Cuma Ekim 2, 2026

Yerel Seçimlerden Kaos Çıktı

Seçimleri herkes kendi sınıfsal penceresinde değerlendirmeye devam ediyor ve edecektir. Bazıları bu seçimlerden büyük anlamlar yükledikleri için, büyük beklentiler içine girdiler ve sonuçlar ortaya çıktığında hayal kırıklıkları yaşadılar. Ayrıca, seçimlerin sonuçları seçim öncesinden belliydi. AKP % 40’ın altına düşmeyecekti. Bütün veriler ve kamuoyu yoklamaları bu doğrultudaydı. AKP ve Erdoğan’da bunu bildiği için rahat davranıyordu.

Seçimlerde iki sermaye grubu çatıştı. Biri AKP’nin temsil ettiği sermaye grubu ve diğeri ise CHP ve MHP’yi öne çıkarmak isteyen TÜSİAD’ın önemli bir kısmı. Birinciler galip geldi, ikinciler ise seçimin mağlübu oldu. Ancak, her ikisinin de kazandığını söylemek doğru bir saptama olmaz. Bu seçimlerde, egemen sınıflar için bir “istikrar” tablosu değil, kaos çıktı. Sermaye grupları arasındaki çelişki giderek daha da keskinleşeceğe benziyor. Çünkü,  Hükümette olan kesim, diğer sermaye gruplarının egemenlik alanlarına müdahale ediyor, onların hareket alanlarını daraltıyor ve daraltmaya çalışıyor. Bu sermaye grupları arasındaki savaşın genel doğasıdır. Ancak bu, bazan sertleşir, silahlı çatışmaya kadar varır, bazan ise barış içinde geçer. Şu anda barışçıl yön kapanmışa benziyor.

Bu seçimde olduğu gibi önümüzdeki genel seçimde, halka iki seçenek dayatılacaktır. Egemen sınıf kliklerinden birinden birinin tercih edilmesi. Zaten, kapitalist sistemde seçimin niteliği de böyle değil midir? Halkın ezici çoğunluğu, egemen sınıflar arasındaki çelişkinin aracı haline getirilir. 30 Mart yerel seçimlerinde bu daha net olarak görüldü. Halka, “kırk katır mı kırk satır mı” politikası dayatıldı. Halk, kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda oy kullanmadı ve bunun nesnel koşulları da yoktu. Burjuva yönetimi altında demokratik bir ortamın yaratılması da söz konusu olamaz. Burjuva klikleri, geniş yığınları kendi sısnıfsal çıkarları doğrultusunda yönlendirdi.

Özellikle burjuva demokrasisinin yerleşmediği ya da pek yaşanmadığı  geri ülkelerde, seçimler egemen sınıf klikleri birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya serme olayaları sıkça yaşanır. Bu seçimin de en önemli özelliği bu oldu. Bu daha da devam edecektir. 12 yıldır iktidarda olan AKP’nin kirli çamaşırları oldukça fazla. Tek başına hükümet olması, oy oranının yüksekliği, ona pervasızca davranmayı getirmiştir. Yani, iktidarı diğerleriyle kısmen paylaşma yerine bütünüyle kendi egemenliği altına almaya çalışınca, bütün pislikleride ortaya döküldü.

Ne var ki, AKP seçmeni için, bunun fazlaca bir önemi olmadığı açığa çıktı. Aslında, halkın en geri kesimleri için, bunların fazlaca bir şey ifade etmediği bellidir. Bu tür yolsuzluk olayları Demirel hükümetleri döneminde de sık sık gündeme getirildi. Buna karşın Demirel yedi defa iktidara geldi ve en son ise Cumhurbaşkanlığı ile ödüllendirildi. Yani, halkımızın büyük bir kesimi için, yolsuzluk ve çalma olayları normal gözüküyor. Bu yüzyıllardır böyle olmuş. Geniş yığınlar için önemli olan, geçim sorunlarının çözülmesidir.

AKP ve Erdoğan’ın yolsuzlukları, hırsızlıklarının ortaya dökülmesi, kitlelerin önemli bir kısmını etkilemedi. Çünkü, AKP’nin seçim propagandasının ekseninde, kitlelerin alt kimliğini öne çıkarma ve biribirine karşı düşmanlığın geliştirilmesi ve derinleştitilmesi ve ekonomik gelişme ve “istikrar” vardı. 

Erdoğan, uzun zamandır bu politikayı sürdürüyor. Kitleleri birbirine düşman etme, cepheleştirme...  Geri kitleleri bir dikkatör etrafında tutmanın yoluda buradan geçiyor. Hitler, geniş yığınları, “yahudi düşmanlığı”nı üzerinde kemikleşmiş bir taban haline getirdi. Kitlelerin yahudilerden başka hiç bir “düşmanı yok” idi. Oysa, en büyük düşmanları kendilerini yönetendi. Bunu çok geç anladılar, ancak iş işten geçmişti.

Geri yığınlar için “özgürlük ve demokrasi” de fazla bir şey ifade etmiyor. İfade etseydi, seçim sonuçları biraz daha farklı olabilirdi. Önemli olan, ekonomik durumları ve alt kimliklerine “halal” gelmemesi. 

Haziran Ayaklanması, politik özgürlüklerine sahip çıkan kitlelerin eylemiydi. Ancak, bu eyleme katılanlar, Türkiye geneline oranla azınlık bir kitleydi. Büyük bir kitle ise, poltik özgürlüklerin neler olduğundan heberi bile yoktur. 

Yukarıda saydığım etmenlerin yanı sıra, bir önemli nokta ve hatta belirleyici olan ise ekonomik durumdur. AKP’nin “başarısını” ekonomik gelişmelerden ayrı ele almak doğru olmaz. Eğer kitleler oldukça yoksul ve ekonomik bir çıkmaz içinde olsalardı, seçimde tercihlerini değiştirebilirilerdi. Demek ki, ekonomik anlamda, halkımızın önemli bir kısmı için “bıçak kemiğe dayanmış” değildir. 12 yıldır aynı iktidar tarafından yönetilen kitleler, yoksullaşmaya karşın aynı partiye oy vermezler. Mutlaka farklı tercih denemelerine girişirler. Açlık ve geçim koşulları, her şeyin başında gelir. Dinsel ve diğer alt kimliklerin öne çıkarılması ve bunlar üzerinden düşman cephelere bölünmesi, bu denli uzun bir süreci kapsamaz. Bu seçimde hala aynı partiyi tercih ettiklerine göre, kitlelerin geniş bir kesminde ekonomik yoksullaşmanın olmadığını gösteriyor.

16 Mart’da Radikal Gazetesi’nde şöyle bir haber çıkmıştı;

“Borç, seçmenin kamçısıdır“ başlıklı yazıda çeşitli veriler sıralanırken, şöyle deniyordu:

„AK Parti'ye desteğin en önemli sebebi ekonomi. Verilere göre Anadolu'da bir 'kredili refah' dönemi yaşanıyor. Ev ve araba satışlarının, yükselen yaşam standardının kaynağı gelir artışı değil banka kredileri. Vatandaş istikrarın bozulmasından korkuyor ve seçmen tercihlerini bu endişe belirliyor.

TÜİK’in en 2012 sonunda yaptığı yaşam koşulları araştırmasına göre, 2009’da her 100 kişiden 29’u konut masraflarını karşılamakta zorlandığını söylerken, 2012 sonunda bu sayı 22’ye düştü. Yüzde 25’lik bir azalma var. Borç taksitlerini ödeyemeyenlerin oranı ise yüzde 14 azaldı. Yeni giysi alamayanların oranında yüzde 20 gibi yüksek bir düşüş söz konusu. Buna karşın bir haftalık tatil bile yapamayanların oranı yüzde 3, beklenmedik masrafları karşılayamayanların oranı sadece yüzde 1 azaldı. „

Bu yorumların ve verilerin yabana atılamaz. AKP’nin yüksek sayılabilecek bir oy alması, salt, kitlelerin alt kimliklerini kışkırtmasından kaynaklı olmadığı açıktır. Düşmanlaştırma ve cepheleştirme politikası AKP’ye oy kazandırsada esas neden ekonomik nedenlerdir. Kitlelerin refah düzeyinede gerileme olduğunda, alım güçleri düştüğünde, seçim zamanı parti tercihleride değişecektir. Erdoğan’ın bu denli parlayıp gürlemesi, tüm muhalif kesimleri tehdit etmesinin bir nedeni de arakasında böylesi bir seçmen kitlesinin olmasıdır. Bu nedenle, önümüzdeki süreç, daha baskıcı bir süreç olacaktır. Ancak, AKP ve Erdoğan’nın işi hiç de kolay olmayacağı da bir geçektir.  Hem egemen sınıf klikleri arasındaki çatışma keskinleşirken, hem de demokratik hak ve özgürlüklerine sahip çıkan kitlelerin bir kısmı ise yine sokaklarda olacaktır.

Bu seçim, ABD ve Batılı emperyalistlerin beklentilerine de karşılık vermedi. Onlar’da bir şekilde Erdoğan’ın gitmesini istiyorlar. Ancak bunu şimdilik askeri darbe yoluyla değil, “demokratik  usul” dedikleri “seçim”  yoluyla gitmesini istiyorlar.

BDP ve HDP ise, her zamanki oy oranını aldı. Kürtler, kendi seçimlerini yaptılar. Diğer sol partilerin ise, böylesi bir seçim atmosferi içinde fazlaca bir şansları yoktu. Zaten, genel kitlenin durumuda sol partileri tercih etmeye koşullu değildi. Birincisi, sol partilerin kitleler içindeki zayıflığı ve ikincisi ise, sol partilere oy vermeyi oyların bölünmesi ve AKP’nin kazanması olarak gördükleri için, tercihlerini CHP’de yaptılar.

Kısacası, önümüzdeki süreç devrimci ve komünistler içinde zorlu geçecektir. Baskı ortamı daha da artacaktır. AKP, kitleleri apolitize etme ve cepheleştirme çabalarını daha da artıracaktır. Bu onun kitleleri kendi sınıfsal kimlik ve çıkarlarından uzaklaştırma politkasıdır. Ancak, buna karşın kitleler yine sokaklara çıkacak ve baskı yasalarına karşı mücadele edecektir. Gezi'nin ruhu daha uzun bir süre devam edecektir.

Komünist ve devrimci kesimler ise, AKP faşizmine karşı ortaklaşa bir mücadeleyi geliştimekle karşı karşıyadırlar. Hem geniş yığınları etkilemek ve onlara siyasal bilinç götürerek demokratik hak ve özgürlükleri elde etme mücadelesi içine çekmek için, hem de daha örgütlü ve militan bir mücadele için kitle politikalarının üretilmesi gereklidir. İşçi sınıfı ve geniş yığınlar içinde derininliğine ve genişliğine örgütlenme çabaları usanmadan sürdürülmelidir. 02.04.2014***

99446

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Devrimci iktidar hedefiyle çalışmalarımıza yüklenelim!

Türkiye; sokaklarıyla, meydanlarıyla, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine son 1,5 yıldır sürekli “hareketli” durumda.

Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk karşıtı eylemler, Soma katliamına tepkiler ve Kobane serhıldanıyla; gencinden yaşlısına, her mezhepten ve milliyetten kadın-erkek halkımız milyonları bulan sayılarla sokaklara döküldü.

Kürtler savaş istemiyor

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık: “Biz Türkiye halklarına duyduğumuz saygıdan dolayı yeniden silahlı mücadele başlatmak istemiyoruz”, diyor ve ekliyor; “ ama bu süreç de, Türkiye için son bir şanstır.”

Dikkat edilirse burada saygı halklara, şans ise devlete oluyor.

Dêrsim Dağlarının beklentisi---Ergin Doğru

Dêrsimliler ve dostları, Dêrsim Soykırımı ve Dêrsim kimliğinin geleceği açısından yeni bir sıçrama yapmak zorundadır. Öncelikle yüreği Dêrsim'le atan herkes, "Ne yapmalı” sorusunu kendisine sormalıdır.

”SAF TÜRK OLMAYANIN HAKKI, HİZMETÇİLİK VE KÖLELİKTİR” (M.E.B.) Sait Çetinoğlu

Resmi İdeoloji’nin Seyir Defteri Resmi Tarih ve “Azınlıklar”

Tarihin hiçbir safhası eğilmeyen, dönmeyen ve daima yüksek duran Türkün başı bu badirede de yine yüksek ve vakur kaldı. Tanrı istemiş ki bütün eğilen başlar, solan tarihler içinde Türkün başı eğilmesin, tarihi solmasın. İnsanlık, vicdan,şeref ve haysiyet örneğini Türk denilen abideden alsın… Türkiye Türklerindir.

Mahmut Esat Bozkurt (Saday-ı Hak,25 Mayıs 1924)

MAHÇUPYAN , BİZİ MAHÇUP ETTİ

Henüz 301 kişiye mezar olan Soma maden ocağının yaralarını sarmadan,bu sefer acı haber Ermenek maden ocağından geldi.Yine aşırı kar ve işgüvenliğinden mahrum çalışan 18 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağından 20 gün olmasına rağmen katledilen madencilere ulaşılamadı.İlkel ve kaba yöntemlerle yürütülen kurtarma çalışmalarında maalesef bu gidişle ulaşılamayacağı kaygısını taşıyorum.Dileğim bunda yanılmış olurum.

ABD, Türkiye’yi kurtardı!

Otuz dokuzuncu gününe giren Kobanê direnişi, YPG/YPJ ve halkın büyük direnişiyle devam ediyor. Bu süre zarfında Hegemon güçlerin verdiği destek ile IŞİD’in üstün teknikli yoğun saldırıları karşısında direnişe geçen Kürt halkı hem bölge de ve hem de Türkiye metropollerinde serhıldana kalktı. Kuzey Kürdistan halkının bu tepkisi hapsedilmiş atom moleküllerin tepkimeleri gibi kabuğunu kırıyordu. Türkiye metropolleri ve Kuzey Kürdistan birkaç gün içerisinde yangın yerine döndü. Yaşanan olaylarda elliye yakın yurttaş yaşamını yitirdi. Gidişat bir iç savaşın provası gibiydi.

Seyit Rıza Onurumuzdur, cesaretimizdir, geleceğimizi aydınlatan geçmişimizdir…

Yazmak bireysel olduğu kadar evrensel bir eylemdir aynı zamanda, bu kaygıyı taşıyanlar ise bir satır yazmadan önce bin kere düşünmelidirler. Üzerinde çalıştığım bir dosyaya kendimi kaptırınca gündelik yapay polemiklerden ister istemez uzaklaşıyorum. Ama öyle bir an geliyor ki köşe başlarını tutmuş pespaye kalemşörler bilinçli dezanformasyonlarını uygulamaya koyuluyorlar, geçmişlerindeki kanı gelecekleriyle yıkamaya çalışan geleneklerin temsilcileri kutsallarımıza dil uzatma cüreti gösteriyor, o zaman onlara hiç değilse ferdi bir cevap verme gereği hissediyorum.

Hazan Mevsimi – Ulm`lü Piro`yu Kaybettik :Cihan Erdoğan

 İlk defa böylesine büyük, kalabalık ve düzenli bir tren garı görüyordu.
İri yarı sarışın kadın ve erkeklerin arasında bir cüceden farksız görünmesinin komikliğinden ziyade, yitip gitme korkularına kaptırmıştı kendini.
Dilini bilmediği, yağmurunu tanımadığı bu ülkede, birbirine karışmış insan renklerinin, renk tonlarının ortasında kaybolup gitmişti sanki.
Tren garını altüst eden gürültülü müziğin tınılarından başka hiçbir şeyin anlamını, derinliğini çözemiyordu.
Gök gürültüleriyle birlikte boşalan yağmurun bile yabancısıydı.

Karadeniz'in utanç tablosu;Ünye'nin soytarı çocukları:Tamer Çilingir

52 soytarı, üzerinde ilkokul önlükleri ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in türbesini ziyaret etmişler 10 Kasım’da. Kendilerine ’’Ünye’nin Dünkü Çocukları’’ adını vermişler. Aralarında 40 ila 60 yaşlar arasında esnaf, emekli, siyasi parti temsilcileri ve öğretim üyelerinden kişiler bulunuyormuş. Grubun başkanı olduğunu söyleyen Ordu Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Görevlisi Ahmet Erkan Birben, beyaz yakalı önlüğü ve bayraklarıyla muhabirlere poz verirken, bağıra çağıra bir marş söylüyor aynı zamanda.

“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?

Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.

“Mahsus mahâl”(ler)in hâl-i pür melâli[1]

“Duvarda kaldı gözlerim Dalmışım.”[2]
‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin, “Mahsus mahâl”lerin hâl-i pür melâlini gündemleştiren “Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri” Sempozyumu’nun “Çözüm Önerileri”ne yönelik “Üçüncü Oturumu”nun moderatörlüğünü Hasan Gülbahar arkadaşım yönetecekti.
30 yıl zindanda yatan Gülbahar arkadaşım şimdi burada değil, “5.5 yıl daha yatacaksın!” diyen zalimler tarafından tekrar Mersin zindanına kapatıldı…[3]

Sayfalar