Çarşamba Eylül 23, 2026

Var Olan Duruma Saldırmak...

Komünistler, nesnel durumu kabullenerek, teslim olmak değil, tersine, onun çelişmelerini doğru bir şekilde analiz edip,  koşulları devrimci bir tarzda değiştirme mücadelesinin prensibine sahiptirler. 

 

AKP önderliğindeki Türk devleti, kitlelere cepheden savaş açımıştır. Son olarak, Kobane’deki Kürt direnişinin desteklenmesi ve Türk devleti destekli İŞİD saldırılarının protesto edilmesi için 7-9 Ekim arasında ayağa kalkan kitle gösterilerine karşı vahşice saldırılması ve 50’e yakın insanın katledilmesi, Türk devletinin bundan sonra ne yapabileceğini de net olarak ortaya koymuştur.

Faşist Türk devleti, bunu ilk kez yapmıyor. Gezi olayları sırasında da aynı yöntemi kullandı. Ve yeni çıkaracakları yasalarla polisin silah kullanmasını meşrulaştırması ve tutuklamaların polisin kefiyetine bırakılması, devletin, devrimci ve ilerici güçler başta olmak üzere, haksızlıklara karşı çıkanlara, “düşman” mumalesi yapacağıda belli olmuştur. Eli kanlı diktatör Erdoğan, uzun zamandır, AKP’ye ve onun uygulamalarına karşı çıkan herkesi “vatan haini” ilan etmekten geri durmaması, kitleler üzerinde korku ekme propagandasıdır.  

AKP  ve arkasındaki sermaye güçlerinin Türk devletini ele geçirmeleri ve diğer egemen kesimi sindirmeleri, baskı yoluyla olduğu için, bundan sonrada baskıları her geçen gün artırarak  ve yaygınlaştırarak iktidarını korumaya stratejisini elden bırakmayacaktır.

AKP, seçimle iktidara gelmesine karşın, onu seçimle geri vermeyi düşünmüyor. AKP, bundan sonra seçimi kaybetmeyecek şekilde koşullarını oluşturmaya çalışıyor. Devleti ve onun kurumlarını bütünüyle ele geçirmesi ve kendi çıkarlarına uzgun yasalar çıkarmasının bir nedeni de budur. Bunun birinci yolu devlet terörünün yagınlaştırılmasıdır. Baskıları artırması tam bir polis devleti olması ve hatta 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cunta’nın uygulamalarından daha baskıcı olması, bundan sonra iktidarı seçim yoluyla vermeyeceğinin işaretini verdiği gibi, bunun kendince “yasal” zeminlerini de oluşturmaktadır.  

Faşist AKP ve onun devleti, iktidarı kaybetmemek için, dinsel görünümlü “iç savaş” çıkarma kozunuda elinde tutmaktadır. Bunu söylem üzerinden yaparken, kitlesel alt yapısını da oluşturmaya çalışıyor ve kendisine karşı çıkan (ilerici ve burjuva) muhalif kesimlere karşı bir tehdit olarak elinde bulundurmaktadır. Bunun gerçekleşip gerçekleşmemesi, komünist ve devrimcilerin kitleler üzerindeki etkisiyle de yakından ilgilidir. Böylesi bir durum, AKP’nin sonunu getirmesi bir yana, kitleler içinde dinsel farklılıkların düşmanlığa vardırılması, sınıf mücadelesinin gelişmesinin oldukça gerilere ötelenmesi  anlamına geliyor.

AKP, Mısır’ın Mübarek’ini, Tunus’un Bin Ali’sini ve daha bir çok faşist diktatörü ve onların uygulamalarını kendisine örnek almaktadır. Onlar 30 yıl iktidarda nasıl kaldılarsa, AKP’de, aynı yöntemle iktidarda kalmayı düşünmektedir. Hazırlıklarını ve “yasal” ortamı buna göre oluşturmaktadır. Var olan durum kabullenildiğinde, kitleler sindirilip susturulduğunda, olacağı da bu olacaktır. 

Türk devletinin faşist uygulamalarına karşı, Avrupa ve ABD’den “demokrasi” destekleri bekleyenler boşuna bekleyecektir. AKP, ABD’nin sözünden çıkmayacaktır. İçerde “kükreyip”, dışarda ise süt dökmüş kedi rolüne devam edecektir. İktidarda kalması için başka şansı da yoktur. Bu nedenle de içerideki faşist uygulamalarına AB’li “demokrasi aşığı” devletlerden kaz çığlıkları gelsede, emperyalizmin çıkarlarının korunuyor olması, “en iyi demokrasi” olacağı için, emperyalist burjuvazi Erdoğan’a “kızıyor” gibi yapacak, ama onu kullanmaya devam edecektir. Ta ki, içeride ciddi halk muhalefeti yükselene kadar. 

Türkiye’nin toplumsal dokusu, yukarıda örneklerini verdiğim ülkelere benzemiyor. Türkiye Devrimci Hareketi, şu anda işçi sınıfı ve emekçiler içinde etki ve örgütlenmelerinin zayıf olmasına karşın, köklü ve direngen bir gelenege sahiptir. İkincisi; devrimci demokrat güçlü bir kesim vardır. Üçüncüsü; laik yaşama alışmış ve dinciliği kabul etmeyen bir orta burjuva ve küçük burjuva kesim vardır. Ve bunlara ek olarak ve toplumsal mücadele içinde önemli bir yeri olan ilerici Kürt Ulusal Hareketi’nin varlığı vardır.

Her şeyden önce Gezi, yani Haziran Ayaklanması yaşanmış bir ülkede, Türk devleti istediklerini istediği yerine getiremeyecektir. Çünkü, Gezi’ye katılanların tümü (bir kısmı kemalist laik kesim olmasına karşın) AKP’nin dayatmalarına karşı sokaklara çıkarak direnmişlerdi. Bu önemli bir toplumsal gelişme ve deneyimdir. Yine, 7-9 Ekim arasındaki direniş ve gösterilerde (ki, bunların büyük çoğunlu Kürt illerinde gerçekleşmişti) kitlelerin baskılar karşısında boyun eğmeyeceğinin göstergesi olmuştur.

Diğer bir nokta ise, AKP’nin devleti ele geçirmesine karşın, buna muhalif olan bir burjuva kesim (TÜSİAD’ın önemli bir bölümü) vardır. Her ne kadar “uzalşmış” gibi gözükselerde, sömürüden daha fazla pay alma konusunda uzlaşmış değillerdir ve bu “uzlaşmayla” çözümlenebilecek bir sorun da değildir. Bu çelişme, değişik burjuva kesimler arasında, her zaman yeni çelişmeleri ortaya çıkaracak temel çelişmelerden biridir. Bal tutan parmakları yalnızca sahibinin yaladığı gibi, iktidarı elinde tutanların, sömürüden daha fazla pay aldığı gerçeğini de gündemde tutuyor.

AKP, baskı ve şiddetle iktidarda duruyor ve ancak bu yöntemle iktidarını bir süre daha sürdürebilir. İktidarda kalmasının başkada bir dayanağı yoktur. Faşist devlet terörüyle kitleleri korkutup sindirmek ve korkunun üzerinde iktidarda kalabilmek... AKP’nin tek şansı bu. Bu nedenle de, devlet terörünü en ağır bir şekilde uygulamaya çalışacaktır.

Devlet terörörünün varlığı, AKP iktidarının hem güçlü hem de en zayıf ana noktasını oluşturmaktadır. Karşı-devrimci şiddet, kaçınılmaz olarak devrimci şiddetinde gelişmesinede hizmet edecektir. Bu herzaman böyle olmasa da, Türkiye gibi bir ülkede (devrimci hareketlerin varlığı, Gezi ve Kürt ulusal hareketi vb.) iktidarın faşist baskıları karşısında devrimci şidetin gelişmesine ve kitle hareketlerinin yaygınlaşmasına da neden olacaktır. Ve AKP (Türk devletinin) faşizmini geriletecek olan da yine işçi ve emekçilerin devrimci direniş hareketleri olacaktır. Bunun gelişmesinin ekonomik ve siyasal bir zemini vardır. Zayıf olan yan örgütsüzlüktür. Bunun geliştirilmesi gereklidir.

AKP iktidarının diğer bir kozu ise, kitleleri din kimlikleri üzerinden bölmek ve bunu yaygınlaştırmaktır. Bunun yasal zeminin oluşturdu denebilir. Ülkeyi islami (şeriat usullerine göre) yönetmesi. Bugün en koyu bir şeriat yönetimi olmasada, gidişin ona doğru hızla gittiği bir gerçektir. AKP, içeriden fazla bir baskıyla karşılaşmadığı sürece, şeriatcı yönetimi güçlendireceği bir gerçektir. Çünkü, iktidarda kalmasının bir yöntemi şiddetse, bir yöntemi de birincisinden daha fazla etkili olan şeriatcılığın yaygınlaştırılmasıdır. Kitleleri baskı altına almanın en etkili yollardan biri, onları dinle uyutmaktır. AKP’de bunu yapıyor.

Ne var ki, ülkenin toplumsal dokusu buna fazlaca izin verecek durumda değildir. AKP, bu konuda da oldukça zorlanacak ve kitlesel karşı koyuşlarlada karşı karşıya kalacaktır.

Türk devleti, kendine Molların İran'ını örnek alsada, bir İran olamayacağı, tarihsel ve toplumsal nedenlerle yakından ilgilidir. İran, emperyalistler tarafından “yalnızlaştırılsa”da, yalnız bir ülke değildir. Fakat, Türk devletinin “dostu” olamaz. Bunun tarihsel kökleri vardır. Diğer bir ayrıntı ise, İran islam devrimi kanlı bir devrimle ve geniş bir kitlesel katlımla kurulmuştur. Humeyni’nin “İslam devrimi”, her ne kadar kısa bir süre içinde devrimi destekleyen kitlelere karşı bir devrim olsada, İran burjuvazisi egemenliğini sağlamlaştırmıştır. İran, Rusya ve Çin ile "dost" olabilir ya da o kamp içinde yer alabilir, ancak, Türk devletinin böyle bir şansı yoktur.

Türk burjuvazisinin Batı ile sıkı bir ilişkisi vardır ve sermayenin önemli bir bölümü emperyalist Batı burjuvazisine aittir. Türk egemen burjuvazisi batı ile ilişkilerini kesemez, kesmesi onun ölümü demektir. İran’ın petrol ve doğal gazı vardır, İran burjuvazisi esas olarak bu yolla ayakta kalabildi. Türk devletinin “inşaat sektörü” ise, onu ayakta tutmaya yetmez. Bu, “inşaat balonu”da, “sıcak para” dedikleri emperyalist sermayenin girişinin durması ya da azalmasıyla beraber patlayacaktır. Kayıt dışı sermaye giriş-çıkışları da sorunu çözmeye yetmeyecektir. Çünkü ekonominin bir ayağını da kitlelerin alım gücünün (tüketim kapasitesi) oranı oluşturmaktadır. Son zamanlardaki ekonomik veriler, ekonomik gidişatın da iyi gitmediğinin işaretlerini vermektedir. AKP şeflerinin aşırı saldırgan ve aşırı korkularının bir nedenide budur.

Ayrıca, iktidar kanadının darbe söylentileride yabana atılabilecek olgular değildir. Menderes'e yapılan darbe, aynı şekilde Erdoğan'a karşı da yapılabilir. Bunu emepryalistlerin durumu ve egemen sınıflar arasındaki çelişmelerin niteliği belirlediği gibi, kitle muhalefetinin yikselmeside egemen sınıfları böyle bir seçeneği götürebilir. kapitalizm koşullarında "askeri darbeler döneminin kapandıını" söylemek yanıltıcı ve sistemin karakteriyle uygunluk göstermemektedir.

AKP, hala güçlü bir kitle desteğine sahip olsada, bunun kalıcı olmadığıda açıktır. Desteğin bir nedeni, toplumun dinsel kamplara bölmelerinden kaynaklanmaktadır. Fakat, bu kamplaşma, ekonomik durumlada yakından ilgilidir. Kitlelerin alım gücünün düşmesi ve yoksullaşmanın artması, AKP’nin din destekli tabanını da azaltacaktır. AKP, “biz gidersek din elden gider” demesi, yoksullaşan kitlelerin karnını doyurmaya ve onları AKP’ye köle olarak bağlamaya yetmeyecektir. 

Faşist Erdoğan ve sermaye güçleri, iktidarda kalabilmek için, direnen kitlelere karşı, sokaklara kendi faşist-ırkçı beslemelerini salıyorlar. Demokratik hak ve özgürlükleri için sokaklara çıkan kitlelerin karşısına, devletin güvenlik güçlerinin yanısıra polis destekli faşist sivil kesimleri ve kontrgerilla örgütlenmelerini daha yoğun bir şekilde çıkarmaya hız vereceklerdir. Kitleleri bu katil sürüleriyle sindirmenin yolunu da deneyeceklerdir. Kitlelerle birleşmiş komünist ve devrimcilerin, bu katil sürülerine karşı daha aktif bir mücadele etmenin yolları her zaman vardır. Bireysel militan mücadele yerine kitlesel militan mücadele öne çıkarılmalıdır.

AKP, bir 12 Eylül AFC gibi, kitleler üzerine ölü toprağı seremeyeceklerdir. Bu, Haziran Ayaklanması (GEZİ) ile ortaya çıktı. 12 Eylül 1980’nin koşulları ve onu gerçekleştiren güçler ile AKP’nin durumu aynı değildir. 

 

Devrimcilerin Görevi

Devletin karşı-devrimci terörü, devrimci ve komünistlerin örgütlenme ve mücadele ortamını zorlaştıracaktır. Bu, burjuvazinin yoğun saldırısıyla yakından ilgilidir. Ama, aynı zamanda, lehine bir ortam da doğuracaktır. Karşı-devrimci saldırılara karşı devrimci saldırı ortamının gelişmesine zemin hazırlayacaktır. Bu hem kitlesel anlamda hem de, faşist devlet terörüne karşı koyma açısından böyledir. Faşist devlet terörüne karşı devrimci-demokrat güçlerin ortaklaşa hareketinin güçlenmesinin siyasal koşullarını da oluşturmaktadır. Devrimci-demokratik öğeleri esas alan hiç bir birliğe kayıtsız kalınmamalıdır. Ama, şovenist eğlimli birliklerden uzak durulması gerektiği bir o kadar açıkken, diğer bir nokta ise;  KUH’ni daha geri pozisyonlara çekme eğlim ve politik taktiklerine karşı çıkılmalı ve teşhir edilmelidir.

Sosyal-şovenist tutumlara girilmedikçe Kürt Ulusal Hareketiyle ortaklaşa hareket etmenin koşulları olmaya devam edecektir. Çünkü, Türk devleti Kürt ulusal sorunu çözme değil, bastırma ve elimine etme amaçlı hareket etmektedir. Türk devletinin “çözüm süreci”, bir oyalama sürecinden öteye geçmedi ve bundan sonrada, çok olağanüstü durumlar gelişmedikçe geçmeyecektir. KUH içinde “kötü uzlaşıcı” eğilimler olsada, koşullar, en azından Türk devletinin ırkçı-şoven tutumu buna şimdilik engel oluşturuyor

Burjuvazi, kitlelere, özellikle de işçi sınıfına, sınıfsal kimlik yerine dinsel kimliği dayatmaktadır. Türk devleti, burjuvaziye, grev ve direnişlerin olmadığı bir cennet vaadediyor. Bu cennet, baskı altında tutulan işçi ve emekçilerin aşırı sömürülmesine ve suskunluğuna dayandırılmak isteniyor. 

Egemen sınıfların, saltanatına son verecek olan hiç kuşkusuz işçi sınıfının devrimci mücadelesi ve onun kazanımları olacaktır. Bu hem tarihsel ve hem de siyasal olarak böyledir.  Sınıfa güvenmek ve sınıfı devrimci mücadele içine çekmek, siyasal ve sosyal yapının değiştirilmesinin de anahtarıdır. Demokratik hak ve özgürlükleri elde etmek önemli ve vazgeçilmezdir, ancak yeterli değildir. İşçi sınıfının siyasal iktidarı burjuvaziden alma mücadelesi ve bunu başarması, bir öncekinin zemini üzerinde yükselecektir. Bu gerçeklik teorik ve pratik olarak, her zaman gözönünde bulundurulmalıdır.Çünkü,bütün gelişmeler sınıf mücadelesi çerçevesi içinde olmaktadır. 
Var olan durumu kabullenip, ona boyun eğmek değil, ona saldırarak çelişmeleri keskinleştirmek tarihsel bir görevdir. Bunun yolu kitlelere güvenmekten, işçi sınıfının devrimci nesnelliğine güvenmekten geçmektedir. Bir buçuk yıl önce Gezi'yi yaşayan ve daha bu ay içinde ciddi bir baş kaldırışta bulunan bir halktan umudu kesmek devrimcilerin tavrı olamaz. Tersine, ateşi körüklemek, devrimci dinamizmi yeniden yeniden örgütlemek, faşismin baskılarına karşı, kitleleri tekrar ve tekrar sokakları zapt etmeye itecektir. Yılgınlık değil, yaşamın her alanında direniş örgütlenmelidir.

26.10.2014


83789

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Siyonizm,anti-semitizm ve bir "Mugalata"üzerine

“Kişi ancak kalbiyle görür.Göz hiçbir şeyin özünü göremez.

 

Yıl 1975 ya da 1976 olmalı; Paris’te bir grup Türkiyeli devrimci öğrenciyiz. Aklımız ve yüreğimiz, bir yanıyla yükselen devrimci hareketin devlet destekli faşist çeteler eliyle kırılmaya çalışıldığı memlekette; bir yanıyla da hem yaşadığımız ülkedeki devrimci mücadelelerin içinde yer almaya, hem de Türkiye’deki devrimci/sosyalist hareketle dayanışma sağlamaya çabalıyoruz. Türkiyeli işçileri Fransız emek hareketi içerisinde örgütlemeye çalışıyoruz, örneğin.

TKP/ML TİKKO: “Kobanê Direnişi, Direnişimizdir”

TKP/ML TİKKO savaşçısı Agit Cem, İbrahim Kaypakkaya'nın ardılları olarak üstlerine düşeni,Kobanê'de yerine getirdiklerini ifade etti. Cem, "Önümüzde duran enternasyonal bir görev olarak hem Türkiyeli devrimcilere hem de diğer uluslardan demokratik çevrelere, Kobanê direnişinde yerlerini alma çağrısında bulunuyoruz. Artık 'Kürt halkının mücadelesini destekliyoruz' demek yetmez. Gün halkların ortak mücadelesi için pratik adım atma günüdür" dedi.

Çözüm Sürecini Yüzdük Kuyruğa Geldik- D. Ali Küçük

Kurbanın derisi yüzüldü, kuyruğuna geldik. Hani “dananın kuyruğu kopacak” diyorlar ya onun gibi bir şey.

İmralı heyeti(Barış-Çözüm-Süreç-müzakere heyeti vb ne derseniz deyin) Bu hafta Kandile gidemedi, ertelediler.

Gerekçelerini de şöyle sıraladılar:

“"Akdoğan ile görüşemedik, ondan"

Darbeye hazır mıyız?

La benim fikrim avrat bir teşti ekmek pişirmeye razı olsa da ailemizin tüm yaşantısı çağdaş kölelikte / patronlarda / kurtulsa diye çalışırken bu Marmaranın sömürgeciliğe entegre olmuş iş kollarında patronların yaşam mücadelesine karşı  işçilerin patronlarla kurduğu duygusal bağ beni baya etkiledi ya.

Neyse aman zaten gündemimizde lenizmle, maozmi tarih sahnesinde ortaya çıkaran işçilerin koşullarındaki farklılıklar da değil.

Gündemimiz darbeye hazır mıyız ?
Aslında:
Gündeme göre de uçuk bir konu.

İnsanlığa ve geleceğe açık mektup! H.GÜRER

Acılar dilsizdir. Derin acılar ise insanların iradesini çelikleştirir! Çelikleşmeyen iradelerin cesaretini aşındırır! Umudunu kırar! Acılar öğreticidir! Apansız yitirdiklerimizin acısı nefesimizi keser, ama öldürmez. Yönsüz bir öfke kalbimizi zorlar, zor kazanıp, kolay kaybederiz! Duruyoruz şimdi sessizce, kaybettiklerimizin mezarlarının yanıbaşında, biliyoruz öfkemizi, ölülerimizin acılarıyla… Kim kimi ne kadar anlayabilir diye düşünüyorum uzuncadır. Kim, kimin derinliğini görebilir, hangi gözle? Kaç kapıdan geçer de bir insanda bulur yerini söz?

H. Kılıç’ın Tehdidi ve Seçimin İşaret Fişeği!

“Seçim dönemleri yaklaştıkça, Ankara’da ‘Ali Cengiz oyunları’ da başlar” Bu sözler hükümetin medya temsilcilerinden Abdülkadir Selvi’ye ait. Pek de yanlış bir tespit değil. Türk egemen sınıfları arasındaki “Ali Cengiz oyunları”, pusular, operasyonlar, boğazlaşmalar aslında hiç eksik olmaz. Ama seçim atmosferine girildiğinde bu durum dozu artarak gerçekleşir. Türkiye’de seçimler,  Aziz Nesin’in “Zübük” hikâyesine taş çıkaracak “zenginlik”lere sahne olur. Şimdilik 2015 Haziran’ında yapılması planlanan genel seçimlerin de bu iklimden farklı yaşanmaması için tek bir neden yok.

Diktatörün Sarayındaki Paçoz Çariçe-Galip Munzam

Birkaç sene evvel –sanıyorum 2011 yılında– memlekette paçozluk ve onunla alakalı olarak paçozlaşma kavramları tartışılmaya başlandı.

Daha Neyi Bekliyoruz?

Yazıya ülkedeki tüm demokrasi güçlerini, toplumsal dinamikleri, siyasal yapı ve  kurumları, dostlarımızı, canlarımızı, Zorunlu Din Dersine karşı başlatılan ve önemli bir hak alma mücadelesi olan “Oturma  Eylemleriyle” dayanışmaya davetle başlayayım..

Demokrasi mücadelesinde bazen bir çığlık, bazen sessiz bir duruş, ya da bir oturma eylemi,  Plaza De Mayo Anneleri ile Cumartesi Annelerinin Oturma Eylemlerinde olduğu gibi çığ misali büyüyerek tüm ülkeye, hatta başka ülke ve kıtalara da ulaşabiliyor.

Faşizme Taş Atmak İyidir

Tas Atmak Degil, Tas Atmamak Provakasyondur   Yasalcilikla, mesruiyet/haklilik zemini arasindaki farki kavramak istiyorsaniz, cocugunuzun, sizin koydugunuz kurallarla, kendi ozgur ruhu arasinda yasadigi catismanin sonuclarina bakin...Orda iki dunya catisir; bir kendi disindaki dunya, ve onun kurallari, ve de cocugun kendi ozgur ruhu ve varmak istedigi dunya...Kural koyucular, dunyayi kendi istedikleri sekilde dizayn etmek, yonetmek, baslarinin agrimamasini isterler;, koleler ise, yine dunyayi kendi tasavur ettikleri seklide kazanmak arzusu guderler...Bu iki farkli dunya ve irade arasindaki cat

“DEMİR LEYDİ” DENİLEN BİR “MILK SNATCHER/ SÜT HIRSIZI”… [*]

“Torbada ne varsa,çorbada da o vardır.”[1]

İngiltere’nin ilk ve tek kadın Başbakanı Barones Margaret Thatcher 8 Nisan 2013’de geçirdiği felç sonrası 87 yaşında öldü. 11 Nisan 2013 tarihli ‘The Independent’in haberine göre ölümünün ardından ilk 3 saatte internete girenlerin yüzde 92’si, hayatlarını perişan ettiği kömür madencilerinin çocuklarıydı…

SOSYAL BİLİMLER: BİR ŞEY YAPMALI![*]

“Etik açıdan toplum bilimleri insanlığa hizmet etmeli;ancak sınıflar, etnik gruplar, uluslar vb.arasındaki çelişkilerle dolu bir dünyada,herkesin çıkarlarına hizmet etmek olanaksız gözükmektedir.Ezilenlerle ezenlerin dolayımsız çıkarları arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsak, sorumluluğumuz ilk elde ve öncelikle birincileredir: çünkü özel yetkinliğimiz bu alandadır.”[1]

Şu satırlara göz atar mısınız?

Sayfalar