UKRAYNA’DA YAŞANAN İKTİDAR KRİZİ VE KIRIM ÖZERK BÖLGESİ’NİN RUSYA TARAFINDAN İŞGALİ BİZLERE NE ANLATIYOR!
Emperyalist güçler arasındaki rekabet ve hakimiyet dalaşı, bir asırı aşkın bir zamandır devam etmektedir.Yaşadığımız yüzyıl, katliam, zulüm ve sürgün yüzyılı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda otuz milyona yakın insan katledilmiştir. Başta kadınlar ve çoçuklar üzere, milyonlarca insan yerinden yurdundan edilmiş, zoraki göçe ve sürgüne maruz kalmıştır. Bu insanların mallarına, mülklerine büyük bir açgözlülükle el konulmuş, hakları gasp edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı öncesine baktığımızda da, kapitalist sermaye arasındaki pazar paylaşımı kavgası marifetiyle Kafkaslar’da ve Kırım’da büyük katliamların, yıkıcı sürgünlerin yaşandığını görürüz. Yüzyıllık savaşlarda milyonlarca mazlum katledilmiş veya yurtlarından zorla sürülmüşlerdir.1856-1864 yılları arasında iki milyona yakın Çerkes yurdundan sürülmüş, kırıma ve katliama uğratılmıştır. Çerkes katliamının baş sorumlusu elbette Çarlık Rusya’sıdır. Ama aynı zamanda İngiliz, Fransız, Alman kapitalistleri ve Osmanlı İmparatorluğu da bu katliam, sürgün ve kırımdan sorumludur. Soçi’den zorla gemilere bindirilen Çerkes halkı, Karadeniz’in karanlıklarına binleri-onbinleri, yüzbinleri kurban vermiştir. Savunmasız durumdaki kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, Karadeniz’in karanlıklarına bilerek ve kasten sürülmüş, bile bile ölüme gönderilmiştir. O sebeple, bu katliamdan dönemin bütün efendileri doğrudan sorumludur. Her ne kadar aklanmaya çalışılsa da, bu katliamda Osmanlı İmparatorluğu’nun sorumluluk payı büyüktür. Çerkesleri mecburiyetten kabul eder görünen Osmanlı, onların kendi topraklarına gelişinin büyük sıkıntı ve zorlukları da beraberinde getireceğini hesaplamış olmalı ki, bozuk ve harap durumdaki gemileri, tekneleri sefere çıkararak, katliama zemin hazırlayıp çanak tutmuştur. Yüz kişilik harap gemilere bin kişinin istiflenmiş olmasının başka ne anlamı olabilir ki? İyi bilinir ki, daha Soçi’den bir mil kadar uzaklaşmış olan bu gemiler batmaya başlamıştır. Buna bir de, beslenme ve sağlık konusunda hiçbir önlemin alınmamış olması eklenince, Çerkes sürgünleri açısından sonuç tam bir facia olmuştur. Nihayetinde, bu mezalimden arda kalan Çerkesler, sefalet ve yoksulluk içinde dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kalmışlardır. Analarını, babalarını, kardeşlerini, çocuklarını yitiren mazlum Çerkes halkı bu kırımı ve acılarını asla ve asla unutmamış, aradan yüz elli yıla yakın bir zaman geçmesine karşın, bu acılarla birlikte yaşamaya devam etmiştir. Belli ki, bu büyük vahşetin, bu büyük kırımın unutulmasının, açılan derin yaranın kapanmasının henüz mümkünü yoktur. Unutmak ise zaten alçaklıkla eş anlamlıdır ve ihanettir.
Çerkeslerin maruz kaldığı bu amansız kıyımın tek sorumlusu, dönemin egemen ve sömürücü hakim sınıflarıdır.
Osmanlı İmparatorluğu ile Çarlık Rusya arasında neredeyse yüzyıl süren savaşın sonlarına, yirminci yüzyılın başlarına doğru Kafkaslar ve KIRIM bölgesi yine stratijik önem taşımaktaydı. Kırım’a hakim olmak demek, Kafkaslar’dan Balkanlar’a, Balkanlar’dan Doğu Avrupa’ya hakim olmak anlamını taşıyordu. Rusların 1700’li yıllarda işgal ve ilhak ettiği Kırım bölgesinde sular hiçbir zaman durulmamıştır. Çarlık Rusya’sının Kırım’dan Batum’a kadar uzanan bölgede egemenlik sağlaması demek, aynı zamanda İstanbul’da egemenlik tesis etmeyi de beraberinde getireceği kaygı ve kuşkusu Osmanlı İmparatorluğu’nda sürekli bir tedirginlik konusu olagelmiştir. Bu yüzdendir ki, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın ağır yenilgi almasına kadar, Kafkaslar’da egemenlik kurma savaşları kesintisiz sürdürülmüştür. Çarlık despotizminin Çerkes halkını acımasızca kırımdan geçirmesinin, anavatanlarından, yurtlarından sürgün edip Karadeniz’de ölüm yolculuğuna çıkarmasının temel nedenlerinden biri tam da budur işte. Bu olayda iki milyona yakın insan katledilmiştir. Ne ilginçtir ki, Anadolu topraklarından attıkları okların Altay Dağları’ndaki ‘Türkler’e selam götürdüğünü sanan günümüz ırkçı faşistleri ya da ‘Ya Allah Bismillah’ nidasını ağızlarından düşürmeden ‘İslam bayrağı’ sallayan gerici güruhları ve ‘yeni Osmanlıcılar’ı da, bu büyük mezalimi adete yaşanmamış saymaktadırlar. Daha da vahimi, bütün dünyanın bu katliama, zulme karşı sessiz kalması ve üstünü örterek görmezden gelmiş olmasıdır.
Çerkes halkı o gün bu gündür acılarıyla ve yasıyla başbaşa kalmıştır. Her kırım gibi, bu kırım da arkasında onulmaz acılar, gözyaşları bırakmıştır. Öyle ki, daha çok yaşlı kadınlar olmak üzere, pek çok Çerkes hala balık yiyememektedir örneğin. Çünkü Karadeniz onların en sevdiği varlıklarını ellerinden almış, ölülerini balıklara yem etmiştir. Peki, nasıl olmuş ta, bu merhametsiz katliama sessiz kalınabilmiştir? Nerede unutulmuştur o hak, adelet, demokrasi ve özgürlük ülküsü? Mazlum halkların uğradıkları zulmü deşifre etmek, kınamak ve hesap sormak sıradan insani bir görev değil miydi yoksa? Burada bir eleştiri de kendimize yapabiliriz artık. Ne yazık ki, biz sosyalistler de, Çerkes katliamına karşı yeterli duyarlılığı gösteremedik ve daha çok sessiz kaldık. Çok sonraları kurulmuş olan ve bu kırıma dahli sözkonusu olmayan Sosyalist Sovyetler’in şanına gölge düşürecekmiş gibi; bir eleştiri gelmesin, emperyalist devletler bunu kullanmasın diye, gözlerimizi kör, kulaklarımızı sağır, dilimizi lal ettik. Hesap sormaktan ve hesap vermekten korktuk.
Oysa Çerkes halkı bu katliamın izini her yerde sürdü, her yerde bir işaret buldu. Öyle ki, o günden bugüne kargaları bile hiç sevmez oldu. Çünkü; Karadeniz’de, Kırım’da ve Kafkaslar’da katledilen kadınların, çoçukların saçlarından, yaşlıların sakallarından topladıklarıyla kargaların kendilerine yuva yaptıklarını düşündü. O gün bu gündür, kargaların ve benzeri kuşların yaptıkları her yuva, Çerkesler’e yaralarını anımsatır oldu, kıyımın acılarını daha da deşileştirdi. Her çey apaçık ortada olmasına rağmen, Çerkesler’in uğradığı bu büyük haksızlığı, bu zalim kırımı hala idrak edebilmiş değildir insanlık. Bu yüzdendir ki, milyonlarcası kırıma uğrayan, dünyanın dört bir yanına savrulan Çerkes halkına insanlığın büyük bir özür borcu vardır. Çerkesler başta olmak üzere, zulum altında yaşayan Kafkas halkları bu gün de bağımsızlık ve özgürlük mucadelesini sürdürmektedir. İkinci emperyalist paylaşım savaşında 58 milyonun insan katledildi. Bunun 28 -30 milyonu Sovyetler Birliği vatandaşıydı.
Bu arada şunu açıklamadan geçmek olmaz; Kafkaslar’da yaşayan halkların birçoğu, Çarlık Rusya’sının geçmişte yaptığı katliam ve zulümlere tepki olarak, ikinci dünya savaşında Faşist Hitler Almanya’sının yanında yer alarak, intikam alma eğiliminde olmuştur. O dönem Kafkas halklarının,özellikle de Tatar ve Ahıska Türkleri’nin bir kısmının bu yanlış tutumu başka bir yanlışı ve zulmü de beraberinde getirmiş, onbinlerce insanın anavatanlarından sürülmelerine, bir nevi kırımına yol açmıştır. Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacakistan vb. yerlere yapılan toplu sürgünler onulmaz yaralar açılmış, Sovyetler yönetimi bu konuda büyük yanlışlar yapmıştır. İkinci dünya savaşında da Kafkas halkları savaşın bedelini en ağır ödeyenlerden olmuştur. Hitler faşizminin Balkanlar ve İskandinavya üzerinden Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği saldırılarda, ülke savunmasını diğer Sovyet halkları ile beraber esasen Kafkas halkları da üstlenmiştir. Emperyalist gerici savaşların halklara ne büyük katliam ve zulümler yaşattığı açık ve nettir. Vietnam’da, Kamboçya’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Kürdistan’da, Afganistan’da, Pakistan’da ve daha pek çok Asya, Afrika, Latin Amerika ülkesinde yaşananların yanı sıra, son olarak Ukrayna’daki olaylar da buna yeterince tanıklık etmektedir. Gerici, emperyalist savaşların ne kadar acımasız, yıkıcı ve katliamcı olduğunu bu ülkelerde yaşananlar açıkça ortaya koymaktadır. Çok iyi biliyoruz ki, Emperyalist haydutları sadece ne kadar kar edecekleri ve bu uğurda ne kadar alana hükmedecekleri ilgilendirmektedir. Sözümona ‘barış’ çağrıları ve zoraki diplomatik atakları da dahil, bütün o cafcaflı girişimleri yalnızca yalana, aldatmaya, göz boyamaya dayalıdır ve timsah gözyaşları dökmekten ibarettir.
Suriye de, emperyalistlerin hakimiyet sağlama dalaşı neticesinde yaşanan üç yılık bilançonun hali ortadadır. Çıkar savaşında onbinlerce mazlum insan katledilmiş, bir milyonu aşkın Suriyeli yerini, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmıştır. Emperyalistler, bizzat yarattıkları gerici canavarlara karşı savaşıyormuş gibi görünmeye çalışarak halkları kandırmaya, yaptıkları kışkırtmaları, katliamları sinsice gizlemeya çalışmaktadırlar. Bugün dünyanın dörtbir yanında süren yerel savaşlar bizzat emperyalist devletler tarafından planlanmakta, beslenmekte ve yaygınlaştırılmaktadır. Bu durum aslında geri dönüşü olmayan bir dünya savaşına da davetiye çıkarmaktadır. Dünyada yaşanan sermaye krizi, yeniden yapılanma adı altında ekonomik, siyasal, askeri olarak sistemi değişikliğe gitmeye zorlamaktadır. Eğer yaşanan ekonomik kriz atlatılamazsa, emperyalist devletler krizi daha kapsamlı ve büyük bir savaşla çözmeye yöneleceklerdir.
Onlar açısından bunun bir başka yolu yoktur.
Ukrayna’daki durum bize şunu göstermektedir: Dünyada yaşanan sermaye krizi, emperyalistler arası savaş riskini giderek artırmaktadır. Doğu Avrupa’da ve Kafkaslar’da yaşanan son durum da bunu zaten doğrulamaktadır. Sorunu görmezden gelmek, önemsememek büyük bir hata ve bir dizi yanlış tahlili de bereberinde getirebilir.
Kafkaslar ve Kırım özerk bölgesi her zaman stratejik bir önem taşımıştır. Osmanlı ile Çarlık Rusya arasında süren uzun savaşlarda da, Kırım bölgesi hep belirleyici bir önem taşımıştır. Ukrayna’daki krizin ‘anlaşılması’ için bugün çalınmaya başlanan emperyalist savaş tamtamlarının sesine ciddiyetle kulak vermeli ve doğru tahliller yaparak, izlenecek politikaları şimdiden belirlemeliyiz. Aksi halde çok geç kalınmış olacaktır.
Avrupa’nın yüzyıllardır göz koyduğu toprakları halkları hiçe sayarak ve sinsi taktiklerle almak istemesi, Ukrayna örneğiyle bir kez daha somut hale gelmiştir. Emperyalistler arasındaki rekabet daha da artarak, gerilimi büyüteceğe benziyor. Göz koyulan toprakların kurtlar sofrasında yeniden ve acımasızca paylaşılmak istenmesine ve bu topraklarda yaşayan halklar için öngörülen kanlı planların icrasına musade edilmemeli, etmemeliyiz.
Avrupalılar da dahil olmak üzere, ABD emperyalizmine, uzun vadeli planlarını hayata geçirme fırsatı asla verilmemelidir. Onların stratejik amaçları yüzbinlerce insanın katledilmesini, milyonlarca insanın yerinden, yurdundan zorla sürülmesini, halkların birbirlerine karşı düşmanlaştırılmasını ve kanlı boğazlaşmaları öngörmektedir. Geçmişte bunun pek çok örneğine tanık olduk. Pek çok kırımlar yaşandı. Bütün bu kanlı ve hain pratiklere büyük bir arsızlıkla ‘demokrasi’ ya da ‘özgürlük’ adını verdiler. Hala kan akıtmaya, zulüm uygulamaya devam ediyorlar ve bu kanlı pratiklerini yüzlerine kondurdukları sahte tebessümlerle saklamaya çalışıyorlar. Onların ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ kavramlarının mahiyeti tam da budur işte! Bugün savaş kışkırtıcılığında, halkların kanını dökmede Rus emperyalizmi de, Avrupa ve Amerikan emperyalistlerinden geri kalmamaktadır. Kırım bölgesini önce işgal edip, hemen ardından göstermelik bir referandumla kendi egemenliği altına almış olmasının başka hiçbir anlamı yoktur. Görünen o ki, karşılıklı ataklar, ilerleme ve geri çekilmeler, taktik ve stratijik hesaplaşmalar devam ediyor. Savaş hazırlıkları yapılıyor, yeni mevziler kazanılmak isteniyor . Bunca yaşanmışlıktan, deneyimden sonra, yarın ne olacağını şimdiden görebiliriz. Eğer bunu doğru saptayamazsak, halklarımız yine büyük katliamlara, yıkımlara, zulümlere maarruz kalacaktır. Gelişmeleri doğru okur, halklarımızı buna uygun olarak örgütlersek, proleter devrimlerle geleceğimizi taçlandırabiliriz. Hep söylenegeldiği gibi, ya emperyalist savaşlar devrimlere yol açar ya da devrimler emperyalist savaşları önler. Proleterya ve ezilen halklar için izleyecekleri başka bir yolun mümkünatı yoktur. Ukrayna ve Kırım’da emperyalistler arasında süren dönemin en büyük krizine bir de bu yönüyle bakmalıyız diyorum.
Bu yazıyı hazırladığım kısa dönem içerisinde Kafkasya ve Ukrayna’da çok hızlı gelişmeler yaşandı. Kırım parlementosu önce bağımsızlık ilan etti. Hemen ardından Rusya’ya katılma kararı alarak, onların lehine ataklar yaptı. Amerikan ve Avrupa emperyalizmi ardı ardına gelen Rusya yanlı atakları önce şaşkınlıkla izledi. Kendine gelir gelmez karşı ataklar başlatarak, yandaşı Ukrayna yönetimine destek olup açık güvenceler veren açıklamalarda bulundu. Hem ABD hem de Avrupalı emperyalistleri temsil eden NATO, savaş filolarını Ukrayna ve Kırım’a yönlendirdi. Yaşanan savaş çığırtkanlığı karşısında emperyalistler mest olmakta, daha ne kadar kan döküp katliam yapacakları hesabını yapmakta, silahlarının namlularını buna uygun şekilde mevzilemektedir.
Bütün bu söylediklerimizi, Rusya’nın daha dün Ukrayna topraklarına girmesi ve rakip emperyalist devletlere alenen meydan okuyor olması doğrulamaktadır. ABD ve Avrupalı emperyalistlerin reste -restle cevap vermesi de önemli bir karinedir. Emperyalist güçler savaş hazırlıklarına hız vererek, dünyayı yeniden barut fıçısına çevirmeye, kan akıtmaya, bu yolla egemenlik sağlamaya hazırlanmaktadırlar. Dünya halkları ve proleteryası olası bir emperyalist hesaplaşmaya, kanlı bir boğazlaşmaya karşı hazırlıklı olmalı, haksız savaşlara karşı kendi haklı savaşlarını yükseltmeli, haklıdan ve mazlumdan yana yerini almalıdır. Emperyalist savaşlara karşı devrimci proleteryanın saflarında örgütlenerek, kendi özgürlüğü ve güvenliğini sağlayacak devrimlerini yaratmak için mevzilenmelidir .Yoksa yarın çok geç kalmış olacağız.
Son Haberler
Sayfalar
TKP/ML MK SB-KİMSE KUSURA BAKMASIN; GEBERİŞİNİZ NE “GÜZEL” NE DE “TATLI” OLACAK!
Faşist diktatörlük halka karşı en korkunç suçları işlemeye devam ediyor. Sömürü ve zulmün ölüm makinesi yüzlerce canımıza daha kıydı. Acımız ve öfkemiz büyük, yasta değil isyandayız…
Sarsıldıkça, darbe aldıkça, saltanatlarını koruma kaygısı büyüdükçe zalimleşen, en aşağılık yöntemlere başvuran, kitlelerin direniş ve isyanına kudurmuş biçimde saldıranlar, kanlı çarklarını döndürmek için var güçleriyle yükleniyorlar.
Kaypakkaya'yi Savunmak Dünya Proleter Devrimini Savunmaktir
Kaypakkaya'yi Anarken;
Kaypakkaya'yi sadece iskencede direnmek, ser verip sir vermemek ilkesi ile anmak, onun bu yonunu one cikarmak, Kaypakkaya'yi kucultmek, onu kavramamak demektir.
Kaypakkaya sadece ser verip sir vermemek, dusmana teslim olmamak ilkesi degil, o ayni zamanda;
-Proleter dunya devrimine baglilik ilkesidir
-Halka guven esas ilkesidir
-Proleteryanin felsefesi Marksizm-Leninizm-Maoizme baglilik ilkesidir
TKP/ML MK- Bugüne rehber, geleceğin müjdesidir Kaypakkaya
BUGÜNE REHBER, GELECEĞİN MÜJDESİDİR KAYPAKKAYA!
“Dibinde bir ejderha yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.” (Sabahattin Ali)
Kaypakkaya yoldaş devrimin olanağı ve iradesidir!
İşçi sınıfı ve çeşitli milliyetlerden emekçi halkımız Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi sonucu sadece devrimci bir önderini ve öncüsünü kaybetmedi aynı zamanda muazzam düzeyde aydınlatıcı bir proleter ışığını da kaybetmiş oldu.
Onun kaybıyla oluşan düşünsel-politik boşluk, bütün ağırlığıyla demokratik halk devriminin önünde durmaktadır. Unutmamak gerekir ki; devrimin önderleri ve öncüleri kolay ve çok sayıda yetişmez. Sınıf savaşım tarihi emekçilere devrimin önderlik olanağını yaratma fırsatını her zaman kolay ve rahat bir şekilde sunmaz.
Soma Roboski'dir
Soma işçi katliamı bir defa daha gösterdi ki, bu düzenin Tanrısı paradır. Söz konusu olan paraysa, insan hayatının bir sinek kadar bile değeri yoktur. Düzenin kanunlarına göre para; onur, şeref ve haysiyet gibi insani vasıflardan kat kat üstündür. Bu düzenden beslenen vampirler para için her türlü rezilliği mubah görmektedirler. "Tek vatan, tek millet, tek bayrak," diye diye halkı tavuk gibi yolmakta, devlet imkânlarını kullanarak halkın cebinden parmak ısırtan zenginliklere sahip olmaktadırlar.
Madencilerin Ölümü Kader Değil, Sermayenin Kar Oranını Arttırma Katliamıdır!
13 Mayıs günü Soma Holdinge bağlı Soma Kömür Ocaklarında yapılan işçi katliamı üzerine, gözler, bir kere daha, sermayenin kar oranını yükseltmek için durdurulamaz işçi cinayetlerine çevrildi. Bu elbette, en zor koşullarda çalışan işçilerin kaderi değil, sermayelerini arttırmak için hiç bir güvenlik ve sağlık önlemi olmayan derme-çatma denebilecek yerlerde çalıştırılmasının bir sonucudur. Burjuvazi, üretim maliyetini (değişmeyen sermaye) düşürmek için işçi ölümlerini artırmayı yeğlemiştir.
Burada bazı istatistikler vererek konuya girelim.
Kızıl Güller Kanıyor
Öyle bir coğrafyada, öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, nerdeyse yılın tüm günlerinde ve ülkenin dört bir tarafında bize yaşatılan acıları, haksızlıkları, uğradığımız katliamları protesto etmekle geçiyor ömrümüz. Ve her gün o acılarla, duygusal anlarla bir kez daha yoğruluyor her birimiz.
"Yüzünüzdeki maden karasını yıldızların kızıllığıyla aydınlatacağız"
Kaypakkaya yoldaşı andığımız bugünlerde Gezi şehitleri kervanına katılarak ölümsüzleşen Mehmet İstif ve Soma’da katledilen maden işçileri ile öfkemiz daha da büyümektedir.
Partizan : Yüreğimiz Soma’da! Yas değil isyan!
MANİSA’NIN SOMA İLÇESİ’NDE YÜKSELEN ÇIĞLIKLAR VE
YÜZLERCE MADENCİ CENAZESİ…
Aralarında, Berkin Elvan gibi 15 yaşındaki işçi çocuk Kemal’in de cesedi, kara bir torbada…
16 saat sonra enkazdan sağ çıkarılan işçi Fatih, yaralı haline bakmadan kendisi gibi emekçi olan sağlıkçılara soruyor: “Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin”…
Diğer yanda ise elinde bir kamera ile şaklabanlığa soyunan bir başbakan…
Diyalektiği güncelle!
Her faaliyet alanı bir önceki sürecin devrimci çalışmalarını kapsamlı bir şekilde örgütsel-pratiksel-yönetsel boyutuyla değerlendirmelidir. Bölge ve alanlar bu süreçte kitlelere ne kadar gidebildi? Ulaştığı, kapısını çaldığı emekçilere sistemin politik teşhirini ne kadar, nasıl yaptı? Kitleleri bilinçlendirip-örgütlemede ikna ve inandırmada ne kadar etkili ve başarılı oldu? Nasıl bir yol ve yöntem izledi ve ne kadar mesafe kat etti? Propagandanın içeriği kitleleri uyandırmak-bilinçlendirmek-harekete geçirip örgütlemek için yeterli miydi?
BİR AYDIN(LIK) HÂLİ FİKRET BAŞKAYA[*]
“Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.”[1]
Bir aydın, bir insan olarak Fikret Başkaya, önemlidir.
“Entelektüellere ihtiyaç duyan bir toplum değiliz”;[2] “Aydın kavramı raf ömrünü tamamladı. Günümüzde entelektüelin yeri filin sırtında sivrisinek olmaktan öte değil,”[3] türünden “ucuz” saptamalara karşın bundan dostun da, düşmanın da asla kuşkusu olmadı; olamaz da…