Zafer ve yenilgilerle dolu bir tarih! (1)
Dünyada 1965-1970 yılları arasında emperyalist-kapitalist sistemin kaynaklık ettiği ana çelişkiler giderek şiddetleniyordu. Bu başlıca çelişkiler; emperyalizm ile ezilen halklar ve uluslar arasındaki çelişki, emperyalist-kapitalist ülkelerde proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki ve yine çeşitli emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerdi.
Bu çelişkilerin varlığı bir yanda egemenlerin baskı, sömürü ve saldırganlık politikalarını derinleştiriyordu. Diğer yanda da bu saldırganlık siyasetine karşı Asya, Afrika ve Latin Amerika başta olmak üzere enternasyonal proletaryanın, ezilen dünya halkları ve ulusların emperyalizm ve dünya gericiliğine karşı mücadelesine giderek zemin hazırlıyordu. Devrimci dalganın kabardığı bu yıllar yeni Ekim devrimlerinin, demokratik halk cumhuriyetlerinin güçlü işaretlerini de içeriyordu.
Avrupa merkezli 1968 gençlik hareketleri ve Vietnam Devrimi anti-emperyalist mücadeleye ivme kazandırıyordu. Tüm bu olumlu gelişmelerin yanısıra Stalin’nin ölümünden sonra, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde yaşanan iç ihanet, ideolojik olarak devrimci saflardaki kirlenmeyi de derinleştiriyordu. Başkan Mao, bu sosyalist maskeli bürokratik burjuvaları ortaya çıkaran nesnel koşulları bilimsel bir tarzda sorguladı. Ki aynı dönemde yaşanan Çin’deki Büyük Proleter Kültür Devrimi de bu bilimsel sorgulayıcılığın eseridir. Sosyalizmde sınıf mücadelesi ve bu mücadelede tarihin yaratıcısı olan kitlelerin rolü, bu kavrayışın daha da derinleştirilmesinin ürünüdür.
Dünyadaki bu gelişmelerin Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nı etkilememesi düşünülemezdi. İşçi, köylü ve gençlik cephesinde kendiliğinden gelişen bu hareketler yeni devrimci parti ve örgütlerin açığa çıkmasına zemin hazırladı. Hiç tartışmasız bu süreçte Türkiye sol hareketi içinde Kemalizm’in etkileri ve parlamentarist hayaller güçlüydü. Kürt ulusal sorununa yaklaşımda sosyal şovenizmin etkisi, devrimin yolu konusunda da parlamentarist düşünüş tarzı, sol cephedeki ideolojik yozlaşmanın ana kaynağıydı. Reformizm, revizyonizm ve her türden tasfiyecilik bu kaynaklardan besleniyordu.
Proletarya partisini tarih sahnesine çıkaran koşullar da dünyada ve Türkiye’deki bu gelişmelerdir. Kaypakkaya yoldaş önce Türkiye İşçi Partisi ve daha sonra da Proleter Devrimci Aydınlık ve Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi içinde yer almıştır. Kaypakkaya, kurucusu olduğu proletarya partisinin ideolojik siyasal hattında burjuva düşünüş tarzına karşı yürüttüğü bu ideolojik mücadele üzerinde şekillendirmiştir. Yani proletarya partisinin temel tezleri tarihsel tecrübeler ışığında Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nın somut koşulları üzerinde şekillenmiştir. İşçi grevlerine, toprak işgallerine, gençlik hareketlerine katılan Kaypakkaya, edindiği bu tecrübe ve deneyimle proletarya partisinin tarihsel tezlerini oluşturdu.
Burada devrimci teori ile pratiğin uyumu vardır. Burada tarihi tecrübeleri somut koşullara yaratıcı bir tarzda uygulama gerçeği vardır. Kısacası burada uygulanan yöntem bilimsel bir yöntemdir. Bu yöntem, gücünü Marksizm-Leninizm-Maoizm’den almaktadır. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ürünü olan proletarya partisi de bu kaynaklardan beslendi.
Kimilerinin iddia ettiği gibi proletarya partisi tarafından şekillendirilen “5 temel belge, 11 ilke” Çin devrim stratejisini Türkiye coğrafyasına dogmatik bir tarzda uyarlama çabası değildir. Demokratik Halk Devrimi, Halk Savaşı, Kemalizm, ulusal sorun vb. konulardaki tüm tezler, Osmanlı yıkıntıları üzerinde kurulan TC’nin iktisadi ve siyasi analizine ve bu diktatörlüğe karşı nasıl mücadele edileceği gerçekliğine işaret ediyor. Çünkü Kaypakkaya, bu sonuçlara, TC’nin kuruluş sürecinde emperyalistlerle girdiği ilişkileri, Kürt coğrafyasındaki gelişmeleri vb. inceleyerek ve kendisinin bizzat katıldığı işçi ve köylü hareketlerinde edindiği deneyimlerle sentezleyerek ulaşmıştır.
Keza Kaypakkaya şu konularda nettir: Zora karşı zor yani karşı-devrimci şiddete karşı devrimci şiddet ve her türden burjuva düşünüş tarzına karşı tereddütsüzce ideolojik mücadele. Ama dönemin parti, kadro ve militanlarının esas olarak bu anlayışı içselleştirdiğini söyleyemeyiz. Zira 1976 yılında dönemin önderliğinin (Koordinasyon Komitesi’nin) darbeci bir tarzda anti-MLM düşüncelerini proletarya partisine dayatması bunun en somut örneğidir. Burada şu gerçeğe dikkat çekmek, önyargılı bir yaklaşım değildir.
Proletarya partisi, TİİKP’nin burjuva çizgisine karşı mücadele içinde doğan komünist bir partidir. Bu partinin ideolojik, siyasal, örgütsel inşacısı, baş mimari Kaypakkaya’dır. Fakat bu çizgi o kısa zaman dilimi içinde kendi kadrosunu yaratamamıştır. 1976 yılında dönemin geçici küçük burjuva önderliğinin parti içi demokrasi kültürünü, iki çizgi mücadelesini yadsıyan ve kendisini dayatan bu yıkıcı anlayış proletarya partisinin kuruluşu sonrasında var olan en kötü miraslardan biridir.
Bu kötü miras, düşman saldırıları ve içte yaşanan ideolojik kırılmaların yanısıra proletarya partisi, kadrosal-niteliksel anlamda da zayıflayınca daha yıkıcı hale geldi. Kadrosuz parti düşünülemez. Güçlü bir komünist parti, güçlü kadroların eseridir. Sürekliliği sağlanmış bir önderlik, güçlü kadrolar yaratan bir proletarya partisiyle mümkün olabilir. Böylesi bir parti hem devrimci şiddeti uygulamada hem de her türden anti-MLM anlayışa karşı mücadelede amansız ve tavizsiz olur. Kaypakkaya’nın tutumu da budur. Daha sonraki önderliklerin esas olarak yapamadığı da budur. Bu konuda hem sorgulayıcı hem de yol gösterici bir görevle karşı karşıya olduğumuzu asla unutmamalıyız.
Başkan Gonzalo’yu bir kez daha saygıyla anarken, onun PKP’nin kuruluş sürecine dair yaptığı şu değerlendirmelere bakmakta yarar vardır. Çünkü, bu değerlendirmeler proletarya partisinin kuruluş sürecinde Kaypakkaya’nın tarihsel rolüne dair benzerlikler içermektedir.
“Başkan Gonzolo: PKP için Mariategui onun kurucusudur. O, partiyi berrak bir ML temel üzerinde inşaa etmiştir. Böylece onu açık bir ideolojik tavır ile donatmıştır. Ona göre Marksizm-Leninizm kendi zamanının, kendi döneminin Marksizmiydi. O, partiye genel bir siyasi hat temin etmiştir. Mariategui bugüne kadar Amerika kıtasının yarattığı bu en büyük Marksist, bizlere en büyük eserini yani PKP’yi miras bırakmıştır. Onu kaybetmemizin parti için ne anlam taşıdığını çok iyi anlıyoruz. Ancak şurası açık olmalıdır ki, o bütün hayatını bu büyük eserin gerçekleşmesini adamıştır. Partinin kuruluşu onun bütün yaşamını almıştır, kastettiğimiz budur. Ama partiyi sağlamlaştırmak ve geliştirmek için zamanı olmamıştır. Bir düşünün. Partinin kuruluşu üzerinden henüz iki sene bile geçmeden, hayatını kaybetti. Tarihi görevini yerine getirebilmesi için, partinin sağlamlaşma, gelişme zamanına ihtiyacı vardır.” (Başkan Gonzalo Konuşuyor, s. 13)
Kaypakkaya, proletarya partisinin kurucusudur. Ve o bize bu güçlü mirası bıraktı. Onun bu çizgiyi derinleştirmeye, sağlamlaştırmaya zamanı olmadı. Bu çizginin savunucuları olarak, bizler esas olarak bu görevleri başaramadık. Ama sınıf savaşımı sürüyor. Ve başaramadığımız her şey önümüzde görev olarak duruyor. Ellinci yılını selamlarken, her militan görevlerine bu tarihsel sorumluluk bilinciyle yaklaşmalıdır.
Neden başaramadık sorusuna yanıt aramak ve durmadan sorgulamak görevdir.
Bilindiği gibi proletarya partisi, kuruluş sürecinde Türkiye sol hareketi içinde tabu olarak görülen ve dokunulmayan konulara dokundu. Bu anlamıyla proletarya partisi ile dönemin diğer devrimci parti ve örgütleri arasında temel bir ayrım söz konusudur.
Bu ayrım noktası yalnız Türkiye coğrafyasının gerçekliğini çözümlemeyi kapsamıyordu. Aynı zamanda uluslararası komünist hareketin içinde sürmekte olan burjuva çizgiyle proleter çizgi arasındaki mücadelede de doğru bir noktada konumlanmasını sağlıyordu. Proletarya partisinin Başkan Mao’nun önderliğinde modern revizyonizme karşı yürütülen mücadelenin yanında saf tutması asla bir rastlantı değildir. Bilakis sahip olduğu proleter düşünüş tarzının bir sonucudur. Proletarya partisinin 50 yıllık mücadele tarihine baktığımızda, uluslararası komünist hareket içinde yaşanan saflaşmalarda tüm yetersizliklerine rağmen esas olarak doğru bir noktada konumlanmıştır. Bu gerçekliği modern revizyonizme karşı tutumunda da görmek mümkündür. Bu gerçekliği Arnavutluk Emek Partisi ve Çin Komünist Partisi’nde yaşanan iç ihanetlere karşı aldığı tutumda görmek mümkündür.
Proletarya partisi bu gücünü üzerinde yükseldiği ideolojik zeminden almaktadır. Çünkü tüm yetmezliklerine ve sınıf savaşımı içinde geri savrulmalarına rağmen Marksizm-Leninizm-Maoizm’i savunmadaki ısrarı onu güçlü kıldı. Elbette ki daha güçlü bir çıkış ideolojik sorgulamada derinleşmeyi, siyasal alanda yetkinleşmeyi ve örgütsel olarak güçlü bir partiye dönüşmeyi zorunlu kılıyor. Ve proletarya tarihi tecrübeleriyle biliyor ki, komünist parti içinde boy veren oportünizme ve revizyonizme karşı amansız bir mücadeleye girilmezse özgür gelecek yürüyüşü sakatlanır. Çünkü revizyonizm, oportünizm her koşulda komünist partisinin birliğini bozmaya çalışır. Komünist güçleri bölmek, parçalamak bu burjuva düşünüş tarzının hedeflerinden biridir. Revizyonizmin proleter saflardaki ideolojik ajanlık tanımı da bu gerçekliğe işaret eder.
Bugünkü durum, görevlerimiz ve birleşik mücadele
“… emperyalizm çürüyen, can çekişen kapitalizmdir. Bir bütün olarak kapitalizmin gelişmesinin son aşamasıdır. Sosyalist Dünya Devriminin başlangıcıdır.” (1928 Komünist Enternasyonal Programı, s. 22)
Evet aradan yaklaşık olarak bir yüzyıl geçmesine ve hala emperyalist-kapitalist sistem varlığını sürdürmesine rağmen Komünist Enternasyonal’in bu saptaması gerçekliğinden bir şey kaybetmemiştir. Çünkü tarih sınıf mücadelesi tarihidir. Ve sınıf mücadelesi, tüm tarihi süreci içeren, sömüren ile sömürülen arasında süren uzun bir zaman dilimini kapsar. Bu süreç aynı zamanda zaferlerle ve yenilgilerle iç içedir. Bugün de emperyalist-kapitalist sistem her geçen gün dünyada yaratıcısı olduğu adaletsizlikleri daha da derinleştiriyor. Dünyanın kaynaklarını yok ediyor. Bu anlamıyla kapitalizm yalnız insanlığın geleceğini değil, doğayı da tahrip ediyor.
Keza kapitalizm toplum için değil, bir avuç egemen sınıf için zenginlik üretiyor. Bundan dolayı artık “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemi de, üretenlerin bu sömürü düzenini değiştireceğine işaret ediyor. Bilindiği gibi yerküremiz yalnız ekonomik bir krizle değil, siyasal, ekolojik, iklim krizi içinde de debelenmektedir. Elbette ki krizler ne denli büyük olursa olsun kapitalizmin yıkımına yol açmaz. Sadece yıkmak için tarihsel olanaklar sunar. Bu anlamıyla proletarya önderlikli devrimler bir ihtiyaçtan öteye, bir zorunluluktur. Tüm mesele başta işçi sınıfı olmak üzere, geniş emekçi yığınların bu zorunluluğun farkına ne zaman varacağı sorunudur. Bugün enternasyonal proletarya ve devrimci güçlerin tüm çabası da bu gerçeklerin görülmesine ve buna uygun tarihsel sorumlulukların yerine getirilmesine dönüktür.
Proletarya partisinin ellinci kavga yılında; ezilen yığınların değişim istemi devrimle taçlanacaktır. Bunu durdurmaya emperyalist-kapitalist sistemin ve dünya gericiliğinin gücü yetmeyecektir. Bu tarihin kanunudur. Eğer tersi durum olmuş olsaydı, insanlık tarihinin saati köleci toplumda duracaktı. Oysa tarihin saati her daim çalıştı-çalışmaya da devam ediyor. Bu tarih hem bağrında onlarca devrimi hem de zikzaklı bir yürüyüş yolculuğunu barındırıyor. Ve bundan dolayı devrimler kaçınılmazdır diyoruz.
- yüzyıl “barış, refah ve özgürlük” yüzyılı olacaktır diyen emperyalistler ve kiralık kalemşörlerinin bu söylemlerinin enternasyonal proletarya ve ezilenler için ne anlam ifade ettiği açık ve nettir. Onların sözünü ettiği “barış”, “ücretli kölelik” sisteminin sorunsuz bir tarzda sürdürülmesidir. Baskıya, sömürüye ve zulme karşı enternasyonal proletaryanın ezilen halklar ve ulusların çöl sessizliğine gömülmesidir.
Ama ezilenler, sömürülenler böylesi bir sessizliği kabul etmeyeceklerdir. Dünya çapında yaşanan huzursuzluklar da bunu gösteriyor. Kapitalizmin içine girmiş olduğu ekonomik kriz beraberinde siyasi krizi daha da derinleştirecektir. Yine an itibariyle ortada güçlü bir devrimci dalga yoktur. Ama süreç bu yöne doğru evrilmekte, krizin yaratmış olduğu bu yoksulluk ve sefalet tablosu sokaklarda daha güçlü yeni kitle hareketlerinin gelişmesine yol açacaktır. Temel sorun dipten gelen bu dalgayı siyasal iktidar mücadelesine kanalize edecek proleter önderliklerin yaratılmasıdır.
Tarihi tecrübelerimizle biliyoruz ki, burjuvazi 20. yüzyılda Ekim Devrimi, Demokratik Halk Devrimleri korkusuyla yaşadı. Ve bugün ellinci mücadele yılında bir kez daha haykırıyoruz; enternasyonal proletarya 21. yüzyılda yeni Ekimlerle, Demokratik Halk Cumhuriyetleriyle emperyalist burjuvazinin korkusunu daha da büyütmeye devam edecektir. (Devam edecek)
Son Haberler
Sayfalar
Hayallerimizi Emziren Yazmak Eylemi[*]
Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]
korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…
Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!
15 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.
14 Ağustos’u Unutma!
14 Ağustos 2017 tarihinde Rojava’da kaybettiğimiz, enternasyonal devrimci, geleneğimizin önder savaşçılarından, alçak gönüllü-mütevazi, kimliksiz, sınır tanımayan, mazlumların cephesinde yer edinmiş, yaşantısını devrim ve sosyalizm uğruna adamış, Kaypakkaya sevdalısı Nubar Ozanyan’ı ölümsüzlüğünün 3. yılında saygıyla anıyoruz.
Nubar Ozanyan’ı Anıyoruz…
Gericiliğin her türüne karşı devrimci-yurtsever mevzilerde savaşan komünist savaşçılardan biriydi… 1956 yılında Yozgat’ta fakir bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta annesini kaybetti.
İlköğretiminden sonra İstanbul’da İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı ve TKP-ML’de örgütlendi.
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’ndan sonra Fransa’da yaşamaya başladı. Burada başta Yılmaz Güney’in savunulması olmak üzere saflarında yer aldığı örgütlenmenin pratik tüm faaliyetlerine katıldı ve örgütledi.
Rojava’da Özerk Yönetimin petrolünü sahiplenmesi ve tepkiler
Uzun bir süredir SDG'nin denetiminde olan topraklarda bulunan petrolün çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinin yapılması için Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KvDSÖY) Amerikalı Delta Crescent Energy LLC adlı şirketle bir anlaşma yaptığı/imzaladığı basına yansıdı. Anlaşma petrolün pazarlanması, mevcut sahalarının geliştirilmesi ve modernize edilmesini öngörüyor.
“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye
Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]
Laiklik Zarurettir
“Sekülerizmde gizem, maskaralık,
rahipler, seremoniler, sahtelik,
mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]
Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…
Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…
İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]
“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir[*]
“düş değil bu hayal değil he hey be hey
yetmişbin dev işçim kalktı yürüdü.
kokuşmuş düzene sahip çıkanın
alnın çatına baktı yürüdü yürüdü yürüdü.”[1]
Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir,”[2] saptamasıyla betimlenen 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfınındır; öğreten tarihimizdir hâlâ ve her zaman.
Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi Üzerine… Hakikat Değişmeyecektir!
Bazı kararlar, insanlığın gelişim evresinde aradan yüzyıllar geçmiş olsa dahi her zaman minnetle, saygıyla anılırken bazı kararlar ise ibretle insanlığın tarih sayfasında yer alırlar.
Son aylarda Ayasofya [HagiaSofia] Kilisesi üzerinde yürütülen ve gündem oluşturan tartışmalarda, insanlığın hizmetinde bir miras olan mabedin “kılıç hakkı” gerekçe gösterilerek camiye dönüştürülmesiyle tarihe kara bir leke olarak not düşülmüştür.