Salı Eylül 29, 2026

AKP’nin Gitmesi Çözüm Mü?

TC devletinin ’90lı yıllarda içinden çıkmakta zorlandığı ekonomik ve siyasi bir dizi kriz sonrasında, temelleri bir grup Refah Partilinin 1998 yılında ABD ziyaretiyle atılan AKP iktidara getirilmişti.

Geride kalan yaklaşık 20 yıllık süreçte Türkiye hakim sınıfları AKP’den maksimum fayda elde ederlerken; işçi sınıfı ve emekçiler ise bugünlerde daha görünür şekilde ortaya çıkan sefalet ve işsizlik koşullarında yaşamaya mecbur edildiler.

Hemen her seçim döneminde AKP için “bu sefer gidiciler” söylemi yine bu seçim döneminde de daha yüksek sesle söylenme başlandı. Bu yazı ile bunun olup olamayacağı; olduğu koşulda ise sermayeye hizmet adına bayrağı devralacak yeni hükümet üyelerinin AKP’den farklı ne yapabilecekleri tartışılacaktır.

AKP’nin iktidara getirilmesi Türkiye egemen sınıflarının yaşadığı bir takım ekonomik ve siyasi sorunun zorlamasıyla gerçekleşmişti. Emperyalizmin Türkiye tarımını bitirmeye yönelik hamleleri, Türkiye’de uluslararası sermayenin hiçbir zorluk yaşamadan sıkıntısız dolaşımı için tahkim uygulamasına rıza gösterilmesi AKP’den hemen önceki döneme denk düşmekteydi. Kısmi olarak sermaye açısından bir rahatlama yaratan ama aynı oranda Türkiye işçi ve emekçilerinin ekonomik ve sosyal olarak daha fazla emperyalizme bağlanması anlamına gelen bu uygulamalar aracılığıyla elde edilenden daha fazlasına ihtiyaç duyan sermaye, neo-liberal politikaları uygulamaya dönük programı ve üzerinde yükseldiği geçmiş ilişkileri ile bunu teyit eden-uygulama sözü veren AKP’ye hükümet kurma rolü vermişti.

Geçen süre içerisinde sadece neo-liberal politikaları uygulamakla sınırlı kalmayıp ABD-İngiliz emperyalist güçlerinin Ortadoğu, İran, Kazakistan ve Rusya’ya yönelik Büyük Ortadoğu Projesi’nin de bir unsuru haline gelen AKP, temsil ettiği siyasal İslamcı gelenekten gelen ilişkileri kullanarak, bu özellikleriyle de hem Türkiye egemenlerine hem de emperyalist güçlere uzunca süre istediklerini sağlayan bir aktör görevi gördü.

Libya’dan Azerbaycan’a, Suriye’den Ukrayna’ya “askeri-ticari-siyasi faaliyetler” tanımı ardına gizlenen gerçek, AKP’nin bütün bu sayılan bölgelerde Türkiye sermayesi ve uluslararası emperyalist güçler adına cihatçı terörizmi organize etmesi ve yönetiyor olmasıydı. Bu sayede Suriye petrolleri, IŞİD aracılığıyla Türkiye’ye kaçırılmaktaydı. (BBC, 2 Aralık 2015)

AKP bir yandan da Türkiye’de bina ve yol inşaatına yönelerek, hem temsil ettiği sermaye grupları için bir zenginlik kaynağı yaratmakta hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda toprağa bağımlılık üzerinden tanımlanan devlet-vatandaş (o dönemde bir vatandaş olarak değil reaya ya da tebaa olarak adlandırılan topluluktan herhangi bir emekçi) arasındaki ilişkinin imparatorluğun dağılmasından sonra bir anlamda yeniden kurulmasını sağlayan kredi-TOKİ-konut-araba sarmalına emekçileri çekerek ekonomik olduğu kadar sosyal etki de yaratmış oluyordu.

AB’ye üyelik amacıyla yapıldığı söylenen ama aslında açıklanan uyum raporlarıyla aslında yüklü miktarda fonu AB’den almayı başaran AKP’nin sözüm ona demokratlığının altında yatan neden özetle buydu.

Türkiye işçi ve emekçilerinin artan oranda borçlandırılmasına dayanan ekonomik büyüme modeli Kamu İktisadi Teşekkülü olarak bilinen devlete ait kimi üretim araçlarının özelleştirilmesi ile desteklendi ve gerek kredi ile borçlandırma gerekse KİT’lerin satışından gelen nakit sermaye akışı ile her şeyin iyi yönetilmekte olduğu algısı yerleştirildi.

Elbette bu algının diğer tarafında da AKP’nin olmaması halinde bireysel olarak borçlandırılmış emekçilerin borçlarını ödemekte zorlanacakları ekonomik koşullara sürüklenecekleri ile tehdit edilmeleri vardı ve AKP’nin Türkiye egemen sınıfları açısından uzun vadeli bir aktör olarak kullanılmasına temel olan nedenlerin arasında, belki de başında bunun olduğunu söylemek gerekir.

Kapitalizmin kendi yasalarına göre, meta üreten ve satan ve giderek daha fazla üretim ve daha fazla meta ve sermaye ihraç etme yahut satma eğiliminde olan sistemin kendisi kaçınılmaz olarak bu çevrimin her arzın talebin üzerine çıktığı aşamasında devrevi krizler yaşıyorken, elbette mevcut kaynakları satan ve inşaat-kredi-borç denklemi ile yürüyen bir sistemin ilkinden daha başarılı ya da istikrarlı olması beklenemezdi.

Bu anlamıyla Türkiye’de AKP eliyle yürütülen ekonomik programın zaten en başından iflas ettiği belliydi, sadece bunun ilan edilmesi yukarda sayılan kimi ulusal ve uluslararası etkenin etkisi ile gecikti. Şimdi Türk Lirası ile temsil olunan Türkiye ekonomisinin hemen her geçen gün/dakika yabancı sermaye karşısında gerilemekte olduğunu ya da daha doğrusu Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin nasıl her geçen dakika daha yoksul, emperyalizme daha bağımlı olduklarını görüyoruz.

AKP ile yürütülen programın iflas etmiş olması, emperyalistler arasında giderek sertleşen dalaşta ABD-İngiliz emperyalizminin karşısında zaman zaman Rusya ve Çin ile birlikte hareket eden tutumu nedeniyle gözden çıkarılmış olması, Türkiye egemen sınıfları açısından AKP yerine yeni bir aktörün oyuna dahil edilmesi gerektiği anlamına geliyor. İşte bu noktada bir süredir “bu sefer gidiciler” söylemi daha çok dillendirilmeye başlandı ve geçisin sermaye açısından sorunsuz olmasını teminat altına alacak aktörler oyuna dahil edildi.

Yeni hükümet işçi sınıfı ve emekçiler için ne tür bir değişim yaratır?

Seçim adı verilen süreçler aslında, sermaye sahiplerinin, döneme uygun olan adayı belirleyip; bunu kitlelere onaylattıkları ve böylelikle de kitlelerin kendileri dışında bir irade tarafından başa getirilen bir hükümet değil de sanki kendilerinin başa getirdikleri bir hükümetin var olduğu yanılsaması yaşamalarını sağladıkları ve o hükümet eliyle kendileri aleyhine ama sermaye lehine uygulanacak sefalet ve yıkım politikaları için peşinen onaylarının alındığı bir tür politik mekanizma anlamına gelir.

Her iktidar adayı siyasi organizasyonun sahip olduğu ilişkilerle bağlandığı sermaye grubu ya da grupları vardır. Dolayısıyla genel olarak işçi sınıfı karşısında burjuvazinin menfaatini gözetecek olan burjuva partilerinin, diğer sermaye grupları karşısında da kendi dayandıkları sermaye grubunun menfaatini koruma amaçları vardır.

Bu olgu, sermayeye hizmet eden burjuva partilerinin arasında dalaşlar yaşanmasına neden olur. Çünkü sermaye dizginsiz gelişme eğilimindedir ve bu yolda karşısına çıkacak ulusal ya da uluslararası bütün sermaye güçlerini de gücü yettiğince ezmek, onların sermayesini de kendininkine eklemek ister. Sermaye arasındaki bu çelişki burjuva parlamentarizmi sınırlarında varlık gösteren sermayenin partileri arasındaki çekişme ve kıyasıya mücadelede kendini gösterir.

AKP’nin yukarıda sayılan 20 yıllık pratiğine karşı “muhalefet eden” CHP’nin ve ona şimdi dahil olan İYİ Parti’nin AKP karşısındaki durumları yukardaki paragrafta anlatıldığı gibidir ve bu burjuva organizasyonlarının işçi sınıfı ve emekçiler için herhangi bir olumlu faaliyet yürütmesi olası dahi değildir. Tam da bu bağlamda, önceleri CHP lideri K. Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği sonra da HDP eski Eş Başkanı S. Demirtaş’ın desteklediği “helalleşme” çağrısı, özünde devlette devamlılığın esasına vurgu yapılmasından, devlet adına işçi sınıfı ve emekçi halklara karşı suç işlemiş kişi ve kurumların korunacağı taahhüdü altına alınmasına vurgu yapmaktadır.

Kürt ulusuna yönelik saldırılar sürecektir!

Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu burjuva partisinin hem tarihi hem sınıfsal ilişkileri ortadadır ve Kılıçdaroğlu’nun bu yönde bir çağrı yapması da kaçınılmazdır. Ancak Demirtaş’ın Kürt halkına karşı işlenen suçların hiçbirisine ilişkin hesaplaşma (burjuvazinin faşist hukuk sınırlarında dahi) yaşanmamışken böylesi bir çağrıya destek vermesi doğru değildir.

AKP bugün Kürt halkına karşı toptan bir saldırı sürdürmektedir çünkü Türkiye egemen sınıfları temelleri 1. ve 2. Balkan Savaşlarına kadar dayanan toprak kaybetme-bölünme korkusuna kapılmışlardır. Özellikle Suriye’de Kürt ulusunun Arap, Süryani-Asuri ve Ermeni milliyetleriyle birlikte somut kazanımlar elde etmeye başlamasıyla, Türkiye egemenleri Türkiye Kürdistanı’nda da aynı gelişmelerin yaşanacağı korkusuyla Rojava ve Türkiye Kürdistanı’ndaki Kürt ulusal özgürlük güçlerine amansız bir saldırı, katliam ve baskı uygulamaktadır.

Ne var ki, AKP gidecek olsa da bu politika, Türkiye egemenlerinin Kürtlerin statü kazanması korkuları nedeniyle sürdürülmeye devam edecektir. Kılıçdaroğlu’nun “Kandil’i yerle bir edeceğiz” söylemi bunun ifade edilmesidir.

Keza İYİ Parti’nin Kürt ulusuna dair politik söylemlerinde iktidardaki AKP-MHP kliğinden farklı tek bir noktası dahi yoktur. O halde “AKP gitsin de ne olursa olsun” söyleminin de “AKP gitsin diye bağrımıza taş basıp diğerlerine oy vereceğiz” tutumunun da fazlasıyla gerçeklikten uzak olduğu bilinmelidir.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem çözüm değildir!

Diğer önemli bir konu başkanlık sistemi ve parlamento sistemi arasındaki tartışmalara dayanıyor. Mevcut başkanlık sistemi ile parlamento, aslında fiilen işlevsiz hale gelmiş durumda. Muhalefetteki kimi parlamenterlerin, etkisi son derece sınırlı ve kendilerini tatmin etmek dışında bir sonuç vermeyen kürsü konuşmaları dışında parlamentoda muhalefet adına bir hareket yok. Bu da aslında bu koşullarda parlamentonun işlevsiz kılındığının apaçık göstergesi.

Ancak ne var ki, AKP döneminde ihale alamadıkları için rahatsız olan sermaye sahiplerinin muhalefetini yapan CHP ve İYİ Parti ittifakının yarattığı algı ile sanki seçimler bir sonuç verebilir ya da halk adına olumlu bir şeyler gelişebilir düşüncesi propaganda ediliyor. Faşizmin Başkanlık sisteminden tekrar Parlamenter sisteme dönmesi, işçi ve emekçiler açısından bir şey ifade etmemektedir.

Her iki sistem de burjuvazinin çıkarınadır. Dolayısıyla Başkanlık sisteminden “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ya da “iyileştirilmiş parlamenter sistem”e geçmek, işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarları açısından olumlu bir değişikliğe işaret etmeyecektir.

Türkiye egemenleri açısından sistemin bu denli tıkandığı, ekonomik krizin giderek derinleşerek kitlelerde sisteme karşı bu kadar yoğun tepki ortaya çıkarmaya başladığı bir süreçte sistemle hesaplaşmak yerine “helalleşme” çağrıları yapmanın anlamı devletin bizatihi kendisine bu krizden çıkış için kitlelerin iradesini payanda etmekten başka anlama gelmez.

Türkiye’de işçi sınıfına, devrimci komünistlere ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketine karşı sistematik saldırılar ne AKP ile başladı ne AKP gidince de bitecektir.

8853

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan

Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi”  kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan

 24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı.  Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü.  Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin  hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer

normal tarihsel koşuldur.”[1]

i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…

Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan

Teori  proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak  dile gelişidir.

Konuya girmeden önce, 

Kapitalizmin.., işverenin..  karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...

Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.

Her şeye deva.

Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma  işin içine sömürgeciliği...,  sosyo - ekonomik yapının sınıflar  yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım

Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?

AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta.  Ülkeyi  öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Lenin ile Stalin arasinda ulusal sorun konusunda"çeliski var"miydi

 

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’

Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.

Sayfalar