Proleter hareketin yerel seçimlerdeki tavırları üzerine! 1.ve 2.bölüm
Bu yazımızda, Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlere ilişkin tavrımızı açıklamadan önce yakın tarihten başlayarak, yerel seçimlerde nasıl bir tavır ortaya koyduğumuzu öz olarak hatırlamaya çalışacağız. Bunu yaparken, elbette o günün öne çıkan politik atmosferini de kısaca anlatarak, seçimlerin hangi koşullarda yapıldığı üzerinde durmaya çalışacağız.
Proleter hareketin ülkemiz topraklarında ortaya çıkışından sonra seçimleri Demokratik Halk Devrimi’nin propaganda edilmesi ve geliştirilmesi amaçlı kullanılması ilk kez 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde olmuştur. Bu tarihten önceki gerek yerel ve gerekse de genel seçimlerde boykot taktiği izlenmiştir. Bu anlamıyla 26 Mart 1989 yerel seçimleri önemlidir.
26 Mart 1989 Yerel Seçimleri: Düşüşün Başlangıcı!
26 Mart 1989 yerel seçimi hem bizler hem de burjuva cephesinde önemli yer tutmuştur. 1980 Askeri Faşist Cuntası’nın iş başına gelmesinin ardından, 1982 Anayasası’nın zorla topluma kabul ettirilmesiyle ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi. Anayasanın kabul edilmesinden sonra “Demokrasiye geçiyoruz” sloganıyla Evren’in bizzat kurduğu ve başına emekli asker Turgut Sunalp’ın getirildiği Milliyetçi Demokrasi Partisi ile Turgut Özal’ın kurduğu ANAP (Anavatan Partisi) seçime girdi. Halk, cuntaya tepki olarak büyük çoğunlukla ANAP’a “evet” dedi.
ANAP’ın ardarda kazandığı seçimlerle Turgut Özal, bir döneme damgasını vurdu. 26 Mart 1989 yerel seçimleri de bu anlamıyla büyük bir önem taşıyordu. Yerel seçimleri Erdal İnönü başkanlığında kurulan SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) büyük bir farkla kazanarak ANAP’ın hükümetten düşmesinin önü açıldı. SHP, İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerin önemli bir kesimini kazandı. Halk bu sefer de tersten, ANAP karşısında SHP demiş, ”umudu” Erdal İnönü’de aramıştı. Bugün Erdoğan’ın her seçim döneminde halkı tehdit ettiği gibi, Turgut Özal da, yerel seçimleri kaybettikten sonra erken seçim isteyenlere ”Türkiye’yi istikrarsızlığa mı götürmek istiyorsunuz?” diyerek tehdit ediyordu.
26 Mart 1989 yerel seçimleriyle, Mart 2019 tarihinde yapılacak olan yerel seçimler o kadar benzerlik gösteriyor ki! AKP’nin varlık yokluk olarak ele aldığı 2019 yerel seçimlerine o dönem de ANAP aynı misyonu yüklemişti.
Proleter hareket, 1989 yerel seçimlerini değerlendirdiği bir makalede şöyle demiş: “26 Mart’ta yapılacak olan Belediye Başkanlığı, Belediye Meclis Üyesi ve Muhtarlık seçimleri için hakim sınıf partileri arasında hummalı bir arayış başlamıştır. (…) Yapılacak olan bu yerel seçimler, daha şimdiden kendi ‘yerel’ niteliğini çoktan aşmış, ülke siyasal yaşamının geleceği için karar mekanizması olabilecek ‘genel seçim’ görünümüne bürünmüştür. Çünkü, içinde bulunduğumuz objektif koşullar bu seçimlere, ülkedeki siyasal güçler dengesini derinden etkileyecek, yeni siyasal şekillenmenin üzerinde tesir icra edebilecek bir tarihi misyon yüklemiştir. (…) Yani Özal hükümeti için bir güven oylaması niteliği taşıyacağı gerçeğidir.” (Yeni Demokrasi, Şubat 1989, özel sayı, s. 1)
Bu öngörü ile yerel seçimlerde bir taraf olan proleter hareketin tespitleri seçim sonunda bir bir ortaya çıkmış ve seçimle halk ANAP’a ”buraya kadar” demiştir.
Yerel seçimler, kendi koşulları içinde değerlendirilmiş ve görüşlerimiz şöyle dile getirilmişti: “Devrim, yerel seçimlere, merkezi parlamento seçimlerinden daha cesur yanaşır. Bizim gibi ülkelerde, onun her karış toprak üzerinde etkinlik kurma, alanları parça parça kurtarma gibi bir onulmaz derdi vardır. Muhtarları, belediye başkanlarını, bu başkanların dayandığı, içinde yer aldığı organları ele geçirme gibi bir sorunumuz vardır. …
Parlamento seçimlerinde olduğu gibi, yerel seçimlerde de, devrimin zamana ve şartlara göre uygulayabileceği üç temel taktik vardır: Boykot, katılma, ne boykot ne katılma, yani ara durum. Devrimin yerel seçimlere katılması durumunda, çeşitli bölgelerde devrim, değişik taktikler uygulama durumunda kalabilir. Etkin olduğu bölgelerde, adaylarını tayin ederek seçimlere doğrudan katılır. Ve bu durumda müttefiklerinin kendisini desteklemelerini sağlamaya çalışır. Ya da bağımsız bir demokrat adayı, müttefikleriyle birlikte destekler.” (age, s. 2)
26 Mart 1989 yerel seçimlerinin Mart 2019 yerel seçimleriyle olan bir diğer benzerliği de, AKP’nin başı R.T. Erdoğan’ın her seçim döneminde devrimci ve yurtseverleri hedef göstermesidir. AKP, yerel seçimleri kazanmak için HDP’yi hedefine koyarak “Bunlar bölücü, bunlar PKK’lı” gibi ucube sözlerle halkı korkutarak yerel seçimleri almak istemesidir.
1989 yerel seçimlerinde ANAP başta olmak üzere tüm burjuva partiler aynı ağızdan konuşarak devrimcilere saldırmayı ihmal etmemişler. Proleter hareket bu durumu o zaman şöyle tahlil etmiştir: “Bugün seçimler yaklaşırken, şehir ve kırdaki faal silahlı susturmak, düzene yönelik silahlı eleştiriyi boğmak, mensuplarını en ağır şekilde cezalandırmak için, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ve Ankara, İzmir gibi büyük sanayi merkezlerinde karşı-devrim yoğun bir kuşatma ve bastırma harekatına girişmiştir. Faşizm ‘Şubat ayı terör ayı’, ‘Terörün ayak sesleri’, ‘Terör tırmanıyor’ yaygarasıyla bir dizi provokasyon yaratıp, silahlı güçler şahsında halka topyekun saldırarak kitlelerdeki ‘sol’ eğilimleri yok etmek istemektedir. Son olarak DEV-SOL, TKP/ML, PKK’ya karşı operasyon düzenleyip yüzlerce insan gözaltına alınmıştır.” (age, s. 11)
26 Mart 1989 yerel seçimlerine ilişkin proleter hareket şu tavrı ortaya koymuş: “Devrimci proletarya 26 Mart seçimlerinde devrimci kitlelerin proleter devrimci demokrat blok, alternatifine destek vermeye, egemen sınıfların bloğuna ‘dirsek’ çevirmeyi planlamaktadır. Egemen sınıf bloğunu mahkum edilmesi, proleter devrimci demokrat blok hareketinin seçimlerde güçlü siyasal kazanımlarla çıkmasının büyük bir önemi söz konusudur.
Nedir, proleter devrimci, devrimci demokrat blok hareketi inşa ederek seçimlere katılma siyaseti? Bu siyaset Tunceli’nin bir dağ köyünde ya da İstanbul’un varoşlarında ne anlama gelmektedir? Bu siyaset, bu yerde bağımsız proleter devrimci, devrimci-demokrat blok hareketini inşa et! Yerel idare için aday göster! Derhal bağımsız devrimci siyasal ajitasyon faaliyetine başla! Anlamına gelmektedir. Demek ki, Marksist-Leninistlerin önerileri 26 Mart seçimleri için hakim sınıf partilerine dirsek çevirmeyi ve devrimci demokrat güçlerin desteklenmesini kapsamaktadır.” (age, s. 9-10-11)
Proleter hareket, seçim ittifakı içinde bazı belirlemeler yaparak öz olarak şunları belirtmiştir: “Devrimci proletaryanın, devrimci demokratik güçlerle oluşturacağı birliklerde, tarafların uyması gereken program üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır. Bu programda, sınıfımızın dünya görüşüne uyumluluk içinde olmalı ve genel çizgisi oldukça net olmalıdır. Devrimci proletarya yerel seçim kürsülerini halk demokrasisi ve bağımsızlık mücadelesinin desteklendiği kürsü haline getirmek, mevcut sistemi teşhir etmek ve kitle muhalefetini yükseltmeye çalışmak, idare organlarını devrimin yararına kullanmak, bu organları devrime destek mevzileri haline getirmek sınırlarını zorlamak şeklinde bir genel çizgi belirlemelidir.” (age, s. 13)
27 Mart 1994 Yerel Seçimleri: Devrimci Demokrat Adaylardan Boykotun Adayına!
1994 yılı Türkiye’nin en karanlık yıllarındandır. 1990 yılında başlayan köy yakmalar, sürgün, katliam ve tutuklamalar 1994 yılında da devam etmiştir. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş’in tam bir mutabakat içinde DYP ve SHP’yle birlikte T. Kürdistanı’nda görülmemiş bir devlet terörü estirildiği şartlarda Türkiye yerel seçimlere gidiyordu.
Proleter hareket, ülkenin içinde bulunduğu durumu öz olarak şöyle izah ediyordu: “Bir emriyle orduyu harekete geçirebileceği, istediği gibi, davranabileceği, yanılsamasıyla kendisini dev aynasında gören Doğan Güreş, arada bir parlamalarıyla topluma ‘Sus’ komutu vermektedir. (…) Doğan Güreş ve oğlu Serdar’ın aynı günlerde halka tehditler yağdırmaları da gösteriyor ki, faşist devletin içindeki konumlarını her şeyin başı olarak görüyorlar.(…) Egemen sınıfların eskisi gibi yönetemez durumda olduğu açıkça görülüyor.
Sık sık taktiklerin değiştirilmesi, ekonomik ve politik kriz, birbirini yadsıyan kararların peş peşe alınması bu gerçeğin göstergesidir. Son olarak gündeme getirilen ve sıkıyönetimi engelleyen yasa olarak kabul edilen yasanın akibeti belirsiz olmuştur. Terörle mücadele yasası askıdadır. Vergi yasası toplumun birçok kesiminden tepki almaktadır. Kör topal meclisten geçmiştir. Başbakana yazdığı mektupla Vehbi Koç bile endişelerini getirmiştir.
İller yasası da belirsizlik içindedir. Bir anda güncelleşen hemen hallolacakmış gibi gündeme getirilen çalışmalar aynı süratle raflara kaldırılıyor. İstatistikler, 1994 yılının egemenler sınıflar için fazla da umut vaad etmediğini ifade etmektedir. Egemen sınıfların bir kısmı Çiller’i de eleştirmeye, eleştiri dozunu yükseltmeye başlamıştır. (…) Olağanüstü Hal, Çekiç Güç vb. konular alabildiğince gözlerden gizlenerek tekrar tekrar uzatılıyor. (…) Egemen sınıflar ve temsilcileri bu yolda ilerlerken karşılarına barikat ören güçler bugün her zamankinden daha güçlü şekilde çıkmaktadırlar.” (Ocak 1994, s. 19)
Bu belirlemeyi yapan proleter hareket, düzenin her daim bekçiliğine soyunan MHP’nin 1994 yıllarında da Kürtlere ve devrimcilere karşı silahlandırıldıklarını tespit etmiş. Proleter hareket bu gözlemini şöyle dile getirmiştir: “Eğitim atışlarında bile hedef tahtasına sivil giyinmiş insan resimleri asarak eğitilen MHP’li faşistlerden, lümpen ve serserilerden oluşturulan gruplar yeni bir resmi cinayet şebekesinden başka bir şey olmayacaktır.” (Ocak ÖG, 1994, s. 19)
27 Mart 1994 yılı yerel seçimlerinde proleter hareket seçimin gündeme gelip tartışıldığı süreçte seçimlere ilişkin tavrını şöyle açıklıyordu: “Olanak ve güçlerin olduğu alanlarda bağımsız adaylarla seçime katılmak, bu çalışmada diğer devrimci anlayışlarla ittifaklara girmek, bu faaliyetleri esnasında devrim ve siyasal anlayışlarımızın propagandasını, faşizmin teşhirini yapmak önemli bir görev olarak önümüzde durmaktadır. (…) Altını çizerek belirtmek gerekiyor: 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde düzen partilerine ve adaylarına tek bir oy bile vermeye hayır! Oyumuz devrimci-demokrat adaylara!” (Şubat 1994, ÖG, s. 22)
Proleter hareket yerel seçimlere ilişkin tavrını başta böyle açıklamakla birlikte Mart 1994’te, şartların değişimi, DEP’lilerin tutuklanması ve dizginsiz bir devlet terörünün başlamasıyla beraber, seçim tavrını gözden geçirerek boykot kararı aldı. Bu kararını açıkladığı yazıda, kararı şöyle gerekçelendiriyordu: “27 Mart yerel seçimlerinin girmesi üzerine ‘Düzen partilerine hayır, oylarımız bağımsız sosyalist adaylara!’ şeklinde tavır belirleyen komünistler gelinen aşamada tavır değişikliği yapma gereği görmüşlerdir.” (Mart 1994, ÖG, sayı: 24, s. 3)
Bu kararı almada ulusal hareketin seçime yüklediği misyon ve devletin Kürtlere ve onların örgütlenmelerine karşı gösterdiği tavır etkili oldu. Proleter hareket bu durumu şöyle izah ediyordu: “Daha başında seçimler Türkiye Kürdistan’ında bir referandum anlayışını gündeme getirmiştir. PKK’nın ve DEP’in bu yönlü yaklaşımına karşı faşist TC de karşı taraftan yanıt vermiştir.(…) Yapılacak seçimde DEP’lileri ya da destekleyecekleri adayların alacağı oyların Kürt varlığını, ulusal haklarını ve kendilerinden yana olduğunu göstereceğini, böylece de uluslararası alanda TC’yi sıkıştıracaklarını ve kendilerinin meşru bir güç olarak kabul edilip barışa zorlayacaklarını düşünmüşlerdir. Ancak, ‘demokratik seçim’ ortamı beklenmesi hayaldir. TC’nin halihazırdaki vahşetle ezme yok etme politikası henüz değişmemişti.
Tam tersine ilkbahara kadar en acımasız saldırılarını yoğunlaştıracakları biliniyordu. (…) Hele bir de seçimlerin referandum anlamına geleceğini gören TC, saldırganlığını iyice artırmıştır. (…) Köy boşaltmaları, seçmen yazımında hileler (…) DEP’lilerin % 90’dan fazla oy aldıkları yerlerde şimdi aday çıkartamaz hale getirilmeleri tamamen bu vahşet politikasının bir ürünüdür’ tespiti ile birlikte topluma şu mesajla boykot çağrısı yapılmış. ’27 Mart yerel seçimlerine adım adım yaklaşıldığı şu süreçte tavırsızlık ya da egemen sınıfların oyununa alet olmaktan bir anlam taşımayacak olan seçimlere şu ya da alanda ve düzeyde katılma anlayışı son bulmak zorundadır.
Demokrasi aldatmacasına bir yumruk da sen vur! Anlayışıyla bütün halk kesimleri aynı paralelde harekete geçirilmelidir. Gösterilen adaylar pasif bir şekilde seçimden çekilmek yerine ‘boykotun adayı’ olarak üzerine düşen işlevi yerine getirmelidir.” (Mart, 1994, ÖG, sayı: 24, s. 3)
27 Mart 1994 yerel seçimlerinin en önemli sonuçlarından biri de RP’nin (Refah Partisi) seçimden beklenenin de üstünde belediye başkanlıklarını kazanması olmuştur. 20 Ekim 1991, erken genel seçimlerinde beklentinin de üstünde milletvekili kazanan RP, İslami kesim için yeniden bir ”kurtarıcı” pozisyonuna geldi. 1994 yerel seçimlerinde Türkiye genelinde faşist ve gerici partiler toplamda, belediyelerin önemli bir bölümünü ele geçirdiler. 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde yükselişe geçen bir diğer faşist parti olan MHP’nin de oylarını artırması dikkat çeken bir diğer gelişme oldu. MHP’nin, 12 Eylül sonrasında yeniden örgütlendiğinde, ırkçı söylemlerini “Türk-İslam” çizgisiyle yeniden sentezlemesi oy oranlarını artırmada bir kaldıraç görevi gördü.
27 Mart 1994 yerel seçimlerinin öne çıkardığı bir diğer isim de RP’nin adayı R.T. Erdoğan’ın İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığını kazanması oldu. 1994 yerel seçimlerinde DYP ve SHP koalisyon hükümetinin uğradığı hezimet, seçimin bir diğer sonucu olarak tarihe yazıldı.
Rüşvet ve yolsuzluk Türkiye gündeminden hiçbir zaman düşmemiştir. 1994 yılında kazandığı belediyelerde ilk icraatı işçileri işten atmak olan RP’nin, belediyelerde “Klorlu su abdest bozar” diyerek, başta Ankara, İstanbul olmak üzere birçok insanın koleradan ölmesine sebep vermesi uzun süre tartışılan seçim sonuçlarından biri oldu.
Rüşveti bir politika haline getiren RP’nin (bugün de AKP) 1994 yılında ardarda patlayan yolsuzlukları akılda kalan bir diğer olay olarak tarihteki yerini aldı. Önce kaçak villalarla gündeme gelen RP’nin en büyük yolsuzluğu “Almanya Milli Görüş Teşkilatı” (AMGT) aracılığıyla Bosna-Hersek’teki, kendi deyimleriyle “Müslüman din kardeşlerinin yararına toplanan bağışların Refah’ın seçim çalışmalarına aktarılması” oldu. (Kasım 1994, sayı 38)
Proleter hareketin yerel seçimlerdeki tavırları üzerine! -2-
1999 yılında yapılan yerel seçimlerin önemli bir yönü de, bu seçimi genel seçimle birleştirterek 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması olmuştur. 1998 yılında ANASOL-D olarak iş başına gelen Mesut Yılmaz önderliğindeki hükümeti, dışarıdan destekleyen CHP’nin o dönemdeki Genel Başkanı Deniz Baykal arasında varılan mutabakatla, Aralık 2000 yılında yapılması gereken genel seçim, yerel seçimle birleştirerek 18 Nisan 1999’da yapılmasına karar verdi.
Seçim kararlarının alınmasından sonra patlak veren Türkbank Skandalı’yla, ANASOL-D hükümeti düşmüş ve yerine 18 Nisan’a kadar Bülent Ecevit’in DSP’si göreve getirilmişti. Seçim sonrasında DSP, MHP ve ANAP ortak koalisyon hükümeti kuruldu. 1999 yılının en büyük politik olaylarından biri de Bülent Ecevit başkanlığındaki hükümet döneminde Abdullah Öcalan’ın Şubat 1999’da Kenya’dan Türkiye’ye getirilmesi oldu. Proleter hareket bu komploya ilişkin yaptığı değerlendirmede şunların altını çizmiştir: “Faşist TC’nin ‘cumhuriyet tarihinin en büyük zaferi’ olarak değerlendirdiği bu ‘zafer’, nasıl kazanılmıştır? Fazla bir zaman geçmeden açığa çıkan bir durumdur. ABD emperyalizmi İsrail ile birlikte Kenya devletini ve Yunanistan’daki bazı çevreleri satın alarak yaptığı bir saldırıyla PKK Genel Başkanı A. Öcalan’ı tutsak etmiş ve TC’ye teslim etmiştir. (…) Hiçbir emperyalistin dünya haklarının ve özellikle Kürt ulusunun dostu olmadığı, aksine tarihte olduğu gibi bugün de en büyük düşman oldukları bir kez daha görülmektedir.” (Mart 1999, ÖG sayı: 139, s. 3)
Operasyona sınıfsal pencereden bakılarak yapılan bu değerlendirme, bugün açısından da önemli bir yerde durmaktadır. Abdullah Öcalan’ın kaçırılıp Türkiye’ye getirmesinden sonra Nisan’da yapılacak olan seçimde Ecevit’in kazanmasına kesin gözüyle bakıldı.
Proleter hareket, yerel seçimlerle yaptığı değerlendirmede şunların altını çizmiştir: “Kuşkusuz ki sınıflı toplumlarda hakim ideoloji ve siyasetin damgasını taşıyan üstten alta doğru oluşturulan kurum ve kuruluşlarla sistemin devamı sağlanmaya çalışılır. Bu kurum ve kuruluşlar, egemen sınıfın ekonomik, siyasal, askeri varlığının devamına, sürekliliğine hizmet eder. Bu anlamda yerel, yerel yönetimler (belediyeler) de egemen sınıfın halk kitlelerini yönetmenin bir aracı ve kendi devlet mekanizmasının birer parçalarıdır.” (Mart 1999, ÖG, sayı: 139, s. 21)
Devamında şunların altı çizilmiş: “Egemen sınıfların siyasi temsilcileri partiler, gerek merkezi yönetimlerde, gerekse yerel yönetimlerde iflasın eşiğine gelmiş ve yönetememe krizi yaşamaktadır. Hiçbir siyasal, ekonomik ve demokratik soruna açılım sunamamaktadır ve halkın nezdinde teşhir olmuşlardır. Halka hizmet yerine sefalet getirmişlerdir. Emperyalizme bağımlı ülkede krizin, her geçen gün, emperyalizmin krizine bağlı olarak derinleşmesi kaçınılmazdır.” (Mart 1999, ÖG sayı: 139, s. 21)
Proleter hareket seçim vesilesiyle Demokratik Halk İktidarı döneminde yerinden yönetim sorununa nasıl baktığını da şöyle açıklamış: “Demokratik Halk İktidarı ve sosyalist toplumda ise, yerel yönetimler tamamen özerktir. Bugünkü yönetimin tersine merkezi iradenin yönetiminde değildir. DHİ ve sosyalist iktidarlarda yerel yönetimler halkın yönetime katıldığı, denetlediği, kolektif çalışmaların olduğu yönetimlerdir. Halk yöneticisini nasıl ki, özgür bağımsız iradesiyle seçiyorsa yeni özgür bağımsız iradesiyle yönetimden alabilir. Halk seçme, görevden alma yetkisine sahiptir. (…) Demokratik Halk İktidarı ve Halk Demokrasisi ancak en alttan (sokak, mahalle) en üste, merkezi iktidarın en tepesine kadar tüm yönetim süreçlerine, yönetim organlarına, halkın direk katılımı, söz-yetki-karar sahibi olmasıyla tesis edilebilir.” (Mart 1999, ÖG sayı: 139, s. 21)
Proleter hareket yerel seçim vesilesiyle nasıl bir yerel yönetim tasavvur ettiğini de belli başlıklarla şöyle özetlemiştir: “Demokratik-Halkçı belediyelere ilişkin anlayışımızı Demokratik Halkçı Yerel Yönetimler olarak da formüle edebilir ve yukarıda perspektif doğrultusunda somut plan ve hedeflere dönüştürebiliriz.” (Mart 1999, ÖG sayı: 139, s. 21)
Ardından belirlenecek adaylarda aranacak kıstaslar da şöyle vurgulanmıştır: “Demokratik Halkçı Belediyecilik anlayışını uygulamak için adaylarımızın anti-faşist, anti-emperyalist unsurlar olması, tutarlı demokrat kişiliği asgari ölçü olmalıdır.” (age)
Halkın temel sorunları olarak çözülmesi gereken sorunlar da başlıklar olarak şöyle belirlenmiş:
“A) Trafik-ulaşım sorunu
- B) Konut sorunu
- C) Temiz ve yeşil çevre, sağlıklı kentleşme
- D) Alt yapısız tek sokak kalmamalı
- E) Herkese eğitim, herkese sağlık
- F) Kültür zenginliğinin ve sanatın gelişimi için olanak
- G) Spor faaliyetlerinin özendirilmesi
- H) Üretimin artırılması ve tüketicinin korunması
- I) Her semt kreş ve çocuk yuvaları
İ) Gençlik ve kadın komisyonlarının oluşturulması.” (Mart 1999, ÖG sayı: 139, s. 21)
Yerel yönetim anlayışının bir parçası olan muhtarlık seçimleri için de şu perspektif sunulmuş: “Aynı perspektifin daha daraltılmış hedef ve taleplerle muhtarlık seçimlerini ele almalı ve Demokratik Halkçı yerel yönetimler anlayışının bir parçası haline getirmelidir.”
Katılım kararı alınan yerel seçim çalışmalarının nasıl bir perspektifle ele alınacağı ise şöyle belirlenmiş: “Yerel seçimler süresince yaratıcı, sağlıklı, üretken çalışma tarzı işlenmelidir. Çalışmaları insanlarla birebir ve doğrudan kuracak/kurulacak ilişkiler üzerinden sürdürülmelidir. İnsanlarla karşılıklı konuşma, tartışma ortamları doğrudan kurulacak ilişkiyle yaratılmalı. Halkın direk seçimlere katılımı, tartışma, birlikte çözümler üretme, doğru yolu göstermek için tercih edilmeli. (…) Yerel seçimler sürecini ve yerel yönetimleri; DHD mücadelesinin geliştirilmesi, için; halkın bilinçlendirilmesi, örgütlenmesi ve savaştırılması için; mevcut faşist gerici yerel yönetimlerin anlayışını teşhir için; Demokratik, Halkçı Yerel yönetim perspektifiyle harekete geçelim.” (Mart 1999, ÖG sayı: 139, s. 21)
18 Nisan 1999 yerel seçim sonuçlarından MHP 21 ilde, Fazilet Partisi 16 ilde, ANAP 13 ilde, CHP 11 ilde, DSP 9 ilde, HADEP 7 ilde, DYP 3 ilde seçimleri kazanmış. Bu seçim sonuçlarının en çarpıcı olanlarından biri de HADEP’in Mersin’de kazandığı belediye seçiminin hileyle DSP’ye verilmesi olmuştur.
28 Mart 2004 Yerel Seçimleri: Demokratik Güç Birliği ve Halkın Çıkarını Savunmak!
KP’ler ne olursa olsun kendilerini gelişmelerden soyutlayamazlar. Sınıf mücadelesi uzun soluklu bir maraton gibidir. Sınıfın öncüsü, kitlelerle her zaman iletişim içinde olmalıdır. Bu aynı zamanda kitlelerin örgütlenmesinin ilk basamağını oluşturur. Asolan iktidarı almaktır. O aşamaya gelmeden önceki faaliyetlerimizin tümü bir güç toplamaya ve halk savaşına hizmet eder. Düzen içinde bazı reformlar için mücadele, sendika ve diğer demokratik kitle örgütlerinde çalışma, örgütlenme, seçimlere katılıp katılmama, kitle hareketlerine katılma bunların toplamı mutlaka sınıf mücadelesine hizmet eden, ona katkı sunan bir nitelikte olmalıdır. Sadece reform için mücadele KP’nin işi olamaz. Keza sadece seçimlere katılıp katılmama sınıf mücadelesi açısından belirleyici değildir.
Bu anlattıklarımızın bir parçasını oluşturan yerel seçimler de böyledir. Yerel seçimlere de katılıp kalmama, tamamen o sürecin konjonktürel gelişimiyle ilintilidir. Yerel seçimlere katılıp katılmama tıpkı genel seçimlerde olduğu gibi bir ilke meselesi değildir. KP, her gelişmede olduğu gibi, yerel seçimlere de bu çerçevede bakar ve katılıp katılmamayı o günün şartlarını değerlendirerek karar verir.
Mart 2004 yerel seçimlerini de bu bakış açısıyla ele almış ve tavır buna göre belirlenmiştir. Ülkenin o günkü politik atmosferinde en öne çıkan gelişme, AKP’nin 2002 seçimlerini tek başına kazanması olmuştur. AKP’nin, 2002 yılında erken genel seçimi kazanmasıyla birlikte, estirdiği sahte ”demokrasi” oyunu birçok kesimi etkilemiş, bir ”iyimserlik” havası oluşmasına neden olmuştur.
O günkü politik atmosfer içinde AKP’ye karşı, başını Murat Karayalçın’ın çektiği SHP etrafında oluşturulan “Demokratik Güç Birliği” ile içinde Kürtlerin de olduğu blok, yerel DGB üzerinden yerel seçimlere katılmıştır.
Mart 2004 yerel seçimlerine ilişkin, Yeni Demokrasi Yolunda İşçi Köylü Gazetesi, Şubat 2004, sayı 4’te şu değerlendirme yapılmış:
“Sahtesinden, milliyetçisine, farklı renklerini temsil eden asıllılarına kadar reformist ağırlıklı bir koalisyonun, yerel seçimler vesilesiyle ilan ettikleri merkezi ittifak antlaşması, kendilerinin-niteleyişine uygun olarak ‘tarihi’ mi değerlendirilmelidir? … Yine buradan yola çıkarak, bu gelişmenin, hem önümüzdeki yerel seçimlerde izleyeceğimiz politikayı hem de devamındaki süreç açısından, gerek ciddi bir bölümü halk saflarında olan bu güçlerle olan ilişkilerimizi gerekse de bir bütün olarak sınıf mücadelesini ne oranda etkileyebileceğini değerlendirmek zorundayız. Bu değerlendirmemizin en önemli yanlarından birini de bu ‘ittifakın’ sadece yerel seçimlerle sınırlı tutulmak istenmemesi ve onun da ötesinde uzun vadeli bir ‘ittifak’ olarak görülmesi olmuştur. Zira bu ittifak sahipleri, ortak açıklamalarında oluşturdukları güçbirliğinin yerel seçimlerle sınırlı olmadığını, merkezi iktidarı hedeflediğini söylemektedirler.”
Bu ittifakın oluşumunda yer alan güçler kimlerdir, bunu da doğrudan değerlendirme tavrımızdan aktaralım: “SHP, sosyal demokrat oy pazarında CHP ile süren davasının peşinde, birilerini, özellikle oy potansiyeli olan DEHAP’ı tavlamakla meşguldü. Başka türlü düzlüğe çıkma şansı yoktu ve olamazdı. Yanına diğer kesimden ekleyebileceği kadar ekledikleri kar kalacaktı. Usulen CHP, DSP diğerleri ve YTP ile ilk baştaki pazarlıklar sonuç vermeyince bu yola sapmıştı. (….) EMEP’e gelince onlar bütün süreçlerin en tecelli oportünisti olma unvanını yine kimseye bırakmadılar. Daha 15 Ocak tarihli GYK imzalı, çatı partisi konulu, SHP’yi hedefleyen basın açıklamalarının mürekkebi kurumadan SHP’nin koltuğunun altında ‘iktidar’ yürüyüşü başlattılar. (….) SHP’nin dostu ÖDP ve onunla beraber bu ittifakı ‘tarihi’ olarak nitelemesi ‘en anlamlı’ olan SDP için ise böylesi birlikteliklerden başka bir ‘varlık’ koşulu zaten yoktu.”
Kürtler cephesinden bu ittifak verilen önem ise şöyle dile getirilmiştir: “28 Mart seçimleri, Türkiye için mutlaka yeni bir başlangıç olmalıdır. Yeni bir umut ve alternatif ortaya çıkartmalıdır. Aksi halde Türkiye her geçen yılda on yıl kaybetmiş olacaktır. Bu nedenle demokrasi güçlerine tarihi bir sorunluluk düşüyor. Demokratik bir programla geniş bir ittifak gerçekleşmezse, demokratik ve sol güçler Türkü ve Kürdüyle Türkiye halkına karşı en büyük suçu işlemiş olur.” (Cemil Bayık, Röportaj, Özgür Gündem, 25.10.2004)
Mart 2004 yerel seçimlerine ilişkin tavır ise şöyle açıklanmış: “Bütün bunlar, bizim daha önce açıklamış olduğumuz seçim taktiğimizde değişiklik yapmamızı gerektirecek taktikler değildir. Merkezi bir oluşumun ardından, ülke çapında daha fazla sayıda karşımıza çıkacak DGB adaylarına karşı tavrımız, öncelikle, SHP listesinden gösterilip gösterilmemeleri ile bir ayrışım gösterecektir. Hatırlanacağı gibi dün partilerinin hiçbir adayına kişisel özelliklerine bakılmaksızın oy verilmeyeceğini prensip olarak ilk elden vurgulamıştık. Örgütlü olduğumuz bir alanda, DGB adayı olup da SHP dışında bir partinin listesinden gösterilen ve bizim kıstaslarımıza uygun bir aday söz konusu ise o durumda, ilk açıklamamızda belirtilen destek verebileceğimizi bir kez daha tekrarlamak istiyoruz. Reformist partilerin kimi beldelerdeki, kriterlerimize uygun adaylarını, genel merkezlerinin SHP ile kurdukları ittifaka kurban etme tavrına girmeyeceğiz.”
Peki, Mart 2004 yerel seçimleri nasıl sonuçlandı? Yerel seçim sonuçları şöyle değerlendirilmiş: “…Sandığa gitmemeyi rakamlarla ifade etmek gerekirse; Türkiye halkının büyük bir çoğunluğu kayıtlı seçmenin yaklaşık 10 milyonu kendisine sunulan bu ‘demokrasi’ oyununa çeşitli nedenlerle katılmamayı tercih etti. Seçime katılım il genel meclisinde yüzde 76.14 olarak gerçekleşirken, belediye başkanlığında yüzde 70’lerde kaldı. 28 Mart’ta 10 milyon 394 bin 929 bin seçmen sandığa gitmedi. Bir milyonun üzerinde oy ise geçersiz sayıldı.”
Demokratik Güç Birliği’nin yerel seçim sonuçları ise şöyle değerlendirilmiş:
”28 Mart yerel seçimleri sonucunda en çok tartışılan ve burjuva feodal sınıfların temsilcilerinin bayram ettiği noktalardan biri de Demokratik Güç Birliği’nin aldığı seçim sonucuydu. Özellikle Demokratik Güç Birliği’nin en önemli birleşeni DEHAP’ın T. Kürdistanı’nda aldığı oy ve kaybettiği belediyeler, bu kesimlerin adeta bayram yapmalarına vesile oldu. (….) T. Kürdistanı’nda önemli sayılabilecek belediyelerin AKP’ye kaptırılması (…) zafer naralarıyla değerlendirmeler yapmalarını da beraberinde getirdi. (….) Hiç kuşkusuz ki, Demokratik Güç Birliği’nin 3 Kasım seçimlerine nazaran daha az oy almasının nedenleri bulunmaktadır. Ancak bunu bir bütün olarak AKP’nin başarısına ya da rüzgarına bağlamak yanlış olacaktır.” (Partizan, sayı: 53, s. 30)
29 Mart 2009 Yerel Seçimleri: AKP-Cemaat İşbirliği!
2009 belediye seçimlerinde ülke gündemini işgal eden en önemli politik olaylarından biri Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Perez’e karşı “van-munit” ile yaptığı “çıkış”tı. Erdoğan bu çıkışla ”Filistin’e sahip çıkma” adına, bu olayı iç politikaya çekerek kullanmıştır. Proleter hareket bu gelişmeyi değerlendirdiği yazısında şunlara vurgu yapmıştır: ”Emperyalistlerin özellikle Ortadoğu politikalarında yeni görevler biçtiği TC’nin Başbakanı R.T. Erdoğan, Davos’ta Şimon Perez’e yönelik bildiğimiz üslubuyla ‘Siz katletmeyi iyi bilirsiniz’, ‘Sesinizin yüksek çıkması suçluluk psikolojisindendir’ vb. söylemleriyle ‘kahraman’ muamelesi görmüştür.” (Şubat-Mart 2009, sayı: 35) Erdoğan bu çıkışıyla adeta ”Ortadoğu’da İslam aleminin tek lideri” olduğunu dile getirmiş ve iç politikaya da taşıyarak, egemenliği için bir kaldıraç olarak kullanmıştır.
Ülke içindeki bir diğer önemli gelişme de Ergenekon davası olmuştur. AKP, bu olayı, devlet içindeki ”kontrgerillaya karşı” bir operasyonmuş gibi yansıtmış ve devlet içindeki köşe taşlarını ele geçirmeyle bütünleştirerek bugünlere gelinmiştir. Proleter hareket, Ergenekon operasyonuyla ilgili yaptığı değerlendirmede ”Ergenekon ile ilgili kafa karışıklığı, çarpıtma ve spekülasyonlar olanca hızıyla sürmektedir. Sorun, hatırı sayılı oranda, buna demokrat, yurtsever, ilerici kesimlerin ‘boş’ beklentiler ya da taktik girişimler ile çanak tutmasından beslenmektedir.” (Şubat-Mart 2009, sayı: 35) Bu tespit, Ergenekon davasının sonradan neye büründüğünün görülmesi bakımından önemli bir yerde durmaktadır.
2009 yerel seçimlerinde hatırlanması gereken bir diğer politik mesele de AKP’nin ikinci defa tek başına genel seçimleri kazanarak toplumun önemli bir bölümünü arkasına alması olmuştur.
Proleter hareket, dönemin ülke içindeki bu politik atmosferini şöyle değerlendirmiştir: ”Egemen sınıf klikleri arasında süren iç iktidar mücadelesi, derinleşen ekonomik kriz, yaklaşan yerel seçimlerle birlikte giderek daha da kızışmaya başladı. Yerel seçimler süreci, geniş halk yığınlarının siyasete karşı ilgisinin daha da arttığı bir dönemlerdir. Dolaysıyla gerçeklerin görülmesi bakımından bu çatışmalı dönemlerin yaratacağı bazı olumlu etkileri görmemiz gerekir. Elbette ki, egemen sınıf sözcüleri böylesi dönemlerde ”özgürlük”, ”sosyal devlet” söylemleriyle kitlelerin bilinçlerini karartma, yaşatmış oldukları sefalet tablosundan yaralanma, yeni hırsızlık ve yolsuzluklar için kitleleri aldatma yarışına girerler.” (Şubat-Mart 2009, sayı: 35)
Proleter hareket, bu seçim dönemi için belirlediği kampanyasını belli başlıklar altında şöyle özetlemiştir: ”1 Mayıs’a giden yolda önemli birimler yaratmak için koşullar olgunlaşmaktadır. Emekçi sınıfların bendini aşmak ve belli mücadele mevzilerini kazanmak için patlama yapmaya ihtiyacı vardır. (….) Süreç önemli günlerle dolu. Mart ayından geçilerek akacaktır. Bu konuda en kritik durağın Newroz olduğu unutulmamalıdır. Seçim kampanyamız bu eksenden koparılmadan yürütülmek durumundadır.” (Şubat-Mart 2009, sayı: 35)
2009 yerel seçimlerinde AKP’nin en önemli hedeflerinden biri de Dersim’i kazanma üzerine yaptıkları hesaplardı. Proleter hareket AKP’nin Dersim’e ilişkin yaptığı bu hesabın nasıl olduğunu şöyle değerlendirmiştir: ”Dersim’in Alevi inanışını da hesaba katarak AKP hükümetinin Türk-İslam sentezi doğrultusunda ‘Alevi açılımı’ adı altında ‘Hızır Paşa’ saflarında Alevileri mevcut düzene kendi saflarında yedeklenme gayretinde olduklarını görmekteyiz. Diğer tarafından Kemalist kliği temsil eden ve CHP’de ete kemiğe bürünen geleneksel ırkçı, faşist politikaların teşhir ederek kitlelerde yaratılmak istenen bilgi kirliliğine izin vermemeliyiz.
Bizler Dersim’in devrimci ve ulusal mücadelenin önemli bir mevziisi olmasından hareketle hakim sınıfların Dersim’de AKP ve CHP gericiliğini devreye sokarak devrimci güçleri ve ulusal hareketi kitlelerden kopararak tasfiye etme çabalarına geçit vermemeliyiz.” Ardından şunlara vurgu yapılmış: ”Doğru bir program etrafında devrimci demokrat yurtsever güçlerin benim adayım senin adayın tartışmasına girmeden halkın siz yetki karar alma sürecine etkin katılımını merkeze alan bir yaklaşımla süreci örgütlemeliyiz.” (16 Şubat 199, s. 34)
Bu değerlendirme ışığında son olarak; ”Bizler bu kritik sürecin ve koşulların özgüllüklerini göz önünde bulundurarak Dersim’de devrimci, demokrat ve yurtseverle dayanışmayı bir sorumluluk olarak değerlendiriyoruz. Ve bu nedenle Dersim’de DTP ile birlikteyiz” denilmiş. (Şubat-Mart 1999, sayı: 35)
* Fotoğraf, 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri öncesine aittir. Dersim’de seçim çalışmaları kapsamında DTP heyetini karşılayan Partizan okurları içerisinde 6 Mayıs 2016’da Dersim-Geyiksuyu’nde şehit düşen TİKKO savaşçısı Haydar Arğal (Sinan) da bulunuyor.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
30 Mart 2014 Yerel Seçimleri: Gezi’nin Ardından!
“Kentimizi ve kendimizi de biz yöneteceğiz, yerelden yönetim”
Son Haberler
Sayfalar
Bitip Tükenmeyen İçten Sesleniş: Orhan Velİ Kanık.
“Deli eder insanı bu dünya; Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”[1]
Şiirin en kendine has şairlerinden, yaramaz çocuğuydu. Şiirleri gibi hep genç kaldı; ölmedi.
Ve 14 Nisan 2014’de 100’üncü kez doğdu Orhan Veli Kanık.
Onu hep 36 yaşında biliyoruz bilmesine de, meğer O, 100 yaşına gelivermiş.
Ama hâlâ öyle genç, öyle yeni, öyle sıcak, öyle yaratıcı ki...
* * * * *
TKP/ML TİKKO DERSİM BÖLGE KOMUTANLIĞI
TKP/ML TİKKO'ya bağlı gerilla grubu tarafından 13 Ekim tarihinde Dersim-Merkez’de bulunan Deşt (Geyiksuyu) Köyü’ndeki asker taburuna yönelik Kobanê için yapılan eyleme ilişkin bir açıklama yayınladı.Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) tarafından yapılan açıklamanın tam metni şöyledir:
Halkımıza,
Giderken...
Hayat yolculuğu bugün beni alıp tekrar cezaevine götürürken, ümitlerini yalan üzerine kurulmuş Ankara siyasetine bağlayanlarla bir veda sohbeti etmek ve kardeşçe bir uyarıda bulunmak istiyorum.
Belkide kendi kendimi tekrarlamış olacağım, ancak gönül yine de bir şeyler söyle diyor bana. Söyleyeceğim ilk şey: Ey ezilenler, dil, din, millet, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmadan ezenlere karşı birleşiniz. Kurtuluşunuzun tek yolu budur.
Seçimler
Partinin mi Halkın mı İnsanı
Sen hangisi olacaksın
Ben sevdim Dadaistçe yazmayı
Evet ...
Uluslararası alanda meşrulaşmak işid karşısında kazanılabilecek bir zaferden daha önemli bir zaferdi.
Tüm dünyadaki sınıfsal içerikli insanlar bir daha bu dünyada emperyalistlerin halklarca kurtarıcı olarak alkışlandığını görerek meşrulaşmaların gerçekleştiğini görmek istemiyorsa;
Sınıfsal içerikli partilerin sınırları aşamayışını aşıp toplumlarımızın ortak mücadelesinin harcı olabilecek üslubu bulmak zorunda
De.... artık darısı da.....
Rojava’dan Şengal’e, Filistin’den Ukranya’ya; İşgal, Katliam ve Direniş
Bugün Ortadoğu yine kan gölüne çevrilmiş durumda. Yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının yoğun olduğu bu bölgeye akbabalar gibi gözlerini diken uluslararası para babaları, insanlığın tepesinde taklalar atmaya devam ediyorlar. Milyonlar, mevcut sistemim kâr hırsı uğruna gerici savaşlar, işgal ve talanlar sonucunda en vahşi yöntemlerle katledilerek yaşam hakları ellerinden alınmakta, evlerinden, yaşadıkları yerlerden göçe mecbur bırakılmaktalar.
Peki ya Erkekler? Ganime Gülmez
“Görüntü yetseydi, bilime gerek olmazdı. Geçmişe göre, herşey daha fazla gözümüzün önünde dönüyor…Burada kavrayabildiğimiz oranda, geçmişten-günümüze Ortadoğu düzenini kavramamız gerekiyor öncelikle…. Milliyetçilik ve dinin çürütücü-bozucu, insanın ortak özelliklerini ayırıcı-bozucu-yabancılaştırıcı tarihsel rolü açıktır…” ve daha bir dizi ufkumuzu aydınlatabilecek bilgiler verdi Haluk Gerger, önceki gün Frankfurt’ta gerçekleşen toplantıda.
Kobanê direnişi görmezden geliniyor
Denilebilir ki bugün Kobanê’de yaşananlar hem bütün Kürdistan tarihinde görülen işgale ve hem de işgalcilere yönelik olan Kürt isyanlarının destansı özetine denk düşüyor. Adeta tarih günümüzde her iki hali de yaşıyor. Bir tarafta direkt olarak işgal kuvvetleri diğer tarafta da isyanlar vardı. Şimdi de dünya bir taraftan IŞİD şahsında Emperyalizmin hortlamış ve Kürdistan’ı tekrar baştanbaşa işgal etmek istemesini izliyorken, diğer taraftan da yüzyılın destansı direnişine şahitlik ediyor.
Kobanê'de Kürt ulusal hareketi emperyalizm'in siyasal gericiligi ile kusatiliyor!
(IŞ)İD’in Kobanê kuşatması, Kürt siyasi hareketleri arasındaki ve Kürtlerle emperyalizm ve bölge egemen güçleri arasındaki ilişkilere yeni bir siyasi zemin sunmaktadır. Bu gelişmeler; bir yandan Rojava’da oluşan Kürt kazanımlarının meşruiyet alanını genişletirken, diğer yandan Kürt ulusal birliğine olanak sunmaktadır. Ancak bu gelişmelere eklenmesi gereken bir nokta daha vardır. O da Kürt ulusal kazanımlarına yönelik emperyalizmin kendi siyasi hesaplarıyla müdahale etmede büyük olanaklar bulmasıdır.
Kürtler utanılacak bir tarihle övünmemelidir :Tamer Çilingir
Kürt ulusunun, cumhuriyetle birlikte egemenler tarafından maruz kaldığı uygulama inkar ve imhadır. Her fırsatta iktidarın ’’barış sürecine’’ denk düşmeyen uygulamalarını eleştirirken,’’Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaştık’’ vurgusu yapılarak, uğradıkları büyük haksızlık dile getirilirken yapılan hesaplaşma yanlış ve eksiklikler içeriyor.
Kobanê bizimdir, biz Kobanê'yiz
Gözümüzdeki kıymık
en iyi büyüteçtir.”[1]
Kobanê, sokak sokak çatışıyor.
Müthiş bir hâl bu; belki de mitolojideki kahramanları kıskandıran türden cüretkâr ve çocuksu içtenlik yüklü...
Dövüşenler, düşenler insan(lık) tarihine yeni(lenen) bir direniş destanı armağan ediyorlar.
14 Eylül 2013’de Serêkaniyê’de düşen Yılmaz (Serkan Tosun) ile 5 Ekim 2014’de Kobanê yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş’ın (Suphi Nejat Ağırnaslı) ölümsüzleşmesi gibi…
Karanlığa karşı büyük bir yangın bu; hepimizi, herkesi, her yeri aydınlatan!
“İyi de ne olacak” mı?
Sol Gösterip Sağ Vurma Ve Şekere Bulanmış “Çözüm”(!)
Son haftalarda TC devletini yönetenler birbirinden ilginç açıklamaları yapar oldular. Bakanlar Kurulu Başkanı Ahmet Davutoğlu rüyalarında Hegel ve Gazali ile hasbıhal ettiğini ileriye sürerken; Tayyip Erdoğan’da din dersleriyle ilgili AİHM'in kararını yorumlarken, "Mademki fizik dersi, matematik dersi zorunlu olarak okutuluyor, niye din dersi de zorunlu olarak okutulmasın” diye sormakta ve "Din dersi okutulursa toplumda terörizm, ırkçılık, şiddet, antisemitizm, uyuşturucu bağımlılığı da olmaz" fetvasını vermektedir.