Cuma Ekim 30, 2026

Seçimlerde ne yapılmalı?

Önümüzdeki Haziran’da ülkemizde bir genel seçim var. Daha şimdiden seçim çalışmaları başladı. Özellikle burjuva partileri ve iktidarı elinde tutan AKP açısından bu seçimin önemi çok açık. AKP açısından bu seçimin önemi; tek parti diktatörlüğünü ve bununda üstünde tek kişi diktatörlüğünü garanti altına alabilmek ve bunu yasal bir zemine otutturmaktır. Aslında, AKP ve Erdoğan, yasal zeminden çok, diğer muhalif kesimlerin seslerini bütünüyle kısmak ve faşist diktatörlüğünü meşrulaştırmaktır.

AKP, 2010 12 Eylül referandumu’na kadar, devletin tüm yönetim organları üstünde hakimiyetini kurma sürecini tamamladı ve  bu referandum ile de yargıyı kendine bağlayarak, kendi iktidarı önündeki engelleri kaldırmış oldu. Tek bir engel vardı, Gülen Cemaati. Onu da son bir yıl içinde tasfiye ederek, burjuva muhalif kesimleri baskı altına almış oldu. Geriye işçi ve emekçiler kaldı. Bunları da, başta baskı ve şiddet olmak üzere her gün yeni “güvenlik” yasalarıyla, kitlelere hareket edecek bir alan bırakmadı. Bir nevi zincirledi. Artık kitlelerin karşısında her türlü öldürme emriyle donanmış devlet güvenlik güçleri mevcuttur.

Türk egemen sınıfları, Kürt Ulusal Hareketi’ni ise, bütünüyle tasfiye ya da etksizleştirmeye çalışsada, başarılı olmadı. Kürt Ulusal Hareketi’nin hareket etme alanı oldukça geniş ve kendi kitlesini hareket ettirme kabiliyetine sahiptir.  En son 6-8 Ekim 2014 tarihinde bu görüldü. Yine Kobane’deki savaşın zaferle sonuçlanması, PKK’ya önemli bir prestij ve moral üstünlüğü kazandırmıştır.

Haziran seçimlerinin Erdoğan için önemi ortada. Erdoğan, tek başına diktatör olmak istiyor ve bunun önünde burjuva anlamda bir yasal engel olmasınıda istemiyor. İşte, bu seçimlerde anayasayı değiştirecek ya da anayasayı referanduma götürebilecek sayıyı parlamentoda elde ederse, geriye islamcı faşist diktatörlüğün uygulamalarını toplumun üzerine bir kabus gibi çökertecektir. Özellikle komünistler, devrimciler ve tüm ilerici güçler ve işçi sınıfı soluk alamaz olacaktır.

Erdoğan, 1930-61 arası Dominik’te diktatatörlük yapan ve Mirabal Kardeşleri katleden R.L. Trujillo Molino[1] gibi olmak istiyor.  Onun gibi bütün yetkileri elinde bulundurmak istiyor. Ancak kendini öyle güvende hisedebilir. Çünkü diktatörlerin yetkilerinin sınırı yoktur. Onların her istemleri, her arzuları birer yasadır. Bu bağlamda 12 Eylül Generallerinin sahip olduğu yetkilerden daha fazlasına sahiptir. Şu anda, AKP ve Erdoğan yürülükteki TC Anayasası’nı ve kanunlarını takmıyor ve kendi yasa ve kanunlarını uyguluyorlar.

Erdoğan’ı destekleyen güçlü bir sermaye kesimi var. TÜSİAD bu kesimin dışında olsada, AKP-Erdoğan diktatörlüğü egemen sınıfların bu kesimini de baskı altına almıştır. TÜSİAD işlerini Ordu vasıtasıyla yürütüyordu. Ancak, Erdoğan onu da ele geçirince, TÜSİAD’ın sermayesi, karşı sermayeyi alt etmeyi başarmaya yetmedi.TÜSİAD'in dün Evren'i vardı. Bugün ise MÜSİAD'ın RTE'si var.

Tarihte buna benzer örnekler çok. Mübarek’li Mısır, Bin Ali’li Tunus ve daha bir çok ülke buna örnektir. Mısır’da, Mısır ordusunun egemenliği söz konusudur. Geçmişten beri bu egemenlik devam etmektedir ve bugün Genaral Sisi vasıtasıyla temsil edilmektedir. Ayrıca, Mısır Ordusu, aynı zamanda büyük bir sermaye gücüdür. Bu anlamda da devlet iktidarını kimseye kaptırmak istemiyor.

Bunları kısaca örneklememin nedeni, kapitalizm koşullarında bu tür diktatörlerini varlığı ve emperyalist burjuvazinin bunları desteklediği ve hatta iktidara getirdiği gerçekliğidir. Şu anda Erdoğan ile AB ve ABD arasında ilişkiler “limoni” olsada, bu emperyalistlerin Erdoğan’ı gözden çıkardıkları anlamına gelmiyor. Yeni bir alternatif bulana kadar ya da ülkede yeni Geziler ya da daha büyük kitlesel eylemler olana kadar Erdoğan’la idare etmeyi sürdüreceklerdir.

İslamcı faşist AKP ve Erdoğan iktidarı, bütün demokratik hak ve özgürlükleri yok etti. Var olan bazı kırıntılarıda yeni faşist yasalarla ortadan kaldırtıyor. İşçilerin grevlerini yasakladıkları gibi, yasal olarak da grev yapılamaz bir durum yaratıldı. Erdoğan’ın en büyük hedefi hiç kuşkusuz işçi ve emekçilerdir. İşçi sınıfının baskı altında tutulması, sermaye diktatörlüğünün devamı için gereklidir.

Yine kadınlar üzerindeki baskıların artması, kadının adeta köleleştirilmesi, faşist islamcı diktatörlüğün sürdürülmesinin koşullarından biridir. Erdoğan diktatörlüğünü dinsel baskılarla daha da pekiştirmeye çalışacaktır.

Bunların dışında bugün kısmen izin verilen devrimci-demokrat ve sosyalist basının varlığı, bir süre sonra bütünüyle yasaklama durmuyla karşı karşıya kalacaktır. Erdoğan, diktatörlüğünü pekiştirdikçe baskı yasalarıda artacaktır. Erdoğan ve çevresi dışında kimse soluk alamayacaktır. Erdoğan tek kişilik diktatörlüğünü garantiledikten sonra, onu oradan indirmenin yolu seçimler olmayacaktır. O, diğer ülkelerdeki faşist diktatörlerin yaptığı gibi seçimleri, hep  kendisinin kazanacağı gibi hazırlayacaktır.

Var olan durum, başta komünistler olmak üzere tüm devrimci-demokratlar için burjuva demokrasisinin dahi kırıntılarının olmadığı bir ortamda mücadele etmenin zorluklarıda ortadadır. İşçi sınıfının ekonomik ve demokratik hakları ve bunlar uğruna mücadelesi ise yasak ve devletin polis ve askeri şiddetiyle kaşılaşıyor ve daha sert devlet terörüyle karşı karşıya kalacaktır.

Böylesi bir ortamda, tüm devrimci-demoktrat ve sosyalistlerin islamcı faşist diktatörlüğe karşı en asgari demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesi için birleşmesi, birlikte hareket edilmesi de zaruridir. Bugün bunun savsaklanması, yadsınması ve çeşitli gerekçelerle küçümsenmesi ve oluşturulması önünde engel olunması karşı devrimin hanesine yazılacaktır.

SEÇİMLERE NEDEN ORTAK KATILINILMALI?

Bu bağlamda, önümüzdeki seçimler önemli bir fırsat. Seçimlere katılmamak, boykot etmek işçi sınıfının yararına değildir. İçinden geçtiğimiz süreçte, boykotun siyasal ve kitlesel dinamikleri yoktur ve çok yakın bir süreç içinde oluşması da olsılıklar içinde görülmüyor. Ayrıca oluşursa, siyasal taktiklerde gelişen sürece göre yendien biçimlendirilir.

Devrimci durumun olmadığı, büyük kitle mücadelelerinin gelişmediği bir ortamda, seçimlere katılınılması doğru bir mücadele taktiğidir. Evet, seçimler, işçi sınıfının kurtuluşu olmayacaktır. Ya da bu

seçimlerde çok büyük kazanımlarda elde edilemeyebilecektir. Ancak, faşist diktatörlüğün geriletilmesi açısından seçimlerde ortak hareket etmek en doğru olanıdır. En azından bu birliğin (ittifakın) sokaklara taşınmasının koşulları da oluşabilecektir.

Kendine komünist diyen hiç bir yapı, yüzde onluk (% 10) seçim barajı ortadayken her hangi bir başarı, daha doğrusu parlamentoya girip burjuva düzenin teşhirini yapamayacaktır. Diğer yandan küçük gruplar altında seçimlere girmek ya da tavırsız kalmak, AKP ve Erdoğan faşizminin hanesine yazılacaktır.

Bugün hali hazırda demokrat, devrimci ve devrimci-demokrat Kürt Ulusal Hareketi’nin de içinde yer aladığı bir HDP var. Bu geniş bir devrimci-demokrat yelpazeyi kucaklıyor. Bunun daha da genişletilmesi, ÖDP gibi Birleşik haziran Hareketi (BHH) içinde yer alan ilerici parti ve örgütlerinde HDP içinde yer alarak geniş bir ittifak cephesi-bloku oluşturulması, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanımı için önemli bir gelişme olacaktır.

HDP, içinde bir çok ilerici kesim yer almasına karşın, reforumcu bir niteliğe ve politikaya sahiptir. HDP’nin birleşenleri dikkate alındığında daha ileri bir niteliğe ve politikaya sahip olmasını beklemekte hayalcilik olur.

Böylesi bir seçim ittifakının oluşturulması ve bunun meydanlara inmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin korunması ve islamcı faşist diktatörlüğün tüm baskılarına karşı mücadele etmesi, işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesine de bir soluk aldıracak ya da aldırabilir.

Yunanistan’da SYRIZA’nın kazanması, Yunan halkı için çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Çünkü SYRIZA’nın reformist politikası ile kitlelerin devrimci durumu birbiriyle uyumlu değil, kitleler ilerideyken, SYRIZA daha geridedir. SYRIZA ile Yunanistan işçi sınıfının devrimci mücadelesi önüne reformist bir barikat örülmüştür. SYRIZA, devrimci ortamı reformize etme amaçlı ortaya çıkmıştır. Eğer SYRIZA, bugunkü Türkiye ve Kürdistan koşulları içinde kazansaydı, bu çok ileri bir hareket olarak değerlendirilir ve alkışlanabilirdi. Yani, hiç bir demokratik ortamın olmadığı bir ülkede reformist bir siyasetin iktidara gelmesi tercih edilir ve faşizme karşı desteklenirdi. Örneğin, bu seçimde Yunanistan’da olduğu gibi seçimleri, Türkiye’nin SYRIZA’sı HDP kazansa ya da birinci parti olarak çıksa, bu Türkiye ve Kürdistan için bir nevi “devrim” olarak adaklandırılabilir.

Oysa Türkiye’de ne demokratik bir ortam var ne de burjuva demokrasisinin kırıntıları. Ülke her geçen gün daha bir karanlığa doğru götürülüyor ve tek kişi diktatörlüğü yasallaştırılıyor. Sermayenin islamcı faşist diktatörlüğüne karşı, tüm ilerici güçlerin birlikte hareket etmesinin önemi; faşizme karşı mücadele alanı yaratabilmek içindir.

HDP ve birleşenlerin seçim barajını aşması ya da güçlü bir ittifak ve faşizme karşı koyuş yarattıklarında ise, bu tüm işçi ve emekçiler için ileri bir kazanım olacaktır.

Komünistlerin yerine göre reformist politikalar izlediği ve  faşizme karşı burjuva demokrasisini tercih ettiği bilinen bir gerçektir. Aynı, zamanda faşist diktatörlük karşısında komünistlerin reformist güçler ile birlikte hareket ettiklerine de tarih sıkça tanıklık etmiştir.

SEÇİMLER ÇARE Mİ?

Burjuva seçimlerin bir çare olmadığı komünistler için açık ve nettir. Burjuvazi, kitleleri oyalamak için “demokrasi” oyununu oynar. Ne var ki, kitlelerin ezici çoğunluğu seçimlerden, bu anlamda parlamentodan umutlarını kesmiş değillerdir. Buna karşın, burjuva parlamentosu, komünistler için çoktan zamanını doldurmasına karşın, kitlelerin ezici çoğunluğu için doldurmamıştır. Türkiye ve Kürdistan’da seçimlere katılım oranı yüksektir. Böylesi bir ortamda seçimleri taktik olarak kullanmak gerekiyor ve seçimleri, kitleleri devrimci düşüncelerle aydınlatmanın ve örgütlemenin aracı yapmak gerekiyor. Eğer parlamentoya girilirse, orayı da işçi sınıfının devrimci bir kürsüsü olarak kullanmak şarttır. Aski taktirde, sıradan bir refromist olunup çıkılır.

Eğer bugün seçimlere komünistler tek başına katılıp parlamentoya girebilecek durumda olsaydı, bağımsız olarak seçimlere katılmak daha doğru olabilirdi. Yine de bu taktik, yukarıda sıraladığım günümüz Türkiye ve Kürdistanı’ın içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekiyor. Yani, faşizme karşı ittifak zorunlu hale gelebilir. Ne var ki, bugün seçim barajını aşabilecek her hangi bir devrimci örgütte yoktur. Devleti ele geçiren AKP faşizmine karşı İttifak kaçınılmaz oluyor.

Seçim süreci içinde ortak taleplere ağırlık vermek önemli olmasına karşın, her siyaset kendi özgür propagandasını yapmalıdır. Özelikle ideoloji ile siyasal taktik birbirine karıştırılmamalıdır. İdeolojiden taviz verilmez, ancak siyasal taktiklerde oldukça esnek olunabilinir. Siyaset uzalaşmayı içerir, ideoloji ise uzlaşmayı reddeder. Ne var ki, siyasal taktiklerde bütünüyle ideolojiden uzak olamaz. En sonunda ona hizmet etmesi gerekir. Ortak hareket etmek, eleştiriyi dıştalamaz. Sınıfın temel siyasal görüşlerini meydanlarda haykırmayı ve bu doğrultuda kitleleri örgütlemeyi kesinlikle dıştalamaz ve dıştalamamalıdır. Ayrıca, seçim sürecince AKP ve Erdoğan faşizmi teşhir ve tecrit edilmeli, buna daha fazla ağırlık verilmelidir.

Sonuç olarak, önümüzdeki seçimleri, islamcı faşist diktatörlüğe karşı demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması için bir mücadele mevzisi olarak kullanılmalıdır.

Ancak, bilinmesi gereken temel gerçek; Erdoğan ve AKP faşizmini iktidardan indirecek olan seçimler olmayacaktır. İşçi sınıfı ve emekçilerin sokaklardaki mücadeleleri olacaktır. Seçim çalışmaları ve parlemonta, işçi sınıfının mücadelesini geliştirmenin, güç biriktirmenin, örgütlemenin ve kitleleri aydınlatma perspektifiyle yapılmalıdır. Özellikle işçi sınıfının militan mücadelesinin gelişmesine koşut olarak, emperyalistler ve burjuvazi açısından da Erdoğan’ın da kullanım miadı bitecektir. 04.02.2015

***

[1] R.L. Trujillo Molino, 5 Mayıs 1961 yılında iktidardayken öldürüldü. Kelebekler Zamanı filmi ve daha bir çok film çevrildi. Kelebekler Zamanı, daha çok Mirabal kardeşleri anlatır. Bu Film Türkiye’de de oynatıldı. Ancak, diktatöre silahlı süikast düzenlenmesi sahnesi kesilmiş. Trujillo ile Erdoğan arasındaki tek fark, bizimkisinin şeriatçı olmasıdır. Ancak, bütün faşist diktatörler, dini, kitleleri uyutma aracı olarak kullanır. Trujillo , ABD’nin desteği ile 30 yıl iktidarda kaldı. Erdoğan bir 20 yıl daha iktidarda kalır  mı bilinmez? Faşist diktatörlerin sonları ise, genelde birbirine benzerlik gösterir.


70092

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Bizi bu kurşunlar değil sizin sessizliğiniz öldürürecek

Ey önce insanım diyenler ,faşizme,haksızlığa karşı olduğunu söyleyenler, ey aydınlar,entellektüeller,kendine ilerici, devrimci, demokrat diyenler,ey geçmişte bedel ödeyen , zülmün en acısını yaşayan canlarım , kardeşlerim, arkadaşlarım, dostlarım , yoldaşlarım duyuyormusunuz bu çığlığı ,feryadı ve bizlerden ne istediklerini!!!  Kürt ulusu en demokratik hakkı için her şeyini feda etmekte,(“bir tasmalı köpek gibi kul köle yaşamaktansa,özgürlüğüne aşık, kurt olmayı tercih ederek ,kışa karda girmeyi aç kalıp , gerekirse ölmeyi göze alarak bedel ödeyen,kurt,”)hikayesini çoğumuz biliriz.

Kürtlerin İslam’la Eşekleştirilmesi! - Kadir Amaç

Bu çalışmayı Şengal’ın kurtuluşuna adıyorum. Postmodern pradigma beş bin yıllık insanlık tarihine ait tüm antikiteleri bir buldozer gibi ezip geçiyor. Özellikle son elli yıl içinde postmodern pradigma dijital bir dünya yaratma uğruna, insan gezegeni ve diğer gezegenler üzerinde zihinsel denemeler gerçekleştirerek, ontoloji ve kozmolioji yasaları üzerinde çok ciddi hasarlar meydana getirmiştir.

Mirabal kardeşler üç kelebektiler

ONBİNLERCE KELEBEKTE ÖLÜMSÜZLEŞTİLER…

En güzel şiirler, en güzel şarkılar, en güzel romanlar; sevgi sözcükleri olmadan yazılmaz.

İster savaşa ait olsun bunlar, isterse en karanlık çağlara; içerisinde mutlaka, kadın-erkek cinsleri arasındaki sevgi yerini alır.

Cinsler arasındaki sevgi; doğanın, onun bir parçası olan insanlığın tüketilmesi imkansız yaşam kaynağıdır.

Ve bu yüzden cinsler arasındaki iktidarı, 21.yüzyılda dahi koruma ısrarı; bütün iktidarların omurgasının sağlam kalmasının garantisidir.

Rojavada olmak...

Devrimin haleflerinde olması gereken temel devrimci kriterlerin en başında TUTARLILIK ilkesi gelirken ikinci temel ilkesi ise bütün kalbimizle halka hizmet etme duygusu gelmektedir. Sağlam bir dünya görüşü, halka hizmet etmeyi temel bir görev olarak kabul eder. İşçilere, yoksul köylülere, çalışarak yaşamını sürdüren tüm emekçilere-kadınlara-Kürt halkına-çeşitli milliyetlerden ezilen halklara-farklı inanç ve cinslere karşı devrimci sorumluluk ve derin bir duyarlılık taşıyarak gerçek anlamda devrimci niteliklere sahip olunur.

Ciddiyet!!!

Devrimimizin her alandaki görevleri, amaçladığımız hedefe uygun olarak layıkıyla yerine getirildiği oranda başarı ve ilerleme kaydedilir. Ertelenen-“unutulan”-geçiştirilen-ihmal edilen, üzerinde yeterince ciddiyetle durulmadan baştan savma yapılan her görev, demokratik halk devrimine giden yolu uzatır. Varılması gereken hedefi uzaklaştırır. Unutmamak gerekir ki başarı ve kazanım sadece sağlam bir ideolojiye sahip olunarak elde edilemez. Bunun kadar önemli olan bir diğer yan, faaliyetçilerin devrimci nitelikleri ve sahip oldukları düzeydir. Pratiğe müdahale güçleridir.

G-20 ler Ezilen Halkların Kaderini Belirliyor! “Alın Size Barış”!

Defalarca yazdık,anlatmaya çalıştık ve dedimki; siyaset yapanlar,demokrasi isteyenler,"büyük politik tahliller'de bulunanlar, emperyalizmle ,faşizmle , faşist diktatörlüklerle barış olmaz. Çünkü, bütün savaşları başlatan-çıkaran onlar. Sömürüyü, ve insanların bütün eşitsiziliğini yaratan ve bu sistemlerini devam ettirmek silah üretenler yakıp yıkıp dünyamızı çöl haline getiren , yaşanmaz kılan yine glabol emperyalist devletlerdir. Onlar var oldukca emperyalist savaşlarda var olacaktır.

Proletaryanın İktidar Mücadelesinde Strateji ve Taktiğin Kavranması:Özgür Gelecek

Kapitalist üretim basit meta üretiminden doğmuştur ve uzun bir tarihsel dönemi kapsar. Kapitalizmi olanaklı kılan üretim araçlarının özel mülkiyeti ve toplumda ücretli emeğin egemen olmasıdır. Kapitalizm sömürü üzerine kuruludur. Temel ekonomik yasası işçinin ödenmemiş emeği üzerinden elde edilen artı-değer yasasıdır. Toprağı, üretim alet ve araçlarını ellerinde bulunduran bir avuç sömürücü sınıfı halk yığınlarını açlığa mahkûm etmektedir. Daha fazla kâra odaklı olması daha fazla sömürü dolayısıyla ezilen halkta daha fazla yoksulluk açlık ve acı olarak yansıma bulur.

Emperyalistler tepişirken kitleler katlediliyor

“Kapitalizm kendi süretinde bir dünya yaratır.” Marx’ın bu sözü söylemesinin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçti. 

Kapitalizm ekonomisiyle, siyaseti ve kültürüyle, yaşam biçimiyle, ideolojisiyle ve en önemlisi, bunların toplamı olan yıkıcılığıyla, doğayı ve onun bir parçası olanı insanı tahribatıyla,  artık insana ve doğaya ölüm sunmaktan başka yapacağı bir şey kalmamıştır. Kapitalizm çürümüştür. Burjuvazinin çürümüş kokusu bütün dünyayı hızlı bir şekilde sarmaya başlamıştır.

SOYKIRIMIN ANITI VE AĞITI: Gomidas/ Komitas/ Soghomon Soghomonian

“Mea mihi conscientia pluris est quam omnium sermo.”[1]

Yıllar boyunca, ne geçen zamanın ne de Anadolu toprağının örtebildiği katliam izleriyle dolu yollarda yürür ve kendi ölümünü beklerken, “Eğer kurtulursam gördüklerimi yazacağım. Halkımın yaşadıklarını herkes bilsin” diye düşünüyordu Rahip Krikor Balakyan. “Hatta tüm bunları gelecek kuşaklara aktarmak için yaşamalıyım. Hayatta kalmak için elimden her ne geliyorsa yapmalıyım.”

Faşist devlet terörüyle kazanılan bir “seçim” ! / Engin Gören

TC devleti ve AKP hükümeti, yine bütün eşitsizliklere rağmen 7 Haziran da genel seçime gitti ve tek başına hükümeti kuracak “miletvekili” sayısını yakalayamayınca kudurdu. Ağızlarında salyalar akıtarak tehditler savurdular. Hemen kısa sürede seçimi yenileyeceklerini söylediler ve bir süre oyalamadan sonra hükümet olarak 1 Kasımda yeniden seçime gideceklerini ilan ettiler.

Mustafa Kemal Erdoğan /Tamer Çilingir

Tayyip Erdoğan ‘‘Rabia‘‘ işaret yaparak sayıyor; ‘‘tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet‘‘…

Oysa…

Yüzyıldır tutmadı bu maya… Kan ve gözyaşlarıyla sulanan bu topraklarda 91 yıl önce inşa ettikleri devlet de, bayrak da, vatan da bizim değil… O tek millet dediği şey de, ne Kürtleri ne de diğer ulusları temsil ediyor.

Talat Paşa’dan Enver Paşa’dan devraldığı soykırımı bayrağını ölene kadar dalgalandıran, Hitler’e ‘örnek’ olabilecek derecede suçlu olan Mustafa Kemal’in izinden yürüyor Recep Tayyip Erdoğan.

Sayfalar