herhangi bir emperyalist ülke kredi verir. Kendileri de borç tahvilleri çıkarıp, para (sermaye) topluyor. Bu kapitalist ekonominin doğal bir işleyişidir. Ancak, emperyalistler, kendi pazarlarını kendileri elinde tutmak ister. Bunun için özel bir taşerona gerek duymaz. Tekeller arası ilişki çıkarlar üzerine yürür ve birbirini alt etmek için uğraştıkları gibi, birbirbirleriyle ilişki içine girerler. Bu ilişkide güçlü olan tarafa daha ağır basar.

Örneğin Koç Holding, Ford ve Fiat ile başta ilişkiye girdiğinde, payın büyük bölümü diğer iki yabancı ototmobil tekelinindi. Ama, zamanla Koç’un sermayesi büyüyünce, “efendi-uşak”sinin yerini “ortaklar” ilişkisi aldı ve paylar yarı yarıya bölüşülmeye başladı. Türk devleti  50’nin üzerinde uluslararası tekele sahiptir. Koç Holding, dünyanın ilk 500 en büyük tekeli arasında yer alırken, dünyanın ilk en büyük 100 tekeli arasında ona yakın Türk tekeli vardır. Ayrıca, Erdoğan rejmini en sıkı şekilde destekleyen inşaat firmaları ( aslında bunlara inşaat firmaları olarak adlandırmak eksik kalıyor. Çünkü, inşaatın yanında, enerji, finans ve daha bir çok dalda iş yapıyorlar), dünya sıralamasında ilk sıralarda yer alıyorlar.

ENR’nin en büyük 250 inşaat şirketi listesi içinde 46 Türk kökenli inşaat şirketi var. Birinci sırayı 65 inşaat şirketiyle Çin alırken, Türkiye ikinci, ABD ise üçüncü sırada yer almaktadır. Çin’in bu pazardaki payı % 21.1 iken ABD’nin payı ise % 8.9’dur. Türkiye’nin payı ise %5,6 kadardır. Türkiye’nin bu alanda Ortadoğu’daki payı %9.1, Asya’da % 7, Afrika’da ise % 5.1 kadar.[5]

İngiltere’nin en büyük ulsulararası bankası olan HSBC’nin Türkiye’de varlığı emperyalist amaçlı olurken, Çalık Holding’in Arnavutluk’un ve Kosava’nın ikinci büyük bankası BKT’ı 2006’da yine Arnavutluk telekomu olan Albtelecom’un %76’ını 2007 yılında satın alması[6] ve işletmesi “empeyalist karakter”li neden olmasın ki! Ne de olsa Türk burjuvazisi çok iylik severdir, kötü emeller peşinde olmaz(!) demek mi istiyorlar acaba ... Hadi diyelim ki, Türk tekelci burjuvaları Türk oldukları için “çok iyilik severler”, ancak, kapitalist sermaye, kişilere, ulusal, dinsel aidiyetlere ya da cinsiyete göre  değil, kendi kurt kanununa göre hareket eder.

Türkiye-ABD ilişkisini “efendi uşak” ilişkisine indirgeyenler, nedense daha düne kadar ABD’nin sözünden çıkmayan AB’nin önde gelen emperyalist ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkiye değinmiyorlar. AB hala ABD’nin askeri vesayetinden kurtulmak için çaba harcıyor, ama kurtulamıyor. Buradan hareketle, bir Almanya ile ABD arasındaki ilişkiyi “efendi-uşak” ilişkisine indirgenebilir mi? Elbette ki hayır! Buna, güçlü ve daha güçlü ya da zayıf ve güçlü emperyalistler arası ilişki biçimi olarak bakılabilir.

Ayrıca, iliğine kadar  “borç”lu olmak salt Türk devletine özgü bir olay olmayıp, bütün emperyalist devletlere özgüdür. Dünyanın en büyük borçlu ülkesi en büyük emperyalist ülke olan ABD’dir. Sırasıyla Çin, Japonya, Almanya ve diğerleri gelir.

Diğer bir karşıt argüman ise, Türk tekellerinin sermayesini başka emperyalistlere ait olduğunu söylemek. Türk tekellerini salt bir taşeron gibi göstermeye çalışmak, bu tekellerin gerçek niteliğini gizlemeye hizmet etmektedir. Uluslararası niteliğe sahip Türk tekellerinin cirosunun önemli bir bölümü yurtdışı faaliyetlerden gelmektedir. Bunlar tekellerin kendi internet sitelerinde kolayca görülebilir.

Bu tür argümanlarla bir ülkenin emperyalist olmadığına karar verenler, kapitalist-emperyalist ekonomik sistemi anlamadıklarındandır. Bütün emperyalist ekonomiler içiçe geçtiği gibi, ve bunlar kendi ülkelerine dış yardımı çekmek için adeta dört takla atmaktadır. ABD’si, Almanyası, Çin’i, Japonya’sı ve diğerleri, dış sermayeye aynı çağrıyı yapıyorlar. Bunlar,  Mevlana’nın çağrısını dış sermayeler için yaparlar: “Kim olursan olun, yeter ki gel!” ABD’nin esas olarak Çin’le ve kısmen  AB ile ticaret savaşlarının özü ise yine emperyalistler arası egemenlik savaşıyla doğrudan bağlantılıdır.

Türkiye’yi emperyalist olarak değerlendirmeyenlerin bir diğer argümanı ise;   “Emperyalizmin kendine rakip çıkmasına müsade etmeyeceği”   gibi, ekonomi-politik gerçeklikten uzak, Marksizm adına  komplo teorileri ile nesnel gerçekliğin analiz edilmek istenmesi ya da analiz ettiklerine inanmaları...

Bu tür yaklaşımlar, kapitalist-emperyalist sistemin ekonomi politiğini iradeceliğe indirgemektir. Bu idealist bir yaklaşımdır. 

Türkiye’nin ya da bir başka yeni emperyalist ülkenin eski emperyalist ülkelerle kıyaslanması:

 Bu tür kıyaslama yapanlar, sorunun özüne bakmayıp, Almanya’da bulduklarını Türkiye’de de bulmak istiyorlar. Biri yüzyılı aşkın büyük bir emperyalist ülke, diğeri ise yeni emperyalist olmuş bir ülke. Aradaki bu fark görmezden gelinirken, emperyalistler arası eşitsiz gelişme yasası da gözden ırak tutularak, düz bir mantıkla hareket ediliyor. Bu, küçük burjuva düşünce tarzına özgü tipik dogmatik yaklaşım örneğidir. Ama, aynı kıyaslamayı, Finlandiya, Lüxemburg, İsveç vb. gibi küçük emperyalist ülkelerle yapmıyorlar.

Örneğin bir İsviçre emperyalist olduğundan beri kimseye saldırmamış ve de savaşmamıştır. Bir başka ülkeyi askeri olarak işgal etmemiştir. Ama sermaye olarak güçlü bir emperyalist ülkedir.

Uluslararası emperyalist tekeller arasında da bir kıyaslama yapılırsa, dev tekellerin yanında küçük tekellerde vardır. Örneğin aynı işi yapan ABD’nin WALMART’ı ile Almanya’nın METRO GROUP’u kıyaslandığında, ikincisi birincisinin yanında her açıdan cüce kalır. Birincisi 2 milyon 200 bin işçi çalıştırıyor, ikincisi ise 101 bin. Birincisinin cirosu 524 milyar ABD dolarını aşarken, ikincisinin cirosu 27 milyar Avro kadar. (Rakamlar 2020 yılına ait)

Uluslararası tekel haline gelmiş şirketler tekelci ve emperyalist karakterlidir. Tekelci devlet kapitalizmi haline dönüşen devletler ise emperyalist nitelikli hale gelmiştir. Emperyalist ülkeleri büyüklüklerine ya da küçüklüklerine bakarak nitelikleri belirlenemez. Bu nicelik bir belirlemedir. Nitelik belirleme karakterleriyle doğrudan ilişkilidir.

Kapitalist ekonominin eşitsiz gelişme yasasından dolayı yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkamsı mümkün ve çıkmaktadır ve çıkmaya devam edecektir. Bugün Macaristan, Polonya, Tayland, Malezya vd.  yeni emperyalistleşen ülkeler arasına katılmıştır. Emperyalizm kapitalizmin bir üst aşamasıysa ve emperyalizm tekelcilikse, gelişmiş kapitalist ülkelerin emperyalist aşamaya gelmesi de kapitalist-emperyalist ekonomi politiğinin diyalektik gelişimidir.

Türkiye’nin emperyalist olması, devletin tekelci devlet kapitalizmi haline gelmesi, yani esas olarak tekellerin devleti olmasıdır. Askeri saldırganlığı tek başına onun emperyalist oluşunu belirlemeye yetmez. Ama bu saldırganlık komşusu ile (Peru-Ekvator  arasında vb. yerlerde olduğu gibi) sınır anlaşmazlığı olmayıp, esas olarak egemenlik kurmak ve oraları işgal ederek nüfuzunu genişletmek istiyorsa bu emperyalist bir saldırganlıktır. Türkiye hem sermaye olarak hemde askeri saldırganlık olarak emperyalist bir ülkedir. Bu bağlamda, “alt” ya da “üst” emperyalizm tartışması ya da nitelemeleri Türk devletinin gerçekliği ile uyuşmamaktır. Türkiye emperyalist bir ülkedir.

Sınıf bilinçli proletarya, strateji ve mücadele taktiklerini buna göre belirlemelidir. 10.08.2020
 

 

[1] Sendika.org’da, Gaztet Duvar’da ve daha bir çok yayın organında bu konuyla ilgili, tartışmalar yürütülmektedir.

[2] Ayrıca, bu konuda en iyi kaynaklardan biri; Stefan ENGEL, “Yeni Empeyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine”, El Yayınları.

[3] Bkz. World Investment Report-2020, sf. 262.  www.unctad.org         

[4] www.ticaret.gov.tr/Yırtdışı Yatırım Anketi-2017 Sonuç Raporu.pdf

[5] ENR The Top 250, www.ENR_2019_International_Contractors1.pdf

[6] Bkz. www.calik.com

8169

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Partizan’ların Yolundan Gideceğiz – Umut Keçer

Partizan Amed enternasyonalist bir devrimci olarak Haseke’de IŞİD çetelerine karşı mücadelede ölümsüzleşti. Partizan’ın hikayesi aynı zamanda Bakur Devrimi ile Rojava Devrimi’nin ve Türkiye devriminin nasıl bir kader birliği içerisinde olduğunun hikayesidir.  Partizan Amed şahsında, enternasyonalist bir devrimci olarak, Türkiye ve Kürdistan halklarının birleşik devrim mücadelesi somutlaşmış oldu. Onun mücadelesi ve kararlılığı, onun mücadelesinin takipçisi olanlara örnek olacaktır.

Barbara Anna Kistler...(Nubar OZANYAN)

Adına Kürtçe ve Zazaca türküler yakılan, mısralar dizilen, roman ve öykü yazılan İsviçreli bir enternasyonal devrimci kadındı, Barbara Anna Kistler.

Onu İsviçre’nin Alplerinden alıp Dersim dağlarına götüren tutku düzeyindeki sevda, devrimin kendi ülkesinden daha önce gelişeceği fikriydi. Onu kayak merkezleriyle ünlü İsviçre’den çekip alıp Pülümür’ün karlı dağlarına yürüten güç, proleter enternasyonalizm idealiydi. O, bir devrim serüvencisiydi. İnessa Armand’ı Fransa’dan Sovyet devrimine yürüten devrim serüveni gibi…

Şehitlerimizin Kararlılığını Kuşanmalıyız

“Korku mu? Korku ve korkusuzluğun bir çelişki oluşturduğuna inanıyorum. Mesele ideolojimize sarılmak ve içimizdeki cesareti dizginlerinden boşandırmaktadır. Bizi cesur yapan, bize cesaret veren ideolojimizdir. Görüşümce hiç kimse cesur doğmaz, halkı ve komünistleri cesur yapan toplumdur, sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi, proletarya, parti ve ideolojimizdir. En büyük korku ne olabilir ki? Ölüm mü? Bir materyalist olarak yaşamın bir gün sona ereceğini biliyorum. Bence en önemli olan şey iyimser olmaktır.

Levon Ekmekçiyan ve Zohrab Sarkisyan’ı Unutmadık, Unutmayacağız!

Ermeni Soykırımı büyük bir suçtur. Ancak belki de bundan daha da büyük olan bu suçun inkar edilmesidir. Ve hatta daha da ileri gidilerek “mukatele” (birbirini vurmak) oldu denilerek yaşananların çarpıtılmasıdır.

İşte bu gerçeklik nedeniyle Ermeni devrimciler, suskunluk ve inkar perdesini yırtmak için ayağa kalkmışlar ve Ermeni Soykırımı’nın bir gerçeklik olduğunu bütün dünyaya göstermek istemişlerdir. Soykırıma uğrayanların çocukları, soykırıma uğradıklarını kanıtlamak zorunda kalmışlardır.

TKP-ML TMLGB MK: TİKKO 1. Konferansı, Halk Savaşı’nı Yükseltme Çağrısıdır

Halk gençliğinin komünist örgütü olarak ordumuz TİKKO’nun gerçekleştirmiş olduğu 1. Askeri Konferansı gençliğin militan coşkunluğuyla selamlıyor, Halk Savaşı’nı yükseltmek için bütün sorumluluklarımızın üzerine korkusuzca gideceğimizin sözünü yineliyoruz.

TKP-ML TİKKO Genel Komutanlığı ile Röportaj;“Yol Göstericimiz, İlham Ve Güç Kaynağımız Partimiz Önderliğinde Yaşasın TİKKO Konferansımız!”

 

TKP-ML’nin 1. Kongre’de aldığı karar doğrultusunda “Halk Savaşı’nda derinleş, gerillada uzmanlaş” şiarıyla Konferans gerçekleştiren TİKKO’nun Genel Komutanlığı’ndan Ekin Vartinik ve Azad Axpanos kendilerine yöneltilen soruları yanıtladı.

– Konferansla ilgili sorulara geçmeden önce kısaca ülkedeki ve bölgedeki durumu nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz?

Dil kesmek, baş kesmek…(Nubar Ozanyan)

Diktatör Erdoğan Türkiye’de dil kesiyor, Rojava’da baş kestiriyor. Asmayıp zindana yollayamadıklarının ya dilini ya da başını kesiyor. Yine bir cami çıkışında Sezen Aksu’yu hedef göstererek “Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” diyerek sanatçı ve aydınları karşı kin ve nefret dolu cümlelerle tehdit edip halkı galeyana getirmek istedi. Kışkırtıcı, ötekileştirici, düşmanlaştırıcı dil kullanmakta oldukça usta olan bu diktatör, besbelli ki çaresizlik içindedir.

Devrim İçin Ölümsüzleşenlerimizi Anıyoruz! (Sentez)

İnsanlığın sömürüye dayalı sistemlere karşı mücadelesi de bu mücadelede sömürülenlerin canlarını feda etmeleri de neredeyse insanlığın bilinen tarihi kadar eskilere dayanıyor.

Çutak (Nubar Ozanyan)

Rakel Dink yaşam arkadaşına, çocuklarının babasına, Hrant’a “Çutak” diye seslenirdi. Rakel’in neden sevgili eşine Çutak dediğini ancak onları yakından tanıyanlar bilir ve anlar. Ermenilerin bir kısmı, çok sevdiklerine “Çutak” yani keman diye hitap eder. İnsanlar duygularını sözlere döker, sevgilerini notalara, melodilere işler.

Yanlış Bir Perspektif:“

 

Uluslararası Komünist Hareketin Birliği” Sorununu “Maoistlerin Birliği” Sorunu Olarak Tartışılması!...

22.01.2022

Halil GÜNDOĞAN 

Uluslararası Komünist Hareket (UKH)'in birliği sorunu, 3.Eternasyonalin sonlandırılması sonrası sürecin “Güncel bir sorun”u olarak var ola geldi. Yani bugünün ya da yakın geçmiş dönemin bir sorunu da değil bu sorun.

Nazilerin en has adamı Türkeş’ti- 1-2-3

Türkeş'ten Evren'e, Çiller'den Erdoğan-Bahçeli ikilisine Türk faşist liderlerin ilişki ağının merkezinde bulunan Almanya; son yüzyılda Türk milliyetçiliğinin “arka bahçesi” haline geldi. Nazi ideolojisi ve “Turancılık” fikri ise birbirini hep besledi.

Sayfalar