Perşembe Eylül 24, 2026

Sevgi’nin Üvey Ninesi

Evdeki abileri ise, ısrarla evlenmesini, başlarından def etmekti emelleri, onlara sanki bir ağırlık gibiydi kadersiz, yufka yürekli, kaybettiği gözü yüreğinde büyümüşcesine, bir melek kadar iyi olduğu halde, başlık bile almayacaklardı, ‘’Yeter ki evden gitsin!’’ istiyorlardı.

İki katlı sırça yapılı eski Rumlardan kalma geniş bir bahçesi olan, alt katta oturma odamız ve mutfakla bir salonumuz vardı, üst katta üç odamız, birinde annem ve babam, diğerinde erkek kardeşlerim,  ötekinde ben, kız olduğum için şanslıydım, tek kalırdım. Fato geldiğinde onun koynunda yatmayı çok severdim, tüm sıcaklığını bedenimde hisseder babamın anlatılarında onu daha bir başka severdim..

Oturma odamız yerlere atılmış minder, döşek ve hasır üzerinde bir Van kilimiyle kırmızı renklerin ağırlığı ile oluşan sıcacık bir odaydı.  Hep orada yere serdiğimiz sofrada bir leğende yemek yer, sonra o yün döşeklerin üzerine oturur, babam kolunu sağ dizi üzerine koyup yastığa dirseklenir,  tespihini usul usul, düşünceleriyle sarmaş dolaş çekerdi, babamın anlattıklarına kulak olurduk. Babam annesini henüz beş yaşındayken kaybetmiş, dört çocuğu ile yalnız kalan dedemin üçüncü çocuğuydu… Annesinin ölümü onu çok yıkmış olacak ki, hep anlatırken gözyaşlarını içine akıtırdı, ancak anasından sonra da babasının binbir meşakkatle dört çocuğa bakmasını ve nasıl ev işi artı eve nafaka kazanmak için uğraşılarını da efsanevi bir ifade ve gözyaşlarına banarak anlatırdı…

''Söz verin'' demişti babam, “’kimse Fato’nun kalbini kırmayacak, o bana babamdan yadigârdır bilesiniz!"

Madem Fato babamın kıymetlisi idi, bizim de olmalıydı. Saygıda kusur etmezdik. O canı istediği zaman evimize gelir yine canı istediğinde giderdi. Genelde kapıyı çalışından onun geldiğini anlardık. Zili iki kere kısa aralıklarla çalardı. Kapı açıldığında bütün utangaçlığı ile annemin yüzüne bakar, annem güler yüzüyle onu içeri davet ettiğinde küçük adımlarla ilerlerdi. Hiç şaşmaz hemen gider her zamanki oturma odasının sağ yanındaki kapıya yakın ilk minderine çökerdi. Annem bütün ısrarlarına rağmen salonda koltuğa oturmasına razı edemezdi onu. Yoksulluk ve hep dert çekmekten, her şeyi sırtına yüklemişçesine, iki büklüm olmuş bedeni onu her gördüğümde sanki daha küçülür incecik parmakları ve daima dışarı fırlayacakmış gibi duran ellerinin üzerindeki damarları benim içimi ürpertirdi. Annemin her defasında bana yaptığı kaş göz işaretiyle yanına zorla gider, o buruşuk ellerinden öperdim. Fakat asla başımı kaldırıp yüzüne bakamazdım. Bir gözünün olmayışı beni çok korkuturdu. Annem;’ küçükken çiçek hastalığı geçirmiş olduğunu ve bu yüzden gözlerinden birinin kör kaldığını’ söylese de ben bunu algılayamazdım. ‘Aç mısın daye sana yemek getireyim?’ dediğinde, ‘Yeni yedim’ deyip kabul etmez daha sonra annemin tepsi içinde getirdiği yemeği geri göndermeye çalışırdı.”

Tüm ısrarlardan sonra önüne getirilen yemeğini yer bitirirdi. Biz aslında ne kadar acıkmış oluğunu anlardık. Şalvarının cebinden çıkardığı çıkınını anneme uzatır, "Zamanı geldi saçlarım çok kaşınıyor'' diyerek annemin saçına kına yakmasını isterdi. Çukurca kalaylı bakır sahanın içine boşaltılan toz kına, ılık suyla yavaş yavaş ıslatılarak yoğrulup hamur haline getirildikten sonra oldukça seyrelmiş beyaz saçlarına sürülürdü. Bütün evin içini kına kokusu sarardı. O yüzünde kocaman bir gülümseme ile bundan ne kadar memnun olduğunu belli ederdi. Aslında saçlarının kaşınması bahanesiydi.  Babamı görmekti asıl sevgisi ve geliş nedeni…

Babam: “….Bize ilk gelin geldiğinde de böyle kınalı saçları vardı’’ derdi. Sonra anlatmaya devam ederdi; “Beş yaşında bir çocuktum annemi yitireli birkaç ay olmuştu. Ben ve diğer üç kardeşime babam iyi bakamıyordu. Ne yaptığı yemek yeniliyor, ne de yıkadığı giyiliyordu. Her yerimizi bit sarmıştı, köyde kimse yanımıza sokulmuyordu.’’  Köyün ileri gelenleri bir gün babamı yanlarına çağırıp, ‘Sadık bu çocukları ziyan ediyorsun. Senin hemen evlenmen lazım’ demişler.   ‘Olmaz ben çocuklara analık getirmem, kendim büyütürüm’ demişse de babam, bir süre sonra kendine bir eş aramaya başlamıştı. Hem dört çocuklu bir adama kim varır ki? Bulamamıştı, bir zaman sonra başka köylere haberler salınmıştı ve nihayet aylar sonra birkaç köy öteden haber gelmiş...”

İlk orada görmüş dedem Fato'yu. Örtüsünün altından beline kadar uzanan kınalı saçları dikkatini çekmişmiş. Kızıl saçlarının karşıdan gelirken savruluşunu, yanıma dayısı ile birlikte gelişini, başını kaldırıp yüzüne bakmayışını,  dedeminse onun yüzünü görmeye çalışışını gülümseyerek söyler, sonra. Başını kaldırıp dedemin yüzüne gülümsediğinde aklını başından çeldiğini, ’o kadar güzel gülüyordu ki gözünün körlüğü dikkatimi bile çekmemişti.’ dediklerini hikâye ederdi bizlere. Sonra ilk gelişini şöyle ifade ederdi:

     “Haftalar sonra babamla birlikte evimize gelmişti, küçük bir sandığın içindeydi eşyaları.  Sandığı kapının ağzına bırakmışlardı.  Babam ve kardeşlerimle evin orta yerinde öylece duruyorduk. Daha önce masallardan üvey annelerin çocuklara neler yaptığını çok dinlemiştik. İlk dikkatimi çeken gözünün birinin olmayışıydı. ‘Bu masallardaki cadı anne olmalı’ diye düşünmüştüm. ‘Bizi bu sandığa kilitleyecek’ diyordum. Korkmuştum. Kardeşlerimle birlikte birbirimize bakıyorduk. Belki de hepimiz aynı şeyleri düşünüyorduk.” Oysa o  “Cebinden çıkardığı renkli akide şekerlerini bize uzatmış, ama biz hiçbirimiz almak istememiştik ısrarına rağmen, babamın bize sert bir ifadeyle baktığını görünce şekerleri alıp elini öpmüştük. O ise bize gülümsemişti.” 

   “ Ertesi sabah bahçenin ortasına kocaman bir ocak yakılmış, ocağın üzerine bakır kazan oturtulmuştu. Biz babam evde olmadığı için bizi kazanda pişireceğini düşünüp korkuyorduk. Abim ortadan kaybolmuştu. Bütün seslenmelerimize rağmen ortaya çıkmıyordu. Daha sonra içeriden getirdiği çamaşır leğenine önce ablamı sokup bir güzel yıkamıştı, aylardan beri tarak görmemiş saçlarını iki örük yaparak bağlamıştı. Ablam çok mutlu olmuş, onun elini öpmüştü. O sadece gülümsemişti. Diğer kardeşimi de yıkayıp üzerini değiştirmişti. Uzaktan bizi seyreden abimin usulca bize doğru yaklaştığını görmüştüm.”

     “O gün ve ondan sonraki birkaç gün evdeki eşyaları dışarı çıkarıp, kireçle evin içlerini badana yapmıştı ve aylar sonra artık ocağımızda tencere kaynıyor, soframıza sıcak yemek geliyordu.  Yüzünde devamlı bir gülümseme oluyor, bize bir anne şefkatiyle davranıyordu. Babam defalarca ona ‘ana’ dememizi istemişse de dilim varıp diyememiştim. Kardeşlerim ‘daye’ diye seslenirdi. Ben ise  ‘Fato’ derdim, babam öyle çağırırdı. Ben de ‘Fato’ derdim, o gülümserdi.

Fato ile beraber evimizin neşeli günleri geri gelmişti. Arada ağladığını görürdük ama bizim ona baktığımızı görünce gözünden akan yaşı siler bize şefkatle sarılırdı.

Aylar sonra karnının büyümesinden fark ettiğimiz hamileliğinde hepimizi bir kuşku almış, bebeği olduğunda ‘bizi eskisi kadar sevmeyeceğini’ düşündüğümüzde, o bizi hiç ayırmamış hep bir tutmuştu. Gelinlik damatlık yaşlara varmıştık ki, babamızı kaybettik, küçük üvey kız kardeşimizi babam bir yatılı okula vermişti, onu hepimiz çok severdik kendimizden çok hepimizin sevgili küçüğüdür, biliyorsunuz halanızı da ne kadar sevdiğimi! ‘‘

Bu arada oğulları büyümüş ev bark sahibi olmuşlar babam ve kardeşleri de evlenince, bir müddet sonra o da artık onlardan ayrılarak büyük oğlunun yanına sığınmış, ancak oğlu çok hayırsız çıkmıştı. Resmen zulmediyordu. Evdeki baskı ve hakaretlerden kaçıp bize geliyordu. Annem onu zorla yıkıyor, üstünü başını değiştiriyor. Çaktırmadan cebine harçlık koyuyordu. Bu arada babamı da kaybetmiştik.

Babamın cenazesine sarılıp ağlayış ve yakarışları zihnime çakılmış hançerler gibi, onun sadakat ve sevgisi gibi durur.

Bize son gelişinin üstünden hayli zaman geçmişti, babamın vefatından sonra ziyaretleri çok sık değilse de arada gelirdi, gün güne daha kötü görünüyor acısı ve çektikleri sanki yüzündeki her kırışıkta şekilleniyordu. Onun son ziyaretinden sonra aradan bir ay geçmişti neredeyse. Ortalıkta gözükmüyordu, annem ve ben de merak etmeye başlamıştık.  Annem beni evine gönderdi. Gittiğimde kapının önünde belediyenin cenaze arabası vardı. Hızla uzaklaştı önümden. Gözüm arabanın kırık bir farına takıldı, içim ezildi, sanki babamın tüm anlattıkları film şeridi gibi tek gözüme yansımıştı, yalnız bir gözümden yaşlar akmaya başlamıştı, duygularım paramparça olmuştu…

Sevgi! ‘sen onu neden yalnız bıraktın?‘ diye kendimi sorgulamaya başlayıp, babamın bize tembihlediği bu melek insana bakamadığımızdan o tembihi yerine getiremediğime hayıflanıp, onun babama verdiği sıcaklık kadar benim de üzerimde hakkının olduğunu düşünüp tek gözüm çeşme gibi akmaya başlamıştı… Şimdi eve gidip babamın duvarda asılı resmine nasıl bakacaktım?


 

 

95483

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Son Haberler

Sayfalar

Sevgi’nin Üvey Ninesi

Herkes işini yapmalıdır

Yıllar önce önder karolarımızdan Sefagül Kesgin yoldaş çok önemli bir noktaya vurgu yaparak biz yoldaşlarını uyarmış, herkesin öncelikle kendi görevlerine yoğunlaşması gerektiğinin vurgusunu yapmıştı.

Herkes işini yapsın” demişti. Örgüt bir bilimdir. Bu bilimde en önemli ilkelerden biri “herkese uygun bir iş vermek”tir. Her militan da kendisine verilen işi amacına uygun bir biçimde sonuç alıcı şekilde yapmasıdır.

Öncelikle kendi işi üzerinde yoğunlaşıp işi daha iyi bir şekilde nasıl yaparım kaygı ve sorumluluğunu taşımalıdır.

Faşizmi Yıkıp Özgürlüğü Kazandığımızda Keyif Çayını İçeceğiz!

Fransa’da 16 Ekim Cuma günü öğretmen Samuel Paty, basın ve düşünce özgürlüğü konusunu işlemek için öğrencilerine Muhammed peygamber karikatürünü gösterdiği gerekçesiyle okulun önünde Çeçen cihatçı biri tarafından başı kesilerek öldürüldü.

Bu olay Fransa’da yaşayan Müslümanlara zarar verdi. Bununla da kalmayarak Fransa’da göçmen karşıtlığını da tırmandırdı. Fransa İçişleri Bakanı bu olayla yakından, uzaktan ilişkisi olan Müslüman derneklerin kapatılacağını, nefret suçu işledikleri nedeniyle de bazı camilerin kapısına kilit vurulacağını duyurdu.

Burjuva İdeolojisinin İflası

Emperyalist burjuvazi derinleşen ekonomik ve siyasi krizine çözüm arıyor. Çözümü, her zaman olduğu gibi yine işçi sınıfı ve emekçilerin daha fazla sömürülmesi, artı-değerin kat kat  artırılmasında, doğanın onurulmaz tahribatında görüyor.

Մենքկ՛հաղթենք! Biz Kazanacağız!(1)

’70’li yıllarda Filistin halkının mücadelesi “zafere kadar devrim”di. Birkaç sene önce Kürt halkının Kobane Direnişi’nde yükselttiği şiar“Kobane düşmedi,düşmeyecek”ti.

Dayanışma Yaşatır, Gerçekler Özgürleştirir!

Dayanışma,“sosyal mesafe” adı altında birbirinden yalıtılmak, birbirine yabancılaştırılmak istenen ezilenler için tüm bunlara karşı geliştirdiği bir panzehir işlevi gördü.

Dayanışmanın, ezilenlerin inceliği ve gücü olduğu pandeminin tavan yaptığı süreçlerde günlük yaşamda bir kez daha ispatlandı. Salgın karşısında hiçbir önlem almayan devlete inat ezilenler, kendi öz örgütlenmelerini, tabandan gelişen inisiyatiflerini inşa etti.

Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin özgün ifadesi olan ataerkilizme karşı mücadele sorunu

Erkeğin kadına uyguladığı her türden şiddete karşı durmak öncelikle insani bir görev ve sorumluluktur!

Ataerkilizme karşı sistematik bir mücadele sefer birliği ilan etmek şarttır ve bu, günün acil ihtiyacıdır. 

Bu görev ve sorumluluk en başta kendisini komünist/sosyalist ve devrimci-demokrat addeden politik kurumlarındır. Ve aslında bu görev ve sorumluluk kadınıyla erkeğiyle insanım diyen herkesindir. Ve elbette ki erkeğindir de.

Denge Azadî | İçte ve Dışta Kürt’e saldırı!

"Devrimci güçlerin faşizme karşı ortak mücadeleyi örgütlemekten başka seçeneği yoktur. Gün faşizme karşı mücadele günüdür"

AKP faşist iktidarının ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne dahil olması Ortadoğu’da çatışmalı süreçlerin içerisine girmesini birlikte getirdi.

2011’de Suriye’de başlayan iç çatışmalara taraf olan ve bu çatışmaya/savaşa bilfiil katılan AKP faşist iktidarı,RojavaDevrimi’ne saldırdı. Kürtlerin Rojava’da kurdukları/oluşturdukları demokratik özerk yönetimi boğmak için IŞİD denilen cihatçı çeteleri de destekledi.

Dağlık Karabağ Sorunu Nedir?

Tarihi, ekonomik, kültürel, sosyal dokusu ile yüzyıllardır Ermenilerin yaşadığı Dağlık Karabağ bölgesi, Ermenistan’la sınırı olmayan bu coğrafya; SSCB döneminde nüfusun büyük çoğunluğunu Ermeniler oluşturmasına rağmen yanlış bir kararla Azerbaycan’a bağlanmıştır.

SSCB Anayasası’na göre Sovyetler Birliği’nin idari düzeninde, Birlik üyesi cumhuriyetler, SSCB Anayasası’nda gösterilen durumlar dışında kendi topraklarında devlet iktidarını bağımsız olarak tesis ediyorlardı.

Ah o atalarımız! İsmail Cem Özkan

Irkçılar kendi çıkarlarına uygun tarih uydururlar, çünkü ırkçı olmak her şeyin üstünde olmak ve saf olmayı getirir... O yüzden bir ırkçı ile eğer sohbet ederseniz, onlar ideal bir geçmiş ve işlerine geldiği gibi tarihi uydurduklarını görürsünüz...

Sil Baştan

Ne zamandan beri sosyalizmle komünizm ayrı gayrı oldu bilmem.

Tek bildiğim; örgütlülük, örgütsüzlük... devletlilik, devletsizlik sadece anarşistler arasında değil sosyalistler arasında da daima tartışılagelmiştir.

Belki de sosyalistler arasında bu tartışmaların gerçekleşmesinin nedeni de sadece sosyalizmle komünizm arasında bu ayrılığın gerçekleşmiş olmasının düşünülmesinden de değildir.

Ayrıca Marksın, komünizm hakkında yeteri kadar açıklama yapmadığının da düşünülmesindendir.

Bu şekilde niye düşünüldü onu da bilmem.

Vatan’ın F3’ünde Dört Gün

“O sözler ki kalbimizin üstünde

Dolu bir tabanca gibi

Ölüp ölesiye taşırız

O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan

Uğrunda asılırız...”[1]

 

Sayfalar