Perşembe Eylül 17, 2026

Proletaryasız Burjuva Çağı Hayali(!)

 

Sevgili yoldaşım Mehmet Akkaya, Nisan ayında, Nisan Yayımcılık tarafından yayımlanan; “Dijitalleşme: İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Olacağı Tarih” adlı kitabımla ilgili bir değerlendirme yayınladı. Öncelikle, kendisine teşekkür ediyorum. Çünkü kendine Marksist Leninist diyen örgütlerde eleştiri kültürü uzun zamandır ortadan kalktı. Daha doğrusu birbirini pek eleştirmedikleri gibi, sınıf mücadelesinin teorik sorunlarından mümkün oldukça uzak durmaya çalışıyorlar. Oysa, devrimci eleştiri, sınıf mücadelesinin olmazsa olmazlarındandır. Eleştiri olmayan yerde gelişmede olamaz.

Akkaya, üretken bir felsefeci. Bu nedenle de kendisini kutluyorum.

Şimdi söz konusu kitabıma yönelik eleştirilere gelebiliriz.

Birçok okuyucu ve yoldaşım, kitabın isminin uzun olması yanında isabetli olmadığı eleştirilerini getirdiler. Akkaya da aynı görüşte. Kitabın ismi “Artı-Değerin Kaynağı” da olabilirdi. Ancak, tartışılan konu bağlamında, üretici güçlerin gelişimi ve bunun sonucunun işçinin üretim sürecinin denetleyicisi ve düzenleyicisi olacağını vurgulamak için bu adı seçtim. Dijitalleşme olarak adlandırılan ve üretim sürecinin yoğun bir şekilde makineleşmesiyle, kaçınılmaz bir son olan işçi sınıfının konumudur. Böylesi bir durumda işçiler bir sınıf olmaktan çıkacaktır. Bugün yoğun olarak tartışılan “yapay zekâ” vb. gibi kavramlar ve bunların üretim süreci içinde yer almaları, komünist toplumun nasıl olacağının da ön habercisidir.

Kitabı burada yeniden tekrarlamayacağım elbette. Ama, güncel ideolojik tartışmaları esas alan ve proletaryanın “öldüğünden” ve de makinelerin artı-değer ürettiği gibi burjuva ideolojik manipülasyonların etkisi altında kalan anlayışların MLM temelde sert bir eleştirisidir. Bu tür tartışmalar kitap içinde var ve üretim sürecine makinelerin giriş tarihinden beri de vardır ve hala devam etmektedir.

En önemli sorun, “işçi sınıfının üretim sürecinin dışında kaldığı”, burjuvazinin artık “yapay zekâsı var”, “işçiye gereksinimi kalmadığı” gibi, sınıftan kaçan küçük burjuvaların anlayışının mahkûm edilmesi gerekiyordu.

Küçük burjuva oportünizmi burjuvaziden daha da geri. Burjuvazi “daha fazla ihtiyacımız var” diye bas bas bağırıyor ve buna uygun yeni yasalar çıkarıyor. Uzun zamandan beri, “işçi açığımız var ve daha fazla göçmen işçi almalıyız” diye çaba harcıyorlar. Alman tekelleri, hükümeti eleştiriyor, “işçi açığımızı giderecek önlemler almıyorsunuz” diye. Göçmen düşmanı İtalyan faşist hükümeti ve onun başkanı Meloni, “acilen 400 bin işçiye ihtiyacımız var” diyor ve dışardan işçi alımını kolaylaştıracak yasalar çıkarıyorlar.

“İşçilerin sayısı azalıyor” bilinçli çarpıtmasına istatistikler yanıt veriyor. İşçilerin sayısı azalmıyor, tersine artıyor. Kitabın içinde de istatistiki verilerle ortaya konduğu gibi, nispi azalmaya karşı mutlak bir artış söz konusudur. Bu gerçek, hiçbir küçük burjuva liberal yaklaşımlarla karartılamaz.

Akkaya;

Köse'nin, paylaştığı ülke ve dünya çapındaki istatistiklere inanılacak olursa işçi sınıfı niceliksel olarak azalmak şöyle dursun, tam tersine artmıştır. "İnanılırsa" diye ihtiyatla söylüyorum. Çünkü verilerin hemen hepsi sistem içi kurumların yayımladığı istatistiki bilgilerden oluşuyor. Bunlar ne derece doğruları yansıtıyor, akılda tutmak gerekir. Şu da var ki, burjuva kurumların istatistiklerin de bile işçi sınıfının büyüdüğü gösteriliyorsa yazar iyiden iyiye haklı bir noktada bulunmaktadır.

diyor.

Bu yanlış bir vargı. Burjuva istatistiklerde kısmen çarpıtmalar olsa da genel anlamda doğrudur ve kendileri de bu istatistiki verilere göre faaliyet yürütmektedir. Özellikle, burjuvazi işçi sayısını az göstermeye çalışıyor, anacak tam olarak gerçek verileri gizleyemiyor. TÜİK bile temel gerçekleri gizleyemez ve gizleyemiyor. En göze çarpanı enflasyon oran belirlemesidir ki, bunu bile tam olarak gizleyemiyor, enflasyon içine aldığı kalemleri değiştirerek “az” göstermeye yolunu izliyor.

Akkaya'nın “burjuva istatistiklerine güvenmeme” “ihtiyatı” bana bir olayı anımsattı. Bir zamanlar “ülke yarı-feodal mi kapitalist mi” tartışmaları yapılırken, bazı arkadaşlarımız; “bölgelere özel ekip çıkarıp ekonomik araştırma yapsın” önerileri getirmişlerdi. Yani, “burjuvazinin istatistiklerine güven olmaz, biz yapalım” demekle, olmayacak, yapılamayacak bir öneri ile, anti-bilimsellikte ısrarla diretiyorlardı.

Ve ben o zamanlar şöyle demiştim: “Marx, Kapitali burjuva istatistikleri temel alarak yazmıştır. Yine Lenin, “Rusya'da Kapitalizmin gelişmesi” adlı kitabını Rus monarşisinin istatistiklerini temel alarak yazmıştır. Küçük burjuva sol çocukluğu, gerçekleri kabullenemeyince, işi yokuşa sürer. Ve bizler analizler yaparken burjuva istatistiklerini temel almak zorundayız. Bütün bilgiler onların elinde.

Akkaya'nın, makalesinin içinde bir başlık var; “Köse'nin Kitabı ve Sol Sapma

Burayı dikkatlice okudum. Akkaya bu kitabı övüyor. Ama birden bir “sol sekter ve sol sapma” saptamasında bulunuyor. Kitap içindeki hangi anlayışı “sol sekter ve sol sapma” bulduğunu ise somut olarak belirtmediği için, söylemiş olmak için söylenmiş gibi duruyor. Yani, Akkaya'nın kitabı bütünlüklü değerlendirmesiyle çelişen bir saptama.

Köse'nin kitabına, Marksizmin Ortodoks yorumu hakimdir diyebiliriz. Eser, şüphesiz devrimci çizgidedir. Referans noktaları Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung olarak verilmiştir. Yine de kitabın bunları da aşan, "sol sapma" diyebileceğimiz bir boyutunun da olduğu ileri sürülebilir. 'Önderler ne söylediyse doğru söylemiş ne yaptılarsa doğru yapmışlardır' gibi bir yaklaşım var. Dolayısıyla temel, devrimci kaynaklara gözü kapalı bu yaklaşım tarzının da sorgulanması gerekiyor.

Batı Marksizm’inin getirdiği eleştirileri görmezden gelmek, yeni toplumsal hareketleri yok saymak ya da önemsememek, kadın hareketini, ezilen ulus mücadelesini ve bugünlerde gündem olan Akbelen'de (Muğla) olduğu gibi köylü direnişlerini paranteze alan bir bakışın ve teorinin kendisi de başlı başına bir problematiktir.” (Akkaya'nın makalesinden)

“Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak” adı altında bir kitabım var. Ancak, “Marksizmin Ortodoks yorumu” gibi sözler genelde burjuva liberallerine ait. Marksizm’i savunanlara bu argümanı kullanıyorlar. Evet ben, MLM savunuyor ve bu dünya görüşünün çarpıtılmasına, burjuva liberal ve küçük burjuva oportünist “yorum”larına kesinlikle karşıyım ve kitaplarım bunun kanıtıdır. Ama aynı zamanda Marksizmin bir doğma değil bir eylem kılavuzu olduğundan da hareket ederim ve tüm kitap ve diğer yayınlanan araştırmalarımda buna örnektir.

Sevgili Akkaya, bu kitapta neyin “sol sekter” ve neyin sol sapma” olduğunu göstermesi iyi ve böylece “sol sekter” hatamı görmekte bana yardımcı olmuş olurdu. Maalesef bunu benden esirgemiş.

“Önderler ne söylediyse doğru söylemiş ne yaptılarsa doğru yapmışlardırböyle bir görüşüm olmadığı gibi, kitap için böyle bir izlenim verecek bir anlayış ya da düşünce tarzı da gösterilemez. Akkaya bunu nereden çıkarmış bilemiyorum.

“Batı Marksizmin getirdiği eleştirileri görmezden gelmek...” böyle diyor Akkaya. “Batı Marksizm’den neyi kastediyor anlaşılmıyor. Batıya ait özel bir Marksizm yok. Marksizm evrensel bir ideolojidir. Çünkü burjuvazi evrensel bir sınıf olduğu gibi proletarya da evrensel bir sınıftır.  Bunların dünya görüşleri de evrenseldir.

Batılı burjuva liberallerin Marksizm’e ve Leninizm’e getirdikleri eleştirilerden söz ediyorsa, elbette bunlara karşıyım ve bunların proletaryanın ML dünya görüşüyle bir ilişkileri olmadığı gibi, bütünüyle emperyalist burjuvaziye hizmet eden görüşlerdir. “Batı Marksizm’inden “Frankfurt Okulu”, “Euro Komünizm” vb. gibi akımlar kastediliyorsa, bunların “Marksizm’i aşma” adına getirdikleri bütün argümanlar yine ML tarafından burjuva çöplüğüne geri atıldı. Ama “Batı Marksizm”inden kasıt MLPD[1] gibi ML partilerin ve Stefan Engel gibi ML teorisyenlerin görüşleri ise, kabulümdür. Bunlar ML görüşlerdir.

Ancak, Akkaya'nın kastettiği (net olarak isim belirtmemiş olmasına karşın) yukarıda sözünü ettiğim revizyonist ve reformist çevreler olsa gerek. Oysa bunlar çoktan fiziksel olarak da burjuva tekelleriyle iç içe geçtiler.

“.. toplumsal hareketleri yok saymak..” bu eleştiriyi bana getiriyor Akkaya yoldaşım. Kitap bu tür hareketleri yok mu sayıyor? Nereden çıkıyor bu eleştiri. Kitap içinde hangi görüşüme dayandırılıyor? Belli değil. Temelsiz bir eleştiri yöntemi? Ayrıca doğa katliamına karşı mücadelenin sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğu, kapitalizm yıkılmadan insan ve doğa yıkımının önlenemeyeceği bu kitap içinde yer alır.

Kitabın tartıştığı konu esas olarak doğanın kapitalizm tarafından yıkımı ya da toplumsal hareketler değil. Ancak, hiçbir komünist bunlara karşı duyarsız değildir. Kitabın “Son Söz” bölümünde şöyle söyleniyor:

Buradaki inceleme ve araştırma nesnemiz, esas olarak, gelinen aşamada kapitalizmin işgücüne gereksinim kalmadığı, onun yerini makinelerin aldığı anlayışının, kapitalizmin nesnel gerçekliğini doğrulamadığını ortaya koymaktı. Bu da güncel verilerle ortaya konduğu inancındayım.[2]

ve toplumsal hareketlere ve doğanın yıkımına karşı da es geçilmemiştir.

“.... Son 20 yıl içinde gelişen kitle hareketleri, kapitalizm karşıtı gösteriler ve nüfusun %99’un, nüfusun %1’inin yönetimi altında yaşamak istemeyişini her defasında ve büyük kitlesel gösterilerle ortaya koyması, doğanın tahribatıyla kronik hale gelen çevre krizi, ekonomik krizlerin eskiye oranla daha fazla sıklaşması, mülteci ve genel toplumsal sağlık (virüs salgınları vb.) kronikleşmiş krizleri, kapitalist sistemin çanlarının çaldığını ve yeni toplumsal bir sistem olan uluslararası sosyalist toplumun tohumlarının çoktan filizlendiğini ve bu filizlenen toplumun artık kapitalist toplumun yerini almasının zorunluluğunun açık ve net göstergeleridir.”[3]

Akkaya, bende olmadığını söylediği ve eleştirdiği konular, kısaca var. Ancak, Akkaya anlaşılan ikna olmamış ki, Frankfurt okulu vb. gibi reformist burjuva liberallerin eleştirilerini kabullenmemi beklemiş? Diye düşünmeden edemiyorum.

Akkaya devam ediyor.

Köse, kapitalizmin tarihindeki dönüm noktalarını işaret ederken tartışmayı, 200 yıldır güneşin altında yeni bir şey yoktur demeye getiriyor. Hadi dünyada nitel değişiklik olmadı diyelim, olan nicelik değişiklikler teorilerde bazı farklılıklara yol açmaz mı? Köse, farkında olmadan, ekonomik gerçekliklere oranla ideolojiye daha çok önem verdiğinin ayırdında değil.

Bu yaklaşımın yüzeysel olduğunu söylemek durumundayım. “200 yıldır güneşin altına hiçbir şey değişmedi” gibi bir yaklaşım olmadığı gibi, gelişmeler ele alınmıştır. Her şeyden önce sosyalist ülkelerin doğuşu ve sonra yıkılması, kapitalizmin emperyalist aşamaya gelmesi vb. Ve ayrıca, kapitalist üretim sürecinin temel yapısı değişmedi, ama makineleşmeler (yapay zekâ vb.) artması ... Diğer yandan kapitalizmin kendi içinde çelişmelerin keskinleşmesi vb. Ama, ücretli işgücü sömürüsü, sermaye birikiminin temeli, kapitalist sistemin sınıfsal yapısı ve bu sınıflar arasındaki emek sermaye çelişmesi değişmemiştir. Sevgili Akkaya'nın eleştirdiği kitabımın içeriği,

Kapitalizmin diyalektik gelişiminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Veriler bunun bir göstergesidir.  Akkaya eleştirinde yanlış kapı çalıyor ve burjuva liberal okulların ortaya koyduğu ideolojik izi takip ediyor izlenimini veriyor.

Anlaşılıyor ki, sol sekter bakış açısının etkisinde kalan Köse, esas-tali diyalektiğini yapamıyor. 'Sınıf dinamiği ve mücadelesi esastır, diğer dinamikler ve mücadeleler talidir, ikisi arasında diyalektik bir ilişki vardır' deme düzeyine yükselemiyor. Her şeyi sınıfla başlatıp sınıfla bitiriyor. Sonuçta Ortodoks Marksizm ile birebir örtüşmeyen- hadi Max Weber neyse- post modern, yeni Marksist, post yapısalcı bütün düşünceler de adeta birer hurafe olarak değerlendiriyor.” (aç Akkaya)

Bu eleştiriye “pes” demek gerekiyor ve dürüstçe bir yaklaşımda değil. “Esas ve tali ayrımı yokmuş”. “Esas ve tali arasındaki diyalektik bağ yokmuş.”  Sonunda, Akkaya, söylemek istediği gerçeği, -okuyucuyu fazla merakta bırakmadan- ağzının içinde fazla bekletmeden dışarı bırakıyor ve şöyle diyor:

Her şeyi sınıfla başlatıp sınıfla bitiriyor. Sonuçta ortodoks Marksizm ile birebir örtüşmeyen- hadi Max Weber neyse- post modern, yeni Marksist, post yapısalcı bütün düşünceler de adeta birer hurafe olarak değerlendiriyor.” (açAkkaya)

Akkaya'ya, önce bir soru sormama izin verin. Akkaya'nın incelediği felsefeciler, hizmet ettikleri sınıfların dışında mı felsefe üretmişler, düşünce ileri sürmüşler acaba? Almanların dediği gibi; Gibt es einen klassenlosen Philosophen?[4]

Bir kere daha ve ısrarla yineliyorum. Her şey sınıfla başlar sınıfla biter. Sınıflı toplumlara damgasını vuran temel neden budur. Bunu belirleyende elbette ekonomik nedenlerdir. Yani, toplumu var eden alt yapıdır. Üretim ilişkileridir. Deyim yerindeyse dünya öküzün boynuzunda değil, sınıflar arası mücadelede döner. Küçük burjuva popülizmi, sınıflı toplumda ve esas olarak iki sınıfa ayrılmış kapitalist toplumda, “sınıf mücadelesinin dışında kalanlar da var” der. Sınıf ve sınıf mücadelesi tartışmalarından kaçınırlar. Burjuvazinin her adımının (ideolojik, politik, kültürel, hukuksal, ekonomik vb.) kendi sınıf çıkarlarını korumak ve daha da ileri götürmek amaçlı olduğunu göremezler. Burjuva devletin en ince kılcal damarlarına kadar burjuvazinin sınıf çıkarları etrafında örüldüğünü görmezden gelirler.

Sınıf mücadelesinin dışında kalan hiçbir toplumsal gelişme yoktur ve olamaz. Kapitalist toplumda sınıfları kaldırırsan geriye kapitalizm diye bir şey kalmaz. Akkaya ve bu tür düşüncelere sahip olanlar bunu göremiyor ya da görmemeyi yeğliyorlar. Bu tür düşünce sahiplerinin esas olarak görmek istemedikleri ya da görmezden gelmek istedikleri tek bir sınıf var: İşçi Sınıfı. O da maalesef var ve burjuvazi olduğu sürece var olacak. Zıtların birliği ve mücadelesi burada görülür ve burada esas olan birlik değil mücadeledir. Kapitalist toplumun şaşmaz ve çarpıtılamaz sınıf diyalektiğidir bu. Burjuva liberal entelektüeller proletaryasız bir burjuva çağı diliyorlar, ancak bu olası değildir.

Evet bu konuları ele aldığım makale ve incelemelerde ısrarla değindiğim gibi, bütün postlar birer burjuva “hurafeleri”dir ve “post yapısalcı”, “post modern yeni Marksist” vb. gibi ne kadar püsküllü postlar varsa Marksizm’i revize eden ve ondan sapan tam teşekkülü birer burjuva anlayışları ve burjuva zırvalarıdır. Sevgili Akkaya'nın “beni sol sekter” olarak nitelemesinin altında yatan esas nedenler bunlar olsa gerek diye düşünüyorum. O Frankfurt burjuva ekolunun izinden gitmekte ısrar ediyor. Burjuva felsefecilerin adını sık sık anmakla Marksist-Leninist felsefeci olunmuyor maalesef.

Burjuva liberallerle, revizyonist ve oportünistlerle uzlaşmayan ve onları acımasızca eleştiren

Lenin’e de “sol sekter” deniyordu. Bunu daha çok da Menşevikler ileri sürüyordu, daha sonra buna Kautsky de katıldı. Burjuvazi ve onun etkisi altında kalan küçük burjuva solcuları Marksizmin revize edilmesine karşı çıkan Marksistlere bu nitelemeleri hemen yapıştırırlar. Nedense burjuvazinin dolaylı da olsa yanında yer aldıklarını, ML'e saldırmanın burjuvazinin nezdinde büyük bir kabul gördüğünü anlayamazlar ve bunu sorgulamaya asla yanaşmazlar.

Akkaya'nın kitap içinde el alınan bir konuyu es geçmiş ya da önemsememiş. Burjuvazinin işgücünü üretemediği eğilimi” tezimi. Bunu ilk defa ben getirdim ve kitap içinde teorik temellerini ortaya koyduğum inancındayım ve son gelişmeler bütünüyle bu tezimi doğrulamaktadır. Çin gibi bir ülkenin bile gelinen aşamada dışardan işgücü alımına başladığını görüyoruz. Bu neden önemli? Kapitalist sistem artık son sınırına gelmiştir ve kendini üreten artı değerin birikiminde krizleri derinleşecektir. Her toplum kendi nüfus yasasını da belirler. Kapitalist sistemin gelinen aşamada toplumsal nüfus yasası da iflas etmiştir. Kapitalizm giderken, etrafını da yıkarak gidiyor. Aynı, işgalci güçlerin geri çekilirken geçtikleri her yeri -tüm canlılarıyla beraber- ateşe vermeleri, yakıp yıkmaları gibi. Şu an içinde yaşadığımız emperyalist sistem aynen böyle değil mi?

Sonuç olarak, her eleştiriye değer veririm ve ciddiye alırım. Görüşlerimin yanlışlığını bana gösterenlere devrimci minnetim daha da artar. Ancak, Marksist ustalar yerine “Batı Marksizm’i” olarak ileri sürülen burjuva liberal entelektüel okulların ve akımları referans almamı istemelerine “gülüp geçirip demekle” yetinmeyip, devrimci eleştiri de olması gerekenleri yerine getirmeye çalışırım.[5]

[1]    MLPD: (Marxistisch-Leninistische Partei Deutschlands -Almanya Marksist-Leninist Partisi)

[2]    Yusuf Köse, Dijitalleşme, sf. 174

[3]    Age, sf. 174

[4]             (Sınıfsız bir felsefeci var mı?)

[5]    Bkz. https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/cianin-anti-komunist-ozgur-dusunceli-entellektuelleri

 

8406

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Örgütlenme, Özgürleşme Ve Devrimin Güncelliği[1]

 

 

“İnsanlara şunu söylüyoruz:

Yalancıların maskelerini kaldırın,

körlerin gözlerini açın!”[2]

 

Sürdürülemez kapitalist çılgınlık şahsında, “Cehennem boşalmış, şeytanların hepsi burada!”[3] betimlenmesindeki bir hâl-i pür melal ile yüzleşiyoruz.

Dört Duvar Arasında Direnenler Dışarıdakiler İçin İnat Etme Manifestosudur

Yıllardır Sosyal medyada zindanları gündemde tutmak için güncel zindan haberlerini dışarıya ulaştırıp tutsak aileleri ve zindan arasında köprü olma misyonu ile tanınan bir hesapsınız. “Rojevazindanan” ismi ile dikkatleri üzerinize çekiyorsunuz. Twitter, instagram ve Facebook gibi geniş kesimlerin kullandığı bu mecraların hepsinde aynı anda aynı haberleri paylaşmanız da ayrıca emek isteyen bir çalışma. Biz Kaypakkayahaber sitesi olarak kitlesel refleks ve duyarlılık yaratmaya çalışan bu hesapları daha da iyi tanımak babında bir röportajı gerçekleştirmek istiyoruz.

Zafer ve yenilgilerle dolu bir tarih! Yarım Asırlık Mücadele Yolumuzu Aydınlatıyor

Proletarya partisinin kuruluşunun ve mücadeleye atılışının 50. yılındayız. Bu süre içinde mücadelesini kesintisiz sürdüren proletarya partisi, onu var eden koşullar devam ettikçe kuşkusuz varlığını devam ettirecektir.

Sınıf bilinçli proletaryanın öncü müfrezesinin ülkemizdeki varlık nedenleri, sistemin çöküntü içine girdiği günümüz koşullarında kendisini çok daha yakıcı dayatır duruma gelmiştir. Ve elbette ki proletarya partisi üstlendiği tarihsel rolü yerine getirecektir. Çünkü onun mücadelesine yol gösteren sağlam temellere dayalı ideolojik-politik pusulası vardır.

Eski sloganlar bugüne hitap etmiyor…(İsmail Cem Özkan )

Eski sloganlar atılıyor, eskisi gibi heyecanlı değil, çünkü ortam ve zaman değişmişti, eski sloganların ruhu da çoktan bizi terk etmişti... İnat ile eskiden kalan sloganlar atılıyordu ama o sloganlar bugünün sorununa yanıt vermiyor, sadece eski arkadaşlara "biz ayaktayız, yok olmadık, gelin bir arada olalım!" çağrısıydı. Fakat çoktan ayrılmıştık, ruhen bir arada ama eskinin yaratılmış öyküleri de abartılarak anlatılırken gerçeklikten uzaklaşmış ve eskinin yeniden yaşayacağı iyimserlik dışında bir arada olacağımıza dair her hangi bir şey söz konusu değildi...

Siyaset Yapma Tarzımız ve Verili Koşulların Önemi Üzerine

 


   Son dönemlerde kurumlarımızın yaptığı konferanslarda, basın açıklamalarında `Verili koşullar` dan bahsediliyor. Verili koşullardan kasıt, somut koşulların somut tahlili.

Ölümsüz(ümüz)dür NÂZIM HİKMET[1]

Pişman değilim yaşadıklarımdan,

öfkem belki de yaşayamadıklarımdan.[2]

 

“Ew çend giringî pê bide jiyana xwe ku di/ heftêyem de jî wek mînak çandina darzeytûnê bibe// Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin,” dizelerinin hakkını bir komünist gibi yaşayarak verdi. Eylül 1961’in Doğu Berlin’indeki, “sözün kısası yoldaşlar/ bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da/ insanca yaşadım diyebilirim,” demeyi de sonuna kadar hak etti…

Türkiye’de Durum: Çürüme ve “Çökme!”

Açıklama: Aşağıdaki makale Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist Merkezi Yayın Organı Komünist’in Mayıs/2022 tarihli 76. sayısından alınmıştır.

İnsanî Mecburiyet(İmiz)dir Aşk[*]

 

 

“Güzelliğin beş para etmez,

bu bendeki aşk olmazsa.”[1]

 

Lev Tolstoy’un “Gerçekten aşk var mı?” sorusu bana hep itici gelmiştir; William Faulkner’in, “Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı,” tespiti gibi.

“Neden” mi?

Var olmayan şey soru(n) da ol(a)maz, ders kitaplarına da gir(e)mez…

SADAT

Son günlerde gündem olan SADAT ve Özel Savaş Şirketleri'ni, yeni yayınlanan “EMPERYALİST TÜRKİYE” (El Yayınları) kitabımda ele almıştım. Oradan kısa bir bölümü yayınlıyorum

Türk Tekelci Devleti’nin Paramiliter Gücü[1]

 

Yusuf Köse

TKP-ML -MKP: Cesaretimizin Sönmeyen Meşalesi Komünist Önder İbrahim KAYPAKKAYA Ölümsüzdür!

Dostlar, Yoldaşlar;

Bugün burada, ülkemiz devriminin önderini, kökleri asla sökülmemecesine toprağın derinliklerine işlemiş bir geleneğin yaratıcısı İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anıyoruz.

Bugün burada, Marksizm-Leninizm-Maoizm’in usta bir öğrencisi olan komünist önderimizi anıyoruz.

İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır zindanlarında işkenceyle katledilmesinden bugüne kadar geçen 49 yıl içinde gerek mücadele yaşamı gerekse de ileriye sürmüş olduğu tezler nedeniyle güncelliğini korumaktadır.

Anlamak, Hatırlamak Zamanıdır Şimdi[*]

 

 

“-Prometheus: Ölüm kaygısından kurtardım ölümlüleri.

- Koro: Nasıl bir deva buldun bu derde karşı?

- Prometheus: Kör umutlar saldım içlerine.”[1]

 

O sadece kasketli değil; kasketin en çok yakıştığı insandı.

Benjamin Franklin’in, “Bazıları 25’inde ölür ama 75’ine kadar gömülmezler,” saptamasını tekzip eden bir mücadelenin, direncin, tarihin -ve elbette acının- adıydı.

Sayfalar