Cuma Eylül 25, 2026

Şimdi De “Değerli Yalnızlık” Mı?

Bir dönemin gözde sloganıydı “değerli yalnızlık”(!) Tayyip Erdoğan henüz Başbakanken iç politikada Gezi İsyanı'yla sarsılan iktidarının ve çizilen karizmasının; dış politikada ise önce Mısır ve ardından da Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikasında TC'nin içine düştüğü içler acısı hali, Başbakan danışmanı bir zat tarafından afili bir şekilde dile getirilmişti. AKP kadroları tarafından, -artık çok iyi biliyoruz ki-, adeta sinekten yağ çıkarma politikası yürütülerek, en küçük gelişmenin bile kazanca dönüştürülmesinin bir ürünüydü bu söylem. Kulağa hoş gelen, kuyruğu dik tutan ama gerçekler karşında hiçbir hükmü olmayan, popülist bir söylemin gayet başarılı bir örneğiydi. AKP'ye ve günümüzde TC'ye yön veren kadrolar başından itibaren birer tüccar olarak davranmışlar, Beyaz Saray'larda adeta “at pazarlığı yapar gibi” politika yapmışlardır. Bakmayın siz bugün “ne güzel entelektüel bir başbakanımız var” tadında yılışık açıklamalara!

Denildiği üzere “müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış”! Tıpkı şu an TC devleti kadrolarının yapmış oldukları gibi. “23 Nisan Başbakanı” Ahmet Davutoğlu'nun, T. Erdoğan tarafından “Bakanlar Kurulu Başkanlığına” atanmasının ardından, bir dönem kullanılmış olan “yeni Türkiye” kavramı yeniden piyasaya sürüldü ve o kadar sık kullanıldı ki, bu abartılı “yeni Türkiye” şahlanışı karşısında kendi içlerinden bile itiraz yükseldi. Şimdi ise “değerli yalnızlık” kavramının yeniden tedavüle sunulmasını bekliyoruz. Bu kavram TC'nin Ortadoğu politikasında içine düştüğü durumun şu anki durumuna daha çok karşılık gelen bir kavram olarak, tıpkı “yeni Türkiye” gibi yeniden güncellenmeyi bekliyor.

Kuşkusuz ki dün olduğu gibi bugün de TC devleti yalnız değil. Öyle sandıkları kadar değerli hiç değil! TC devleti emperyalizmin yarı sömürgesi bir ülke olarak, “saflarını seçmek” zorunda bırakılmış, NATO üyeliği gibi son derece “onur”lu bir üyelikle, bulunduğu coğrafyada emperyalizmin jandarmalığını yapan bir ülke kadar değerlidir! Tıpkı efendisinin uşaklığını yapan (uşak olarak çalışan emekçileri tenzih ederek) birisi kadar değerlidir! Yeri geldiğinde, çıkarlar gerektiğinde belki işten çıkartılmaz, personel revizyonuna gidilerek, daha uygun araçlar devreye sokulur. Emperyalizm açısından maşalık rolü değişmez ama maşalar değişir. Şimdilerde buna taşeronluk diyorlar!

TC devleti AKP'nin iktidarıyla birlikte, adeta Türkiye'nin emperyalizmle kurulduğu günden itibaren var olan sosyo ekonomik yapısını yeniden güncelledi. Kimi çevrelerce kompradorlaşma olarak tanımlanan bu durum, gerçekte TC'nin emperyalizmin “neo-liberal” politikalarına göre yeniden düzenlenmesinden ibaretti. Kuşkusuz işçi sınıfı ve köylülük başta olmak üzere Türkiye halkı için çok önemli sonuçlar doğurdu! Her şey bir yana günümüzde artık kitlesel boyutta süren iş cinayetlerinin arkasında yatan neden, bir yarı-sömürge ülke olarak TC devletinin; emperyalizmle ilişkilerinin, dış borçlanmanın muazzam artışıyla daha da sıkılaştığı, tarımsal alanda yoksul ve orta köylülüğün topraktan koparıldığı ve birer yarı proleter olarak, ucuz, güvencesi, taşeron çalışma koşulları içinde, başta madenler olmak üzere, inşaatlarda ve diğer iş kollarında sömürüye tabi tutulmasıdır.

TC devleti ve onun sahibi Türk hakim sınıfları, içte emperyalizmin tam bir taşeronu olarak, üretimi yeniden örgütlemiş, bunun içinde hatırlanırsa ilk önce hapishaneleri denetim altına alma hamleleri yapmıştı. Bunun nedeni bilindiği üzere hakim sınıfların işçi sınıfına ve halka yönelik saldırı politikalarının başarıyla sürdürülebilmesinde devrimci komünist muhalefetin yok edilmesi ya da geriletilmesi hedeflenmişti. F tipi infaz rejimi bu “stratejik aklın” ürünüydü!

Dolayısıyla TC devleti emperyalizmin bir yarı-sömürgesi olarak, hem içte hem de dışta öyle yalnız falan değildir. Kendi başına bağımsız bir politika yürütemez. Yapabileceği en fazla bölgesel konumunu kullanmak, efendilerinden daha fazla saldırgan olmak, emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanmaya çalışmak ve böylece fiyatını arttırmaktır. Nitekim TC'nin son dönem Ortadoğu’ya yönelik politikası bu içerikte olmuştur. Emperyalist devletlerin bölgedeki çıkar dalaşına bodoslama dalmış ve özellikle Suriye politikasında, kendine biçilen rolü birazda sınırları zorlayarak layıkıyla yerine getirmiştir.

Neydi bu rol? Suriye'ye yönelik saldırganlıkta rol almak ve bunun için “ılımlı muhalifler” denilen, kendilerini İslamcı olarak adlandıran hırsızlar ve yağmacılar (bu haliyle AKP kadrolarından pek de farkı olmayan) güruhlarını her açıdan desteklemek! (Eski ABD Büyükelçisi Ricardone'nin bu konudaki açıklamaları manidardır.) Bu politikanın TC açısından artı getirisi ise S. Kürdistanı'nda ortaya çıkan oluşuma müdahale etmek oldu. Ancak ne var ki IŞİD emperyalistlerin çıkarlarına zarar verecek duruma geldi, Ortadoğu sahasında roller değişti. Bu kez TC'nin önüne IŞİD'le mücadele görevi kondu! TC IŞİD'e yönelik operasyonlarda yer alacaktır. Bakmayın siz rehinemiz var yalanlarına, insani yardım masallarına. TC tıpkı geçmişte olduğu gibi efendileri tarafından kendisine verilen rolü ama üstü kapalı ama çarpıtarak da olsa mutlaka yerine getirecektir. Nitekim Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanlığı'nın “tampon bölge” oluşturmak için bir işgal planı hazırladığı haberleri basında yer almaya başladı bile.

TC açısından belirleyici mesele kendi sınırları içindeki Kürt sorunudur. Bu konuyu bir bekaa sorunu olarak görmektedir. Bu konuda attığı ve atacağı adımlar kendi iktidarı açısından belirleyicidir. O nedenle sembolik de olsa anadilde eğitim verilecek okullara saldırılması ve faşist kafaların her zaman olduğu gibi gülünç duruma düşmesi pahasına bu saçmalıkları savunmaya çalışması sebepsiz değildir. Bu durum aynı zamanda TC'nin çözüm sürecini ele alışına da uygundur. Ortak bir çözüme değil benim verdiğim çözüme ikna olacaksın! Ne diyordu “büyük Türk büyüğü”, Erdoğan; “herkes haddini bilecek”(!)

Yeni GEZİler Birikirken!

Ortadoğu'da yaşanan son gelişmeler, IŞİD'e yönelik operasyonlar ve bunun olası cevapları, “çözüm süreci” denilen ama bir türlü atılmayan adımlar, (ölüm sınırındaki hasta tutsaklar bile bırakılmıyor hala), Suriyeli misafirler, (mülteci statüsü verilmiyor), artan iş cinayetleri, kadın katliamları ve artan ekonomik kriz açıklamaları vb. vb. Kısacası Türkiye toplumu yeni Geziler biriktiriyor! Nitekim geçtiğimiz yıl içerikleri, yönelimleri itibariyle birçok eksikliği bünyesinde barındırsa da, son 20 yılın en yaygın grevlerin gerçekleştiği yıl oldu. 2013 ve 2014, 1989’dan bu yana en yaygın işyeri komitelerinin/taban örgütlenmelerinin kurulduğu yıllar olarak ön plana çıkıyor. Özellikle taşerona karşı etkili direnişlerin, eylem ve yürüyüşlerin yapıldığı görülüyor.

Tam da bu bilindiği içindir ki taraftar gruplarına “darbe” davaları açılıyor, en küçük hak talepli demokratik gösteriler dahi faşist bir saldırganlıkla yanıtlanıyor. Faşizm devrimci kurumlara ve devrimcilerin etkinliklerine resmi ve sivil kolluk güçleriyle, sivil faşist çeteleriyle saldırılar gerçekleştiriyor!

Bunun nedeni Türkiye koşullarında asıl olanın her dönem istikrarsızlık, tali olanın ise istikrar olmasıdır. Türkiye'de istikrarsızlık esas istikrar ise geçicidir. Aslında “bir istikrar dönemi” olarak adlandırılan on küsur yıllık AKP iktidarı bunun iyi bir örneğini oluşturur. Hakim sınıfların istikrardan ne kast ettiklerini daha iyi anlaşılır. 28 Şubat süreci, AKP'nin kapatılması davası, Ergenekon, Balyoz davaları, Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları vb. vb. hep bu var olduğu söylenen istikrarın sonucudur!

Hakim sınıfların istikrardan anladıkları kendi içlerindeki dalaş değildir. Onlar ekonomik istikrar derken işçi sınıfı ve halka saldırıyı kast etmektedirler! Sömürü ve yağma düzeninin istikrarlı biçimde sürmesi. Yoksa kendi içlerinde bu yağmadan ve sömürüden pay alma dalaşını yapabilmelerinin koşulu kalmaz. “İstikrar sürsün Türkiye büyüsün” derken; sömürü, iş cinayetleri, yağma sürsün, bizde bu pastadan hakkımızı almak için birbirimizi yiyelim demektedirler. Ancak ne zamanki kendilerine karşı bir yönelim olsa, bunlar dış mihrakların, teröristlerin ve çapulcuların işi olur ve istikrar bozulur!

Türkiye'de istikrarsızlığın olması demek, hakim sınıfların yönetememe hali demektir. Devrimci durum demektir. Ve devrimci durum hali, hakim sınıfların istikrarlı biçimde, işçi sınıfına, halka, ilericilere devrimcilere saldırısı demektir. Bunu bazen son torba yasada olduğu gibi yeni yasalarla yapar ya da Sarıgazi Festivali’nde olduğu gibi halkın üstüne silahla ateş açarak! Biçim değişse de içerik değişmez!

Bu saldırılar karşısında enseyi karartmamak gerekir! Bir dönemin gözde kavramıydı “enseyi karartmamak.” Bir gazetecinin sık kullanımı bu kavramı revaçta yapmıştı. Oysa işin aslı enseyi karartmaktan ziyade başların yukarıya kaldırılmasından geçiyordu. Üstelik bu bizim “soy”umuz açısından yeni de değildi. Paris Komünü'nden başlayan, 1917 Ekim, 1949 Çin ve ardından da Büyük Proleter Kültür Devrimleri'yle süren bir geleneğin ürünüydü!

Son dönemde Türkiye devrimci ilerici kamuoyunun bir kısmında gerek dünyada ve Ortadoğu’da ve gerekse de Türkiye'de, AKP'nin seçim başarıları ve hemen her alanda yaşanan saldırılar ve ortaya çıkan gelişmeler, faşizm tehlikesi vb. tartışılmaya başlandı. Kimileri bu süreçten çıkış yolu olarak yeniden “Solda Birlik” tartışmalarına başladı. Kimileri hala “sol”un “direnmeyip çürüdüğü” masallarını anlatmada, hala siyaset yasakçılığını savunmada ve sosyal şovenizmde ısrara devam ediyor. İşçi sınıfı ise bir yandan katledilirken diğer yandan (en örgütsüz olanı ve hatta yarı proleter karakterli 3000 inşaat işçisinin yaptığı gibi), bir öfke patlamasıyla yol kesiyor ve bize yürünecek yolu gösteriyor.


88724

Siyonizm,anti-semitizm ve bir "Mugalata"üzerine

“Kişi ancak kalbiyle görür.Göz hiçbir şeyin özünü göremez.

 

Yıl 1975 ya da 1976 olmalı; Paris’te bir grup Türkiyeli devrimci öğrenciyiz. Aklımız ve yüreğimiz, bir yanıyla yükselen devrimci hareketin devlet destekli faşist çeteler eliyle kırılmaya çalışıldığı memlekette; bir yanıyla da hem yaşadığımız ülkedeki devrimci mücadelelerin içinde yer almaya, hem de Türkiye’deki devrimci/sosyalist hareketle dayanışma sağlamaya çabalıyoruz. Türkiyeli işçileri Fransız emek hareketi içerisinde örgütlemeye çalışıyoruz, örneğin.

TKP/ML TİKKO: “Kobanê Direnişi, Direnişimizdir”

TKP/ML TİKKO savaşçısı Agit Cem, İbrahim Kaypakkaya'nın ardılları olarak üstlerine düşeni,Kobanê'de yerine getirdiklerini ifade etti. Cem, "Önümüzde duran enternasyonal bir görev olarak hem Türkiyeli devrimcilere hem de diğer uluslardan demokratik çevrelere, Kobanê direnişinde yerlerini alma çağrısında bulunuyoruz. Artık 'Kürt halkının mücadelesini destekliyoruz' demek yetmez. Gün halkların ortak mücadelesi için pratik adım atma günüdür" dedi.

Çözüm Sürecini Yüzdük Kuyruğa Geldik- D. Ali Küçük

Kurbanın derisi yüzüldü, kuyruğuna geldik. Hani “dananın kuyruğu kopacak” diyorlar ya onun gibi bir şey.

İmralı heyeti(Barış-Çözüm-Süreç-müzakere heyeti vb ne derseniz deyin) Bu hafta Kandile gidemedi, ertelediler.

Gerekçelerini de şöyle sıraladılar:

“"Akdoğan ile görüşemedik, ondan"

Darbeye hazır mıyız?

La benim fikrim avrat bir teşti ekmek pişirmeye razı olsa da ailemizin tüm yaşantısı çağdaş kölelikte / patronlarda / kurtulsa diye çalışırken bu Marmaranın sömürgeciliğe entegre olmuş iş kollarında patronların yaşam mücadelesine karşı  işçilerin patronlarla kurduğu duygusal bağ beni baya etkiledi ya.

Neyse aman zaten gündemimizde lenizmle, maozmi tarih sahnesinde ortaya çıkaran işçilerin koşullarındaki farklılıklar da değil.

Gündemimiz darbeye hazır mıyız ?
Aslında:
Gündeme göre de uçuk bir konu.

İnsanlığa ve geleceğe açık mektup! H.GÜRER

Acılar dilsizdir. Derin acılar ise insanların iradesini çelikleştirir! Çelikleşmeyen iradelerin cesaretini aşındırır! Umudunu kırar! Acılar öğreticidir! Apansız yitirdiklerimizin acısı nefesimizi keser, ama öldürmez. Yönsüz bir öfke kalbimizi zorlar, zor kazanıp, kolay kaybederiz! Duruyoruz şimdi sessizce, kaybettiklerimizin mezarlarının yanıbaşında, biliyoruz öfkemizi, ölülerimizin acılarıyla… Kim kimi ne kadar anlayabilir diye düşünüyorum uzuncadır. Kim, kimin derinliğini görebilir, hangi gözle? Kaç kapıdan geçer de bir insanda bulur yerini söz?

H. Kılıç’ın Tehdidi ve Seçimin İşaret Fişeği!

“Seçim dönemleri yaklaştıkça, Ankara’da ‘Ali Cengiz oyunları’ da başlar” Bu sözler hükümetin medya temsilcilerinden Abdülkadir Selvi’ye ait. Pek de yanlış bir tespit değil. Türk egemen sınıfları arasındaki “Ali Cengiz oyunları”, pusular, operasyonlar, boğazlaşmalar aslında hiç eksik olmaz. Ama seçim atmosferine girildiğinde bu durum dozu artarak gerçekleşir. Türkiye’de seçimler,  Aziz Nesin’in “Zübük” hikâyesine taş çıkaracak “zenginlik”lere sahne olur. Şimdilik 2015 Haziran’ında yapılması planlanan genel seçimlerin de bu iklimden farklı yaşanmaması için tek bir neden yok.

Diktatörün Sarayındaki Paçoz Çariçe-Galip Munzam

Birkaç sene evvel –sanıyorum 2011 yılında– memlekette paçozluk ve onunla alakalı olarak paçozlaşma kavramları tartışılmaya başlandı.

Daha Neyi Bekliyoruz?

Yazıya ülkedeki tüm demokrasi güçlerini, toplumsal dinamikleri, siyasal yapı ve  kurumları, dostlarımızı, canlarımızı, Zorunlu Din Dersine karşı başlatılan ve önemli bir hak alma mücadelesi olan “Oturma  Eylemleriyle” dayanışmaya davetle başlayayım..

Demokrasi mücadelesinde bazen bir çığlık, bazen sessiz bir duruş, ya da bir oturma eylemi,  Plaza De Mayo Anneleri ile Cumartesi Annelerinin Oturma Eylemlerinde olduğu gibi çığ misali büyüyerek tüm ülkeye, hatta başka ülke ve kıtalara da ulaşabiliyor.

Faşizme Taş Atmak İyidir

Tas Atmak Degil, Tas Atmamak Provakasyondur   Yasalcilikla, mesruiyet/haklilik zemini arasindaki farki kavramak istiyorsaniz, cocugunuzun, sizin koydugunuz kurallarla, kendi ozgur ruhu arasinda yasadigi catismanin sonuclarina bakin...Orda iki dunya catisir; bir kendi disindaki dunya, ve onun kurallari, ve de cocugun kendi ozgur ruhu ve varmak istedigi dunya...Kural koyucular, dunyayi kendi istedikleri sekilde dizayn etmek, yonetmek, baslarinin agrimamasini isterler;, koleler ise, yine dunyayi kendi tasavur ettikleri seklide kazanmak arzusu guderler...Bu iki farkli dunya ve irade arasindaki cat

“DEMİR LEYDİ” DENİLEN BİR “MILK SNATCHER/ SÜT HIRSIZI”… [*]

“Torbada ne varsa,çorbada da o vardır.”[1]

İngiltere’nin ilk ve tek kadın Başbakanı Barones Margaret Thatcher 8 Nisan 2013’de geçirdiği felç sonrası 87 yaşında öldü. 11 Nisan 2013 tarihli ‘The Independent’in haberine göre ölümünün ardından ilk 3 saatte internete girenlerin yüzde 92’si, hayatlarını perişan ettiği kömür madencilerinin çocuklarıydı…

SOSYAL BİLİMLER: BİR ŞEY YAPMALI![*]

“Etik açıdan toplum bilimleri insanlığa hizmet etmeli;ancak sınıflar, etnik gruplar, uluslar vb.arasındaki çelişkilerle dolu bir dünyada,herkesin çıkarlarına hizmet etmek olanaksız gözükmektedir.Ezilenlerle ezenlerin dolayımsız çıkarları arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsak, sorumluluğumuz ilk elde ve öncelikle birincileredir: çünkü özel yetkinliğimiz bu alandadır.”[1]

Şu satırlara göz atar mısınız?

Sayfalar