Çarşamba Ekim 21, 2026

TARİHİN ÖNÜNDE YÜRÜMEK…

TARİHİN ÖNÜNDE YÜRÜMEK…[1]

 

Yusuf KÖSE

Kitle mücadeleleri, Marksistlerin sınıf mücadelelerini geliştirme, ilerletme ve başarıya ulaştırmaları için  öğrenme okulları ve aynı zamanda teorinin sınandığı büyük bir deneme alanıdır. Çünkü doğru politikalar kitlelerin sınıf mücadelelerinin imbiğinden süzülerek elede edilir. Tarihin en büyük devinimleri kitle hareketleriyle ortaya çıkar ve bu hareketlerle ilerler ya da geriler. Bu hareketler tarihin öznesi olduğundan, Marksitler de bu hareketlerden öğrenerek onların önünde yürüyebildikleri zaman o hareketlere yön verebilirler.

Sınıf hareketlerinin ülke içindeki yerini, yönelimini ve temel kaynağını doğru saptamak Marksistler açısından tarihin önünde yürümenin olmazsa olmazlarından biridir. Özellikle işçi sınıfı partilerini açısından varoluşlarının nedenlerini yerine getirebilmeleri ve tarihi rollerini oynayabilmeleri açısından bunu saptama önemlidir.

Türkiye’deki son 50 yıllık sınıf mücadelelerini belirleyen temel etkende emek-sermaye çelişkisi olmuştur. Egemen sınıflar arasındaki çatışmalar olsun, ezen-ezilenler arasındaki çatışma olsun ve en önemlisi de tarihinin devrimci öznesi olması açısından burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımında olsun emek-sermaye arasındaki çelişme belirleyici bir özelliğe sahip olagelmiştir.

Diğer çelişmeler ve bunlardan kaynaklı sınıf çatışmları ise emek-sermaye çelişmesinin belirleyiciliği etrafında var olmuşlardır. Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesi burjuvazi ile  proletarya arasındaki savaşımı keskinleştirirken, Türk egemen sınıfların kendi aralarındaki çatışmayı da keskinleştirici bir rol oynamıştır.

Türkiye’deki askeri darbeler kapitalizmi egemen kılma ve onun gelişiminin önünü açma rolü oynamış ya da ona böyle bir rol de vermişlerdir. Bir taraftan kapitalizm öncesi ilişkileri kapitalist ilişkiler lehine çözme rolleri üstlenirken, bir yandan da kapitalist ilişki ve sömürünün önündeki en büyük engel olan işçi ve emekçilerin mücadelelerini zaptı-rapt altına alma rolünü üstlenmişlerdir. Bu elbette, salt Türk büyük burjuvazisi tarafından oynana bir rol değil, aynı zamanda emperyalist burjuvazinin de desteği ve yönlendirmesi ile ola gelmiştir.

12 Eylül askeri darbesiyle beraber ve peşinden gelişen Kürt Ulusal Mücadelesi ile Türkiye ve (özellikle) Kuzey Kürdistan ekonomisi içinde çok tali olarak yer alan ve özellikle 1970’lerden itibaren belirleyici bir yanı kalmamış olan feodal toprak ağaları da tarihin çöplüğüne gitmiştir. Çözülmüştür. Ya „züğürt ağa“ gibi züğürt kalmışlardır ya da kapitalist ilişkiler içine girmişlerdir. Kürdistan’da koruculuğu üstlenen bu feodal ağalar, kısa süre içinde kapitalist ilişkiler içine girerek, toprak ağalığından kapitalist patronluğa terfi etmişlerdir. Kapitalizmin gelişimi karşısında önlerinde başka bir seçenekte yoktu. Çünkü kapitalizm, gittiği her yere kendi ilişkilerini götürür ve oraları kendine benzetir. (Marx).

Kürdistan’daki eski feodal aşiret reisleri ya kravatlı aşiret beylerine dönüşmüşlerdir ya da patron olmuşlardır. Bir çoğu da az yukarı da söylediğim gibi „züğürt ağa“ gibi eriyip gitmişlerdir. Kuzey Kürdistan’da var olan feodal üst yapı ilişkilerini de Kürt Ulusal Mücadelesi süreci içinde önemli ölçüde çözülmüştür. Bu çözülme de kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi temel olmakla birlikte, Kürt Ulusal Mücadelesi ise bu çözülmede radikal bir rol oynamış ve çözümü hızlandırmıştır ve bu rolü oynamaya hala devam etmektedir.

Bugün içinde Türk egemen sınıfları arasındaki mücadele aynı zamanda emperyalist ülke ve tekeller arasındaki mücadele olarak kendini ortaya koymaktadır. Özellikle AKP kanadının temsil ettiği yeşil sermaye kesmi, devlet yönetimini ele geçirmenin yanında, sömürüden daha fazla pay almak için diğer sermaye kesimleri ile ölümüne bir mücadele içine girmişlerdir Zaman zaman uzlaşarak, zaman zaman ise bir birlerini yok ederek gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Emperyalizmin içinde bulunduğu durum ve emperyalist tekeller arasındaki çatışmanın durumuda, AKP’nin temsil ettiği sermaye kesiminin palazlanmasının ve de iktidarda kalmasının önemli dış ayaklarını oluşturmuştur. 

Türk egemen sınıfları arasındaki egemenlik savaşı, işçi ve emekçiler karşısında uzlaşmanın, birlikte hareket etmenin önünde engel olmamış, tersine, öncelikle emekçiler karşısında sınıf olarak uzalaşmayı esas hale getirmiştir.

Bugün de çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı (buna Kuzey Kürdistan[2] işçi sınıfı da dahil) ve emekçilerin mücadelesini doğru değerlendirmek ve doğru dersler çıkarmak, emek-sermaye çelişkisinin doğru yorumlamak ve analiz etmekten geçer. Bu sorunun ilk şartıdır ve proletaryanın sınıf mücadelesindeki taktikleri bu temell üzerinden ele alınmalıdır. Sınıfa ulaşmak, örgütlemek ve onun sorunlarına çözüm getirici doğru taktikleri üreterek mücadeleye sevk etmek, sınıfın öncüsünün oynaması gereken rollerdir. Tersi, ya subjektivizmin ya da dogmatizmin esiri olmak anlamına gelir ki, bu da, öncüyü öncü olmaktan çıkarır.

Proletarya önderliğindeki devrimlerin hedefinde, toplumsal gelişmenin önündeki engellerin ne olduğu, bir başka söylemle; üretici güçlerin önündeki esas engelin ne olduğu, toplumsal artı-emeğin gasp ediliş biçimi ve hangi üretim ilişkileri içinde bunun gerçekleştiği vardır. Bunun saptanması ve bunun üzerinde bu sorunların çözümünün strateji ve taktikleri  belirlenir.

„Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekip alınmasının özgül iktisadi biçimi doğrudan doğruya üretimin kendisinden doğan ve sonra kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenlerle yöneticiler arasındaki ilişkiyi belirler.“(Marks, Kapital C.3, sf. 695, sol yay.)

Burada, bu sorunu derinleştirmenin yeri olmadığı için Marks’tan kısa bir alıntı ile, proletaryanın öncülerinin ekonomik ve sosyal yapıyı nasıl ele almaları gerektiğini vurgulamak istedim. Çünkü çalışanlardan art-değerin nasıl gasp edildiği hangi ekonomik ilişkiler içinde bunun gerçekleştiğinin doğru saptanması, esas çelişmenin ve bunun üzerinden devrimin yolu ve karakterinin belirlenmesi de bir o kadar önemlidir. „Gerçek özgürlük alemini“ gerçekleştirmenin yolu, emeğin „zorunluluk ve günlük kaygılardan„ kurtulmasıyla gerçekleşir. Bu süreci hızlandırmanın yolu; proletarya öncülerinin buna uygun hareket etmesi, daha doğrusu, emeğin özgürlüğünü gerçekleştirecek temel çelişmeleri doğru saptaması ve buna uygun olarak strateji ve taktiklerini belirlemesinden geçer.

Türkiye’de gelişen işçi ve emekçi sınıf hareketleri, dünyada ve özellikle de Kuzey Afrika ve son olarak Yunanistan ve İspanya’da gelişen sınıf hareketlerinden etkilenerek gelişimini katlayarak ilerletecektir.[3] Çünkü ülkedeki ekonomik ve siyasal gelişmeler ve özellikle emek-sermaye arsındaki çelişmenin boyutu bunun bir göstergesidir. Her ne kadar Kürt ulusal sorunundan dolayı milliyetçi-şövenist propagandalar ile kitleler etkilenmek istense de, sınıf mücadelesinin içinde taşıdığı dinamikler, üretim içindeki yerlerinden dolayı, bu etkilenmeleri etkisiz kılabilecek bir ideolojik siyasal dinamiğe sahiptir. Çünkü genel anlamda kitle hareketlerinin genel eğilimi ilerici bir öz taşırken, işçi hareketlerinin genel eğilimi ise devrimci bir öz taşır.

Halk hareketlerinin birbirinden öğrenmesi ve birbirinden etkilenmesi, günümüz koşullarında daha fazladır. Sermayenin alabildiğine küreselleşmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin her tarafa yayılması, ya da bir başka söylemle; kapitalizmin en ücra köşelere kadar şu veya bu şekilde girmesi, kitle hareketlerinin birbirinden etkileşimini de olumlu yönde etkilemektedir.

Halklar tarih boyu birbirinden öğrenmiştir. Bugün de birbirlerinden öğrenmeye devam etmektedir. Nasıl ki bir 1917 Rus Devrimi dünyadaki  bütün işçi ve emekçi hareketlerini ve de ezilen ulus hareketlerini olumlu yönde etkilemişse, bugünde bir ülkedeki işçi hareketinin rüzgarı kısa zamanda diğer ülke işçi ve emekçilere ulaşmaktadır. Tekelci burjuvazi açısından dünya “global bir köye“ dönüşmüşse, aynı şekilde işçi ve emekçiler içinde evrensel bir köye dönüşmüştür.

Ülkede Kürt sorunun çözülmemiş olması, devrimin demokratik bir yönün varlığına işaret ederken, bu ülkedeki emek-sermaye çelişmesi ve onun çözümü içinde ele alınabilecek ve çözülebilecek bir sorundur. Her proleter devrimin demokratik bir yönü vardır. Ancak, bazıları esas iken bazıları da talidir. Ülkemizdeki emek-sermaye çelişmesinin boyutu açısından soruna yaklaşıldığında devrimin demokratik yükünün azaldığı ve sosyalist devrimin esas hale geldiği kendiliğinden görülebilir.

Evet, proletaryanın sınıf bilinçli hareketleri, tarihin önünde yürümek istiyorlarsa, doğru politika üretmeleri gerekir. Doğru politikaya sahip olanlar geleceği kazanacak olanlardır. Doğru politikalar ise somut koşulların somut tahlilinde kendini bulur.

      Mayıs 2011


[1]              Kaypakkaya'nın anıldığı bu günlerde, yeniden yayınlıyorum

[2]              Bir ülke ya da bir yerleşim yerinin isim belirlemesini orada yaşayan halkın belirlediği isimi kullanmak en doğru ve en demokratik olanıdır.

[3]              Not: Bu makale Mayıs 2011’de kaleme alınmış ve yayınlanmıştır ve 2013 Haziran’ında GEZİ (Büyük Haziran Ayaklanması) patlamıştır. Bu bağlamda, GEZİ bu saptamayı doğrulamıştır. YK, 14 Mayıs 2022.

 

10030

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Su,...Nergis,...7 Haziran!

Acı ve mutluluk bu kadar uç birarada yaşanır mı! İkisi de en uçta, ama o kadar yoğun birarada! Gözyaşları iki sebebe karıştı bugün birçok yürekte! 7 Haziran!

7 Haziran! “Tommiks-Teksas” çizgi romanını aratmayacak hızda, karelere sığmakta zorlanan, bombalamaları-tutuklamaları, ölümleri izledik; uzaktaki satılmış topraklarımızdan. Buralarda hiç böyle anlara tanıklık etmeyeli yıllar oldu; gerçekten Tommiks-Teksas çizgi romanını aratmayacak hızda görünüyor gözümüze, uçuşan kurşunlar!!! “Bu kadar olur mu?” diyoruz her gün, dudaklarımız uçuklayarak, yüreklerimiz delik deşik edilerek!!

Partizan: AKP Korktukça Saldırıyor; Biz Kazanacağız!

Tüm saldırılara, baskı, engelleme ve yasaklara rağmen adeta bir çığ gibi büyüyen HDP’yi durduramayan AKP, seçimlerde kan akıttı.

Dün Amed de düzenlenen ve görkemli bir kalabalığa sahne olan seçim mitinginde yaşanan saldırıda, resmi açıklamalara göre şu ana kadar dört yurtsever yaşamını yitirdi.

"Oy vermek devrimci bir eylem midir artık?"

"Katliamcı TC seçimlere çok az bir zaman kala yeni bir katliama daha imza attı. Yüzlerçe kişi yaralandı, onlarca kişi ağır yaralı ve yaşamını yitirebilir, binlerce insan patlatılan bomba ile yaşamını yitirebilirdi. Düşüncenize sevinesi geliyor insanın daha fazla insan ölmedi diye, neyse ki öyle olmadı diye.

Dünden bu yana öyle öfkeliyim, yüreğim öyle acı olu ki yazmazsam eğer alışacakmışım gibi geliyor, öfkemi, acımı, mücadelemi paylaşmalı diye kaleme döktüm hissettiklerimi.

ATİK ve Yeni Kadın tutsakları için imza metni‏

Atik yalnız değildir

Fransa Partizan: Sami Solmaz için dayanışma eylemine çagrı

13 HAZİRAN tarihinde Fransa'da tutsak edilen yoldaşımız Sami Solmaz için dayanışma ve özgürlük eylemi gerçekleştirilecektir

Tarih: 13 Haziran, saat 11

Adres: Maison d'arrêt de chalon

1 ruelle Saint-Jacques

51000 REIMS

Fransa Partizan

 

Adıyaman'dan fransa'ya bir devrimcinin anatomisi Misak Manuşyan:Mehmet Can

Misak Manuşyan 1906  Adıyaman doğumlu  Ermeni  köylü bir ailenin çocuğuydu. Babası 1.Dünya Savaşı aşamasında Adıyaman ‘da ki çatışmalarda yaşamını yitirmiş, annesi de 1. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı kıtlık ve yoksulluğa daha fazla dayanamayarak hayatı sonlanmıştır. Misak Manuşyan annesiz ve babasız kalınca bir Kürt aile onu yanına alarak soykırımcı Osmanlı ve yerel Kürt derebeyi feodallerinden korumuştur. Bu şekilde katliamlardan kurtulmuş ve zaman içerisinde Ermeni kiliseleri aracılığıyla Suriye’de bir yetimhaneye yerleştirilerek burada büyümüştür.

Leyla Qasım 41 yıl sonra da biz kadınlara ışık oluyor:Armen Semsur

Bir süre önce, arkadaşlarla toplaşıp Leyla Qasım’ı yâd ettik. Hatıralarını kimi hüzünle, onurlu mücadelesini ise hafif bir tebessümle anlattık, umutla paylaştık.

Türkiyelileşme Siyasetinin Getirdiği Olanaklar ve Entegrasyon

Siyasi partiler sınıfların,kitlelerin,halkların,örgütlerin ve bazen de devletlerin genel gidişatı yönlendirmek,değiştirmek,kendi çıkarlarını savunmak için kullandıkları araçlardır.Her zaman iktidarı hedeflemeleri gerekmez.Siyasi partilerin hedefledikleri sonuçlara ulaşmaları, uygulanan taktiklerin stratejiyle uyumunu ve parti kadrolarının bunu içselleştirmelerini gerektirir.Karşıtı olunan güçlerin de partiyle ilgili fikirleri,politikaları ve yönlendirme güçleri olabileceği de hesaba katılmalıdır.Bu nedenle Türkiyeli bir siyasi parti olarak HDP sözkonusu olduğunda üzerinde yolalınan bıçaksır

Armenak ile Ferhat Amca

100.yıl anmaları çerçevesinde Türkiye'nin her tarafında yapılan anma etkinliklerinde Dersim ve Diyarbakır'da bir ilk yaşandı.Son senelerde Taksim'de saat 19.15'de yapılan anmaların yanısıra bilge adam,Agos gazetesi yazarı ve kurucularından Sarkis Seropyan'ın görüş ve önerileri ile Dersim ve Diyarbakır'da soykırım anmaları yapıldı.

Dersim'in Asırlık Asi kadını Şah Senem Cihan Ana'yı Kaybettik!

Dersimli Alevi bir Kürt kadını olmanın tüm özelliklerini, Ovacık’ın, Munzur Dağlarının ve Munzur Suyunun bütün asiliği, isyankârlığı ve dik duruşunu Senem ana da görüyor, kararlı otoriter tavırlarına hayranlık besliyordum. Aynı zamanda Senem Ana geleneksel bir aşiret kadınıydı.  Asırlardır Dersim’de süre gelmiş tüm geleneksel özellikleri taşımakla birlikte, “Kadın-Erkek” ayrımını takmayan, deyim yerindeyse Ev yönetimi başta olmak üzere, Aileyi yöneten, içeride ve dışarıda karar almalarda belirleyici olmaktaydı.

Bir faşistin portresi

12 Eylül askeri darbesinin mimarı, Türkiye’nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’ın 9 Mayıs’ta 98 yaşında ölmesinin ardından, başta Evren olmak üzere darbecilerin yargılanamayışı konusu bir kez daha gündeme geldi. ‘Resmigeçit’ romanında darbeyi ve yakın dönem Türk siyasetini ironiyle sergileyen ve son olarak 26 Mayıs akşamı Notre Dame De Sion Fransız Lisesi ile Notre Dame De Sionlular Derneği tarafından düzenlenen NDS Edebiyat ödülünü alan Şebnem İşigüzel, bu vesileyle Kenan Evrene ilişkin özel bir yazı kaleme aldı.

Sayfalar