Perşembe Eylül 24, 2026

Paralel Değil, Yolsuzluklar Yumağı‏;Erdal Yıldırım

17 Aralık tarihinde başlatılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” örneğine uygun olarak Başbakan RTE ve AKP sözcüleri, yöneticileri operasyonu yıllardır kader birliği ettikleri, aynı kaptan yemek yedikleri, onlarca yıldır dava arkadaşlığı yaptıkları hizmet cemaati ve mensuplarını devlet içinde devlet, ya da güncel ifadeyle “paralel devlet”, “vatan haini”, “ajan”, “casus”, “dış mihraklar” olarak suçlamaya başladı..

Oysa objektif olarak bakıldığında ve taşlar yerli yerine oturtulduğunda görülecektir ki, esas olarak ortada herhangi bir paralellik ve ayrılık asla söz konusu değildir. Aksine birlikte yıllar yılı örülmüş ortaklıklar, yolsuzluklar, rüşvet,  yürütme ve götürme yumağı apaçık orta yerde görülmektedir. Yani bunlar paralel filan değil, bir yolsuzluklar yumağının bileşenleridirler. Belki Fethullah Efendi yurtdışında olabilir, ama kökleri, birliktelikleri asla dışarıda değil, aksine içeridedir. 

17 Aralık operasyonu olarak kayıtlara geçen ve Nur cemaati ile AKP Hükümeti arasında, ya da başka bir deyişle Pensilvanya’dan yönetilen - yönlendirilen Nur Cemaati ile Ankara’daki Nakşibendi Cemaati arasında yaşanılanlar, iki cemaat arasındaki bir kavga, bir ayrışma şeklinde değerlendirilebilir. Ancak bu durumu salt iki cemaat arasında yaşanan bir çatışma - kavga olarak tanımlamak eksik olacaktır. Sorunu daha iyi anlayabilmek için birkaç yıl geriye gidelim.. Ve bu yumağı oluşturan kişi ve grupların akıl hocalarından Necmettin Erbakan’ı anımsayalım.

Erbakan 12 mart 1971 darbesinden hemen sonra ailesiyle kaçarak İsviçre’ye gitti. 12 Mart darbecileri özellikle sol, sosyalist, devrimciler, komünistlere karşı uyguladığı faşizan uygulamalarına devam ediyor, ancak 68’in getirdiği sol rüzgârlar dinmek nedir bilmiyordu. Ne darağaçlarından Deniz’lerin idam edilmesi, ne Mahir’lerin Kızıldere’de katledilmesi, ne de Diyarbakır zindanlarında İbrahim’in işkencelerle ölümsüzleşenler kervanına katılması faşist baskı ve uygulamalara ödün vermiyordu. Darbeciler gelişen sol, devrimci muhalefeti baskı yoluyla değil de, dini bir örgütlenme ile durdurabileceğinin hesabını yapıyor ve Necmettin Erbakan’ı yurda özel mektupla davet ediyorlardı. Ve Erbakan darbeci generallerin özel ricası ve icazeti ile yurda dönüyor,  Milli Selamet Partisini ve Milli Gençlik Vakfını kuruyordu.

O Milli Gençlik Vakfının yetiştirdikleridir ki, faşist Kenan Evren ve arkadaşlarının, tüm sol, sosyal demokrat, sosyalist, komünist, Alevi, Kürt, Ermeni ve diğer etnik ve inançsal farklı kimliklere karşı gerçekleştirdiği 12 Eylül darbesini ve darbecileri alkışlıyorlar.

O Milli Gençlik Vakfının yetiştirdikleridir ki, Kenan Evren sayesinde açılan yüzlerce, binlerce Kuran Kursunda örgütlenerek daha sonraki yıllarda çeşitli partileri birlikte kuruyorlar. Önce 1989 da Erbakan iktidara geliyor,  daha sonra da başka cemaatlerle de birleşerek kurulan 12 Eylül darbesinin ve darbecilerinin ürünü olan AKP.

2002 de iktidara gelen AKP ve hizmet vakfı yıllar yılı birlikte, büyük bir uyum içinde ülkenin tüm yer altı, yerüstü zenginliklerini, mevcut kâr getiren tesislerini birlikte kurdukları büyük kumpaslara, şirketlere, yeşil Arap sermayeli şeriatçı holding ve tröstlere ve de emperyalistlere peşkeş çekiyorlar. Liderlerin birisi Ankara’da, diğeri de Pensilvanya’da.. 

Gelinen noktada ise ülkenin neredeyse tamamını özelleştirip satan, yandaşları arasında paylaştıran ve adeta cemaatler koalisyonu yapılanması olan AKP iktidarı, cemaatin birisiyle kavga eder noktasına gelmiş görünüyor. Zira pastanın daralması, satılacak-özelleştirilecek çok şeyin kalmaması, her yapının devlet kademelerinde ve makamlarında kendi adamlarını yerleştirme isteği, nerdeyse tamamı vergilerden, zamlardan ve tam deyimiyle milyonlarca ezilenin soyulmasıyla elde edilen paradan daha fazla palazlanmak arzusu, bir geçici çatışma sürecini kaçınılmaz kılıyor. 

Başbakan Erdoğan sadece küçük bir kısmı ortaya çıkmış olan yolsuzluk, rüşvet ve kirliliğin, hak hukuk tanımazlığın üzerini kapatmak, kendisi ve yandaşlarını temize çıkarmak için her türlü yöntemi deniyor.  Yetmezmiş gibi pişkince bir şekilde, herzaman yaptığı gibi yine mağduriyet edebiyatı yapıyor ve yıllarca kader birliği ettiği, ülkeyi birlikte yönetip, iktidar nimetlerinden de birlikte faydalandığı cemaati tek suçlu ilan ediyor.

Daha düne kadar “destanlar yaratıyor” dediği polisleri sürgünlere gönderiyor. O dönemde öldürülen canlarımızın katillerini koruyan, kollayan, adaletin önüne çıkartmayan, aksine demokratik hak ve taleplerde bulunan insanlara dava açan savcılar, mahkemelerde katilleri koruyan hâkimler birbir görev değişiklikleri yaşıyor. Yani müthiş bir it dalaşı yaşanıyor görüntüsü var...  

Gezi Direnişi sırasında “vur emri” sonucu 7 gencimizin katledilmesine ilişkin olarak çeşitli kamu yöneticilerin her zamanki gibi takiyye yaparak ‘polise kimin emir verdiğini’ bilmediklerini söylemeleri üzerine, R.T.Erdoğan Erzurum’da: “polise vur emrini ben verdim” şeklinde konuşuyordu. 

Ve şimdi de o Milli Gençlik Vakfının yetiştirdikleri, yıllarca aynı tastan beslenen kadrolardır ki, bugün ortaya çıkan memur alımlarında insanlarla ilgili (Hizmet cemaatiyle anlaşmazlıkları da büyüdükçe)  “kırmızı” ( Kürtler, Aleviler, Geziciler, CHP’liler,  Cemaatçiler) “mavi” (AKP’nin çekirdek kadrosuna alınabilecek MGV’dan gelenler) ve “yeşil” (çalışmalarında sakınca olmayan, zararsız kişiler) listeler hazırlıyorlar. 

 

Bilmeliyiz ki, bu yaşananlar sadece rant ve iktidar paylaşımıyla ilgilidir. Bir kayıkçı kavgasını andıran bu anlaşmazlıklardan medet ummak, bunların bir kısmını mağdur gibi görmek başlı başına büyük bir yanılgıdır. Şimdilerde sürgün edilen, görev yerleri değiştirilen bu polisler, savcılar geçmişte, çok yakın zamanda, Gezi Direnişinde mevcut iktidarın en sadık memurları, dostları ve tetik çekenleriydi. Kimi gençlerimizin katilleri ve kimisi de o katilleri koruyanlardı.

Birbirleriyle kavga eder görüntüsü verenler belli süreler sonunda yine bir araya geleceklerdir. Bu durum geçicidir. Bunlar et ile tırnak kadar birbirlerine yapışıktır. Yedikleri, içtikleri asla ayrı gitmez ve aynı tasa yaparlar. Baksanıza Fethullah’ın sözcüsü, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil, Fethullah Gülen'in “eğer size 'it' derlerse siz onu kötüye yormayacak, -kardeşlerimizden Allah razı olsun, Cenab-ı Allah'ın yarattığı bir varlık olarak bizi kaale almışlar. Bizi varlık statüsünde değerlendirmişler- deyin. Unutmayın ki bu gerginlikler gelip geçicidir” dediğini açıkladı bile.. Evet, bizler bu oyuna gelmeyeceğiz, gelmemeliyiz!

Ethem’i, Mehmet’i, Medeni’yi, Abdullah’ı, Ali İsmail’i, Ahmet’i, Hasan Ferit’i öldüren, onlarcasını kör eden, sakat bırakan, taciz eden, işkencelere uğratan polisleri; sorumlu olan görevlileri soruşturmayan, dava açmayan, açılmış davalarda katilleri koruyan, kollayan savcılarla hâkimleri ve de en baştan da “polisimiz destan yazdı”  ya da “polise vur emrini ben verdim” diyen, gençlerimizin asıl katili Recep Tayyip Erdoğan’ı da  asla unutmayacağız!

 

Erdal YILDIRIM

20 Şubat 2014 

95452

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan

Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi”  kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan

 24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı.  Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü.  Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin  hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer

normal tarihsel koşuldur.”[1]

i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…

Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan

Teori  proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak  dile gelişidir.

Konuya girmeden önce, 

Kapitalizmin.., işverenin..  karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...

Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.

Her şeye deva.

Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma  işin içine sömürgeciliği...,  sosyo - ekonomik yapının sınıflar  yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım

Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?

AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta.  Ülkeyi  öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Lenin ile Stalin arasinda ulusal sorun konusunda"çeliski var"miydi

 

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’

Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.

Sayfalar