Salı Ekim 6, 2026

Yine söylüyoruz: 2 Temmuz faillerini devlet koruyup kolluyor

Bu topraklarda onlarca, yüzlerce, binlerce acıyla karşı karşıya kalmış Aleviler, için tarihsel bir gün olan 2 Temmuz katliamının 24. yılına giriyoruz. Yüreklerimizde acı, bilincimizde öfke ile bu tarihsel günün hesabının sorulacağına dair antlarımızla günleri geride bırakıyoruz. Bundan tam 24 yıl önce otel görevlileriyle birlikte 35 yürek ateş içinde semaha durdular. Her biri dilinde türkülerle gelecek güzel günlere tebbesümlerini bıraktılar.

2 Temmuz 1993’te, devletin kontra birlikleri ile gerçekleştirdiği bu katliam 90’lı yılların toplumsal öfkesine bir mesajdı. Bu katliam her şeyden önce aydınlık günlerin karartılmak istenmesinden başka bir şey değildi. 1980 AFC’sinin ardından 90’lı yıllarda yükseliş gösteren ve kendini bahar eylemleri ile gösteren toplumsal muhalefetin ödenen bedeliydi 2 Temmuz katliamı. Toplumsal muhalefetin gelişim koordinatları içinde işçi sınıfının eylemleri, köylülerin toprak mücadelesi, köy boşaltmalara karşı başlatılan sokak eylemleri, gerillanın TC devleti karşısında mevziler elde etmesi, gençliğin üniversiteleri saran eylemleri ve daha birçok gelişim söz konusuydu. TC devletinin bu tablo karşısında kimyası bozulurken, gözaltında kayıplara ağırlık vermeye başlamış, toplumsal öfkenin bir alanı olan hapishanelere saldırı planları yapmaya başlamıştı. Bu tarihsel süreç içinde 2 Temmuz katliamı ve yüreğimize saplanan 35 hançer ödediğimiz ve ödeteceğimiz bedelin sözleşmesi oldu.

Her katliamda olduğu gibi TC devleti Sivas’ta da delilleri yok etmiş,  olayın gerçek yönlendiricileri yargı karşısına çıkarılmamış, bir şekilde tutulup yargılananlar kollanmış ve aklanmıştır. Öyle ki “insanlığa karşı işlenen suç”un faillerinin bir bölümü zaman aşımı ile kurtarılmış, dönemin Başbakanı R.T. Erdoğan katliam davasının zaman aşımına uğratılmasını “karar hayırlı olsun” ifadeleriyle değerlendirmişti. Nitekim bunu toplum için “hayırlı” olarak değerlendiren Erdoğan, gerçek suçluların yargılanmaları ve insanlık düşmanı anlayışların tarih karşısında mahkum edilmesini engellemeden başka bir anlam taşımadığını gizleyemeyecek.

1980 öncesinde devlet yükselen sınıf mücadelesini engellemek için toplum içinde milli değerler ve Alevi-Sünni üzerinden insanları birbirine düşürüp bölmeye çalışıyordu. Bununla birlikte devlete bağlı paramiliter güçler 1978’te Çorum ve Maraş’ta gerçekleştirdikleri katliamlar aracılığıyla, Alevi-Sünni karşıtlığı temelinde bir çatışma derinleştirilmeye çalışılıyordu. 1978 yılı, devimci mücadelenin ciddi anlamda geliştiği-güçlendiği bir dönemdi.

’80 dönemi ise devletin istediği şekilde devam etse de 90’lı yıllara gelindiğinde yalnız devrimciler değil artık ciddi bir güç haline gelen ulusal bir mücadele de devlete karşı bir savaş içerisinde yer almaktaydı. Yani 90’lı yıllar hem devrimcilerin hem de ulusal mücadelenin en güçlü olduğu dönemlerden. Devlet bu dönemlerde de T. Kürdistanı’nda ve devrimcilerin etkin olduğu bölgelerde köy boşaltmalarına başvurarak mücadeleyi engellemek için yerinden yurdundan ederek karşılık veriyordu. Özellikle de Madımak katliamı sonrasında köylerde katliam ve boşaltmalar yoğunlaştırıldı. Madımak katliamının hemen ardından toplumu Alevi-Sünni ekseninde bölmek için kışkırtmaya devam eden devlet, 5 Temmuz’da bir Sünni köyü olan Başbağlar’da 33 kişiyi katlederek suçu PKK’nin üzerine yıkıyordu. Nitekim bu katliamın da kontrgerilla eliyle işlendiğini yıllar sonra hakim Şakir Kadıoğlu yaptığı açıklamayla itiraf ediyordu: “O davada hiçbir sanık suçlu değildi. Olay yeri incelemelerini savcı değil, oradaki görevli bir asker yaptı. O kimin adını yazdıysa, mahkeme karşısına da o çıkarıldı. Başbağlar Türkiye’nin hukuk tarihinde bir yüz karasıdır.”

Devlet itibarı söz konusu olduğunda mecliste birbirlerine saldıran farklı gruplar ağız birliği yapmışçasına bu itibarın zedelenmemesi için elinden gelen çabayı sarf eder. Bu durum Madımak Katliamı’nda da yaşandı. Birkaç yıl önce yaptıklarının hesabını vermeden ölen, dönemin cumhurbaşkanı Demirel, “halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” sözlerini oteli ateşe veren “halk” için söylemekteydi. Başbakan Çilller, “otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir şey olmamıştır”; ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ise, “bu bir futbol maçında bile çıkabilecek bir olaydır” sözleriyle burjuvazinin katliamcı geleneği konusundaki tutumlarını özetliyorlardı. SHP lideri Erdal İnönü, “güvenlik güçlerimizin özverisiyle vatandaşlarımızın daha fazla zarar görmesi engellenmiştir” diyerek bu koroya katılıyordu. Yani devlet Alevi-Sünni karşıtlığı üzerinden, Dersim’de, Malatya’da, Çorum’da, Maraş’ta ne amaçladıysa ve bu konudaki rolü neyse, Madımak Katliamı’ndaki amaç ve rolü de aynıdır.

Sorumlular ödüllendirildi

Madımak katliamı sonrası açılan davadan bir sonuç çıkmadı. Açılan dava 19 yıl sürdü, yargılanan 2 kişi dava süreci içinde ölürken diğer 5 kişi ise zaman aşımından serbest bırakıldı ve böylece dava süreci kapanmış oldu. Katliam sonrasında gözaltına alınanlara “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açılmıştı. Tam anlamıyla bir tiyatro oynanıyordu.

Yargılananlar elbette suçluydu ama bu katliamda sadece bir maşa görevi görmüşlerdi. Devlet sorumluluğu bu kişilere yıkıyor, olayı sanki laikliğe karşı gericilerin bir eylemiymiş gibi göstermeye çalışıyordu.

Son olarak Sivas Katliamı’nda aktif rol alanlar bugün AKP hükümetinde milletvekilliği ve bakanlık görevleriyle ödüllendirilmiş durumda. Ve aynı zihniyet Roboski’de, Amed’de, Suruç’ta Ankara’da ve daha birçok katliamda ödüllendirilerek devlet korunması altına alındı. Faşist Türk devletinin tüm katliamlarına karşı halk kitlelerinin tarihsel öfkelerinden birini geride bırakıyoruz. 2 Temmuz şehitleri şahsında onların anılarına sahip çıkmak, onların öfkesini kuşanmak bizlere için tarihsel bir görevdir. 2 Temmuz günü ateş içinde semaha duranların, günü tutuşturanların mücadelelerini halk kitlelerinin umudu ve isyanına dönüştürme misyonu ile karşı karşıyayız.

44117

SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER 2014

Hayaller(imiz)le, cüret(imiz)le, umut(larımız)la yolumuzu açacağız 2014’te de sen/siz orada biz burada; Cemal Süreya’nın, “Artık hayallerim suya düşecek diye/ kaygılanmıyorum./ Çünkü, onlar düşe düşe/ yüzmeyi öğrenmişler,” dizelerini terennüm edeceğiz inat ve ısrarla…

İT DALAŞINDA TARAF OLUNMAZ, SINIFIN NET TAVRI KONUR

Sınıfsal mücadele yaşadığımız coğrafyada belirleyici özellik taşıyor. Bölgemiz  Türkiye’deki örgütlü sınıf mücadelesinin seyrine göre şekil alacaktır. Ezilenlerin başkaldırışı da    göre ilerleme veya gerileme gösterecektir. Bu gerçek Kürdistan için de geçerlilik taşımaktadır.

Sermaye, Siyaseti Çıkarlarıyla Örtüştürür[1]

“AKP-Gülen Savaşı” içinde yolsuzlukların çok az bir kısmının dışa vurumundan sonra, siyaset, bu kirli güçler arasındaki savaşıma odaklandı. Bunun böyle olması doğal. Bu olay, özellikle Haziran (GEZİ) Ayaklanması’ndan sonra hızlanan ve beklenen bir durmdu. Daha önce yazdığım “üç vakte kadar” başlıklı bir yazıda, hükümet açısından “iki vaktin” bittiğini, “üçüncü vaktin” ise içinde olunduğunu yazmıştım. Bu herkes tarafından da bilinen bir gerçekti. Haziran Ayaklanması var olan süreci hızlandırmış ve daha kaçınılmaz bir hale getirmiştir.

Katliamlar Diyarı Şırnak

Röportajda Vali Mustafa Malay 15 Ağustos 1992 tarihli olayda asker ve PKK'lilerin öldürüldüğünü söylüyor. Belleği kendisini yanıltıyor herhalde. Olayda asker ya da PKK'li kimse ölmemişti.

Ben o tarihte Şırnak milletvekiliydim.

15 Ağustos gecesi Şırnak'ı harabeye çeviren silahlı saldırıyı gelen telefonlarla haber aldım. Hükümetin oralarda hiçbir yetkisinin olmadığını biliyordum. Ancak bir ümit yine de İçişleri Bakanı İsmet Sezgin'i aradım ve duruma müdahale etmesi istedim.

İsmet Sezgin PKK'in saldırdığını ve çatışmaların devam ettiğini söyledi.

Fettullah Gülen hareketi hakkında

“Yeminine bakıp insana inanma,insana bakıp yeminine inan.”[2]

 

Ahmet Şık, “Dokunan yanar” diye uyarmıştı Fettullah Gülen (FG) hakkında herkesi; karanlık(lar)ın büyük yangınlar ile aydınlanacağı vurgusuyla başlamalıyım diyeceklerime…

Türk(iye) İslâmının dünden bugüne hülasası olarak yorumlanması mümkün olan FG, yeni bir tarihsel blok ve hegemonya hareketi girişimidir.

Türk(iye) İslâmı’nda kadın olmak

“her put, yıkılmak için dikilir.”[2]

Yerel Seçimler ve Siyaset

Proletarya, hiç bir olaya ve hiç bir siyasal gelişmeye tarafsız kalamaz. Onun “tarafsız”lığı bile taraf olmaktır. Örneğin her hangi bir olayı boykot etmek tarafsız bir siyaset gibi gözükmesine karşılık aktif bir taraf olmaktır. Ya da iki burjuva (örneğin Ergenekon davaları vb.) kliği arasındaki mücadele de birinden birini desteklemeyip “tarafsız” olmak, iki burjuva kliğine karşı aynı tavırı almak anlamındadır.
 
Bütün burjuva partileri hızlı bir şekilde yerel seçimlere hazırlanıyor.

KDP,PKK...Tez,antitez ...sentez?

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinde KDP bir tezdir.Emperyalizm ve sömürgecilikle mücadelede yarı-modern bir başlangıç.Kurulduğu dönemdeki emperyalizmin ve işbirlikçisi yerel sömürgeciliğin ittifaklı çullanmışlığından kaynaklı parçacı bir tez.Toplumsal gelişmenin düzeyine bağlı olarak aşiretler/aileler ittifakı temelinde politika örgütleyen bir tez.Parçacılığı o kadar belirgindir ki, Doğu Kürdistan’da Süleyman Muini ve Kuzey Kürdistan’da Saitler komplolarındaki rollerini gözardı edebilmemizi,  ne Barzani ailesine ne de yüzyıllık direnişlerine duyduğumuz saygı sağlaya

“Postmodern zamanlar"da din (ve islam)

“de omnibus dubitandum est.”[2]

 

“Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü” Sempozyumu’nun Ankara ayağındaki “Dini- Eleştirel Olarak Anlayabilmek” oturumunda öncelikle bir saptamamı sizinle paylaşmama izin verin.

Sempozyumun pratik örgütlenmesi sürecinde, kendini sosyalist/ komünist olarak niteleyen kimi çevrelerin, “dinin tartışılması”na bir hayli soğuk ve mesafeli yaklaştıklarına şahit oldum.

“Cujus regio , ejus religio !” [*] [1]

“Kralların kutsal olduğu, antropolojik ve tarihsel bir malumun ilamıdır; ne ki onlar öyle doğmazlar; ancak hükmettikleri eliyle kutsallaştırılırlar.”[2]

“Din” ile “iktidar” ilişkilerini, konu başlığındaki “iktidar” kavramının farklı yorumları çerçevesinde farklı biçimlerde ele almak mümkün, kuşkusuz: günlük yaşamın kılcal damarlarına nüfuz etmiş gündelik iktidar ilişkilerinin din tarafından tahkim ediliş tarzı; bizatihî dinsel iktidar (ve hiyerarşi) biçimleri ya da siyasal iktidar ile din ilişkileri.

Biz Seni Bekledik Zeki Yoldaş. Dört Gözle, Büyük Umut ve Heyecanla Bekledik/Hasan Aksu

 

Yetmişli yılların başı ve ortalarında Zeki yoldaşı sıkıyönetim mahkemelerinde dik duruşlarıyla, faşizmi yargılayışlarıyla tanıdık. Partili ideolojik, siyasal, savunusunu faşizmi yargılarken izledik. Faşizmi kendi kalelerinde yargılarlarken ülkemizde Partizan hareketinin tanınmasında, kavranmasında önemli etkileri oldu. Zeki yoldaş ve diğer yoldaşları şahsen tanımazdık belki ama onların çabaları, örnek tavırları bizleri Kaypakkaya çizgisinde buluşturmuştu.

 

Sayfalar