Suriye, PYD ve Marksist Tutum – 2 – Yetiş Çakıroğlu
Başlarken şunu belirtmekte fayda var: Bu yazı, bir ulusal hareket eleştirisi değildir; aslında kendini marksist olarak tanımlayanlara yöneliktir.
Rojava’da son yıllarda yaşanan gelişmeler, Türkiye Devrimci Hareketi’ni (TDH) derinden etkiliyor. Ulusal Hareket’in dinamik mücadelesinin tesiri altında kalan TDH, sıklıkla, Ulusal Hareket’in bugünkü politikalarının kayıtsız şartsız destekçisi olarak karşımıza çıkıyor. Hatta bazı kesimler daha da ileri giderek, “Günümüzde ulusal sorun artık Stalin’in ortaya koyduğu tezlerle açıklanamaz” iddiasında bulunuyor. Biz ise “dogmatik” denilmesini de göze alarak meseleye ustaların yaklaşımıyla bakmaya çalışacağız.
Ortadoğu’daki savaşın niteliği, karmaşık ilişkiler ağı ve emperyalistlerin sürekli değişkenlik gösteren taktiksel hareket tarzları, esasta da Kürt Ulusal Hareketi’nin (KUH) emperyalistlerle ilişkilenmesi, marksistlerin Suriye’ye berrak bir perspektifle bakmasını engelleyebiliyor. Bu engelin temelini de marksistlerin emperyalizme ve enternasyonalizme yaklaşımlarındaki yanlış tutum oluşturuyor.
Peki savaşın niteliğini kim belirler?
Hangi sınıf yürütüyor?
Suriye’deki savaşın niteliğini anlamak için Lenin yoldaşın tanımlamasına dikkat çekmek gerekiyor: “Savaşın niteliği, saldıranın kim olduğuna ya da düşmanın kimin ülkesinde konuşlanmış olduğuna göre belirlenmez; savaşın niteliği, savaşı hangi sınıfın yürüttüğüne ve bu savaşın hangi siyasetin devamı olduğuna bağlıdır.” (Proleter Devrim ve Dönek Kautsky)
Ortadoğu’ya baktığımızda ABD, Rusya, Fransa gibi emperyalistlerin Suriye’de egemenlik savaşı verdiğini, İran ve Türkiye gibi yarı-sömürge ülkelerin ise kendi çıkarları doğrultusunda Suriye’deki savaşa dahil olduklarını görüyoruz. YPG ise kendi ulusal burjuva çıkarları için bu dalaştan “doğal olarak” faydalanmaktadır. Fakat bu “faydalanma”, YPG’nin antiemperyalistliğini sorgulanır duruma getirmiştir. Özellikle IŞİD’in Kobanê’yi kuşatması esnasında emperyalistlerin askeri desteğiyle başlayan, Mınbiç ve Rakka operasyonlarıyla devam eden ilişkiler, YPG’nin antiemperyalist karakterini silikleştirmiştir.
Neden ‘doğal olarak’?
Yukarıdaki “doğal olarak” vurgumuz ile kastımız, hem ulusal burjuvazinin kendi pazarına hakim olma arzusuna hem de Ortadoğu’da Ulusal Hareket’i etkileyebilecek güçlü bir komünist hareketin olmayışına dikkat çekmektir. Bu koşullarda Ulusal Hareket’in emperyalistlerle ilişkilenmesine şaşırmamak gerekir. Fakat Marksist yayınlarda bunun eleştirisinin esamesine bile rastlanmaması, marksistlerin ciddi bir problemidir. (Burada bir ayrıştırma yapmak gerekiyor: KUH’un Türkiye’deki devrimci pratiğiyle Suriye’de emperyalistlerle girdiği gerici ilişki aynılaştırılmamalıdır. Bu, ulusal burjuvazinin iki farklı ülkeye yansıyan tipik ikili karakteridir.) Oysa marksistler, elbette gerçekliğe uygun olarak, bir taraftan YPG’nin emperyalizmin güdümünde hareket etmesini eleştirmeli, diğer taraftan ise onu antiemperyalist bir çizgiye çekmek için çaba sarf etmelidir. Antiemperyalist çizgiye çekme çabası ise hariçten gazel okuyarak değil, bizzat alanda bulunan marksistler tarafindan bu çizgiyi pratikte sergileyerek gerçekleştirilebilir. Sınıf bilinçli proletarya bu antiemperyalist çizgide sebat etmeli ve bunu kitlesiyle de paylaşmalıdır. Bunun yanı sıra YPG’nin sunduğu olanaklardan da Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’ndaki Demokratik Halk Devrimi için faydalanılmalıdır.
Enternasyonalizme yaklaşım
Marksistlerin enternasyonalizmden ne anladığını Lenin yoldaş, tartışmaya mahal vermeyecek biçimde ortaya koymuştur. Ne diyor Lenin yoldaş, kısaca göz atalım: “Yalnızca bir ve tek gerçek enternasyonalizm vardır: o da insanın kendi öz ülkesinde devrimci hareket ve devrimci savaşımın gelişmesi için özveri ile çalışmasına; istisnasız tüm ülkelerde bu aynı savaşımı, bu aynı çizgiyi ve yalnızca onu (propaganda, yakınlık, maddî bir yardım aracıyla) desteklemesine dayanır.” (Nisan Tezleri)
Enternasyonalizmi böyle kavramadığımızda enternasyonalistlik adına yanlış pratiklere, anlayışlara düşebiliriz. Marksistler, hiçbir burjuva düşüncenin tesiri altında kalmadan net ve kararlı olurlarsa, taktik adımlarını başta kendi kitleleri olmak üzere kamuoyuna berraklıkla açıklarlarsa, başarılı olabilirler. Özellikle IŞİD’in Kobanê’ye saldırıları sırasında marksistlerin güçleri oranında Kobanê’ye destek olmasında bir yanlışlık yoktur; fakat özellikle Kobanê gibi süreçlerde -içeride- faşist Türk devletine vurulacak darbeler, daha etkili olan ve enternasyonalizmi güçlendirecek pratiklerdir. Meseleye böyle yaklaşılmazsa pratikteki yansıma, “Kürt milliyetçiliğine yedeklenme” haline gelir.
Stalin’e kulak verelim
Marksistler, Rojava’daki ulusal mücadelenin demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekler; bunun propagandasını geniş halk kitlelerine yapar. Fakat Stalin yoldaşın dikkat çektiği “ulusal mücadelenin esasta burjuva sınıflar arasındaki bir mücadele olduğu” gerçeğini kaçırmadan hareket etmek, bir zorunluluktur. Meseleye dair son söz, Stalin yoldaşındır:
“Şimdiye dek söylenenlerden yükselen kapitalizm koşullarında ulusal mücadelenin burjuva sınıflar arasında bir mücadele olduğu açıklık kazanmaktadır. Bazen burjuvazi, proletaryayı ulusal harekete geçirmeyi başarır ve bu durumda ulusal mücadele dışarıdan bakıldığında ‘tüm halkın’ mücadelesiymiş gibi görünür; fakat yalnız dışarıdan bakıldığında. Özünde ise daime esas olarak burjuvazinin yararına ve onun rıza gösterdiği bir burjuva mücadelesi olarak kalır.” (Marksizm ve Ulusal Sorun) BİTTİ
http://kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/suriye-pyd-ve-marksist-tutum-yetis-cakiroglu
Son Haberler
Ermeni'yim Fedai'yim
Uzun yorucu sıkıntılı bir yolculuktan sonra Gerillalar,Enternasyonal savaşçılar eşliğinde Rojava'ya ulaşıyoruz.Her şeyi unutuyor ,sevinç çığlıkları atıyoruz.
Bir Sevda’dır Mercan:( Bir tutsak Partizan)
“Oturmuşsun tarihin en güzel yerine
Asırların açlığını doyurmaktasın
Ne mutlu sana partizan”
“İnsanların bir tarihi vardır. Gerillaların ise başka tarihleri… Başka zaman tanımları vardır onların. Kentlerin devasa uğultusunu çığlıklarıyla yırtanların bambaşka bir tarihleri olur.”
Şehitlerimizde Ölümü Değil Yaşamı Soluyor,Geçmişi Değil Geleceği Görüyoruz!(Zeynel Gökdemir)
“Kimse hüzünlü olmasın
Sırası değil hüznün daha
Bir gün bir şehir alanında
Bir yığının gözlerinde
Omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı
Hüzünlensin yaşayanlar o zaman
Sırası değil hüznün daha
Öylesine sıkılmış ki yumruklar
İyice sıkılsın yumruklar
Unutulsun bu gövdeye duyulan hasretß
Unutulsun bu alışılmış duyarlılık.
O kadar sade o kadar kalabalık ki
Devrimcilik Sınırlara Dokunabilme Sanatıdır
Ak ... ak ...
Bazı proletaryalar geçmişe çok takılıyor.
O öyle yaptı diyor. Şu da böyle yaptı diyor.
Olan oldu gayri.
Temel çelişkiler derinleşerek duruyorken .....
Sık eleyip sık dokumayacan.
Mazallah daha düne kadar başka ülkelerin devrimlerini lojistik olarak desteklemekle o ülkelerde aktif olarak bulunmak farklı şeylerdir diyenlerin bu gün o ülkelerde bulunmayı devrimci bir vazife olarak görmelerine bu ne nane bu ne maydonuz diyerek güldüğünüzü duyarsalar gayri
Son sığınağımız; Anılarımız!
Anılar… Anılar ve yine Anılar… Onlar, yaralardan daha uzun yaşarlar! Bizim yoldaşlarımızla olan anılarımız belleğin en temiz, yüreğin en tırmanması, en ulaşılması güç zirvesine çıkarsız, namuslu, dürüst ve sevgiyle kazınır hiç çıkmayacasına. İZ belgeselinin çekimi için gittiğimizde, beni ve ekibimi işte böyle karşıladı Zeynep arkadaş. Evinde konuk ettiği sürece de bu duyguları en küçük hücrelerimize ve yüreğimize işledi.
Ekim Devrimi'nin yüzüncü yılında,öğretileri ve kazanımları (3)
Tek Ülkede Sosyalizm
“Paris toplarının gürlemesi, proletaryanın en geri katmanlarını derin uykulardan uyandırdı ve sosyalist devrimci propagandaya her yerde yeni bir atılım verdi. Bu nedenle Komünün yapıtı ölü değil; şimdiye değin herbirimizde yaşadı o. Komünün davası, toplumsal devrim davasıdır, emekçilerin bütünsel siyasal ve iktisadi kurtuluş davasıdır, dünya proletaryasının davasıdır. Ve bu anlamda ölümsüzdür o.”1
Serdar Can’dan “Armenak Bakırcıyan” kitabına dair değerlendirme
Partizan geleneğinin yürek işçisi Serdar Can, yaşamı boyunca devrimci geleneğin değerli isimlerinden biri olarak yaşamını bu davaya adamıştır. Bu doğrultuda vakıf olduğu tarihi olayların anlatımında da objektif olunması için elinden gelen çabayı göstermiş ve sorumluluk gereği düzeltilerde bulunmak için makaleler kaleme almıştı. Hasan Hayri Aslan’ın yazdığı “Ölümden de Öte” kitabına dair yazdığı değerlendirme de bu minvalde kaleme alınmış ve “sezarın hakkı sezara” düsturu ile hareket etmeye çalışmıştı.
Rojava'da 40 gün -1.bölüm
En son Yerevan'dan görüştüğümüzde "bizim Rojava'daki durumumuzu görmek için muhakkak gel her şey burada çok güzel, Parti teşkilatımızın Rojava'da saygınlığı ve halk tarafından sempatisi var" demişti. “Sen yeter ki gel, istediğin yerde seni karşılarım" dedikten sonra Ağustos ayında "muhakkak geleceğim" demiştik ve sözleştik. Zamansız, hiç beklemediğim bir anda çalan telefonumdan gelen haber ile yıkılmıştık.
Diyarbakır zindanının solduramadığı bir “beton gülü”nü,Zeynep’imizi kaybettik. (Erdal Emre )
Kahkaha ve gözyaşı ortağın Delço ile birlikte Cumartesi günü ziyaretine gelecektik. Öyle anlaşmıştık...
On-altı yıllık direnç rezervlerinin sonlarına yaklaştığın biliniyordu. Ama onca yıl dayanan yaşama coşkun bir zaman daha dayanır sanıyorduk. Biraz da bu nedenle ağırdan aldık... Bağışla..!
NUBAR OZANYAN YOLDAŞ
KARAR, İNANÇ, VE MÜCADELENİN SİMGESİYDİ
Rojava’da şehit düşen Nubar Ozanyan Yoldaş ardında köklü ve derin izler bırakmıştır. Hem karşı devrime karşı açıktan verdiği mücadelede, hem de parti içindeki her türlü anti-MLM akımlara karşı örnek bir duruş sergilemiştir. Bunun sonucu yeraldığı saflarda mücadelenin, kararın, inancın, azmin simgesi olarak öne çıkmıştır. Ve sonuçta parti şehitleri mertebesinde yerini almıştır. Şehit düşmüşse ve mücadele ettiği saflardan bedenen kopmuşsa da, verdiği mücadele sonucu yarattığı zengin değerleri yoldaşlarına devretmiştir.
Emeğin mirasçısıyız: Özden Çiçek
Felsefe tarihine ilişkin okumalar yapıldığında sayısız önemli kaynak kitapların yanı sıra, bir dönemin en çok okunan (bestseller) felsefe kitapları listesinde Sofie`nin Dünyası adlı felsefi romanına da rastlamışsınızdır. Felsefe kitaplarına olan ilginin başladığı ilk dönemlerde Sofie`nin Dünyası romanının pek çok kişide bıraktığı etki önemlidir. Asıl önemli olan ise kitabın önsözünden önce Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832)`ye ait olan meşhur sözüdür. Nice sözler vardır söyleyemediklerimizi bir çırpıda anlatıveren, nice sözler vardır bizleri ayağa kaldıran.